ÖYKÜCÜLERLE YAKIN OKUMALAR 3: AHMET SARI

ÖYKÜCÜLERLE YAKIN OKUMALAR 3: AHMET SARI
24 Kasım 2016 - 12:58

AHMET SARI: “KUTSAL KALBE İNMEDİĞİ SÜRECE KALP ÇORAKLAŞIR. KUTSALIN KALBE İNMEMESİ TRAJEDİYİ DOĞURUR. BU CEHENNEMDİR. CEHENNEM TRAJEDİNİN DİKÂLÂSIDIR.” Ahmet Sarı, Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş, ÇizgiKitabevi, 2016. Ahmet Sarı’nın ilginç bir yazı serüveni var. En azından bana öyle geliyor. 1970 doğumlu. Kırk bir yaşında doçent oluyor. İlk şiir kitabını kırk yaşında,...

AHMET SARI:

“KUTSAL KALBE İNMEDİĞİ SÜRECE KALP ÇORAKLAŞIR. KUTSALIN KALBE İNMEMESİ TRAJEDİYİ DOĞURUR. BU CEHENNEMDİR. CEHENNEM TRAJEDİNİN DİKÂLÂSIDIR.”

Ahmet Sarı, Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş, ÇizgiKitabevi, 2016.

Ahmet Sarı’nın ilginç bir yazı serüveni var. En azından bana öyle geliyor. 1970 doğumlu. Kırk bir yaşında doçent oluyor. İlk şiir kitabını kırk yaşında, ilk öykü kitabını kırk üç yaşında yayınlıyor. Ve son senelerde art arda gelen üç şiir beş öykü kitabı… Bilmeyenler için söyleyelim, benim sayamadığım kadar çok kuram ve çeviri eserleri… Sorum şu: Yayınlamaya çok geç başladığınız ortada peki ama yazmaya ne zaman başladınız? Ve neden bu kadar geç yayınladınız? Akademik çalışmalar yazmayı değil de yayınlamayı mı olumsuz yönde etkiledi? Bu taraf karanlık sanki…

Yazmaya geç başladığım söylenemez. İlk öyküm üniversite ikinci sınıfta işte yirmili yaşlarda Yedi İklim dergisinde “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adıyla çıkmıştı. Kitap okuma sürecim, zaten Alman disipliniyle de yetiştiğimden çok önceki dönemlere dek sarkmaktaydı. Bende Türkçe kitapları susuzlukla okuma girişimi, biraz da bu Almanya’dan dönüşte kendimi ifade etme biçimimdeki eksiklikle bağlantılıydı. Almancası olan biri olarak Türkçe eksiğimi bol bol roman ve öykü okuyarak telafi etmeye çalıştım. Bu okuma ediminin artık zihinden taşma yani yazma sürecine evirilmesi üniversite yıllarına denk geldi. Ali Haydar Haksal’ın üzerimde hakkı çoktur. Sabırla öykülerimi -iyi anlamda- yonttu. Onlara şekil verdi. Bu öyküler Yedi İklim’de, Mustafa Kutlu sayesinde de Dergah’ta sürdü. Ama okul bittikten sonra akademisyen olduğumdan akademik dil ile yaratıcı edebi dil arasında kalakaldım. İkisini mutlu etmek, bir taraftan kartezyen ve pozitif düşünceye ait ayakları yere basan dili, dipnotlu, geniş yapılı, outlineli, kaynakçalı, soğuk ve ölü dili; bir taraftan da kurmacaya açılan yaratıcı sürece ait soyut dili, bol bol metaforlu lirik dili, gerçeklikle bağlantıyı reddedebilen öyle bir hakkı kendinde gören dili adeta ruhumu ikiye yararak içimde büyüttüm. Zorlandığım zamanlar oldu. Bir şizofren gibi ruhunuzdaki yarılmayı bu süreçte hissediyorsunuz. Neyse uzatmayayım, öykü her zaman vardı bende. Yazı olarak dergilerde kotarılırdı. Bende asıl sürpriz şiir oldu. Üç şiir kitabıyla yazarlık hayatına atılma sürecine baktığımızda, öykü kitabından önce bu benim bile şaşırdığım durumdur. Öykü kitapları elbette bitmişti ve hazır bekliyordu, sadece bunların basılmasında bir sıkıntı çekiyordum. Kaynaklarımı da öykülere değil ilk aşamada içten gelen, bir anda bedenimden fokurdayıp çıkan şiire ayırdım. Yedi İklim dergisindeki öykülerimi “Gök Akvaryum Ay Balık” diye toplayıp basmaya çalıştım. Yayınevlerinden yeterince desteği göremedim. Belki de iyi bir kitap projesi olarak bulunmadı bu öyküler, belki de yeterince kaliteli bulunmadı, toy ve amatörce bulundu. Öykü kitabını yayınlatamayınca, öyküleri rafa kaldırdım. Yeni öyküler çoğalınca ve bende de okumalar, kendini yetiştirmeler artınca “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabını bitirme imkânım oldu. Dostum Köksal Alver sağ olsun. Sümmani sempozyumu vesilesiyle Erzurum’a geldiğinde ona bu kitabın ve “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu” adlı kitabın taslaklarını, ilk hallerini verdim. Okudu, sanırım beğendi ve bunlar Hece’de yayınlandı. Akademik çalışmaların yaratıcı süreci etkilediği kesin. O apayrı bir dil talep ediyor sizden, mastır çalışması, doktora çalışması, arada makaleler. Bilimsel dilin gerektirdiği metinler de bilimsel oluyor; doçentlik metni, profesörlük metni insanı zamanla yoruyor. Erken yaşlarda bir kariyer düşünüyorsanız akademi bu bağlamda şiiri, öyküyü, denemeyi, romanı yaratıcı süreci sekteye uğratıyor. Ben de ardıma bakıyorum da 12 bilimsel kitap yazmışım, bunların hepsi yaratıcı yazarlık ve yazarlık sürecinden kopan zamanlardır. Buna hayıflanıyorum. Bu kitapları bir şekilde edebiyatla örtüştürdüğümde mutlu oluyorum. Zamanımın boşa gitmediğini düşünüyorum böylece.

Filologsunuz… Üstelik örneği az görünecek kadar velutsunuz… Bu kuramsal birikim öykücü ve şairliğinizi nasıl etkiliyor?

z1Bunu sanırım ilk soruda az çok dillendirme imkânım oldu. Ingmar Bergman’ın “Persona”sında olduğu gibi kişiliğiniz ikiye bölünüyor. Kurt Adam psikolojisinde olduğu gibi gündüz akademisyen yani insan, gece Kurt Adam yani yaratıcı sürece kendinizi veriyorsunuz. Bedeninize ve ruhunuza yapışmış sevmediğiniz dili, o soğuk akademik dili atmaya çalışıyorsunuz. 12’ye yakın akademik metin yerine ne öyküler, ne romanlar yazılabileceği düşünülüyor, bunların yıllar aldığı gözden kaçmıyor. Orhan Pamuk 24 saatini sadece tek bir yöne, yazma uğraşına adarken siz parası kendisine ve ailesine yetmeyen bir öğretmen gibi ek işlerde çalışıp bedeninizi ve zihninizi yorarak ikinci işle, üçüncü işle uğraşmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Akademik bir kariyer sahibi yazar veya şairin kitap başlığını, Oğuz Atay’ın biyografik romanı “Bir Bilim Adamın Romanı”nı çevirerek ve durumumuza dönüştürerek dillendirecek olursak “Bir Bilim Adamı Yazarın Romanı” şeklinde verebiliriz. Bu ruhtaki yarılmanın beni kötü etkilediğini söyleyebilirim. Orhan Pamuk’u her zaman sadece yazarlık yaptığı için kıskanırım. Tam dolmakalemi ya da uçlarını sivrilttiğiniz kurşun kalemleri elinize alıp öykü ya da deneme yazmaya çalıştığınızda öğrencilerin, akademide daha ne kadar gereksiz kişiler varsa onların odanıza gelmesi ve sizi bu yaratım sürecinde rahatsız etmesi de bu işin bir gereği. Akademi Türkiye’de çoğu insanın memnuniyetle gireceği, ömrü boyunca da mutlu bir şekilde çalışabileceği iş imkanı sunuyor insana ama yaratım sürecinde olan kişilerden de elbette bir şeyler koparıp alıyor. O maaşı sizlere kuru kuruya vermiyor devlet. Ruhunuzdan yırtarak alıyor ve sizlerden kartezyen şeyler talep ediyor.

Bu kadar farklı, şaşırtıcı, etkileyici kitap isimlerini nereden buluyorsunuz? Uzun kitap başlıkları yazmak biraz da cesaret işi değil mi?

Üniversitede öğrencilik yıllarımda kütüphanede normal mesai yapardım. Sabah gelir, akşam beş olunca -elbette ders zamanlarında derslere katılmak şartıyla- kütüphaneyi kapatırdık. Bu size ilkin kütüphanede görevlileri tanıma, onlarla dost olma ve kitaplara rahatlıkla erişme imkânı sağlardı. Alman dili ve edebiyatı bölümüne ve branşına ait raflarını gezerken Peter Weiss’ın “Faytoncunun Gövdesinin Gölgesi” adlı metnini gördüğümde çarpıldım. Daha sonra Peter Handke’nin “Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi” romanı, romanların kısa isimlerinden çok okuru etkilemek, çarpmak, bir derdi anlatmak, yazarın hızını kitabın kapağında bile alamadığı göstermek ve her şeyden çok da dikkat çekmek için uzun başlıkların konulabildiği dikkatimi çekti. O büyülenme bugün bende devam eder durur. Geçenlerde Roy Anderson’un filminin ismini görünce onu kıskandım. Filmin ismi şuydu: “Bir Dala Konup Kendi Varoluşu Üzerine Düsünmeye Koyulan Güvercin”. Büyüleyici bir başlık. Bu elbette cesaret gerektiriyor, ama klasik anlatıların bittiği, twitter toplumunda deneysel çalışmaların da revaçta olduğu yerde böyle ilginçlikler yazarın bir derdini de imliyor. O dert, “Bak kitabım garip bir başlık taşıyor, ben diğer yazarlardan farklıyım” şeklinde beliriyor.

Korku ve dehşet öyküleri üçlemesi nasıl doğdu? Neden doğdu? Böyle bir seri yazmak fikrini tetikleyen ne oldu?

Korku ve Dehşet Üçlemesi Avusturya edebiyatında laytmotif olan ve Homo Austriacus’un da ruhunun huzursuzluğundan kaynaklanan bir etkilenme ile oluştu. Avusturya edebiyatı, Alman edebiyatından farklı olarak belki de Alp baskısı nedeniyle o klostrofobik ortamın etkisiyle hep bunalımı, şizoit dili, ruhsal hastalıkları, bilinç akışını, intiharları, anormallikler psikolojisini ele aldığı için Bernhard dönemi etütleri, daha sonra Kafka okumaları, Bachmann, Schwaiger okumalarıyla bir projeye döndü. Bernhard’ın “Olaylar” ve “Ses Taklitçisi” metinleri ile ilgilendiğimiz ve bunları çevirdiğimiz dönemlerde bu insanlık durumunun bizim toplumuzdaki yansımaları nasıl olur diye düşündüm? Bizde de üçüncü sayfa haberleri vardı ve bizde de insanın ruhunu donduran dehşet ve vahşet görülüyordu. İnsanın olduğu her yerde belki de Kabil ve Habil’den beri kanın toprağı özlemesiyle başlayan bir süreçti bu. Ben de garip, dehşet ve vahşet ve korku metinlerini çoğalttım. Biriktirdim. İnsanın ruhuna farklı korkularıyla, o çıplak halleriyle bakma imkânı doğdu böylece.

Korkunun ve dehşetin bizim edebiyatımızdaki geçmişi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeterince işlendiği fikrinde misiniz?

Bir üçleme şeklinde ve toplu ve bir arada elbette yok. Ama edebiyatımız çok köklü bir edebiyattır ve yoklandığında korku ve dehşet unsurlarına spesifik örneklerle karşılaşılabilir. Buna doku olarak en uygun metinler psikolojik romanlardır. Klasiktir bu, psikolojik roman geleneğimiz genelde liselerde Mehmet Rauf’un “Eylül”ü ile başlatılır. Ben mesela Yusuf Atılgan’ın daha önce bu türde örnekler verdiğine inanıyorum. Zebercet tam benim istediğim bir karakterdir. “Anayurt Oteli” mahza korku ve dehşet metnidir. “Aylak Adam” tam istediğim tipolojidir. Romanı taşıyacak bir sapkınlığa sahip ve sapkınlığı da yazar tarafından sırıtmayacak, bir kitschlikle okurlara sunulmayacak, karakter olarak iyi donatılacak tipolojiler elbette Türk edebiyatında mevcuttur.

z3Müslüman olmamız, inanıyor olmamız, bizi, yani öykücüleri, korkuyu ve dehşeti öyküleştirmekten uzakta tutmaktadır, diyebilir miyiz? Ya da siz, şiddeti anlatırken bu seride, içten içe bir rahatsızlık duydunuz mu? Bir tereddüt geçirdiniz mi? Vicdani anlamda?

Üniversite öğrencilik yıllarımda Dergah’a gönderdiğim öykülerde Mustafa Kutlu benim öykülerimdeki şiddeti ya da söylemi hafifletmeye çalışırdı. Öykülerde müntehir varsa, müntehire daha uygun bir kader, bize ait bir kurmaca-kader tayin edilmeye çalışılırdı. Allah’la ilgili söylem metaforik düzlemde Ortodoks yapıdan çıkmayıp fakat yanlış anlamalara mahal verecek bir düzeydeyse bana hep “normal, klasik, dosdoğru öyküye geri dönmemi, öyle şeyler anlatmamı” salık verirdi. Dışarda akıp giden hayatta bunlar görülürdü. Ama ilginç olan bizim topraklarımızda, doğuda, tiyatroda hep ağzı kulaklara varan bir maske değil (komedi), ağzı aşağıya sarkan bir maske de görülürdü (trajedi). “Allah var gam yok” demek mümkün elbette amenna, “Allah var trajedi yok” demek mümkün amenna ama öbür taraftan iyi anlaşılmamış bir Kur’an, iyi anlaşılmamış bir peygamber, iyi anlaşılmamış bir dinin batılıların da oyunlarıyla Müslümanlarca ne hale getirildiği de ortada. Bizim belki de gamımız ve trajedimiz bize ait olan kutsalı anlamamamızdan kaynaklanıyor. Bundan daha büyük trajedi olabilir mi? Bu da daha sonra “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu” adlı öykü kitabının laytmotifi olacaktır. Kutsal kalbe inmediği sürece kalp çoraklaşır. Kutsalın kalbe inmemesi zaten trajediyi doğurur. Bu cehennemdir. Cehennem trajedinin dik alasıdır.

Üçlemenin son kitabında “korku ve dehşet” oranı sanki gerilemiş. Bunu olumlu veya olumsuz bir durum olarak belirtmiyorum. Ama bu kitapta daha “normal” korkulara yer veriliyor sanki. Hatta bazı öykülerin bu seride yer alan bir kitapta ne işi var diye kendime sorduğum oldu. “Elimde Ay Kırığı” öyküsü buna bir örnek olabilir mesela.

Haklısınız üçüncü kitaba vardığınızda korkuya ve dehşete dair elinizde artık doneler kalmıyor. Tekrara girmekten de korkuyorsunuz. Uzun bir bekleme süresiyle kitabınıza yine zamanın dönüşmesiyle yeni korkular, yeni dehşet öyküler katabilirsiniz, ama daha başka ve güzel projeler de sizleri beklediğinde seriyi artık kapatmanın zamanı geldiğini düşünüyorsunuz. Ben de öyle düşündüm. Seriye yani öykülere farklı tonda ve tınıda öyküler serpiştirmeye, hayvan belgesellerinden örnekler almaya karar verdim, bunlara lirik betimlemeli bol imgeli öyküler koymayı, acıyı dindirmek, yaranın kurumasını sağlamak amacıyla uygun gördüm. Kırbacın durmadan şaklamasından sonra biraz kırbaca ara olarak değerlendirilebilirdi bu. Yeni bir acıya hazırlanma süreci. Kafka herkesin dehşete düştüğü ve anlatı şiddetinden bayıldığı öyküleri kahkaha atarak okurmuş. Dehşetin ortasında gülme krizi. Bu da korkunç bir şey.

“Elma Ağacına Yaklaşırken” öyküsünün sonunda bir ceylan fotoğrafı var. Böyle bir uygulama edebiyatta sıkça rastlanan bir durum değil. Buna neden ihtiyaç duydunuz ya da bu uygulamanın sebebi nedir?

“Elma Ağacına Yaklaşırken” adlı öyküdeki yaşlı başkahramanımızın artık varlığı bile rahatsız eden rutine kapılması ve tehlikeli hızar oyunları sonucu dalgınlığıyla bacağını kesmesi, ayağının atardamarını kesmesi öykünün konusunu oluşturuyor. Beni öyküde çeken şey bir baltayla başına vurduğunuz horozun ya da tavuğun, bu Fransız devrimi sürecinde giyotinle başları kesilen insanlar da olabilir, kısa süre bedenleri başlarından kopuk olmalarına rağmen konuşmaya, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya, yaşam belirtisi vermeye devam etmeleri. Yaşlı adam bacağını hızara kaptırırken öyle bir şoka girer ki daha henüz yerişmemiş, olgunlaşmamış elma ağacındaki elmaları toplamaya koyulur. Burada bir anormallik vardır ama ayak kopma durumunda bu şokla çalılıklar arasında hem de bakışlarını kendine dikmiş Azrail’in bir ceylan suretinde belirmesini vermeye çalıştım. “Yaşlı adamın retinasında, gözündeki son görüntü bu ey okur” demeye çalıştım. “İşte bunu gördü” dedim. Okur yaşlı adamla, onun dehşetinde özdeşleşmiş olacaktı böylece. Ölüme giden bir yaşlının son bakışına şahit olacaktı.

“O Irmağın Sessiz Akışıdır Senin Korkun” adlı öyküde mekanın Avrupa’dan seçildiğini görüyoruz. Hayatınızın önemli bir kısmı üstelik çocukluğunuz Avrupa’da geçmişken, genelde yazdıklarınıza bu kıtanın çok fazla yansımadığını düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim. Bu konuyu düşündünüz mü?

Doğru söylüyorsunuz. Çoğu öykü kitabını üstelik Almanya ya da Avusturya’da bitirmeme, kitabın oralarda bittiğini kayda geçirmeme rağmen korku ve dehşet üçlemesinde az ama “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu” öykü kitabımda üçlü bir sacayağı olarak Avusturya Müslümanları fazlasıyla yer alıyor. Tespitiniz doğru, fikir Bernhard’ın olunca o fikri kendi insanlarımıza taşıma fikri ister istemez Avrupa’yı dışarda bırakmaktadır. Bizim üçüncü sayfalarımız burada temel sorun ya da bize ait korku ve dehşetlerimiz ön planda.

“Gölün Gözü” öyküsünde İslam tarihine gönderme var. Göndermeden de öte konu ya da şahsiyet İslam tarihinden alınmış. İslam tarihinin günümüz edebiyatına konu edilmesi için yeniden bazı denemelerin yapıldığı bugünlerde siz bu konuda ne düşünüyordunuz? İslam tarihi ya da peygamberler tarihi nasıl öyküleştirilmeli, şiirleştirilmeli?

z2Bizim çocukluğumuz, ergenliğimiz, şimdi de yaşlılığımız bize ait bir romanın olup olmadığı, bize ait bir sinemanın olup olmadığı tartışmaları ile geçti. Batının sonsuz ve sınırsız uygarlık oluşturucu mitlerine, sinemasına, romanına karşılık Mustafa Akkad’ı sinemada örnek gösterdik, Orhan Pamuk Nobel alınca da roman türünde onunla gururlanırdık. Yönünü batıya çevirmiş ve batıya kilitlenmiş bir doğunun trajedisidir bu, son dönemlerde “bize ait tarihi filmler ve bize ait trajediyi dillendiren (Sarıkamış filmleri) filmlerimiz neden yok?” sorusuyla yeni filmler, romanlar furyası da başladı. Ben kaliteli olan her şeyin yanında varım. Baştan savma, sadece olsun diye kaliteden yoksun şeyler yapmak yerine az olsun ama öz olsun, bize ait bir trajediyi dillendiren kült metinler ve filmler olsun isterim. Sinemamızın, edebiyatımızın, tiyatromuzun gelişmesini isterim. Macid Macidi gibi, Abbas Kiyarüstemi gibi İran’da İran sinemasına kalite kazandıran yönetmenlerin ve filmlerin bizde de görülmesini isterim. Hz.Muhammed’in (SAV) romanı ya da sineması çekilecekse bu saygı çerçevesinde olmalı ve kendi inançlarımızı kanatmadan, selim zihniyetin sınırlarına halel getirmeden, sapkınlıklara gidilmeden, sadece sanatın gücüne dayanarak ve yazarsa yazarın, yönetmense yönetmenin güzeli nasıl da faş edeceği performansını ve yeteneğini göstereceği büyüleyici romanlar ve filmler arzu ederim.

Yayıma hazır öykü ya da şiir kitaplarınız var mı? Ya da en azından oluşmakta olan, hazırlanmakta olan, heyecanı sizi sarmış olan?

Şu anda yayıma hazır bir şiir kitabım var adı “Kuş Seslerinden Bir Çadır” ve buna yayınevi arayışları sürüyor. Çizgi Yayınları’ndan yeni bir dizi oluşturduk. Adı Çizgi/Germanistik. Allah bahtını açık etsin. Alman dili ve edebiyatı ile ilgili harika metinleri Türkoloji’yi beslemesi ve Türkoloji’ye yeni bir soluk kazandırması bakımından bir katkı olması babından kurduk. “Kafkamakine. Kafka’nın ‘Ceza Sömürgesi’ne Deleuzoguattarici Bakış” ilk kitap, “Felsefe Kendini Edebiyata Nasıl Eklemler? Bernharddaki Wittgenstein ya da Thomas Bernhard’ın Eserlerinde Wittgenstein İzleği” ikinci kitap olacak. Hece’ye düşündüğüm ve “her şey zıddıyla kaim” düsturu ile bitirdiğim bir ikilemeyi de burada ilk kez dillendirmek isterim. “Tapılan. Bir Başdönmesi” Allahla ilgili onbeş yıllık “Hayy’ku”ları (doğru yazıldı) ihtiva etmektedir. Sonra da inşallah “Daymonoloji. Şeytanın Varlığının İspatı” adlı bir kitap oluşacak. Edebiyatta, sanatta, sinemada, teolojide, felsefede, psikanalizde, antropolojide tanrı ve şeytan etütleri böylece çıkarılmış olacak. Bir de bitirdiğim garip bir metnim daha var. Bu Türkiye’de ancak form ve muhteva olarak Altıkırkbeş yayınlarının cesaret edebileceği bir metindir. “Alman Edebiyatında Dışkı Kültü. Alman Edebiyatına Korpofajik Bir Bakış Denemesi” adını taşıyor. Çizgi/Germanistik’e de bunu kaydırabilirim. Allah kerimdir diyelim.

Mahalle Mektebi’nin “Yakın Okumalar” bölümünde beni ağırladığınız için sizlere teşekkür ediyorum.