EDEBİYATIN NE OLDUĞUNA DAİR

EDEBİYATIN NE OLDUĞUNA DAİR
6 Kasım 2014 - 11:54

Bu başlığı olumsuz anlamda kullanıp mesela, “Edebiyatın ne olmadığına dair.” gibi bir tercih de yapabilirdim. Yapmadım. Olaylara olumsuz tarafından bakıp, bilindik klişeleri sıralamak en kolayı. Asıl önemli olan bu olumsuz örnekler karşısında bir öneride bulunmak, ortaya bir teklifle çıkmaktır. Bir teklifiniz yoksa ortaya attığınız klişelerin altında ezilir gidersiniz. Başlığa bakıp...

Bu başlığı olumsuz anlamda kullanıp mesela, “Edebiyatın ne olmadığına dair.” gibi bir tercih de yapabilirdim. Yapmadım. Olaylara olumsuz tarafından bakıp, bilindik klişeleri sıralamak en kolayı. Asıl önemli olan bu olumsuz örnekler karşısında bir öneride bulunmak, ortaya bir teklifle çıkmaktır. Bir teklifiniz yoksa ortaya attığınız klişelerin altında ezilir gidersiniz. Başlığa bakıp da edebiyatın ne olduğuna ya da ne olmadığına dair büyük sözler edeceğimi sanmayın. Bu yazının asıl konusu, geçtiğimiz günlerde Zaman Gazetesi’nde Zekeriya Başkal imzasıyla yayımlanan “Bir Uyuşturucu Olarak Edebiyat!” başlıklı yazıdır.

Söz konusu yazıdan ziyadesiyle rahatsız olmamın sebebi, edebiyatın alanında bulunuyor olmam. Üstelik bu bulunuş, yazının müellifi gibi akademik, ücretli ya da kariyere bağlı bir bulunma değil. Tam tersine maddi götürüsü olan, riskli ve yıpratıcı bir bulunma. Hâl böyleyken, söz konusu yazısında müellif uzun yıllardır emek verdiğim, üzerine titrediğim, korumaya ve kollamaya çalıştığım ne varsa hepsini bir çuvala doldurmuş, üzerine de “Uyuşturucu” damgası vurmaktan çekinmemiş. Böyle olunca da bir muhatap olarak bana söz ve cevap hakkı düştüğüne inanıyor ve bu hakkımı kullanıyorum.

Yazar, yazının omurgasını, edebiyatın kötü kullanımı üzerine kurmuş. Normalde akla, mantığa uymayan bir meselenin şiirle ya da hikayeyle süslendiğinde kimsenin itiraz edemeyeceği bir düzleme çekildiğini iddia etmiş. Böylece kitlelerin uyuşturulduğunu ve uyuşturulan bir bünyenin de tedavi aramadığını, yeni bir dozun peşine düştüğünü söylemiş. Yazı bu tür iddialar üzerinden sürüp gidiyor. Yazarın baktığı açıdan baktığımızda bu iddiayı mesela bilim için de bu şekilde dillendirebiliriz. Zaten kendisi de Marks’ın meşhur sözünden hareketle aynı ifadeyi din için kullandığını söylüyor. O zaman burada asıl mesele edebiyat, din ya da bilim değil.

Kendisi de bir edebiyat doçenti olan yazarın bunu neden ıskaladığıysa başka bir yazının ve başka bir alanın konusu. Ama buradaki art niyetin sebebi, yazının tamamına sinmiş bulunan, yazarınsa açıkça söylemekten çekindiği başka bir şey var. Yazara göre, mesela miting meydanlarında siyasiler halkı uyuşturmak için şiir okuyorlar. Bu ise toplu bir uyuşturma seansıdır. Edebiyatı kendi çıkarlarına alet ediyorlar demek istiyor. Buna itirazı olabilir ama birkaç popüler roman, yazar üzerinden bütün bir dönemi karalaması hiç anlaşılır değil. Kaldı ki bugün bahsettiği şiirler, kendi ifadesiyle özellikle Akif’in şiirleri, camii kürsülerinden okunuyor, kimi liderler, cemaat önderleri yaptıkları konuşmalarda bu şiirleri sık sık dile getiriyor. Yazar, şiiri bu tür meselelere bulaştırılmamalı, kimi çıkarlara alet edilmemeli diyorsa bu anlaşılır bir şey. Bunu söyleyince de bir öneride bulunması gerekirdi. O halde neden edebiyat var, edebiyat hayatın neresinde olmalı, sosyal konuları nasıl işlemeli, edebiyatın muhatapları yani okuyucu edebiyatı nasıl anlamalı ve nerede kullanmalı gibi sorulara cevap vermesi gerekirdi. Halbuki söz konusu yazıda böyle bir öneri yok. Yazımın girişinde de dediğim gibi, öneriniz olmazsa iddiaların altında kalabilirsiniz.

Bugün edebiyatın bir çok problemi olduğu bir gerçek. Özellikle müellifin de yazısında dile getirdiği “ilahi aşk” etiketi altında tasavvufun simge dünyasının içinin boşaltılarak itibarsızlaştırılması gibi, kimi tarihi olayların öykülemeli metinlere konu edilerek edebiyatın günün acılarına sırt dönmesi gibi, çağının tanığı olmak için yola çıkan edebiyatın bireyin varoluşsal problemleri etrafında boğulması gibi… Ayrıca, kahramanın anlatıcı özneye dönüşerek yüceltilmesi, yazarların bu özneler üzerinden daha fazla görünmek istemesi gibi kimi problemler önümüzde duruyor. Peki edebiyatın bu problemlerine kim çözüm üretecek? Bu çözümü başka bir alandan bekleyemeyeceğimize göre bunu yine edebiyat yapacak. Keşke müellif bu konulara değinerek içimizi ferahlatan, edebiyatın geleceği adına umut veren bir yazı yazsaydı. Ancak söz konusu yazı çalakalem yazılmış intibaı uyandırıyor. Sadece bir meseleyi dile getirmek için topyekun edebiyatı uyuşturucu olarak nitelemek, edebiyatla uğraşan kişilere haksızlık olmuş.

Yazara göre, edebiyatın uyuşturucu olarak kullanımı muhafazakarlar arasında daha yaygınmış. 80’lerden sonra sayıları milyonları bulan kitaplar basılmış. Bunlarsa bir bilinç oluşturmuyor, aydınlanmaya neden olmuyor ve herhangi bir eleştiri getirmiyormuş. Sanırım müellif güncel edebiyatı yeterince yakından takip etmiyor. Zira takip etse görecektir ki, bu konuda yalnız değil. Bu konuyla alakalı kendisi gibi eleştiri yapanların dışında aynı zamanda bir teklifi olan yazarlar da var. Ancak hocanın edebiyatçı olması ve bunun yanında bu anlayışı besleyen kimi sosyal çevrelerde bulunması bunları söylemesini engellemiyor.

Müellif, edebiyata inanmıyor olabilir. Edebiyat hocalığını da sadece maişet derdi için yapıyor olabilir. Zaten bu durum üçüncü bir şahıs olarak beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren, edebiyatın bir imkan olarak önümüzde durduğu ve bizim bunu nasıl ve hangi niyetle kullandığımızdır. Bugün edebiyatın gereği gibi kullanılamaması bizatihi edebiyatın problemi değil, onu icra edenlerin problemidir. Ben, edebiyat doçenti olan bir müelliften, “biz edebiyatı gereğince kullanmadık, edebiyattan yararlanamadık. Bunun için şunları yapmamız lazım. Böyle yaparsak ilerde şöyle olması muhtemeldir. Bunun için çalışmamız gerekir” demesini beklerdim. Oysa yazar, edebiyatın sağaltıcı ve uyarıcı yanını yok sayarak kötücül kimi klişeler sıralamış.

Bir edebiyat eserini okuyan bir okuyucu yalnızca o edebiyat eserini okumuş olmaz. Aynı zamanda yazarın tercih ettiği kelimeler ve kavramlar etrafında yeni bir bilinç ve yeni bir düşünme biçimi edinmiş olur. Böyle bir şey yoktur demek bir iddiadır ve iddia sahibine bunu ispatlamak düşer.

Bir söyleme biçimi olarak genelde edebiyata, eserlerini verdiğim bir dal olarak da öyküye güveniyorum. Elimde, sözlerimi söyleyebileceğim başka bir mecra yok. Edebiyatın problemlerinin farkında olarak, bu problemlerle yüzleşmek de bizim sorumluluğumuz. Ya bu sorumluluğu omuzlayacağız ya da söz konusu yazıda müellifin yaptığı gibi “edebiyat bir uyuşturucudur” deyip kaçacağız. Tercihin hangi yönde yapıldığını görmek için ortaya konan eserlere bakılabilir. Doktora tezleri hariç, kendine ait bir cümle kurmamış kişilerin edebiyatı yerden yere vurmalarınaysa sadece tebessüm edebilirim.