ÖMER LEKESİZ’LE SÖYLEŞİ

ÖMER LEKESİZ’LE SÖYLEŞİ
6 Haziran 2010 - 3:25

-Kitabın başındaki yazınızda, “şerhlerin dünyasından uzakta olanları, şerh dilinin arkeolojisine yöneltme” niyetinizden söz ediyorsunuz. Günümüzde şerh niye yok? -Şerh dilinin arkeolojisi derken, salt söylenenin alanında kalarak, ilk söylenene mahsus atıfları değiştirmeksizin, onunla yeni anlamlara erişmeyi kastediyorum. Şerh etme, zaten bir “açık anlatma” eylemidir. Çünkü iyi (yetkin) söz, sesin arkasındaki hakikate...

-Kitabın başındaki yazınızda, “şerhlerin dünyasından uzakta olanları, şerh dilinin arkeolojisine yöneltme” niyetinizden söz ediyorsunuz. Günümüzde şerh niye yok?

-Şerh dilinin arkeolojisi derken, salt söylenenin alanında kalarak, ilk söylenene mahsus atıfları değiştirmeksizin, onunla yeni anlamlara erişmeyi kastediyorum. Şerh etme, zaten bir “açık anlatma” eylemidir. Çünkü iyi (yetkin) söz, sesin arkasındaki hakikate dokunularak üretilen sözdür. “Hakikatin dili mecazi olmaz” demiş büyüklerimiz. Mecazsızlık, vasat bir dili konuşan bizler için anlama güçlüğü demektir ki, bu zorluğun üstesinden gelerek, o iyi (yetkin) sözle neyin kastedilmiş olabileceğini anlama çabasına düşeriz. Şerh, bu çabanın adıdır; tekrar edilmeye değer olanı, yeni sözcüklerle tekrar ederek (genişleterek) günümüze mahsus gerçekliği farklı boyutlarıyla idrak etmektir. Kierkegaard, bunu“hayatın ciddiyeti” olarak tanımlar.

atestenkelimelerkapak1-193x3002Şerh, günümüzde de var aslında ama çok yaygın değil; mesneviler başta olmak üzere, klasik edebiyatımıza mahsus türlerin evreninde dolaşmak isteyenlerce yapılıyor. Ancak Batılı türlerin yaygın etkisi altında bu şerhler sadece muhataplarınca görülebiliyor; sayıları çok az olan muhataplarınca…

-Sizi daha çok öykü üzerine çalışmalarınız ve çözümlemelerinizle tanıyoruz. Şiirin, okurun gündeminden bunca düştüğü bir dönemde şiir üzerine yazmakta / şiir yazmakta muradınız neydi?

-Bu çalışma, beni öykü üstüne düşünmekten ve çalışmaktan uzaklaştırmadı, bilakis şiirlerin içerdikleri tahkiyeler üstünden “hikaye”ye mahsus yeni keşiflere ulaştırdı; gözümün önünde durduğu halde “öykü” merkezli bakışım nedeniyle farkını farketmediğim kimi hakikatler karşısında “hayret”imi artırdı.

Şiire bugünkü durumundan bakmadım hiç. Bidayetinden beri onu, yazının kozmolojisini en iyi temsil eden “dil” olarak bildim ve böyle bilmeye de devam ediyorum.  Mezafizik olarak nitelendirdiğimiz o kozmolojinin diline ancak “hayret” içinde erişebiliriz. Hayretten kastım aşırı coşkunluk değil, bilakis epifanik algının söze dönüşerek dışlaşmasıdır.

Kitaptaki şiirler, o kozmolojiye açabildiğimce tüm gözlerimi açarak bakmama neden oldular, hem o kozmolojiye hem de –Tolstoy’un söyleyişiyle- kalmak üzere değil, geçmek üzere geldiğim bu dünyada yaşadığım serüvene…

-Ateşten Kelimeler’de ki yazılarınız için “şiir çözümleme yazıları değil” diyorsunuz. Şerh ile çözümleme arasında ne gibi farklar veya benzerlikler var?

-Şerh, yukarıda da söylediğim gibi bir genişletme, açarak yayma eylemidir. Musa’nın “Göğsümü genişlet” yakarısındaki gibi ya da Rabbimizin “Biz senin göğsünü genişletmedik mi?” diye soruşundaki gibi… Bir tahrifat değil, bir açarak genişletme, rahatlatma, darlığı gidermedir şerh. Dolayısıyla, şerhe taabi tutulanın özünde bir değişiklik yapmaktan değil, o öze ilişkin bir uygulamadan söz ediyorum.

Çözümlemede ise, tam da Valery’nin söyleyişiyle “bildiğimiz bir şeyi, bilmek istediğimiz bir şeye dönüştürme çabası”nı güdüyoruz. Daha açık bir söyleyişle felsefe yapıyoruz. Bunun için çözümlediğimiz metni, bilmek istediğimiz şeye “göre” yeniden kuruyor, yeniden üretiyoruz. Bu eylem tahrifatı zorunlu kılıyor. Bu tahrifle sadece anlamda bir değişme değil, anlamın başka bir yere taşınması, benzerleriyle eşletirilmesi ya da gruplandırılması gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.

Daha özet bir söyleyişle, şerhte metni kendi zamanımızın kelimeleriyle mayalıyoruz, çözümlemede ise deşeliyor, dağıtıyor ve kendimize göre yeniden toparlıyoruz. İlkinde dilin atıf düzlemini gözetirken, ikincisinde üretilmiş ve üretilebilecek olan kuramların izinden yürüyoruz.

-Kitaptaki şiirleri seçerken neleri esas aldınız?

-Esaslı bir esas almadan söz etmemi gerektirecek kadar bir seçme eylemi içinde olmadım, inanın. Yine de bir seçimden söz edeceksem dil akrabalığından, paradigma ortaklığından, hayret ve zevk benzeşmesinden söz etmeliyim. Bunlar da söz konusu seçimi, kendiliğinden gerçekleşen bir seçime dönüştürürler zaten.

-Ziya Osman Saba’ya ait “Her Akşamki Yolumda”  şiirine şerh düşerken; “Söylenemez aşk, …” diye başlayan bir bölüm var. Aşkın söylenmezliğine karşın; aşkı söylerken yaşadığınız gerilimden söz edelim isterseniz?

-Gerilim? Ama aşkın kendisi gerilimdir zaten. Kanıksanmış bir yaşama biçiminin, öngörülmemiş hatta meçhul bir yaşama biçimine feda edilmesinden kaynaklanan bir iç çatışma… Bu çatışmanın dili normal olamaz; olandaki olmayanı ya da olmayandaki olanı ifşa eden, diğer bir söyleyişle perdelemeye çalışırken açan, açarken perdeleyen paradoksal bir dile yaslanmak kaçınılmazdır. Sizin söyleyişinizle “benim yaşadığım gerilim”, söz konusu gerilime mahsus bu dili gereğince kuşanma gayretiyle ilgili olabilir belki.

Kelimeler, aklımızın toprağında ekili değiller; bize veriliyorlar. Aslına bakarsanız verilişleri de başlıbaşına bir gerilim taşıyor… Ya verilmezse? Verildiğini sandığımızda da verilmiş olmazlarsa? Susmanın asaletiyle, konuşmanın düşkünlüğü arasındaki zorunlu seçimden doğan bir çatışma daha işte, buyurun.

-Kitabı  bitirdikten sonra, şiir için yazılmış şiirler okumuşum gibi bir hisse kapıldım. Bence bu yazılara şiir demekte bir sakınca yok gibi; ne dersiniz?

-Elbette itiraz edemem ama, ben şiir yazmadım (söz aramızda yazmamaya özel bir çaba gösterdim). Şiir (daha genel bir söyleyişle, sanat) benim harcım değil, fakat şiirin alanından konuşuyorsanız, şu ya da bu oranda onun retoriğinden etkilenmeniz kaçınılmazdır. Sizi, şiir tanımlamasına götüren de çok iyi farkettiğiniz bu etki olabilir.

-Cemal Şakar yazısında, kitabınızdaki imgeleri ‘kün ve aşk’ imgesine indirgiyor. Gerçekten dünyada olan biten her şeyi aşk ve oluş bağlamında açıklayabilir miyiz?

-Cemal’in o güzel yazısında, şerhlerin çözümlemesine açılan bir çaba vardı, yoğun bir çaba hem de. Kelime, kün ve aşk! Haklıydı da aslında, çünkü bunların şerhinin şerhi, yani dünyada olup biteni değil, dünyayı da içine alan bir oluşu konuşmak kendiliğinden analitik bir bakışı gerektirir.

Sorunuz bağlamında, daha da ilginci “olan biten” bir şeyin olmayışı aslında… Çünkü kün, bir oluş olduğu kadar bir bitiştir aynı zamanda; bitişini ilan eden bir oluş, başlayışıyla birlikte gerçekleşen bir bitiş… Böylesine künhüne vakıf olamadığımız bir hakikati, Aşk’ın aşka olan aşkına bağlayıp, kenara çekilmezsek nevrotik bir alanın gönüllü sürgünü oluruz. Ben de aklımın cürmüne göre davranıp, Cemal’in düşüncelerinde isabetli olduğunu söyleyerek kenara çekileyim.

-Metinlerin doğduğu beslendiği ve yaslandığı kültürel zemin alabildiğine geniş; neredeyse kadim kaynakların hepsinden beslenmiş, farklı dinsel metinlerden, esatir ve mitolojiden derlediğiniz bunca farklı ve hatta birbirini nekzeden birikimi meczederken gözettiğiniz ana ilkeler nelerdir?

-Sayelerinde yeni bir bakış ve kelime nimetine layık görülebileceğim şiirler vardı. Yine onlar sayesinde kendimi anlatmaya yazgılı saydığım tahkiyeler(im) vardı. Layık görüldüğümü sandığımla, anlatmak istediğim şey(ler)i “demek” yerine doğrudan “denemek” (yazmak) durumundaydım. Ettiğim, eylediğim bundan ibarettir.

İlim, maluma taabidir. Bana malum olanın izini sürdüm. Bu izi sürerken, inancımızın kemale erdirilmiş, bize layık görülen nimetin tamamlanmış ve inancımıza İslam (teslimiyetle itaat) denmiş oluşundan hareket ettim.

Şunu söylemeye çalışıyorum: kamil olana katılan her bilgi, tevhid inancını ıskalamaksızın yorumlayabileceğim, zikredebileceğim, kelime ve kavram olarak benimseyebileceğim ya da reddedebileceğim bir bilgidir. Heterodoks değilim ama edebi planda ortodoks da değilim. Hakikate ve hikmete çıkan bir dile -erişmek ne kelime, hiç değilse bulaşmanın- yolu ezoterizmden de geçtiği için onca geniş bir coğrafyada ve onca çok kültürde dolaşmam zorunluydu. Belki de acizliğimden, bilgimin yetersizliğinden kaynaklandı bu eğilimim. Bilemiyorum, emin değilim. Bildiğim, şimdi Ateşken Kelimeler adlı bir yükümün daha olduğudur.

(AŞKAR DERGİSİ, MAYIS/HAZİRAN 2010)