_

SAİT MERMER İLE SÖYLEŞİ

SÖYLEŞENLER: ATİLLA YARAMIŞ, RECEPAYIK, ORHAN GAZİ GÖKÇE
Yazdıklarından ve konuÅŸtuklarından tanıdığımız Sait Mermer’in tasavvufa karşı duyduÄŸu muhabbetin sırrı nedir?

Åžu soru çok önemli: “nerden geldik?”. İnsanlar varolmalarından sonra, ilk varolduklarından sonra sordukları en önemli soru: nerden geliyoruz, hangi hal üzere bulunuyoruz ve nereye gidiyoruz? Bu soruları insan sordukça varıp geleceÄŸi yer tasavvuftur. Yani tasavvufun verdiÄŸi cevaptır. Bunu ötesine gitmesi imkansızdır. Bunun ötesinde olması imkansızdır. DiÄŸer felsefî sistemlere baktığımız zaman onlar da bu soruları sormuÅŸlar ve cevap üretmiÅŸlerdir fakat ÅŸu var biz, felsefeyi aslında din tanımının dışında ele almamalıyız. Felsefe de beÅŸerin üretmiÅŸ olduÄŸu beÅŸerin dinidir bir anlamda. Yani bugün felsefe deyince aklımıza eski Yunan düşüncesi geliyor ki felsefe eski Yunan düşüncesi tanımı içindedir. Kelime olarak da Yunanca, Türkçe’ye de hikmet severlik olarak tercüme ettikleri ÅŸey. Felsefe kavramı, yunan düşüncesinin üretmiÅŸ olduÄŸu bir kavramdır. Dolayısıyla onu tanımlayan, dediÄŸimizde yunan düşüncesinin aklımıza geldiÄŸi kavramdır. Batıda da böyledir, bizim için de böyle, eskiden İslam dünyasında da böyledir. Yani en önemli soruları bunlar da sordu, Müslümanları da sordu ve cevap verdi. İslam birkaç açıdan cevap verdi fakat en açılımlı, en teferruatlı cevabı tasavvuf verdi ve tasavvufun vardığı nihâi noktaya hiçbir felsefî sistem varamadı.

Peki İslam ile tasavvufu nasıl ayırdınız, cevabı verenlerden birinin İslam olduğunu söylediniz?

İslam içerisinde tasavvuf. İslam dediÄŸimiz zaman Allah ve Resulü’nün getirdiÄŸidir. Ne getirdiyse odur. Bunun gizli taraflarıyla açık taraflarıyla Allah Resulü ne getirdiyse odur. Åžimdi iÅŸ çok teferruatlı noktaya gider. Diyorlar tasavvufun çıkışı üçüncü yüzyıldan itibaren. Kesin tarih veremezsin, belli bir sürece sokmuÅŸ olursun. Tasavvufun mektepleÅŸmesi ve kurumsallaÅŸması belli bir sürecin sonucunda oluÅŸur. Ama üzerinde duracağımız asıl nokta, nerden geldik, hangi hal üzereyiz sorularıdır. Bu soruya büyük soru dedi felsefeciler, bu sorunun cevabını aradılar sürekli. Aslında bu sorunun cevabını vahiy veriyor. Kesin bir ÅŸekilde. Nerden geldik Allah’tan geldik. Basit cevabı, çok basit cevabı.herkesin anlayabileceÄŸi herkesin çözebileceÄŸi. Allah için yaşıyoruz varız, Allah ile birlikte yaşıyoruz ve ona dönücüyüz. Din bunun cevabını kesin veriyor. Din dediÄŸimiz zaman ilahi dini kastediyoruz, vahiy temelli dini kastediyoruz. Baktığımız zaman felsefe de beÅŸeri bir dindir. Apriori (Kant’ın deyimiyle) ön kabullerden sonuca gider felsefe. Sonuçta ben araÅŸtırdım ve şöyle bir sonuca vardım demek ön kabuller olmadan bir iÅŸe yaramaz. İlla ortaya bir ön kabul koymak zorundasın, bir hareket noktası, bir merkez fikir koymak zorundasın. Buradan hareketle sonuçlara gidersin. Burda bütün felsefe (Bütün felsefe dediÄŸimiz zaman Yunan düşüncesi diyebiliriz, onun dönemleri ve ÅŸubeleri var. Mesela tabiatçı dönemler, Taleslerin, Anaksomantosların vs yaÅŸadıkları dönem sonrasında presokrat dönemi denilen dönem. Tabiatçılardan sonra sofistler dönemi de var. Sonra Sokrat geliyor ve o vakte kadar ki yunan düşüncesini sistematize ediyor. Arkasından malumunuz Platon ve Aristo. Neticede Batı düşüncesi Sokrat, Platon ve Aristo’ya ÅŸerh düşmekten baÅŸka bir ÅŸey yapmıyor.) nedir, bir dindir. Bu nedir? Bunlar bir ÅŸekilde peygamber ilan edilmiÅŸtir. Bunların fikirleri sadece anlamak için varolan fikirlerdir. Onları topyekün bir eleÅŸtiriye tutmak mümkün deÄŸildir. Apriori dedikleri ön kabullerdir. Kimisi onlardan önceki doÄŸa filozoflarına gidiyorlar oradan hareket ediyorlar, bunlar da genelde materyalist, tabiatçı mantık koymak isteyenler. Şöyle toparlarsak aslında insanların hiçbir döneminde din dışı bir ÅŸey yaÅŸanmamıştır, hiçbir mekanında da din dışı bir ÅŸey söylenmemiÅŸtir.

Sonuçta tasavvuf da dindir diyorsunuz?

Hayır! O ayrı bir konu. Dolayısıyla deminki sorunun cevabını bunlar da aradılar. Fakat bizim üzerinde özellikle durmamız gereken ÅŸey ÅŸudur: İslam bunu cevabını kesinlikle veriyor. İslam’ın ilk dönemlerinde bunun ayrıntısına dair bir merak kesinlikle yoktu. Yani İslam dünyasına felsefe (Yunan düşüncesini kastediyoruz) girmeden önce herkes için Allah Resulü’nün hayatı, çevresindeki dostlarının hayatı dünyaya bakış için yeterli. Nerden geldiÄŸini, nasıl yaÅŸadığını, nereye gittiÄŸini bilmek açısından yeterli. Çok fazla ayrıntı yok, temel esaslar var, kural bellidir. Sorunun cevabı verilmiÅŸtir. Dolayısıyla bu konuda, dünyada bu sorunun cevabına uygun nasıl yaÅŸanır?

Hz. Peygamber bunu hayatı boyunca tatbik ediyor, ashab-ı kirâm da topluluk şuuruyla bunu tatbik ediyorlar, tabiîn de bunların yolunu takip ediyor ve tabiînden sonra tebe-i tabiîn zamanında saflık bozulmaya başlıyor. Felsefe İslam dünyasına giriyor ve felsefenin bu önemli sorulara vermiş olduğu ayrıntılı cevap karşısında müslümanlar bir anda cevap verecek konumda bulunamıyorlar. Ortada inanç var iman var fakat bu yunanın verdiği cevabın ayrıntılı olması noktasında bir sıkıntı. Tercüme hareketleri sonucunda yunan düşüncesine bir hayranlık başlıyor İslam dünyasında. Sanki zannediliyor ki bu soruların cevabı verilmemiş. Sanki cevabın ayrıntıları konusunda herhangi bir cevap verilemeyecek zannediliyor. Halbuki değil!

EÄŸer soru soruyorsanız, varlık hususunda bir merakınız varsa bu sorunun cevabını arayacaksınız. Bu sorunun cevabının bahsetmiÅŸ olduÄŸumuz ÅŸekilde İslam vermiÅŸ, çok ayrıntıya girmeden. Ama tasavvuf aslında felsefenin vermiÅŸ olduÄŸu cevaba İslam’ın ayrıntılı cevabıdır. Aslında felsefenin meselelere ayrıntılı yaklaÅŸmasıyla oluÅŸturduÄŸu hücuma İslam’ın içinden teferruatlı bir cevaptır tasavvuf. Yani bugün İbn Arabi’nin kuÅŸatıcı düşünceye sahip olması ve bugün için de aşılamamış olmasındaki espri budur. İbn Arabî aslında ÅŸu ya da bu filozofa cevap vermiyor, ÅŸu ya da bu filozofun fikirlerini ortadan kaldırmaya dönük deÄŸil. Topyekün küfrî mantığın, bu soruya verilmiÅŸ küfrî cevabın tüm ayrıntılarıyla ortadan kaldırılmasına dönük İslam’ın bir cevabını veriyor. Dolayısıyla baktığımız zaman bizim tasavvufa olan muhabbetimiz de bu soruya vermiÅŸ olduÄŸu kesin cevaptır. Ki bu soruyu soran müslümanlar da cevabı nacak tasavvufta bulabilir, baÅŸka bir ÅŸeyde bulamaz. İslam tasavvufçuları vermiÅŸtir bunun cevabını. Tasavvuf dışındaki bir takım fraksiyonların bu soruya cevabı yoktur.

Peki, bunun içine kelamı, fıkhı koyamaz mıyız?

Hayır, yeterli deÄŸildir! İmam Gazali diyor ki “kelam kâfi gelmedi, kendine kâfi ama bana kâfi gelmedi” diyor, tasavvufa yöneliyor. Bunun sebebi budur.

Sapkınlık, küfür gibi sıfatlarla tasavvufu sıfatlandıranlar var. Bunların da dayandıkları yer okuyucu gözüyle bakıldığı zaman İslam’a yakın gibi. Peki, İbn Arabî’ye kafir, Mevlânâ’ya sapık diyenlerin dayandıkları yer nedir?

Dayandıkları hiçbir yer yok onların. Bunlar basitte kalmayı kendilerine prensip edinmişler. Basit olmak istiyorlar bunlar. Biz basit olalım diyorlar. Psikolojik bir sorun. Bu önemli addettiğimiz soruların derdinde değiller. Bugün bu basit düşünce sahibi kimselerin modern düşünceye karşı çıkmaları söz konusu değil. Modern düşünce bunları ağırlığı altında ezer. Ama modern düşünce hiçbir sûfiyi ezemez. Çünkü tasavvuf bu sorulara çok ayrıntılı, kuşatıcı, felsefenin dahi ulaşamayacağı noktalardan cevap veriyor. Ha, ne olabilir?

O ayrıntılardaki enteresan, orijinal fikirlerin esasla olan bağlantılarını kuramıyor adam. Bağlantıları kuramadığı için anlamıyor. Şimdi bir ağaç düşünün bir de meyvesini. Adama ağacın meyvesini götürüyorsun bir de ağacı gösteriyorsun. Ağaç bu, meyvesi de bu. Adam, meyvesiyle ağaç arasında irtibat kuramıyor. Bu irtibatı sağlayamadığından dolayı meyveyi ortaya koyanı küfür ile itham ediyor.

Hallac’ın, Nesîmî’nin, İbn Arabî’nin sonlarının, söyledikleri sözler yüzünden olduÄŸunu görüyoruz. En meÅŸhuru da Hallac’ın “Ene’l Hakk” demesi. Bizim bildiÄŸimiz kadarıyla da bu insanların sözleri büyük yerlere dayanıyor, asla boÅŸ deÄŸil. Ancak ifÅŸaları ölümlerini getiriyor. Siz bu ifÅŸaya nasıl bakıyorsunuz?

Onların bu ifÅŸası sorunun cevabı niteliÄŸinde verilecek cevabın en uç noktasıdır. Demin de bahsettiÄŸimiz esasla ince nokta arasındaki baÄŸlantıyı kuralım. Kuramayınca bir kopukluk meydana geliyor. Bir de onların bu sözleri söylemeleri gerekiyordu, bu sözleri keÅŸke söylemeselerdi gibi bir iddia yanlıştır. Tasavvufun nihayeti yok. Tasavvuf hakikaten, öğrenildikçe insan cehaletini fark eder ve bu fark etme sonucunda tekrar öğrenme arzusu doÄŸar ve cehalet bir kez daha fark edilir tekrar tekrar gider. Büyük sûfilerin bu sözleri söylemeleri zaten mesleklerinin icabıdır. Yani Hallac’ın “Ene’l Hakk” demesi baÅŸtaki sormuÅŸ olduÄŸunuz sorunun net ve öz cevabıdır.

Yani “Hallac nerden geldiÄŸini cevaplamıştır” mı diyorsunuz?

Nerden geldiğini, hangi hal üzere bulunduğunu ve nereye döndüğünü tek cümle ile açıklamıştır. Nerden geliyorsan o hal üzerindesin. Nereye gidiyorsan da o hal üzerindesin. O nerden geldiği, ne halde bulunduğu ve nereye döndüğü noktalarındaki zaman farkını kaldırmıştır.

Mevlânâ için “peygamber deÄŸil ama kitabı var” deniliyor. Herhalde o kitap da Mesnevî. Buradaki sözde Mesnevî sanki bir vahiy anlamı çıkıyor?

Åžimdi Mevlânâ, Mesnevî’nin ön sözünde “Allah’tan indirilmedir Mesnevî” diyor. Gönüllere ÅŸifadır, onda şüphe yoktur (lâ raybe fîh) (1), ona kirli olanlar el süremez (lâ yemessühü illel mutahherûn) (2) diyor ve Kur’an’ı açıklayıcıdır diyor. Mevlânâ’nın peygamber varisliÄŸi gibi bir rolü var. Peygamber varisi ne demek? Peygamber kimdir diye genel bir tanım yaparsak. Vahiy almıştır, bu vahyi bütün yönleriyle tatbik etmiÅŸti ve o vahyi uygulayabilecek karakterde ve fizikte ve kıvamda yaratılmıştır ki tan uyum sergilesin ve tatbik edebilsin. Onun ferdiyet planında tatbik ettiÄŸi İslamı da ashap toplum planında tatbik etmiÅŸtir. Böylelikle fert ve toplum düzleminde İslam uygulanmıştır. Varis de bir anlamda onda ne varsa onun bir özelliÄŸini miras almış anlamına geliyor. Hz. Peygamber’de ne varsa cüz’i olarak, numûne olarak, ondan hisseli bir ÅŸekilde Peygamber’in özellikleri devam etmesi açısından mirasçı olmuÅŸ. Hz. Peygamber’in kendine varis olan, onun kitabına da varistir. Kitabını nasıl tatbik etmiÅŸse o da kendisine vahyedilen “ilham edilen” kitabını tatbikle mesuldür yoksa varis olamaz. Şöyle ki tam varis olmak adına Hz. Peygamber’in Kur’an’ı var, Mevlânâ’nın da Mesnevî’si var. Bunda bir tezatlık yok, bir mantık uyumu var. Ayrıca dil olarak da en üst dille gelmiÅŸtir. Kur’an en üst Arapça ile gelmiÅŸtir. Allah hangi Arapça’yı murat ediyorsa o Arapça ile gelmiÅŸtir. Hz. Peygamber’in Arapça’sını da ona göre yaratmıştır. Hz. Peygamber’in konuÅŸtuÄŸu Arapça’dır aslında Arapça dediÄŸimiz ÅŸey. Arapça kural belirlerken Hz. Peygamber’in aÄŸzından çıkan Arapça haricinde bir sistem ve merkez yoktur. Mekkeli müşriklerin ÅŸiir planındaki geliÅŸmiÅŸlikleri de aslında Kur’an’ın daha anlaşılır halda olmasını saÄŸlamak amacındadır. Kur’an Arapça’sına yakın bir Arapça’da bulunsunlar ki Kur’an ne derse anlasınlar. Yoksa Kur’an Mekkeli müşriklerin Arapçası üzerine inmiÅŸ deÄŸildir. Mekkeli müşrikler Ku’an Arapçasına uygun konuÅŸurlardı ve Arapçalarını o ÅŸekilde üst bir kimliÄŸe kavuÅŸtudular. Mesnevî’deki Farsça da Fars dilinin en üst seviyesindedir. Dolayısıyla Farsça için bir kural verilecekse Mesnevî’ye bakacaksınız. Yani dile de mirasçı bir anlamda. Mevlânâ’nın demek istediÄŸi de “eÄŸer vahiy inseydi o da ancak böyle bir Farsça üzerine inerdi” demektir.

Dil olarak bu karşılaÅŸtırmayı yapabiliyoruz peki, toplum olarak? Mekkeli müşriklerin edebiyatta bu kadar ileri gitmeleri, Kur’an’ı daha iyi anlamak içindi demiÅŸtiniz. Mevlânâ dönemindeki topluma baktığımızda böyle bir ileri gidiÅŸten söz edebilir miyiz?

Tabi. Fars edebiyatı çok ileridedir o zamanlarda. İncelerseniz Mesnevî’yi anlamak için bir dil oluÅŸtuÄŸunu görürsünüz.

Mevlânâ ile devam edelim. Mevlânâ diyor ki “beni anlamak istersen benim gibi olmalısın”. Bu sözden şöyle bir anlam çıkarıyorum, acizane. Benim Mevlânâ gibi olmam imkansızdır. Dolayısıyla o sözle kıyasladığımda Mevlânâ’yı anlamam da imkansız. Bu söze siz nasıl bakıyorsunuz?

Bu sözün anlamı şudur. Güneş - ayna münasebetini göz önüne alalım. Hiçbir zaman güneş olamazsınız ama aynanıza güneşi çok güzel yansıtabilirsiniz. Gerçekten o güneşe aynanızı tuttuğunuz takdirde aynanızın içinde güneşten bir hisse bulunur. Siz kendi karakter ve mizaç aynanızı güneşe tuttuğunuz zaman mizacınız ve karakteriniz o güneşin ışığını tam anlamıyla istifade edebilecek derecede alır. Size lazım olan ışık odur. Burada aynanızı güneşe doğru tutun diyor. Güneşe aynanızı doğru tutarsanız kendi yaratılışınız, özünüz, hakikatiniz nispetince istifade edersiniz.

Yani bu sözle Mevlânâ’nın demek istediÄŸi “güneÅŸ olun deÄŸil ayna olun” mudur?

Evet. Ben olmalısınız demiyor; gibi diyor. Bir benzerlik var. Aynadaki ışık da güneÅŸten ayrı düşünülemez. Hz. Ömer ÅŸiddet ve adalet mizacının aynasını Hz. Peygamber’e tuttuÄŸu zaman ÅŸiddet ve adalet noktasında alacağı ÅŸeyi kıvam ve kemal noktasında almıştır.

Yine Mevlânâ ile devam edelim. Mesnevî hakkında şöyle diyor: “Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkanıdır. Onda birden baÅŸka ne görürsen o puttur”. Mevlânâ’ya sapkınlık atfedenler de Mesnevî’deki putu mu görüyor?

Mesnevî vahdet dükkanıdır demek, Mesnevî’de put bulamazsın demek. Åžu anlamda put bulursun. Kur’an’da ÅŸirk kavramı var. Evet. Kur’an vahdet dükkanıdır ama o vahdet dükkanı içinde alır ÅŸirki tanımlar. Bu ÅŸekilde vardır Mesnevî’de var olan put. Mesnevî’nin tavsiye ettiÄŸi, istediÄŸi, olunmasını arzu ettiÄŸi bir durum deÄŸil bu. Biz putu da kitabımızda tarif ettik diyor. Ebu Cehil Kur’an’ı dinlediÄŸi zaman gördüğü ÅŸey ÅŸirkti. Kur’an’ın tanımladığı ÅŸirki görüyordu ve kendisine onu yakıştırıyordu.

Tasavvufta aklın yerinden bahsedecek olursak. Öyle hatırlıyorum, Nureddin Topçu, aklı tasavvufun düşmanı olarak görüyordu.

Bence orada kastedilen rasyonalizmdir. Burada hemen cevap verelim. İmam Gazali’ye göre akıl kalptedir. Åžu ayet-i kerimeyi örnek verir, “kalpleri var anlamazlar” (3). Anlamak yeteneÄŸini kalbe veriyor. Aklın merkezi olarak kalbi görüyor. Burada senin aklı nasıl tanımladığın da önemli.

Bir de İmam Gazali sezgici olarak değerlendiriliyor felsefe kitaplarında.

Onlar yanlış. İmam Gazali’yi batı felsefesi sistemlerine sokmak isteyenlerin iddiası. İmam Gazali felsefeyi topyekün tenkit etmiÅŸtir.

Tasavvufun batıdaki karşılığı mistizm olarak veriliyor. Gerçekten mistizmi tasavvufun karşılığı olarak ele alabilir miyiz?

Necip Fazıl buna fare ile fili örnek veriyor. Farenin kılı ile filin kılından koparıp bakarsanız aynı görünür. Halbuki biri fare biri fildir. Buradan yola çıkarak fare eÅŸittir fil derseniz saçmalarsınız diyor. İki kılın birbirine çok yakın benzerliÄŸi yüzünden fare ile fili eÅŸitleyemezsin. Bugün Batı mistizmi, Hint mistizmi baÅŸka mistizmler ve İslam’daki tasavvuf arasındaki bazı meselelerde görülen benzerlikler bu kıl benzerliÄŸine örnektir. EÄŸer bunlara aynı derseniz fil ile fareyi eÅŸitlemiÅŸ olursunuz.

Tasavvuf için hal ilmi denilir. Eğer bu söz doğruysa tasavvufu dışarıdan anlamaya çabalamak, beyhude bir çabadır. Böyle diyebilir miyiz?

Tasavvuf için hal ilmi demek tasavvufun ulaÅŸtırdığı hali anlatmak için söz yetmez demektir. Yazdıkça yazarsın, söyledikçe söylersin, yaÅŸadıkça yaÅŸarsın bunun nihayeti yoktur. Bu iÅŸe söz yetiÅŸmez demektir bu, yoksa İslam tarihinin en fazla eser verenler mutasavvıflardır. Bu söze ters hareket etmiÅŸ olurlar diyemeyiz. Mesela Yunus Emre’nin bulunduÄŸu hal, söylemiÅŸ olduÄŸu sözleri aÅŸan bir haldir. Yunus’un söylemiÅŸ olduÄŸu “bir ben vardır, benden içeri” sözü bu sözün iÅŸaret ettiÄŸi halden daha yücedir.

Dergah dergisinin 201. sayısındaki yazınızda “Åžair ve Benlik” diye bir yazınız vardı. Åžairin ÅŸair olabilmesi için “ben” demesi gerektiÄŸini söylediniz. Önceki konuÅŸtuklarımıza baktığımızda bir Hallac’ın, bir Beyazıd-ı Bestâmilerin “ben” demeleri, “ben”lerini ortaya koymaları var. Bir de Necip Fazıl’ın ÅŸairlere yakıştırdığı çok üst bir mertebe var. Biz, buradaki ÅŸair ve mutasavvıf iliÅŸkisini nasıl kurabiliriz?

Åžiir, bir lisanın en üst düzeyde ifade edilebilme biçimidir. Åžair, ÅŸiir ortaya koymakla normal konuÅŸma düzeyini aşıyor demektir. İnsanların dili kullanma düzeylerini aşıyor demektir. Aslında dili bir üst benliÄŸe sıçratıyor demektir. Normalde insanların konuÅŸtuÄŸu dilde bir benliÄŸi var bir de ÅŸiirin kendi benliÄŸi var. Åžair de dili kullanma kabiliyeti açısından “ben” der. BenliÄŸini daha üst seviyeye çıkartır. Buradaki benlikten maksat zıt taraftan Firavunî bir benlik de olabilir, Hakk taraftan Hallac’ın benliÄŸi de olabilir.

İlahi vahiy en üst dille inmiÅŸtir. En üst dile yaklaÅŸmanın yolu da o dili ilahi vahye yaklaÅŸtıracak derecede ifade biçiminin kalitesini artırmakla mümkündür. Az önce belirttiÄŸimiz gibi KureyÅŸ müşriklerinin Arap dilini ÅŸiir biçimiyle konuÅŸuyor olmaları, onların gelecek olan Kur’an’ı daha iyi anlayabilmelerini saÄŸlamak içindir. O ÅŸiir onların Arapça’sını Kur’an’ın Arapça’sına yaklaÅŸtırıyor. Buradaki benlik de pozitif benliktir, ilahi vahye yakın benliktir. Müslüman gerçek bir ÅŸairin dili ilahi vahye yakın bir dildir ve beliÄŸini de ilahi benliÄŸe yaklaÅŸtırmak zorundadır. Dili yükselttikçe benliÄŸini de yükseltir. Bugün Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hakk” demesi en güzel ÅŸiirlerden biridir. Firavun’un halkına söylediÄŸi “Ene Rabbikimü’l A’lâ” (ben sizin en yüce Rabb’inizim) (4) da küfrün söyleyebileceÄŸi en iyi ÅŸiirdir(ki dikkat edin Firavun’un bu sözü Kur’an’a ayet olmuÅŸ bir sözdür, dil kalitesine dikkat). İki ÅŸiir birbirine öyle bir benzerdir ki dışarıdan baktığınız zaman, halbuki benzediÄŸi kadar da birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur. BenliÄŸin yükseltilmesiyle dilin yükseltilmesi, ÅŸairin kendi benliÄŸiyle ÅŸiirinin yükseklik katsayısıyla doÄŸru orantı vardır, düşüklük katsayısıyla da doÄŸru orantı vardır.

Tasavvuf geleneğinin siyasi ve edebî geleneğimiz açısından önemine değinir misiniz?

Buradaki siyasi gelenek olarak Osmanlıya deÄŸinebiliriz. Osmanlı’yı hanedan olarak, iÅŸleyiÅŸ olarak tasavvuftan ayrı göremeyiz hatta iç içe. Edebi geleneÄŸimiz de öyle. Şöyle diyelim Divan edebiyatından tasavvufî unsurları çıkarsak hiçbir ÅŸey kalmaz, ortada divansız bir edebiyat kalır. Divan edebiyatının son ÅŸairi olarak Åžeyh Galip’i anarız. Ondan sonraki edebiyatımızdaki ÅŸairleri de tasavvuftan uzak olmayan ÅŸairler olarak görürüz. Yine, Cumhuriyet Devri edebiyatımıza baktığımızda da Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi devrinin ve yüzyılının en büyük ÅŸairleri tasavvuftan beslenen ÅŸairler. Tasavvufu Türk Edebiaytı’ından çektiÄŸimizde Divan edebiyatı gibi bir kol tamamen çökecektir, onun dışındaki kollar da birçok sanatkârını kaybedecektir. Tasavvuf, edebiyatımız için belkemiÄŸidir.

Siyasi açıdan da Mevlevîlerin devlette en üst kademelerde bulunmalarını örnek gösterebiliriz. Åžimdi ÅŸu var, Osmanlı’yı kuran nefes Mevlânâ’nın nefesidir. Herkes bunu böyle bilmelidir. Aslında Osmanlı’yı şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı, Mevlânâ nefesiyle Gazali aklının birleÅŸimidir.

Bu güzel ve samimi söyleşiden dolayı teşekkürlerimizi sunarız Sait Bey.

Asıl ben teÅŸekkür ederim arkadaÅŸlar…

-

Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Sık kullanılanlara kaydet

_-DİĞER YAZILARI

Haberler-DİĞER YAZILAR

 
Eser Gönder Hasan Aycın Çizgileri Göz Kirası
  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler