MİSTİK VE MASAL MEKANLARA DOĞRU BİR YOLCULUK

MİSTİK VE MASAL MEKANLARA DOĞRU BİR YOLCULUK
1 Aralık 2010 - 2:28

AYŞE KARA Ortadoğu’ya, yüzümü döndüğüm topraklara yolculuğa çıkıyorum. O topraklarda daha önce ayak bastığım iki yer var:  Mekke ve Medine. Niyetim daha evvel, kalbine girdiğim yere dışarıdan bakmak ve bu coğrafyadan olabildiğince yer görmek. Yaşanan hayatı olduğu kadar, geçmiş kavimlerin hikâyelerini, masallarını dinlemek ve mekânı hissetmek. Mekân nedir? Bizim için ne...

AYŞE KARA

Ortadoğu’ya, yüzümü döndüğüm topraklara yolculuğa çıkıyorum. O topraklarda daha önce ayak bastığım iki yer var:  Mekke ve Medine. Niyetim daha evvel, kalbine girdiğim yere dışarıdan bakmak ve bu coğrafyadan olabildiğince yer görmek. Yaşanan hayatı olduğu kadar, geçmiş kavimlerin hikâyelerini, masallarını dinlemek ve mekânı hissetmek.

Mekân nedir? Bizim için ne ifade eder? Doğduğumuz toprak niçin anavatan olur? Niçin öylesine sıkı bir bağ vardır mekân aramızda?

Yıllardır etrafında dönüp dolaştığım bu sorunun cevabını,  bir oratoryo izlerken koronun çığlıkları arasında buldum.

Bana, Araf’ta kalmış kulların çığırışlarını düşündüren bu topluluğu dinlerken, hiç de aklımda değilken ve o sırada öyle bir şey düşünmezken…

Galiba biz eski, çok eski bir ayrılık acısının anısıyla, o acıyı yeniden yaşamamak, yeniden düşmemek için bulunduğumuz yere kök salmak, mekâna tutunmak, o yeri bizim kılmak isteriz.

Fakat gün olur bize mekân olanı yeryüzüyle bütünlemek, bütün yeryüzünü kendimize mekân kılmak isteriz.

Bu ve benzeri duygularla yola çıkıyorum. Yanıma fotoğraf makinemi alıp almamak hususunda epey gel git yaşıyorum. Mekânla arama fotoğraf bile girmemeli. Mekânı görüntülemek için uğraşırken ruhuna nüfuz edememekten korkuyorum.  Zira bunu birçok kez tecrübe ettim. Göstermek isterken çok şey kaçırdığımı fark ettim. Fakat ya görüntüsünü kaydetmeyi çok isteyeceğim bir şey olursa? Buna da çok üzülürüm. İkisinin ortasında bir tercih yapıyorum. Pratik çekim yapan otomatik, küçük bir makine alıyorum yanıma.

İstanbul’dan ayrılmadan hemen önce, yolculuk planlarımızda mecburi bir değişiklik oldu. Eşimle birlikte Hatay’a uçup karayoluyla Şam’a, Şam’dan Hicaz hattıyla Ürdün’e geçecektik. Bir yakınımız ciddi bir hastalık teşhisiyle büyük bir ameliyat geçirdi. Bu nedenle eşimin seyahati iptal oldu. Ben yol emniyeti açısından önce hava yoluyla Ürdün/Amman’a, Amman’dan Şam’a bir güzergâh belirledim. Beni Ürdün’de üniversitede okuyan kızım ve arkadaşları karşılayacak ve bana rehberlik yapacaklar.

Lâl’i yayımlamadan önce Lal’in ekseninde döndüğü Hicaz Hattı’nı mutlaka görmek, istiyor(d)um ama aslında bölgeyi görmek istiyorum. Ürdün’e yakınlığı hasebiyle düşüncelerim en çok Kudüs’ün etrafında dönüyor. O kadar yakınına gitmişken, onca yaklaşmışken  kutsanmış kent Kudüs’ü görmek istiyorum. Fakat İsrail kolay vize vermiyormuş. İstanbul’dan İsrail konsolluğundan daha kolay vize alınıyormuş.  Bu vize pasaportunuza işlendiğindeyse Suriye sınırından içeri giremiyormuşsunuz. Ürdün’de bazı turların geçiş izni alabildiğine dair bilgiler var ama bunlar sağlıklı bilgiler değil. Bu nedenle çok da detaylı bir plan yapamadan, yolculuk halini göz önünde tutarak nasip olduğu kadar, diyor ve yola çıkıyorum.

El Memleket’ül- Ürdüniyyet’ü-l Haşimiyye

Türkçe, Ürdün Haşimi Krallığı.Krallığın tarihi ne kadar yeniyse Ürdün’ün tarihi  insanlık tarihi kadar eski. Bütün dinlerin, medeniyetlerin beşiği olan, bir ucu Bereketli Hilal’e uzanan bu topraklar her zaman yerleşime, bu nedenle de işgale ve savaşa açık olmuş.

Büyük İskender’in ordularından, Romalılara, Osmanlılardan, Haçlı Ordularına, dünyanın diğer ucundan insanların at sürdüğü, fethe çıktığı topraklar arasında Ürdün. Buğdayın ilk kez Ürdün vadisinde yetiştirilmiş olması gibi bir ayrıcalığı da var. Amman Hava alanına iner inmez Kral Abdullah’ın mütebessim çehresiyle karşılaşıyoruz. Bütün Ürdün seyahati boyunca bu çehreyi sık sık göreceğimi ama bir kez bile otoriter bir pozla görmeyeceğimizi henüz bilmiyorum.

İşlemleri tamamlayıp bagajımı almak için etrafıma bakınırken, “İstanbul?” diyor genç bir hamal.  Beni çok da büyük olmayan salonda bagajların döndüğü banda götürüyor. İkimiz de memnunuz. O müşteri, ben de kolayca bavulumu bulduğumuz için.

Binadan dışarı çıktığımda beni Merve ve arkadaşları Nihal, Sümeyra, Mahmut karşılıyor.  Onları gördüğümde bir resimmişler hissine kapılıyorum. Anne kız sarmaş dolaş olurken Mahmut bavulları alıyor. İstanbullu kadının bahşişini beğenmiyor hamal. Bir dinar, liranın iki katı ve burada önemli bir bahşişmiş oysa. Haklı tabii, yolcu İstanbul’dan geliyor.

Hava alanı otuz beş kilometre kadar şehrin dışında. Çocukların kiraladığı arabaya doluşuyoruz.  Araba kiraladıkları için yarın sabah hemen geziye başlayacakmışız. Şimdi olduğu gibi arabamızı Mahmut Ağa kullanacak, bizi o dolaştıracakmış (öyle hitap ediyorlar ona). Mahmut, yirmi yaşlarında, esmer, ince bir genç, son derece kendine güvenli. Amman’da Arap dili ve edebiyatı okuyor, ara sıra da tercümanlık ve rehberlik yapıyormuş.

Çocukların içinde kendimi hiç de başka bir memlekete gelmiş gibi hissetmiyorum. Arabanın camını açıyorum, tatlı bir esinti var. Bu bozkır, bu topraklar… Zeytin ağaçları… sahraya  yayılmış tek tük develer… Rüzgâr tanıdık kokular getiriyor. İsa’nın topraklarındayım. Bu topraklar onun yürüdüğü, yaşadığı topraklar. Her şeyi terk edişiyle, her türlü ihtiyacın üzerine o erdemli genç adamı İstanbul’daki kiliselerdeki mozaiklerde de hep aradım. Belki de bu pak ifadeli temiz yüz gerçekten İsa’nındır. Belki de aktarıla aktarıla gelen bu suret kendi suretidir, diye.

Benim zihnimde Hıristiyanların Tanrı İsa’sına zıt (peygamberliğine ve onca mucizesine rağmen) çok insan bir İsa var. Onu daha beşikteki bebek’ken gösterdiği mucizelerden dolayı diğer peygamberlerin aksine daha inanılır olmak durumunda bellemiş zihnim. Bu anlamda onu hiç acziyet içinde düşünmemişim. Belki de peygamberimizin muhatabı putperest Arap toplumun, firavunlar  Mısır’ının  aksine,  kitaplı bir topluma; Musa’nın kitabına inananlara  geldiği için.

Haziran ayına rağmen, hava güzel bir bahar günü gibi. Ürdün zaten yayla olarak tanımlanan, yüksek dağlardan dik inişlerle vadiye akan bir coğrafya üzerinde yer alıyor, kuru bir iklimi var.

Çocuklar bir çırpıda benim için ilk etapta yaptıkları programları sıralıyorlar: Mute, Kerak Kalesi, Ölü Deniz. Antik Petra. Vadi-i Rum, Akabe.

Ben Kudüs’ü görmek istiyorum, diyorum. Bu çok zor, imkânsız gibi. Ama size İsa’nın yıkandığı Ürdün Nehri’ni gösteririz, Papa bile orayı ziyarete geldi, diyorlar.

Tarihte sık sık adı geçen, Musevi, Hıristiyan, Müslüman halkların kültüründe önemli bir rol oynayan Ürdün Nehri; nam-ı diğer Şeria Irmağı (Kudüs’ün de içinde bulunduğu Batı Şeria dahil olmak üzere) İsrail ile Ürdün’ün sınırlarını belirliyor.

Hz. Musa’nın ölümünden sonra İsrailoğulları’nın yerleştikleri kutsal Kenan Toprakları’nın sınırını bu ırmak oluşturuyor. Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’yı bu ırmağın sularında vaftiz ettiğine inanılıyor. Mısırlılar, Asurlular, Yunanlılar, Romalılar, Haçlılar, Sarazenler, Osmanlılar, Britonlar, Araplar ve Yahudiler tarih boyunca ırmağın geçiş noktalarında konaklamışlar ve kaleler kurmuşlar.

Sultan Hamit dönemi Kudüs valilerinden birinin eşi olan Naciye Neyyal’in hatıratından tablo gibi bir aktarım; portakal, limon çiçekleri peyzajı eşliğinde, peri kızları gibi bellerine dökülen saçlarıyla hacı olmak için Şeria Irmağına giren genç kızları anlattığı sahneler geliyor akılma.

*

Düz bir yoldan Amman’a doğru ilerliyoruz. Bir yeri ilk kez görmenin dikkati ile bakıyorum etrafa. İsra Üniversitesi, Zeytin Üniversitesi, Modern Amerikan School.  Düzenli sarı taş yapılar… Yapılarda taş kullanmak mecburiymiş. Binaların dışında herhangi bir boya veya kaplama malzemesi kullanmak yasakmış. Şehrin girişinde modern mimari örneği cam ve taştan müteşekkil estetik binalar var. Bu yüksek binaları köşeli kuleler tamamlıyor.

Gloria Jeans, Escada, Holiday Inn, Mövenpick gibi dünya markaları ve elbette  Mc Donal’s.  Donalds amca buraya da gelmiş…

Mahmut  bize bir şehir turu yaptırıyor. Hava alanından şehre uzanan düzlüğün aksine şimdi inişli, çıkışlı, tepelerde dolaşıyoruz. İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulu bir kentmiş Amman. Ferahlık veren esinti şehrin içinde de var. Üst geçit diyebileceğimiz çok zarif tasarımlı asma bir köprüye, Abdün Köprüsü, diyor çocuklar. Kanserden ölen Kral Hüseyin adına yapılan King Hüseyin Kanserle Mücadele Merkezi de gör beni diyen mekânlardan.

Genel görünüşüyle Mardin gibi taş yapılardan oluşan bir şehir manzarası. Bu şehir manzarasını tamamlayan, daha doğrusu binalara eklemlenip tuhaf bir etki yapan bir şey var; çanak antenler. İstisnasız bütün şehir çanak antenlerle gökyüzüne yönelmiş.

Amman’ın içlerine doğru inildikçe, çanaklar kadar sık olmasa da sarı taş binaların üzerinde sık sık,  Seken yazan büyük tabelalar görüyoruz. Seken; yani yurt. Amman bir öğrenci şehri. Kozmopolit bir kent. Jordan University dünyadan öğrenci alan bir üniversite. Ayrıca dünyanın birçok yerinden, Avrupa’dan, Amerika’dan Arapça öğrenmek isteyenler Amman’daki dil okullarına geliyorlar. Şunu hemen ilave edelim; Amerika körfeze inip Irak’a demokrasi götürdüğünden beri (!) Amerika’da iş dünyasında ve akademik alanda Arapça bilenlere kabul önceliği tanınıyormuş. Ki Ortadoğu ile ilgilenenlerini de buna ilave edersek dil okullarının işlevlerini ve çalışma kapasitelerini kestirmek daha kolay olur. Bölge ülkelerinin aksine petrol yoksunu bu ülkeye fosfat, potas gibi madenler katkı sağlıyormuş. Turizmin ülkeye büyük katkısı varmış. Fakat bir bilgiye göre Amerika yardım göndermediği ay Ürdün devleti memurunun, askerinin maaşını ödeyemiyormuş.

*

Çocuklar akşam dışarı çıkmayı teklif ediyorlar ama ben çok yorgunum. Akşama da Türkiye’de yapılmış anne yemekleri var. Mahmut’a da paket servis vaat ediyoruz. Bir yokuşun başında, üzerinde Seken yazan sarı taş bir binanın önünde duruyoruz. Bina çok yeni. Daha çok şık bir otelin lobisine girmiş zannına kaplıyorsunuz. Perdenin ardından bir hanım çıkıyor (sekenin işletmecisi), Ehlen ve Sehlen, diyor bize. Bu apart dairelerden ve odalardan oluşan bir kız öğrenci evi. İçeri girişimizle Merve’nin arkadaşları toplanıyor. Sümeyra, Fatma, Nihal, buradaki bizim kızlar. Diğer kızların çoğu Filistin’denmiş. Zaten Ürdün halkının yüzde altmışı Filistin göçmeni. Körfez ülkelerinden, Suriye’den, Yemen’den öğrenci kızlar da kalıyormuş bu evde. Ayrıca Amman’da çalışan, tek başına yaşayan bazı hanımlar da varmış. Ben de Merve’nin odasında kalacağım.

Bizim kızların başkanı Sümeyra. Çok geniş bir yüreği var. Yemeklerine, alışverişlerine, paralarını harcamalarına kadar ilgileniyor kızlarla. Mesela çok nefis kuru fasulye yaptığını söylüyorlar. Hele Zara alışverişlerini düzenlemesi…

Kızlar Ürdün’deki diğer bir şehir Zerka’daki bir bitpazarına Zara adını takmışlar. Bunun sebebi Arapların telaffuz ederken gaf harfini yutmaları ve Zerka’ya Zer’a demeleri. Bir dinara aldıkları kıyafetleri, Hermes başörtüleri gösteriyorlar bana. Defile yapıyorlar hatta. Bilmem kaç kere yıkayıp şartladıklarını, ondan sonra kullandıklarını anlatıyorlar. Zavallı satıcı, bu Türk kızlardan yaka silkiyormuş, çünkü Sümeyra ne yapıp edip adamın mallarını çürüğe çıkarıyor, bir dinarı bile yarım dinara indiriyormuş. Anlattıkları her şeye bayılıyorum. İstanbul’da olsa prim vermeyeceğim işlere burada yüz puan veriyorum. Ayşe teyze sakın bunları İstanbul’da anlatma, diyorlar. Yazacağım bile diyorum.

Bildiğim birkaç Arapça kelimenin dışında Arap kızlarıyla bizim kızların tercümanlığıyla konuşuyoruz.  Zaten Ammice denilen güncel dille bizim öğrendiğimiz Kur’an Arapçası, Osmanlı Türkçesiyle günümüzde konuştuğumuz Türkçe gibi çok farklı. Birçok kelime galat kullanıldığı gibi, konuşurken  yutulan -Zerka örneği- atılan harfler, yerel lehçeler, derken bambaşka bir şekil almış. Fasih konuşan biriyle de şiir mi okuyorsun, diye de dalga geçiliyormuş.

Hanin Nasıra’lı; İsa’nın köyünden. İştiyak/özlem anlamına geliyormuş ismi. Gerçekten de ötelere bakan gözleri var. Konuşmaktan çok susuyor. Bir okuma tutkunu, elinden kitap düşmüyor. Hanin’le birbirimizi çok seviyoruz.

Diğer bir Arap kızı Hanan: O tam tamına esmer bir cindy. Kıyafeti de öyle, sımsıkı bir tayt giyiyor. Adımlarını daima bir podyumdaymış gibi atıyor, bir oyunu seslendiriyormuş gibi konuşuyor. Kefa ise Filistin’in köyündenmiş kaba bir lehçe ve kalın bir sesle yüksek perdeden konuşuyor (bir gönül meselesi varmış), kalbine pat pat vura vura kızlara  anlatıyor: Ahmet’i ta buradan seviyorum! Otel yerine sekende kalmayı tercihle isabetli bir şey yaptığımı düşünüyorum bir kez daha.

*

Burada zamanı biraz öne alıp konu bütünlüğü açısından önce Amman’ı anlatmak istiyorum. Sonra ikinci güne dönüp Mute’yi, Kerak’ı, Ölü Deniz’i anlatacağım.

Amman’da  insanın hissettiği ilk duygu emniyet. Kesinlikle size kendini hissettiren bir şey bu. “Emin ellerde, selamettesiniz.” Hava alanından itibaren sık sık rastlaştığımız Kral Abdullah’ın ve babası Kral Hüseyin’in mütebessim çehresi, halka sirayet etmiş gibi. Size bir misafire davranır gibi davranan insanların çoğu da aslında misafir. Ev sahibinin nezaketine mukabele etmek isteyen güleç yüzlü insanlar. Yüzde atmış gibi bir oranla Filistinliler birinciliği elde tutarken Osmanlı Devleti  döneminde Ürdün’e göç eden Çerkeslerin de şimdi yüz yirmi bin civarında olduğu söyleniyor. Küçük bir azınlık olarak  Çeçenler de var aynı dönemde Ürdün’e yerleşen. Kızların anlattığına göre Çerkes gençlerin çoğu o muhteşem Kafkas danslarını biliyorlarmış, bu nedenle de karizmaları yüksekmiş okulda. Oturdukları, toplandıkları bölümler de  ayrıymış bu gençlerin. Arap gençlerin Çerkes kızlarına bakmaları  kavga sebebi oluyormuş. Yani Ürdün halkı için söylediğimiz, halim selim, ifadesini onlar için kullanamayacağız sanırım.   Ürdün’deki Çeçenler’in söylediği bir şey, sanırım, Çerkezler için de geçerli. “Biz Kafkaslardan Ürdün’e  değil, Osmanlı devletine göç ettik.”

Yani Çerkesler kendilerini bir sığınmacı olarak görmüyorlar. Bulundukları konum, geçmişten gelen güvenilirlik, Ürdün Krallığı kurulurken Şerif Hüseyin’in yanında olmak ve bugün kraliyet muhafızlığı  gibi özellikleri de bu dik duruşu besliyor olmalı.

Ürdünlü  Çerkeslere ileride dönmek üzere deyip  konuyu biz Türklere getirelim.

Bize çok sevgi gösteriyorlar. Onlar için Türkiye, İstanbul demek. İstanbul’u soruyorlar. İstanbul kelimesi bir düş, bir masal havası estiriyor yüzlerde. Bu arada Tayyip Erdoğan sevgisini söylemeden geçemeyeceğim. “Erdugan” diye sesleniyorlar yanımızdan geçerken.

Merve’nin okuluna gitmek için bindiğimiz taksinin Filistinli şoförü de bir Türk sevdalısıydı. Hüzünle Filistin’den söz etti ve şimdi orada bulunamadığı için bir ihanetten söz eder gibi, artık önümüze bakmamız gerek, dedi.

ŞARİA’L- CAMİA

Yani Universite Caddesi. Jordan University dünyanın sayılı üniversiteleri arasında ve Türkiye’de Yök’ün denklik verdiği okullardan. Bu nedenle de birçok Türk genci var burada eğitim alan.

Botanik bahçesi,  geniş yolları, büyük binaları ile Jordan University hakikaten başlı başına bir camia. İçinde bankaların ve Royal Jordan’ın bürosu da var. Her milletten talebe görmeniz mümkün. Küpeli, hippi oğlanlardan, metalci,mini etekli kızlara, peçeli, pardösülü, kot pantolonun tşörtünün üzerine dolama başörtü takan kızlara kadar her tür giyim kuşamı görmek mümkün.

Örtülü Arap kızlar bizim assolistler kadar ağır bir göz makyajı yapıyorlar. Sürme ve kına kültüründen olsa gerek Arap toplumunda bu yadırganmıyor. Beni  gören Türk talebeler, bizim kızların Arap arkadaşları yanımıza geliyorlar. Türkiye’den birini, bir anneyi görmek hepsi için sevindirici.

Sınıfa  girip oturuyorum,  Türkiye’de kızlarımın okuduğu okullara alınmamanın hissettirdiği duygu ile buradaki özgürlüğü kıyaslıyorum.

Öğrencilerin yediği yemekten yemek istiyorum. (Çocuklar ne yiyor acaba?) Misafir kontenjanından hocaların salonuna alınıyorum. Hocaları izliyorum. Gayet naif bir ortam. Örtülü örtüsüz, hanım hocalar, beyler… oldukça düşük bir fiata servis edilen yemekler de gayet lezzetli. Tabaklarda koca koca etler var. Etin ucuz olduğunu öğreniyorum Ürdün’de. Benim favorim humus, tabbule, felafil gibi mukabbelat. (Aperatif ve salata türü yiyecekler.) Mavi, sarı ve yeşil renkli pirinçlerden oluşan pilavı hoş bulmuyorum, ne vardı pirinçleri boyayacak!

Burada bir sürpriz bekliyor beni. Hanin’le karşılaşıyoruz, çantasından bir kitap çıkarıyor Hanin. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Arapça çevirisi. Gerçekten heyecan verici bu benim için. “Men ye’rifani ye’rufi” (Beni bilenler bilir) diye  kendisini takdim ediyor Hayri İrdal. Tanpınar adına seviniyorum. Ama bunu göremediği için de üzülüyorum.

*

Okuldan çıkıp bir taksiye binip Antik tiyatroya gidiyoruz. İstanbul’da adım atamayacak kadar hasta olduğumu düşünürken, bir çırpıda kendimi antik  tiyatronun en üst basmaklarında buluyorum. Aşağıya bakınca insanın başının döndüğü bir yükseklik bu. Karşı tepede de Roma sütunları var.

Bu tiyatro Ürdün’ün Roma hakimiyeti altında olduğu dönemde; imparator Marcus Aurelius zamanında  milattan sonra 169-177 yılları arasında inşa edilmiş.

Bir zamanlar arenaya salınan aslanların hücreleri, şimdi yerel giysilerin, bedevi çadırlarının sergilendiği bir müze.

Hiçbir yerde siyahı bu kadar derin ve gizemli, kırmızıyı bu kadar ateşin görmemiştim. Müzede sergilenen geleneksel Filistin kadın kıyafetlerinden söz ediyorum. Göz gözü görmez bir gecenin en karanlık yerine çöl ateşi düşmüş gibi siyah kumaşın üzerine kırmızı renkli kanaviçe desenler işlenmiş. Bu kıyafetlerin bir kısmı gelinlikmiş. Bir çöl gelinin kıyafeti başka türlü nasıl olabilirdi ki? Nitekim Lâl’in bir sahnesi için ilham verecekler  bana.

Kıyafetin başa gelen kısmında (hafif olsun diye) bürümcük ipek şifon, omuza dökülen kısmında kumaş kullanılmış. Bu detay da beni büyülüyor. Küçük toplar halinde dizilmiş gümüş halhallara- peçe denilebilinecek- gümüş takıların işçiliğine  hayran olmamak elde değil.

Müzede o bölgede kullanılan başka kadın kıyafetleri olduğu gibi Osmanlı kadın kıyafeti örneği de  var. Altın tellerle işlenmiş eflatun bir bindallı bu. Fakat hanım yüz elli kilo çekiyordu herhalde ki kıyafet  pek hoş durmuyor. Daha zarif bir hanımın giysisi bulunamaz mıydı sanki  diye düşünüyorum.

Müze’den çıkıp bir taksiye binip Vasatü’l- Beled’e gidiyoruz. (Bu arada Ürdün’de taksi ücretinin sudan ucuz olduğunu aktaralım size.)Vasatü’l- Beled, yani şehrin orta kısmı, eski Amman. İki üç katlı çıkmalı evler, kafesler, balkonlar, Osmanlı mimarisi taş evler.  Erzurum, Kars gibi geliyor bana. Öyle ki pencerelerdeki, kapılardaki demir şebekeler bile aynı.

Niçin bir şeyi bir şeye benzeterek tanımaya çalışırız? Çarşı da Mahmut Paşa  gibi. Eski usul dükkanlarda  müzede gördüğümüz kadın kıyafetlerinin kötü taklitleri var.

Jafra’da nane/limon içerek dinleneceğiz. Jafra iki katlı tarihi evlerden biri. Şimdi kafeye dönüştürülmüş. Biz ahşap çıkmasına/balkonuna geçip oturuyoruz. Yan masada bir bey, nargilesini fokurdatırken gazete okuyor. Nargile içmek Aman’da çok moda, zaten  doğuya özgü yaygın bir alışkanlık. Kızlı, erkekli talebe grupları; örtülü, örtüsüz kızlar, yahut kallavi ağabeyler, ablalar nargilenin marpucu ellerinde, bir yandan tavla oynuyorlar. Bu arada Ürdün’de hiç esmer/siyahi görmedim desem yalan olmaz. Hemen hemen hepsi açık tenli ,ince hatlı  insanlar.

Doğrusu bu kadar narin hatlı kadınlar, erkekler görmeği beklemiyordum. Bilhassa Filistinli kızlarda Kraliçe Rania’daki zerafet var.

Nane/limon: Sanırım Amman’a yalnızca bu naneli limonatayı içmek için bile gidilir. Taze nane, limon, şeker. Üzerinde kırılmış buzlar. Bu içeceği çok beğenen İstanbullu misafire tarifini veriyor garsonlar. Ama ölçüsü yok: Her şey kararı kadar.

Kerak/Mute/Mahrü’l-Meyyit

Ürdün’de bulunduğum ikinci günün sabahı erkenden hazırlanıyoruz. Kerak’a, Mute’ye ve Bahrü’l- Meyyit’e gideceğiz. Merve ile bana Sümeyra da eşlik ediyor. Yol’da Mahmut’a ağalığının nereden geldiğini soruyorum: Bilmiyorum, diyor. Fakat kızlardan heveslenip Türkiye’den getirdiğim falım sakızlardan birini açtığında ağalığının sırrı meydana çıkıyor, Zuladaki altınları çıkar, diyor muzip falcı.

Yabancı bir ülkede yol/yer bilen bir sürücü ve küçük bir grupla seyahat gerçekten büyük lüks. Yollar da gayet güzel. Araba yeni. Güzel bir yolculuk bu. Yolda ilgimi çeken şey, en çok kullanılan arabanın Hyundai olması (Ürdün’de lüks taşıt pek görmüyorsunuz), gözüme çarpan en değişik şey de otoyol üzerindeki polis kontrol noktalarındaki gölgelikler. Ürdün’den, Türkiye’den söz ederek ilerliyoruz.  Mahmut, yolumuzun çok uzun olmadığından, zaten Ürdün’ün baştan sona dört beş saatte kat edilebileceğinden, Konya kadar bir yer olduğundan söz ediyor.

Hafif bir meyille yükselen bir tepenin önünde büyük bir düzlük Mute ovası. Sararmış otların titrediği büyük bir alan. Bu alanın içinde yalnızca bir cami kalıntısı ve Mute savaşında şehit olan on üç sahabenin isminin işlendiği bir anıt var.

Müslümanlar, Roma askerleriyle ilk kez burada karşılaştılar. Nitekim bu bölgede, bugün bile iki dünya arasındaki ilişkileri belirleyen çok büyük savaşlar yaşanacak, Avrupa’dan kopup gelen Haçlılarla Müslümanlar din savaşları, toprak savaşları yapacaklar; Haçlılar bölgedeki en muhkem, en ürkütücü kalelerini  (Şövalyelerin Krak’ı )bu mıntıkada kuracaklardır.

Hazreti Peygamber Doğu Roma İmparatorluğuna bağlı Busra Valisi Şürahbil’e İslam’a davet mektubu gönderir. Ancak valinin cevabı, mektubu getiren elçiyi şehit etmek olur.

Bunun üzerine Peygamber, ordusunu Şürahbil’in üzerine gönderir. Sancağı Zeyd bin Harise’ye verir ve “Zeyd şehit olursa sancağı Cafer alsın. Cafer şehid olursa Abdullah bin Revaha, Abdullah da şehit olursa aranızdan birini kumandan tayin edin.” der.

Bu sıralamadan üç sahabenin şehit düşeceği anlaşılır. Şair Abdullah bin Revaha yolda devesine şiir söyler; “Ey devem, dört konak sonra artık beni taşımak zorunda kalmayacaksın.”

Vali, İmparator Heraklius’u yardıma çağırır. Mute’de kendilerinden sayıca, donanımca kat kat üstün bir ordu ile karşılaşır peygamber ordusu. Bu üç sahabe birbiri ardına şehit düşer.

Burada bambaşka bir hâl var. Sanki yaşanan olayların cereyanı bu yere sinmiş ve asırlar bu cereyanı silememiş. Öyle bir yaşanmışlık ki sanki daha dün burada yüz bin kişilik bir orduyla üç bin kişilik bir ordu savaşmış. Atlar şahlanmış, kargılar, kılıçlar inip kalkmış… Kılıcı ile atının bacaklarını kesmiş Cafer ki düşmanları atını Müslümanlara karşı kullanmasın. Ona kopan kollarının yerine kanat takılmış, şimdi pervaz vurmuş göklere. Belki de şu kuru otları ve beni titreten onun kanatlarının rüzgârı.

Peygamberin şairi Abdullah bin Revaha, şu kelimelerle savaşmış; “Cennet ne yakın, ne güzel.” Gözlerinin karası kayan atlar daha şimdi toprağı deli deli eşelemiş. Yürekler korkudan ağızlara gelmiş. Bir ölüm sessizliği sinmiş ovaya. Titreşen sararmış otların içinden şimdi cesetler toplanmış, iki ordu tepelerin ardındaki ordugâha çekilmiş.

*

Peygamberin üç güzîde arkadaşı için, çok güzel birer câmi ve türbe yapılmış. Önce Zeyd ve Cafer’i ziyaret ediyoruz. Abdullah bin Revaha onlardan ayrı bir yerde. O nedenle en son peygamberin şairine gidiyoruz.

Revaha’nın türbesinde sanki kabrinin zümrüt yeşili mermerinin renginde bir sisin ve dünya dışı bir sükûnetin içindeyiz. Allah’ım, bütün bunları ben mi kurguluyorum? “Mekân zihinsel bir kurmacadır.”  Kurguluyor ve hissediyorum. Şair diye mi? Çocuklara dönüyorum hiçbiri konuşmuyor. Hayret içinde onlar da, burada başka bir şey var, diyorlar. Hayır, mekân zihnî bir kurmaca değil. Burada aşk var. “Doğranmış bir kütük gibi geleyim sana.” Âşıklar niçin bedenlerinin parçalanmasını; pare pare olarak yok olmasını isterler?

**

Bu duyguların etkisinde arabamıza binip Güneydoğu kasabalarından birini anımsatan görüntüler içinde Mute’de ilerliyoruz. (Tahtakale’yle de benzeşiyor sık sık) Teneke sobalar, kokoreççiler, dükkânlarının önünde oturan, çubuklarını tüttüren entarili amcalar… Pembe, yeşil renkli dondurma külâhları… kirden, buhardan camları görünmeyen lokantaların önünde çevrilen piliçleri geride bırakıp 1000 rakımlı Kerak’a tırmanmaya başlıyoruz.

Mahmut, kim bilir kaç kez misafir gezdirmesinin bilgisiyle konuşuyor: Kerak, Amman’ın 140 km güneyinde bulunuyor. Bir dönem Kudüs Krallığının bir parçasıydı. Kalenin etrafında kurulmuş 20.000 kişilik bir şehir.

İlk insanların Kerak’ta ikamet etmiş olduğuna inanılıyor. Demir çağından kalıntılar var Kerak’ta. Kerak, İncil’de de anılıyor. Kral yolu üzerinde bulunuyor. Kral yolu, Antik Ortadoğu’nun hayati önem taşıyan alışveriş güzergâhıdır. Mısır’da başlar ve Sina yarımadasına karşı Akabe’ye doğru uzar. Buradan kuzeye doğru döner, Şam ve  Fırat nehrine doğru gider. Kerak, Selahaddin’in düşüremediği kale olarak biliniyor.

Muhkemliği ve zindanlarıyla meşhur Kerak’ı ben Amin Maalouf’un üslup harikası ve aynı zamanda (dini ve dili arasında)  ilginç bir aidiyet örneği olan Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri kitabından biliyordum. Kerak’ın tarihi Maalof’dan aktarmak istiyorum.

“Hısnü’l -Erkad  (Kürtlerin Kalesi) 1000 rakımlı yükseliği ile bir kartal yuvası. Haçlı istilasında ova halkının yüksekliğine güvenip sığındıkları kale. Zengin Bukayye Ovası’nın köylüleri 1099’un Ocak ayının son haftasında Frenk birliklerinin yakınlarda görüldüğünü haber alınca … sürülerini, zeytinyağı ve buğday stoklarını toplayıp Hısnü’l-Ekrad’a , “Kürtlerin Kalesi”ne doğru çıkarlar. Erişilmesi güç bir doruktaki bu kale, Akdeniz’e kadar tüm ovaya hakim bir konumdadır. Kale uzun süredir kullanılmasa da, surları sağlamdır ve köylüler orada korunabileceklerini umarlar. Ama her zaman erzak sıkıntısı çeken Frenkler gelip kaleyi kuşatırlar. 28 Ocak’ta savaşçıları Hısnü’l-Ekrad’ın surlarına tırmanmaya başlar. Mahvolduklarını hisseden köylülerin aklına bir hile gelir. Birden kale kapılarını açıp sürülerinin bir bölümünü dışarı salarlar. Savaşı unutan Frenklerin hepsi hayvanların peşine düşer. Safları öyle karışır ki cesaretlenen savunmacılar huruc edip Saint-Gilles’in çadırına erişirler. Kaçan sürüden pay kapmak isteyen muhafızlarının yalnız bıraktığı Frenk komutan, köylülerin eline düşmekten kılpayı kurtulur.

Köylüler kazandıkları bu başarıya çok sevinirler. Ama saldırganların intikam almak için geri döneceklerini de bilmektedirler. Ertesi gün Saint-Gilles adamlarını surlara sürdüğünde ortalıkta hiç kimse görünmez. Saldırganlar köylülerin bu kez nasıl bir tuzak hazırladığını düşünürler. Ama onlar en akıllıca yolu seçmiş, geceden yararlanıp sessizce dışarı çıkarak oradan uzaklaşmış, izlerini kaybettirmişlerdir. Kırk yıl sonra Frenkler en ürkütücü kalelerinden birini Hısnü’l-Ekrad’ın bulunduğu yerde kurarlar, yeni kalenin adı da pek değilmez: “Ekrat” biraz bozularak önce “Krat” sonra “Krak” yapılır. “Krac des Chevaliers” (Şövalyelerin “Krak”ı ) heybetli siluetiyle yirminci yüzyılda Bukayye Ovası’nı hala tepeden seyretmektedir.”

Her satırında Selahaddin’e hayranlığı sezilen yazar, Kudüs Krallığına bağlı Kerak Senyörü Renaud de Châtillon-Brins Arnat-‘in vahşiliğinden çokça söz eder. Müslümanlar ve Haçlılar arasında imzalanan anlaşmayı tek taraflı bozan Renaud bir hacı kafilesine saldırır. Selahaddin’in kız kardeşinin de içinde bulunduğu kafilenin yolcularından bir kısmını öldürür, bir kısmını da Kerak zindanlarına hapseder. Ona anlaşmayı hatırlatan esirlere meydan okur, Haydi Muhammed gelsin de kurtarsın sizi! Bunu duyan Selahaddin, Renaud’u kendi elleriyle öldüreceğine yemin eder.

Daha evvel çakaloslarla döve döve düşüremediği Kerak’ın Senyörünü ve Kudüs Kralını sahraya çeker.  Kendisi önce davranıp Taberiye Gölü’nün/Şeria Irmağı’nın yanına konuşlanıp düşmanını hem kılıcıyla hem susuzlukla perişan eder. Yeminini yerine getirir Selahaddin. Bu zaferin ardından Kudüs’e yönelip kutsal kenti fetheder.

*

Kalenin girişinde Ürdün’ün beş kralı yan yana resmedilmişler. En büyük kral; Şerif Hüseyin o kadar sevimli gelmiyor bana. Zaten o da otoriter, güçlü bir adam gibi gözükmek istiyor.

Kaleye giriş biletle. Biletleri veren memurun başucuna Kral Abdullah ve Kraliçe Rania’nın resmini asmış. Avrupalı turistler de var. Onların da tarihi burası.  Eyyubiler de tahkim etmişler kaleyi. Nihayet kalenin içindeyiz. Çok haşmetli gözüküyor. Dört beş atlının yan yana tırmanabileceği geniş ve alçak merdivenler… Aşağıda alabildiğine uzanan bir vadi ve Bahrü’l- Meyyit, yani Ölü Deniz. Rüzgâr öyle bir kuvvetle esiyor ki çocukları uçuracağından korkuyorum.

*

Küçük bir müze de var kalede. Toplar, gülleler, kılıçlar, zırhlar ve  maketler. İyi ki yanıma bir resim makinesi almışım diyerek, savaş kulelerinin ve mancınık maketlerinin resimlerini çekiyorum. Bunlar bana yazacağım yeni hikaye için lazım olacak.

Kalenin en tepesinde idare binası gibi duran binalarda şimdi restoranlar var. Osmanlı binalarına benziyorlar. İstanbul da sık sık rastladığımız meşrutiyet dönemi yapılarına bire bir benzeyen bir camii. Yok canım daha neler. Sadece çok benziyordur. Öğlen namazı için gittiğimizde küçük bir kitabe doğruluyor bu benzerliği: Hâmidî Camii. Ta buralarda onu bulmak! Tuhaf bir duygu bu. Hicaz Hattı inşaatı sırasında yapılmış olmalı.

Kerak’tan gah düz, gah virajlı yollarla Bahrü’l- Meyyit’e iniyoruz. Yani Ölü Deniz; nam-ı diğer meşhur Lût Gölü. Dünyanın bilinen en alçak noktası. 1000 rakımlı bir tepeden,  deniz seviyesinin 369 metre altında bir yere iniyoruz. Kerak’ın uçuran rüzgârına inat başka bir iklime gitmişiz gibi burada yapış yapış boğucu bir hava, elli derece sıcaklık var.

Karşıda İsrail var. Kudüs hemen orası. Aramızda yalnızca 930 km2 Lût gölü var. Bu çok acı.

Otoyolun kıyısında arabaların park ettiği, içinde polis kontrol noktası da olan büyük bir alan var.  Arabamızı bu alana koyup denize öyle inmeyi teklif ediyorum. Mahmut bilmem kaçıncı kez geldiği yere zahmet ederek inmeye üşeniyor, biraz daha inelim, diyor. Bozuk araziden bizi epeyce aşağı kıyıya yakın bir yere indiriyor. Sümeyra, araba durduğu anda, yumurtadan çıkar çıkmaz suya koşan karetta karettalar gibi suya koşuyor. Denizi çok özlemiş, ayağını sokmak istiyor. Ben de Ölü Deniz’e ayağımı sokmak istiyorum elbet. Ölü Deniz’e doğru indikçe bataklık kokusu gibi nahoş bir koku geliyor burnumuza. Ne kadar da sıcak.

Ürdün’ün nerdeyse her karışında yaşanmış bir tarih, bir antik dönem hikâyesi var. İşte burası öyle bir yer. Batık bir gemi gibi Lût kavminin hikâyesi duruyor bu suların altında. Sodom ve Gomora… Kur’an’ın ve diğer Kutsal Kitapların anlattığı Lût Peygamberin kavminin hikâyesini herkes bilir. Çirkin fiillerinden dolayı meleklerin altını üstüne getirdiği yer burası. Yer kabuğunda büyük bir kırılma ve çökme sonrasında yer altı sularının yüzeye çıkmasıyla oluştuğu düşünülüyor bu gölün.

İçindeki tuz oranından ötürü içinde canlı yaşamadığı için ölü deniz adı. Etrafında yapış yapış pis kokulu bir çamur var. Bu pis koku sanki onlardan kalmış gibi.

Çamurdan almak istiyor kızlar. Çamur banyoları meşhurmuş buranın. Biraz ileride de çamur banyosu yapılan lüks bir tesis varmış. Ki zaten gölün hemen kıyısında Mövenpick gibi oteller, şık tesisler var. Artık dönüş vakti.

Arabanın yanına çıkıyoruz. Ne kadar da aşağı indirmişiz arabayı.  Mahmut kontağı çeviriyor. Yeniden, yeniden. Hayır, tık yok. Eyvah çölde kaldık. Gerçekten de bir an elli/elli beş derecece sıcaklık ve boğucu nem içinde bir çölde kaldığımızı düşünüyorum. Sonra arkamı dönüp otobana bakıyorum. Elli metre ileride asfalt bir yol ve gidip gelen taşıtlar var. Çölde su hissi uyandırıyorlar bende. Çocuklar ev sahibi konumu ile harekete geçiyorlar.

Fakat burada büyük benim. Çok şükür ki karayolunun üzerinde bir yerdeyiz. Cep telefonlarımız var. Araba kiralama şirketinden ya yeni bir araba ya da bir taksi gönderirler, diyorum. Olsa olsa bize biraz daha paraya mal olur.  Gerçekten de hepimiz rahatlıyoruz. Bu rahatlıkla daha iyi düşünebiliyoruz.

Zavallı Mahmut! Arabayı kiraladığı şirketi arıyor, şirketten, aküyü kontrol etmesini, dinlendirip yeniden denemesini söylüyorlar. Ama ben o sıcakta boşalan akünün dinlenmekle yeniden çalışacağını düşünmüyorum. Başka bir araba göndermelerini istiyorum. Bekleyin, diyorlar. Tabii işler ters gidince adamların üçkâğıtçılığından filan bahsediyor çocuklar.

Mahmut problemi anlatmak için yol kenarında duran polis otosuna doğru gidiyor. Merve de ardından. Sümeyra ile gelmelerini bekliyoruz. Birazdan polis otosu (bir Jeep bu) arabanın yanına kadar iniyor ve bizimkilere bu arabayı buraya kadar nasıl becerip indirebildiğimizi soruyor polisler.

Bize otomobillerinin arkasındaki minik buzdolabından buzlu su ikram ediyorlar. Kendi otolarından aküyü çıkarıp bizim arabamızı  şarj edeceklerini söylüyorlar. Aa bunlar melek mi nedir? Sümeyra’ ya bunu tercüme et diyorum. Polisler göğüsler önde omuzlar geride dikleniyorlar: “Bizim görevimiz ülkemize gelen misafirlere yardımcı olmaktır!” Sümeyra isimlerini istiyor, çalıştıkları kuruma teşekkür maili atacağını söylüyor.

Sonra kendi arabalarının bilgisayarlı bir sistemi olduğundan gidip yoldan başka bir jeep durdurarak yanımıza indiriyor,  onun şarjını çıkarıp bizim arabayı şarj ediyorlar. Bize Arap kanallarında gösterilen Türk dizilerdeki evlilik dışı ilişkileri; doğumları, bu dizilerde oynayanların Müslüman olup olmadıklarını, soruyorlar. Ne desek? Genellikle Müslüman olduklarını ama dînî bir hassasiyetlerinin olmadığını filan anlatıyor Mahmut ve Sümeyra.

Mahmut bana Umreye gitmek için Ürdün’de vize alamadığını, Kadı’nın Mahmut’a, sizin ülkeniz laik ben ne biliyim Müslüman mısın, değil misin, git mahkemede, hakimin huzurunda şahadet getir. Hâkimin onayladığı evrakı bana getir, diye payladığını anlatıyor. Ben hafızım dedim, ne dediysem kabul ettiremedim diyor. (Bunları anlatırken kadıya bir de küfür ekliyor hafız)

2009 Haziran ayında bölge ülkeleri birbirlerinden (Müslüman ülkelerden) vize istemiyorlardı ama laik olduğu için vize isteniyordu Türkiye’den. Mahmut bana bunları anlatırken polislerden bir tanesi Türkleri çok sevdiğini ve bir Türk kızı ile evlenmek istediğini söylüyor. Haydi bakalım! Meşhur masaldaki gibi al kavalı ver gelini. Al aküyü, ver kızı. “Allah rast getirsin!” diye yuvarlak bir şey söylüyoruz.

Sümeyra da polislerin dilimizi bilmeyişinin rahatlığı ile kısacık boylu altın dişli Ürdünlü bir gençten aldığı ısrarlı evlilik teklifini anlatıyor. Altın dişlerinin gösterişine aldırmadan reddettiği delikanlı, bu defa başka bir ısrarda bulunuyor: O zaman başka bir Türk kızı söyle bana, “billahi aleyk” Allah için yardımcı ol!

Kontak! Çok şükür. Motorun sesinin duyulduğu an. Zavallı Mahmut’un önceki günden beri en mutlu olduğu an.

Her ne kadar “yüzümü döndüğüm topraklara” niyeti ile yola çıktı isem de şimdi yazarken düşünüyorum, niçin bir seyahat yazısında bu kadar dini motif kullanıyorum, niçin bölgeyi  dini kimliği ile algılıyor/ aktarıyorum? Bu bir görme biçimi mi yoksa bir şartlanmışlık mı? Sık sık acze düşüyorum; peki başka nasıl anlatabilirim? Bu bölgeyi dini tarihinden soyutladığımızda geriye  ne kalır? Bütün hikâyeler burada dinlerle; dinler  tarihi ve din savaşları ile alakalı. Bu topraklarda yağmurdan sonra yayılan  koku gibi, güneşin hararetinden yükselen buğu gibi belirgin bir durum bu. Ki bütün bu yazı yolculuğu boyunca kimliklerini bu toprakların belirlediği üç adam; Halil Cibran, Edward Said, Amin Maalouf’ bana eşlik edecek. Zihnim onların üzerinden, din/ dil/ toprak aidiyeti ekseninde dönüp duracak.

**

Dönüş yolunda Ürdün Nehri’ni uzaktan görebiliyoruz ancak. Onun yerine ırmağın döküldüğü bir kanyonu görebiliyorum yakından. Şeria; meşhur Ürdün Nehri, Zekeriya’nın Meryem için kalemini attığı, İsa’nın yıkandığı nehir, iklim değişikleri ve Haziran ayı olması nedeniyle küçük bir ırmak gibi akıyor. Fakat yine de yol üzerindeki muz, sebze bahçelerini sulamaya yetiyor gücü. Ürdün’ün sebzesini geniş ölçüde buradan karşılandığını, organik tarım yapıldığını söylüyor Mahmut. Acaba ilk buğdayı da Şeria mı sulamıştı?