1 Tem 2009

AKA GÜNDÜZ | Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri

UKKAŞ BİN MANSUR

Trablus’un en fakir ve ailesi en kesîr devecisi idi. Bir tek heciniyle on seneden beri kiracılık eder ve evini beslemeye çalışırdı. Sürek haricinde, hurmalığa giderken iki odalı bir çardağı vardı ki dokuz kişi oraya sığınırlar ve yaşadıklarını zannederlerdi.

Akşam vakti idi. Cihan ile bir gün hemhâl olan güneş, uzakta, kumlar ve kayaların ötesinde altı bin seneden beri terennüm eden Akdeniz’in kenarında yıkanıyordu. O, her akşam, bu vakit bazı sağda, bazı solda daima yıkanır ve kurunmak, yarın için daha şaşaadâr uyanmak için öteye, başka âlemlerin müştak ve hürmetkâr sinesine çekilirdi.

Bugün yine yıkanıyor, hemhâl olduğu günün kirlettiği vücudunu tenzîh ediyordu. Fakat dünkü nûru, dünkü şaşaası, ruhu, şevk ve azameti yoktu. Dün ufuklar ona, rabbanî bir meşale ikad ederken, bugün sarı, bir hasta gibi sarı, bir matemin ruhu gibi mahzun bir şema ile bekliyordu.

Ukkaş bin Mansur terden alnına yapışan beyaz takkesini biraz kaldırdı. İnce bornozunu açtı, esmer ve kıllı göğsü meydana çıktı. Bol yenleri içinden çıkan ince bilekli koca ellerini, kollarını açtı. Ve öyle gurûba karşı Akdeniz’e karşı ve tâ orada, gümüş kumlara ve keskin kayalara karşı bir âbide gibi durdu, düşündü…

Karısı, çocukları, baldızı arkasında, kapının tahta kemeri altında bir top olmuşlar, ona bakıyorlar ve hiç ses çıkarmıyorlardı.

Ukkaş bir âbide gibi duruyor ve düşünüyordu. Arkasında, ayakları çıplak, kolları ince, başları boncuklu çocukları, mavi yeldirmeli karısı, iri sürmeli gözlü, tombul baldızı da duruyor ve düşünüyorlardı.

Ukkaş meyus ve ümitsiz olduğu günlerin akşamında hep böyle yapardı. Güneşin azimet ve haşmeti karşısında, denizlerin gizli terennümleri içinde, aşıklarına kadar gömüldüğü kumların üzerinde bakar, durur ve düşünürdü. Fakat bugün, işte İtalyanların bombardımanından sonra karaya çıktıkları günün akşamı da terli cephesi, esmer ve kıllı, bağrı, açık kolları, merkûz ve gayrı müteharrik nazarlarıyla duruyor ve düşünüyordu. Bir dakika oldu. Arkada, meçhul diyarların hafif hafif inleyen rüzgârları gibi bir ses peyda oldu. Orada tahta kemerin içindeki ailesi bir kaside okumaya başlamışlardı. Şimdi karısı da kollarını ufkî bir surette açmış, mavi yeldirmesinin yenleri altına toplanan çocukları ve kızkardeşi ile yavaş yavaş derinden derine terennüm ediyorlardı:

– “Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!… Gurubun haşmet ve dârâtı karşısında sana el açtık, dil bağladık, için için ağladık”

“Bu imânın sehhâr nağmeleri, mazlum kullarının derûnî enîninden hazindir. Bu sahranın kumları susuyor; fakat vâveyl eden kimdir?

Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!…Başımızda Kur’anın, bağrımızda imânın, aklımızda Habîb-î zîşânın, biz geldik…

Başımız hâk, bağrımız çâk, aklımız gayb ve helâk olsun mu?

Bu cihanın nûru, güneşi gurûb ediyor, gece olacak, zulmet, âh!  Zulmet çöksün mü? Çöllerden bir rüzgâr esiyor, şimâlden menzûr olan heyula bunun önünde ihtizar edecek midir? Cenûbda, kum diyarında bir hava dolaşıyor, bedevinin harp ve cîdâl kasidesi midir? Biz kısrakların kişnemelerini işitiyoruz, kılıç şakırtıları hurma dallarını pûs ederek âsumana yükseliyor…

“Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!… Grubun haşmet ve dârâtı karşısında sana el açtık, dil bağladık, çok ağladık… Nasr, nasr,  yâ Âdil!…”

* *

*

O vakit bir İtalyan müfrezesi kabristanın köşesinden süratle çıktı. Orada, tahta kemerin içinde, kadın çoluk çocuk, birden sustu. Ukkaş kollarını indirdi, döndü, evine girmek için bir adım attı.

– Dur!…

Ukkaş durdu. Bu kuvvetli ses, bu âmir ses kulaklarında bir hançer tesiri yaptı.

Ses çıkarmadan bekledi. Müfreze yetişti ve karşısına dikildi. Zabitin yanında bir tercüman vardı, dedi ki:

– Senin deveci olduğunu ve bir hecinin bulunduğunu öğrenmişler onu istiyorlar.

Ukkaş titredi, Başını çevirdi, tahta kemerin altında karısını, çocuklarını ve baldızını gördü. Onlar sakin ve medhûş idiler, Ukkaş’ın dudakları kımıldadı:

– Benim devem; benim ekmeğimdir. Onu verirsem…

Ve eli titreyen, takallüs eden parmağı ile kemeri işaret ederek:

– Bunlar aç kalır! diye ilâve etti. Zabit omuzlarını silkti. Tercüman:

– Parasını alacaksın, dedi. Hem fazla vereceklermiş.

Ukkaş sustu; bir saniye düşündü. Kemerin içine bir daha baktı:

– Deveyi ne yapacaklar?

– Nakliyat için…

– Nereye ?

– Cenûba

– Kimin için?

Tercüman sustu ve küçük gözlerinden, bir meşin gibi parlayan yanaklarına düşen iki damla yaş ile cevap veriyor gibi önüne baktı. Ukkaş bin Mansur bir daha titredi:

– Devemi vereceğim: Onlar kılıç, tüfenk, barut götürecekler ve bu suretle bizi öldürecekler… Devemi vereceğim: Onlar bizi daha çok, daha dehhâş öldürmek için kendi kuvvetlerine mahsus erzak nakledecekler. Devemi vereceğim: Taşıdıkları erzakı yiyerek kuvvet ve sıhhat iktisab ederek daha …

Artık sesi kısılmış, susuz boğazı kuru bir tahta boru hâline gelmişti. Sağ yumruğunu sıktı ve haykırdı:

– Devemi vermeyeceğim!

– Niçin?

– Çünkü benim değil.

– Kimin?

– Halife Sultan Mehmed’in

Zabit omuzlarını silkti ve güldü. Tercüman aldığını sattı:

– Zor ile alacaklar.

– Vermem!

– Seni öldürecekler.

– Allah  binasru’l-İslâm!

Zabit bir daha omuzlarını kaldırdı ve çavuşa bir işaret etti, Çavuş iki askerle Ukkaş’ın üzerine yürüdü. O anda tahta kemerin içinde bir çığlık, bir kadın çığlığı duyuldu:

– Dur melûn!

Ve mavi bir yeldirmenin kıvrımları arasından bir tüfenk namlusu uzadı. Tercüman zabite döndü:

– Kadın, dedi, bu adamların karısıdır, diyor ki bir adım atarlarsa zabiti öldüreceğim.

İtalyan sarardı, dik bıyıkları yana düştü. Ukkaş hâlâ susuyordu. Yan gözle karısını gördü. Tüfenk namlusu hâlâ parlıyordu. Ve çocuklar analarının eteklerine sarılarak haykırdılar:

– Öldür, öldür anne,

Fakat Ukkaş bin Mansur derhal bir adım attı ve tercümana:

– Zabite söyle, dedi. Deveyi şimdi getireceğim.

– Artık para vermeyecekler, cebren almak istiyorlar.

– Ya açlık, ya çocuklarım?

– Bilmem…

– Peki şimdi getiririm.

Ukkaş gitti evin arkasındaki çardaktan hecinini çözdü, tahtasını yerleştirdi; üzerine atladı ve ayaklarını boynuna doğru uzatıp müstehzî, haykırdı:

– Eyvâllâh, yâ selâm!

Bir saniye zarfında cereyan eden vukuattan alıklaşan zabit kendine geldiği vakit Ukkaş üç yüz metre açılmış ve bir kuş gibi uçuyordu. İtalyan müfrezesi derhal ateş ve mükerreren, süratle yaylım ile ateş etti…

Hecin hübûb eder gibi kaçıyorken nâgehân üzerinden bir gölge fırladı ve kumların üzerine yuvarlandı. Müfrezeden iki nefer koştu. Beş dakika sonra kolları arasında Ukkaş bin Mansur tebessüm ediyordu. Beyaz bornoz kıpkırmızı idi arkasından sicim gibi kan fışkırıyordu. Tahta kemerin içinde bir çığlık vardı. Zabit ellerini kavuşturdu ve bir kahkaha koyverdi:

– Nasıl?

Ukkaş tebessüm ediyordu. Parmağını uzattı ve cevap verdi:

– Hecin gitti, oraya oraya gitti…

Zabit hiddet ve heyecan ile sordu.

– Nereye?

Ukkaş gözlerini önüne dikti; dudakları arasına köpüklü bir kan doldu, gözleri süzüldü ve geniş bir nefesle ağzındaki kan pıhtısını tükürdükten sonra yine parmağını kaldırdı ve daha geniş bir tebessümle:

– Orası mı, dedi. Orası… Ordu-yı Osmânî! Asâkiri’l-halife!

Ve gözlerini kaparken, sendeledi, kaskatı kumlar üzerine yuvarlandı.

Hecin orduya, Ukkaş bin Mansur Allah’a kavuşmuştu.

– Genç kalemler, C. 3. No: 22 (1912), s. 252-256.

– Tercüman-ı Hakikat, No:10986, 21 TE 1324/3 Kasım 1911.

– Türk Kalbi, İst. 1327/1911, Matbaa-i Hukukiye, s. 78-86.

Sözlük:

Kesîr: Çok, bol./ Hecin: Arkasında iki hörgücü olan ve çok hızlı koşan bir cins deve./ Hemhâl: Bir hâlde olan, hâlleri benzeyen./ Terennüm: Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme./ Şaşaadâr: Gösterişli, parlak./ Müştak: İştiyaklı, can atan./ Tenzîh: Kusur kondurmama, kabahati yok etme./ Meşale: Lâmba, kandil./ İkad: Yakma, yakılma./ Şema: Mumlu fitil./ Meyus: Üzüntülü./ Merkûz: Dikilmiş, saplanmış./ Gayr-ı müteharrik: Hareketsiz./ Ufkî: Yatay./ Hâlik: Yaratan, yoktan var eden./ Lâyezâl: Zevalsiz, bitimsiz, sonu olmayan./ Dârât: Debdebe, şan, büyük gösteriş./ Sehhâr: Büyüleyici./ Derûnî: İçten, gönülden./ Enîn: İnleme./ Vâveyl: Yazık, eyvah, çığlık./ Habîb-i Zîşân: Şerefli sevgili, Hz. Muhammed(sav) için kulanılır./ Hâk: Toprak./ Çâk: Yırtık./ Zulmet: Karanlık./ Şimal: Kuzey./ Menzûr: Vaat edilmiş, adanmış./ İhtizâr: Sakınma, çekinme./ Cenûb: Güney./ Cidal: Kavga, savaş./ Pûs etmek: Öpmek./ Âsuman: Gökyüzü./ Nasr: Yardım, üstünlük./ Âmir: Emreden./ Medhûş: Dehşete uğramış, ürkmüş./ Cebren: Zorla./ Müstehzî: Alaycı./ Mükerreren: Tekrar olarak./ Hübûb: Rüzgâr esmesi, üfürmesi./ Nâgehân: Ansızın./ Asâkiri’l-halîfe: Halifenin askerleri.

Hazırlayan: Nesime Ceyhan Trablusgarp Hikâyeleri, Selis Kitaplar, İst. 2006.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn