YAŞAMAK EŞİTTİR YAZMAK

YAŞAMAK EŞİTTİR YAZMAK
1 Mayıs 2008 - 1:17

Yaşamak Eşittir Yazmak-Gürsel Aytaç Kitabı, Hece Yayınları, Ankara, 2008. 1962’de asistanı olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünden 2007 yılında bölüm başkanı olarak emekli olan, Alman edebiyatından dilimize yaptığı çevirilerle, incelemelerle, Alman edebiyatının imkanlarına dayanarakTürk edebiyatının verimleri üzerine yazdığı eleştiri inceleme yazılarıyla tanınan, son yıllarda...

Yaşamak Eşittir Yazmak-Gürsel Aytaç Kitabı, Hece Yayınları, Ankara, 2008.

1962’de asistanı olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünden 2007 yılında bölüm başkanı olarak emekli olan, Alman edebiyatından dilimize yaptığı çevirilerle, incelemelerle, Alman edebiyatının imkanlarına dayanarakTürk edebiyatının verimleri üzerine yazdığı eleştiri inceleme yazılarıyla tanınan, son yıllarda edebiyat teorisi üzerine önemli yayınlar yapan, edebiyatımızın seçkin eleştirmenlerinden Gürsel Aytaç için, Yıldız Ecevit, Osman Toklu ve Sevil Onaran tarafından bir “armağan kitap” hazırlandı. Yaşamak Eşittir Yazmak-Gürsel Aytaç Kitabı adlı eser, yazarla yapılmış bir söyleşi ile başlıyor.

Yaşamak Eşittir Yazmak’ın kapağındaki Gürsel Aytaç portresine bakarken, hafızam beni üniversitede okuduğum senelere götürdü. Üniversite yıllarımda, hummalı bir şekilde kitaplar okurken, beni en çok heyecanlandıran kitaplar arasında, Gürsel Aytaç’ın eleştiri yazılarını topladığı eserleri vardı. Edebiyat Yazıları ortak adına sahip olan bu eserlerdeki, özellikle öykü kitaplarını odak almış eleştiri yazılarını büyük bir heyecanla okurdum. Öykü yazmak, öykücü olmak gibi heyecanlara sahip olan ben, Aytaç’ın çoğunlukla olumlu, iyimser ve daima bilimsel bir bakışa sahip olan eleştirilerinden kendime birtakım hisseler çıkarma eğilimindeydim. Günün birinde çıkartmayı hayal ettiğim kitaplarım için, bu yazılar sayesinde “gard”ımı alıyordum sözüm ona.
Aytaç’ın belirttiğim gibi, genellikle olumlayan, teşvik eden, sıcak, cesaretlendirici bir yaklaşımı vardı. Bununla birlikte onun, bilimsel duruştan taviz vermeyen, yer yer kuralcı bir eleştirmen olduğunu da düşünürdüm. Doğrusu, benim gözümde Gürsel Aytaç’ı sevimli, imrenilir kılan sadece bunlar değildi. Aytaç, kendi alanı olan Alman dili ve edebiyatının imkanlarından yola çıkarak, Türkçe edebiyatın verimlerini değerlendirmekle birlikte, belki de edebiyatımızın en ciddi sorunlarından birini “aşmasını” bilmişti. İdeolojik bağnazlıkta boğulmuş, kendi çevresinden başkasını görmeyen eleştirmenlere, editörlere, yazarlara karşılık, Aytaç, Aziz Nesin’den Mustafa Kutlu’ya geniş bir yelpazeye yayılmış olan yazarları nesnellikle değerlendiriyor, ideolojik ayrım yapmıyordu.

Yaşamak Eşittir Yazmak-Gürsel Aytaç Kitabı’nı okurken zaman zaman çok şaşırdım. Kitabın başında Yıldız Ecevit’in kendisiyle yaptığı söyleşide, Gürsel Aytaç, benim yukarıda sözünü ettiğim, Edebiyat Yazıları kitabını yayınlamakta zorlandığını söylüyor: “Sağ kesim diye bilinip solcu eleştirmenlerin yok saydığı veya tersi doğrultuyu benimsemedim. Üzerinde çalıştığım eserler, o sıralar okuyup incelemeye, tanıtmaya değer verdiklerimdi. Ama bu küçük yazılar bir araya gelirse anlamlı bir kitap olur dediğimde o kitabı yayımlayacak yayınevi bulmam kolay olmadı, çünkü beğenenlerin ilk şartı kendileriyle aynı doğrultuda olmayan bazı isimleri dosyadan çıkartmamdı. Bu ise benim asıl yerleştirmek istediğim çizgiye tersti.” (s.26) Yıldız Ecevit’in, Gürsel Aytaç’ın eleştirmenliği ile ilgili olarak söylediği şu satırlar da önemli: “Sizin Türk edebiyatı eleştirisine getirdiğiniz en büyük yenilik de toplumun tüm alanlarında yaşanan sağ-sol ayrımının üstündeki bu duruşunuz oldu. …..eleştiri nesnesi olarak seçilen metinlerin yazarları ezici bir çoğunlukla sol eğilim olanlardı.” (s.26-27)

Gürsel Aytaç Kitabı’nı okurken, eserin başındaki söyleşi keşke mümkün olduğunca uzatılsa ve hatta kitap, son zamanlarda yaygınlaşan bir nehir-söyleşi kitabı türüne dönüştürülseydi, diye düşündüm. Zira, özellikle genç araştırmacıların hayatına çok şey katacak ilginç anekdotlarla dolu bir söyleşi olmuş bu. Gürsel Aytaç’ın annelikle araştırmacılığı birleştirmeye çalışırken çektiği sıkıntılar, akademisyen kadınların evliliğini genel anlamda olumsuzlayan bakış açısına sahip devrin akademisyenleri… Aytaç’ın hocası Melahat Özgü, evlilikle akademisyenliğin birlikte yürütülemeyeceğine inandığından hiç evlenmemiş… Şu satırlar ilginç… “Cumhuriyetin ilk kadın akademisyenleri genellikle ya biri ya ikincisi deyip genellikle bilim kadını olma yolunu seçmişler, evlenmemişlerdi. Benim hocam Melahat Özgü bu kuşağın tipik temsilcisiydi ve sanırım beni asistan seçmedeki ölçütü, bende ‘kendini bilime adayacak’ ‘ciddi’ bir genç görmesiydi. Ama kaderin cilvesi işte, felsefe asistanı Kemal Aytaç’la tanışmama o vesile oldu; ama bir akademik çalışma, bir Kleist çevirisi için. Sonra bu aracılığından pişmanlık duyduğunu sezdim, hatta kendisi ‘bunu senden beklemezdim’ gibilerinden bir söz de etti. Bu benden beklemediği şey, evlenip yine de üniversitede kalma kararımdı.” (s.19)

Kitabın yazarları, kitabı bildik bir “armağan kitap” olmaktan ziyade, bir başvuru kitabı olarak tasarlamışlar. “Edebiyat Bilimi”, “Karşılaştırmalı Edebiyat”, “Edebiyat ve Medya”, “Edebiyat Eleştirisi”, “Çeviri” gibi bölümlerin bulunduğu eserin sonunda, Selim İleri’nin bir final yazısı var. “Bir Teşekkür Mektubu” başlığını taşıyan bu yazı, Aytaç’ın bir ömürlük emeğini isabetli ve özlü bir biçimde anlatıyor. Bu yazı, sadece bir kitabın değil bir ömrün de finaline çok yakışıyor.