1 Ağu 2007

_ | Basından Söyleşiler

SAİT MERMER İLE SÖYLEŞİ

SÖYLEŞENLER: ATİLLA YARAMIŞ, RECEPAYIK, ORHAN GAZİ GÖKÇE
Yazdıklarından ve konuştuklarından tanıdığımız Sait Mermer’in tasavvufa karşı duyduğu muhabbetin sırrı nedir?

Şu soru çok önemli: “nerden geldik?”. İnsanlar varolmalarından sonra, ilk varolduklarından sonra sordukları en önemli soru: nerden geliyoruz, hangi hal üzere bulunuyoruz ve nereye gidiyoruz? Bu soruları insan sordukça varıp geleceği yer tasavvuftur. Yani tasavvufun verdiği cevaptır. Bunu ötesine gitmesi imkansızdır. Bunun ötesinde olması imkansızdır. Diğer felsefî sistemlere baktığımız zaman onlar da bu soruları sormuşlar ve cevap üretmişlerdir fakat şu var biz, felsefeyi aslında din tanımının dışında ele almamalıyız. Felsefe de beşerin üretmiş olduğu beşerin dinidir bir anlamda. Yani bugün felsefe deyince aklımıza eski Yunan düşüncesi geliyor ki felsefe eski Yunan düşüncesi tanımı içindedir. Kelime olarak da Yunanca, Türkçe’ye de hikmet severlik olarak tercüme ettikleri şey. Felsefe kavramı, yunan düşüncesinin üretmiş olduğu bir kavramdır. Dolayısıyla onu tanımlayan, dediğimizde yunan düşüncesinin aklımıza geldiği kavramdır. Batıda da böyledir, bizim için de böyle, eskiden İslam dünyasında da böyledir. Yani en önemli soruları bunlar da sordu, Müslümanları da sordu ve cevap verdi. İslam birkaç açıdan cevap verdi fakat en açılımlı, en teferruatlı cevabı tasavvuf verdi ve tasavvufun vardığı nihâi noktaya hiçbir felsefî sistem varamadı.

Peki İslam ile tasavvufu nasıl ayırdınız, cevabı verenlerden birinin İslam olduğunu söylediniz?

İslam içerisinde tasavvuf. İslam dediğimiz zaman Allah ve Resulü’nün getirdiğidir. Ne getirdiyse odur. Bunun gizli taraflarıyla açık taraflarıyla Allah Resulü ne getirdiyse odur. Şimdi iş çok teferruatlı noktaya gider. Diyorlar tasavvufun çıkışı üçüncü yüzyıldan itibaren. Kesin tarih veremezsin, belli bir sürece sokmuş olursun. Tasavvufun mektepleşmesi ve kurumsallaşması belli bir sürecin sonucunda oluşur. Ama üzerinde duracağımız asıl nokta, nerden geldik, hangi hal üzereyiz sorularıdır. Bu soruya büyük soru dedi felsefeciler, bu sorunun cevabını aradılar sürekli. Aslında bu sorunun cevabını vahiy veriyor. Kesin bir şekilde. Nerden geldik Allah’tan geldik. Basit cevabı, çok basit cevabı.herkesin anlayabileceği herkesin çözebileceği. Allah için yaşıyoruz varız, Allah ile birlikte yaşıyoruz ve ona dönücüyüz. Din bunun cevabını kesin veriyor. Din dediğimiz zaman ilahi dini kastediyoruz, vahiy temelli dini kastediyoruz. Baktığımız zaman felsefe de beşeri bir dindir. Apriori (Kant’ın deyimiyle) ön kabullerden sonuca gider felsefe. Sonuçta ben araştırdım ve şöyle bir sonuca vardım demek ön kabuller olmadan bir işe yaramaz. İlla ortaya bir ön kabul koymak zorundasın, bir hareket noktası, bir merkez fikir koymak zorundasın. Buradan hareketle sonuçlara gidersin. Burda bütün felsefe (Bütün felsefe dediğimiz zaman Yunan düşüncesi diyebiliriz, onun dönemleri ve şubeleri var. Mesela tabiatçı dönemler, Taleslerin, Anaksomantosların vs yaşadıkları dönem sonrasında presokrat dönemi denilen dönem. Tabiatçılardan sonra sofistler dönemi de var. Sonra Sokrat geliyor ve o vakte kadar ki yunan düşüncesini sistematize ediyor. Arkasından malumunuz Platon ve Aristo. Neticede Batı düşüncesi Sokrat, Platon ve Aristo’ya şerh düşmekten başka bir şey yapmıyor.) nedir, bir dindir. Bu nedir? Bunlar bir şekilde peygamber ilan edilmiştir. Bunların fikirleri sadece anlamak için varolan fikirlerdir. Onları topyekün bir eleştiriye tutmak mümkün değildir. Apriori dedikleri ön kabullerdir. Kimisi onlardan önceki doğa filozoflarına gidiyorlar oradan hareket ediyorlar, bunlar da genelde materyalist, tabiatçı mantık koymak isteyenler. Şöyle toparlarsak aslında insanların hiçbir döneminde din dışı bir şey yaşanmamıştır, hiçbir mekanında da din dışı bir şey söylenmemiştir.

Sonuçta tasavvuf da dindir diyorsunuz?

Hayır! O ayrı bir konu. Dolayısıyla deminki sorunun cevabını bunlar da aradılar. Fakat bizim üzerinde özellikle durmamız gereken şey şudur: İslam bunu cevabını kesinlikle veriyor. İslam’ın ilk dönemlerinde bunun ayrıntısına dair bir merak kesinlikle yoktu. Yani İslam dünyasına felsefe (Yunan düşüncesini kastediyoruz) girmeden önce herkes için Allah Resulü’nün hayatı, çevresindeki dostlarının hayatı dünyaya bakış için yeterli. Nerden geldiğini, nasıl yaşadığını, nereye gittiğini bilmek açısından yeterli. Çok fazla ayrıntı yok, temel esaslar var, kural bellidir. Sorunun cevabı verilmiştir. Dolayısıyla bu konuda, dünyada bu sorunun cevabına uygun nasıl yaşanır?

Hz. Peygamber bunu hayatı boyunca tatbik ediyor, ashab-ı kirâm da topluluk şuuruyla bunu tatbik ediyorlar, tabiîn de bunların yolunu takip ediyor ve tabiînden sonra tebe-i tabiîn zamanında saflık bozulmaya başlıyor. Felsefe İslam dünyasına giriyor ve felsefenin bu önemli sorulara vermiş olduğu ayrıntılı cevap karşısında müslümanlar bir anda cevap verecek konumda bulunamıyorlar. Ortada inanç var iman var fakat bu yunanın verdiği cevabın ayrıntılı olması noktasında bir sıkıntı. Tercüme hareketleri sonucunda yunan düşüncesine bir hayranlık başlıyor İslam dünyasında. Sanki zannediliyor ki bu soruların cevabı verilmemiş. Sanki cevabın ayrıntıları konusunda herhangi bir cevap verilemeyecek zannediliyor. Halbuki değil!

Eğer soru soruyorsanız, varlık hususunda bir merakınız varsa bu sorunun cevabını arayacaksınız. Bu sorunun cevabının bahsetmiş olduğumuz şekilde İslam vermiş, çok ayrıntıya girmeden. Ama tasavvuf aslında felsefenin vermiş olduğu cevaba İslam’ın ayrıntılı cevabıdır. Aslında felsefenin meselelere ayrıntılı yaklaşmasıyla oluşturduğu hücuma İslam’ın içinden teferruatlı bir cevaptır tasavvuf. Yani bugün İbn Arabi’nin kuşatıcı düşünceye sahip olması ve bugün için de aşılamamış olmasındaki espri budur. İbn Arabî aslında şu ya da bu filozofa cevap vermiyor, şu ya da bu filozofun fikirlerini ortadan kaldırmaya dönük değil. Topyekün küfrî mantığın, bu soruya verilmiş küfrî cevabın tüm ayrıntılarıyla ortadan kaldırılmasına dönük İslam’ın bir cevabını veriyor. Dolayısıyla baktığımız zaman bizim tasavvufa olan muhabbetimiz de bu soruya vermiş olduğu kesin cevaptır. Ki bu soruyu soran müslümanlar da cevabı nacak tasavvufta bulabilir, başka bir şeyde bulamaz. İslam tasavvufçuları vermiştir bunun cevabını. Tasavvuf dışındaki bir takım fraksiyonların bu soruya cevabı yoktur.

Peki, bunun içine kelamı, fıkhı koyamaz mıyız?

Hayır, yeterli değildir! İmam Gazali diyor ki “kelam kâfi gelmedi, kendine kâfi ama bana kâfi gelmedi” diyor, tasavvufa yöneliyor. Bunun sebebi budur.

Sapkınlık, küfür gibi sıfatlarla tasavvufu sıfatlandıranlar var. Bunların da dayandıkları yer okuyucu gözüyle bakıldığı zaman İslam’a yakın gibi. Peki, İbn Arabî’ye kafir, Mevlânâ’ya sapık diyenlerin dayandıkları yer nedir?

Dayandıkları hiçbir yer yok onların. Bunlar basitte kalmayı kendilerine prensip edinmişler. Basit olmak istiyorlar bunlar. Biz basit olalım diyorlar. Psikolojik bir sorun. Bu önemli addettiğimiz soruların derdinde değiller. Bugün bu basit düşünce sahibi kimselerin modern düşünceye karşı çıkmaları söz konusu değil. Modern düşünce bunları ağırlığı altında ezer. Ama modern düşünce hiçbir sûfiyi ezemez. Çünkü tasavvuf bu sorulara çok ayrıntılı, kuşatıcı, felsefenin dahi ulaşamayacağı noktalardan cevap veriyor. Ha, ne olabilir?

O ayrıntılardaki enteresan, orijinal fikirlerin esasla olan bağlantılarını kuramıyor adam. Bağlantıları kuramadığı için anlamıyor. Şimdi bir ağaç düşünün bir de meyvesini. Adama ağacın meyvesini götürüyorsun bir de ağacı gösteriyorsun. Ağaç bu, meyvesi de bu. Adam, meyvesiyle ağaç arasında irtibat kuramıyor. Bu irtibatı sağlayamadığından dolayı meyveyi ortaya koyanı küfür ile itham ediyor.

Hallac’ın, Nesîmî’nin, İbn Arabî’nin sonlarının, söyledikleri sözler yüzünden olduğunu görüyoruz. En meşhuru da Hallac’ın “Ene’l Hakk” demesi. Bizim bildiğimiz kadarıyla da bu insanların sözleri büyük yerlere dayanıyor, asla boş değil. Ancak ifşaları ölümlerini getiriyor. Siz bu ifşaya nasıl bakıyorsunuz?

Onların bu ifşası sorunun cevabı niteliğinde verilecek cevabın en uç noktasıdır. Demin de bahsettiğimiz esasla ince nokta arasındaki bağlantıyı kuralım. Kuramayınca bir kopukluk meydana geliyor. Bir de onların bu sözleri söylemeleri gerekiyordu, bu sözleri keşke söylemeselerdi gibi bir iddia yanlıştır. Tasavvufun nihayeti yok. Tasavvuf hakikaten, öğrenildikçe insan cehaletini fark eder ve bu fark etme sonucunda tekrar öğrenme arzusu doğar ve cehalet bir kez daha fark edilir tekrar tekrar gider. Büyük sûfilerin bu sözleri söylemeleri zaten mesleklerinin icabıdır. Yani Hallac’ın “Ene’l Hakk” demesi baştaki sormuş olduğunuz sorunun net ve öz cevabıdır.

Yani “Hallac nerden geldiğini cevaplamıştır” mı diyorsunuz?

Nerden geldiğini, hangi hal üzere bulunduğunu ve nereye döndüğünü tek cümle ile açıklamıştır. Nerden geliyorsan o hal üzerindesin. Nereye gidiyorsan da o hal üzerindesin. O nerden geldiği, ne halde bulunduğu ve nereye döndüğü noktalarındaki zaman farkını kaldırmıştır.

Mevlânâ için “peygamber değil ama kitabı var” deniliyor. Herhalde o kitap da Mesnevî. Buradaki sözde Mesnevî sanki bir vahiy anlamı çıkıyor?

Şimdi Mevlânâ, Mesnevî’nin ön sözünde “Allah’tan indirilmedir Mesnevî” diyor. Gönüllere şifadır, onda şüphe yoktur (lâ raybe fîh) (1), ona kirli olanlar el süremez (lâ yemessühü illel mutahherûn) (2) diyor ve Kur’an’ı açıklayıcıdır diyor. Mevlânâ’nın peygamber varisliği gibi bir rolü var. Peygamber varisi ne demek? Peygamber kimdir diye genel bir tanım yaparsak. Vahiy almıştır, bu vahyi bütün yönleriyle tatbik etmişti ve o vahyi uygulayabilecek karakterde ve fizikte ve kıvamda yaratılmıştır ki tan uyum sergilesin ve tatbik edebilsin. Onun ferdiyet planında tatbik ettiği İslamı da ashap toplum planında tatbik etmiştir. Böylelikle fert ve toplum düzleminde İslam uygulanmıştır. Varis de bir anlamda onda ne varsa onun bir özelliğini miras almış anlamına geliyor. Hz. Peygamber’de ne varsa cüz’i olarak, numûne olarak, ondan hisseli bir şekilde Peygamber’in özellikleri devam etmesi açısından mirasçı olmuş. Hz. Peygamber’in kendine varis olan, onun kitabına da varistir. Kitabını nasıl tatbik etmişse o da kendisine vahyedilen “ilham edilen” kitabını tatbikle mesuldür yoksa varis olamaz. Şöyle ki tam varis olmak adına Hz. Peygamber’in Kur’an’ı var, Mevlânâ’nın da Mesnevî’si var. Bunda bir tezatlık yok, bir mantık uyumu var. Ayrıca dil olarak da en üst dille gelmiştir. Kur’an en üst Arapça ile gelmiştir. Allah hangi Arapça’yı murat ediyorsa o Arapça ile gelmiştir. Hz. Peygamber’in Arapça’sını da ona göre yaratmıştır. Hz. Peygamber’in konuştuğu Arapça’dır aslında Arapça dediğimiz şey. Arapça kural belirlerken Hz. Peygamber’in ağzından çıkan Arapça haricinde bir sistem ve merkez yoktur. Mekkeli müşriklerin şiir planındaki gelişmişlikleri de aslında Kur’an’ın daha anlaşılır halda olmasını sağlamak amacındadır. Kur’an Arapça’sına yakın bir Arapça’da bulunsunlar ki Kur’an ne derse anlasınlar. Yoksa Kur’an Mekkeli müşriklerin Arapçası üzerine inmiş değildir. Mekkeli müşrikler Ku’an Arapçasına uygun konuşurlardı ve Arapçalarını o şekilde üst bir kimliğe kavuştudular. Mesnevî’deki Farsça da Fars dilinin en üst seviyesindedir. Dolayısıyla Farsça için bir kural verilecekse Mesnevî’ye bakacaksınız. Yani dile de mirasçı bir anlamda. Mevlânâ’nın demek istediği de “eğer vahiy inseydi o da ancak böyle bir Farsça üzerine inerdi” demektir.

Dil olarak bu karşılaştırmayı yapabiliyoruz peki, toplum olarak? Mekkeli müşriklerin edebiyatta bu kadar ileri gitmeleri, Kur’an’ı daha iyi anlamak içindi demiştiniz. Mevlânâ dönemindeki topluma baktığımızda böyle bir ileri gidişten söz edebilir miyiz?

Tabi. Fars edebiyatı çok ileridedir o zamanlarda. İncelerseniz Mesnevî’yi anlamak için bir dil oluştuğunu görürsünüz.

Mevlânâ ile devam edelim. Mevlânâ diyor ki “beni anlamak istersen benim gibi olmalısın”. Bu sözden şöyle bir anlam çıkarıyorum, acizane. Benim Mevlânâ gibi olmam imkansızdır. Dolayısıyla o sözle kıyasladığımda Mevlânâ’yı anlamam da imkansız. Bu söze siz nasıl bakıyorsunuz?

Bu sözün anlamı şudur. Güneş – ayna münasebetini göz önüne alalım. Hiçbir zaman güneş olamazsınız ama aynanıza güneşi çok güzel yansıtabilirsiniz. Gerçekten o güneşe aynanızı tuttuğunuz takdirde aynanızın içinde güneşten bir hisse bulunur. Siz kendi karakter ve mizaç aynanızı güneşe tuttuğunuz zaman mizacınız ve karakteriniz o güneşin ışığını tam anlamıyla istifade edebilecek derecede alır. Size lazım olan ışık odur. Burada aynanızı güneşe doğru tutun diyor. Güneşe aynanızı doğru tutarsanız kendi yaratılışınız, özünüz, hakikatiniz nispetince istifade edersiniz.

Yani bu sözle Mevlânâ’nın demek istediği “güneş olun değil ayna olun” mudur?

Evet. Ben olmalısınız demiyor; gibi diyor. Bir benzerlik var. Aynadaki ışık da güneşten ayrı düşünülemez. Hz. Ömer şiddet ve adalet mizacının aynasını Hz. Peygamber’e tuttuğu zaman şiddet ve adalet noktasında alacağı şeyi kıvam ve kemal noktasında almıştır.

Yine Mevlânâ ile devam edelim. Mesnevî hakkında şöyle diyor: “Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkanıdır. Onda birden başka ne görürsen o puttur”. Mevlânâ’ya sapkınlık atfedenler de Mesnevî’deki putu mu görüyor?

Mesnevî vahdet dükkanıdır demek, Mesnevî’de put bulamazsın demek. Şu anlamda put bulursun. Kur’an’da şirk kavramı var. Evet. Kur’an vahdet dükkanıdır ama o vahdet dükkanı içinde alır şirki tanımlar. Bu şekilde vardır Mesnevî’de var olan put. Mesnevî’nin tavsiye ettiği, istediği, olunmasını arzu ettiği bir durum değil bu. Biz putu da kitabımızda tarif ettik diyor. Ebu Cehil Kur’an’ı dinlediği zaman gördüğü şey şirkti. Kur’an’ın tanımladığı şirki görüyordu ve kendisine onu yakıştırıyordu.

Tasavvufta aklın yerinden bahsedecek olursak. Öyle hatırlıyorum, Nureddin Topçu, aklı tasavvufun düşmanı olarak görüyordu.

Bence orada kastedilen rasyonalizmdir. Burada hemen cevap verelim. İmam Gazali’ye göre akıl kalptedir. Şu ayet-i kerimeyi örnek verir, “kalpleri var anlamazlar” (3). Anlamak yeteneğini kalbe veriyor. Aklın merkezi olarak kalbi görüyor. Burada senin aklı nasıl tanımladığın da önemli.

Bir de İmam Gazali sezgici olarak değerlendiriliyor felsefe kitaplarında.

Onlar yanlış. İmam Gazali’yi batı felsefesi sistemlerine sokmak isteyenlerin iddiası. İmam Gazali felsefeyi topyekün tenkit etmiştir.

Tasavvufun batıdaki karşılığı mistizm olarak veriliyor. Gerçekten mistizmi tasavvufun karşılığı olarak ele alabilir miyiz?

Necip Fazıl buna fare ile fili örnek veriyor. Farenin kılı ile filin kılından koparıp bakarsanız aynı görünür. Halbuki biri fare biri fildir. Buradan yola çıkarak fare eşittir fil derseniz saçmalarsınız diyor. İki kılın birbirine çok yakın benzerliği yüzünden fare ile fili eşitleyemezsin. Bugün Batı mistizmi, Hint mistizmi başka mistizmler ve İslam’daki tasavvuf arasındaki bazı meselelerde görülen benzerlikler bu kıl benzerliğine örnektir. Eğer bunlara aynı derseniz fil ile fareyi eşitlemiş olursunuz.

Tasavvuf için hal ilmi denilir. Eğer bu söz doğruysa tasavvufu dışarıdan anlamaya çabalamak, beyhude bir çabadır. Böyle diyebilir miyiz?

Tasavvuf için hal ilmi demek tasavvufun ulaştırdığı hali anlatmak için söz yetmez demektir. Yazdıkça yazarsın, söyledikçe söylersin, yaşadıkça yaşarsın bunun nihayeti yoktur. Bu işe söz yetişmez demektir bu, yoksa İslam tarihinin en fazla eser verenler mutasavvıflardır. Bu söze ters hareket etmiş olurlar diyemeyiz. Mesela Yunus Emre’nin bulunduğu hal, söylemiş olduğu sözleri aşan bir haldir. Yunus’un söylemiş olduğu “bir ben vardır, benden içeri” sözü bu sözün işaret ettiği halden daha yücedir.

Dergah dergisinin 201. sayısındaki yazınızda “Şair ve Benlik” diye bir yazınız vardı. Şairin şair olabilmesi için “ben” demesi gerektiğini söylediniz. Önceki konuştuklarımıza baktığımızda bir Hallac’ın, bir Beyazıd-ı Bestâmilerin “ben” demeleri, “ben”lerini ortaya koymaları var. Bir de Necip Fazıl’ın şairlere yakıştırdığı çok üst bir mertebe var. Biz, buradaki şair ve mutasavvıf ilişkisini nasıl kurabiliriz?

Şiir, bir lisanın en üst düzeyde ifade edilebilme biçimidir. Şair, şiir ortaya koymakla normal konuşma düzeyini aşıyor demektir. İnsanların dili kullanma düzeylerini aşıyor demektir. Aslında dili bir üst benliğe sıçratıyor demektir. Normalde insanların konuştuğu dilde bir benliği var bir de şiirin kendi benliği var. Şair de dili kullanma kabiliyeti açısından “ben” der. Benliğini daha üst seviyeye çıkartır. Buradaki benlikten maksat zıt taraftan Firavunî bir benlik de olabilir, Hakk taraftan Hallac’ın benliği de olabilir.

İlahi vahiy en üst dille inmiştir. En üst dile yaklaşmanın yolu da o dili ilahi vahye yaklaştıracak derecede ifade biçiminin kalitesini artırmakla mümkündür. Az önce belirttiğimiz gibi Kureyş müşriklerinin Arap dilini şiir biçimiyle konuşuyor olmaları, onların gelecek olan Kur’an’ı daha iyi anlayabilmelerini sağlamak içindir. O şiir onların Arapça’sını Kur’an’ın Arapça’sına yaklaştırıyor. Buradaki benlik de pozitif benliktir, ilahi vahye yakın benliktir. Müslüman gerçek bir şairin dili ilahi vahye yakın bir dildir ve beliğini de ilahi benliğe yaklaştırmak zorundadır. Dili yükselttikçe benliğini de yükseltir. Bugün Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hakk” demesi en güzel şiirlerden biridir. Firavun’un halkına söylediği “Ene Rabbikimü’l A’lâ” (ben sizin en yüce Rabb’inizim) (4) da küfrün söyleyebileceği en iyi şiirdir(ki dikkat edin Firavun’un bu sözü Kur’an’a ayet olmuş bir sözdür, dil kalitesine dikkat). İki şiir birbirine öyle bir benzerdir ki dışarıdan baktığınız zaman, halbuki benzediği kadar da birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur. Benliğin yükseltilmesiyle dilin yükseltilmesi, şairin kendi benliğiyle şiirinin yükseklik katsayısıyla doğru orantı vardır, düşüklük katsayısıyla da doğru orantı vardır.

Tasavvuf geleneğinin siyasi ve edebî geleneğimiz açısından önemine değinir misiniz?

Buradaki siyasi gelenek olarak Osmanlıya değinebiliriz. Osmanlı’yı hanedan olarak, işleyiş olarak tasavvuftan ayrı göremeyiz hatta iç içe. Edebi geleneğimiz de öyle. Şöyle diyelim Divan edebiyatından tasavvufî unsurları çıkarsak hiçbir şey kalmaz, ortada divansız bir edebiyat kalır. Divan edebiyatının son şairi olarak Şeyh Galip’i anarız. Ondan sonraki edebiyatımızdaki şairleri de tasavvuftan uzak olmayan şairler olarak görürüz. Yine, Cumhuriyet Devri edebiyatımıza baktığımızda da Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi devrinin ve yüzyılının en büyük şairleri tasavvuftan beslenen şairler. Tasavvufu Türk Edebiaytı’ından çektiğimizde Divan edebiyatı gibi bir kol tamamen çökecektir, onun dışındaki kollar da birçok sanatkârını kaybedecektir. Tasavvuf, edebiyatımız için belkemiğidir.

Siyasi açıdan da Mevlevîlerin devlette en üst kademelerde bulunmalarını örnek gösterebiliriz. Şimdi şu var, Osmanlı’yı kuran nefes Mevlânâ’nın nefesidir. Herkes bunu böyle bilmelidir. Aslında Osmanlı’yı şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı, Mevlânâ nefesiyle Gazali aklının birleşimidir.

Bu güzel ve samimi söyleşiden dolayı teşekkürlerimizi sunarız Sait Bey.

Asıl ben teşekkür ederim arkadaşlar…

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn