1 Kas 2007

ALİ EMRE | Şiir Yazıları

GENÇ ŞİİR

I
“Şiire yaşlı / deneyimli bir şair gibi başlamak, onu genç bir şair gibi sürdürmek gerekir.”

II
Şair, gerçekten, her şeyin değişip bozulduğu, algılamaların bin bir perdeleme hengâmesiyle körleşip sakatlandığı, insanoğlunun toplumsal yaşamın her ünitesinde bilinçsizce koşuşturup durduğu, murdar bir görüntü ve gürültü bombardımanının hepimizi kuşattığı bir atmosfer içerisinde soluklanabilen, fark edilebilen, kekemelikten kurtulup dinginliğe ulaştıran sözler söyleyebilen bir insan mıdır?
Duyarlıkları, deneyimleri ve eğilimleri eşliğinde kafasını ve yüreğini dünyaya banmaktan; sokağa sokulmaktan uzak duran kişi midir?
İyi şiir, dünyaya tebelleş olmadığı için kendisi de fazla incitilmeyen, örselenmeyen yaşlı ve bilge kişilerin sözlüğünde mi konaklar?
Sıkı bir “itikaf” mesaisinin armağanı mıdır nitelikli şiir? Steril, hijyenik ve mutmain olunan bir inzivanın çocuğu mudur? Şiir ille de fildişi kulelerde ya da hüzün hastalığına duçar olmuş varoş gecekondularında mı değer insana? Konfor mu üretir şiiri, külfet mi?
Aşkları anlatan mı daha gencelmiş bir zihne ve gönle sahip olur; yoksa âşık olup hayret makamında titreyerek söz söylemeye vakit ve takat bulamayan mı?
Ders kitaplarında; hatta birçok edebi oturumda neden hep ölmüş şairlere yer verilir? Gençliği, genç olmayı, genç kalmayı cezalandırmanın kaç çeşit yolu vardır sahi?
Tezlere konu olan; antolojileri, ders kitaplarını dolduran onca kelli felli şairin kaç şiirinde bir yaşam çıngısına, bir diriltici söze, bir hüzün anıtına, içimizi ayaklandıran bir çığlığa rastlanır?
Şiiri ayıklayan, arındıran, silkeleyen, havalandıran solukların biyolojik önemi nedir? Kelama can veren, onu ete kemiğe büründüren dirilik, zindelik insan gövdesinin yeryüzündeki serüveninin toplamıyla, gövdenin yaşıyla ne kadar ilintilidir?
Ya daha on sekizinde intihardan söz eden, hayata kösnül ve bungun bir pencerenin arkasından bakanlara ne demeli? Dizelerinde her türden mikrop dolaşan yeniyetmelere? Kimseleri beğenmeyen, burnu sürekli kaf dağında dolaşan, şairliği züppelik ve soytarılık zanneden, hiç okumadan yazan, sevgisizlikten üşüyen, kirli vadilerde şaşkın şaşkın dolaşan, dergiler arasında fitne fesat paparaziliğine soyunan aklıevvellere ne demeli?
Kırkından sonra azanların, kırk yıl pırıl pırıl şiirler yazanlardan daha makbul görülmesi nedendir? Hiç azımsanmayacak sayıdaki genç kızın Genç Parti’ye oy vermesiyle, edebiyatımızın da gençleştirilmesi arasında paralellik kuranların on tane kitap yazmış olması neyle, nasıl izah edilebilir?
Attilâ İlhan’ın, Hilmi Yavuz’un son yıllarda yazdıkları şiirlerin kaçı olgun, deneyimli, donanımlı şairlere yakışır zindelik, oturmuşluk ve güzelliktedir sahi?
Sezai Karakoç’un, Ece Ayhan’ın şiirlerinde; ufalıp giden, öksürüp tıknefes kalan, yorulup yığılan kaç dizeye rastlayabilirsiniz?
Şiir yıllığı hazırlayanlar ikide bir şiirin yorulduğundan, tıkandığından, yeni açılımlar gösteremediğinden söz ederken ne kadar nesnel ve samimiler gerçekten? Herkes, kendi gölgesi altında yetişen genç şairlerin dışındaki isimleri görmemek zorunda mı? Hece, Dergâh, Kaşgar, Yedi İklim gibi dergilerde az mı “genç şair” ürün yayınlamıştır acaba?
Dergilere, kitaplara, ürünlere, edebi öbeklemelere parti ya da takım tutar gibi yaklaşmak bir yaşlılık alameti, hem biyolojik hem de düşünsel bir körlük, eski bir hastalık değil midir?

III
Bir dile, bir kültür çevresine ait şiir tarihini, kendi dinamikleri ve gelişim çizgisi bağlamında ele almak kuşkusuz hem gereklidir hem de önemlidir.
Bunun gibi belli bir düzeye, yetkinliğe ve özgünlüğe sahip olduğu kabul edilen şairlerin şiirle ilgili tutumlarını ve özellikle ürünlerini de, o şairin kendi serüveni, birikimi eşliğinde değerlendirmek kaçınılmazdır. Bu noktada, göz ardı edilmemesi gereken en önemli husus, şairin bir şekilde mensubu olduğu genel şiiri birikimi içindeki yerinin, katkısının, uğraşının, arayışlarının ne olduğunun belirlenmesidir. Zira bireysel tutum küllî /tümel atmosferle ister istemez bir etkileşim içinde olacak; en azından kullanılan dil bunu anlamlı ve zorunlu kılacaktır.
Zihni ve yüreği dumura uğrayan, başkalaşan, anlam haritasını yitiren, şiirle olan birlikteliğini bir garnitür mesabesine indiren insanların çıtayı yükseltmeleri; söze canlılık, renklilik ve direngenlik kazandırmaları elbette mümkün değildir… Onun ötesinde herkesin malumudur ki şiir yaşa başa bakmaz!
Şiiri en iyi açıklayan, şiire bütünsel bir değer biçen, ona daha sahici ufuklar kazandıran yine bir başka şiirdir. Şiir gevezeliği, gereksiz tartışmaları, umutsuzluk, bıkkınlık ve tembelliği sevmez. Genç şiir, gürbüz insan ağacının yeşerdiği, dal budak saldığı, meyve verdiği her yerde kendisini dillendirecek, dilini çözecek insanlar bulabilecektir.
Ve unutmayalım ki kimi zaman, evin damının yaşlanmış, yıpranmış; hatta karla kaplanmış olması, evin içinde ateş olmadığı anlamına gelmez!…

IV
Önemli olan, herkesin belleğinde kara zincirlerin oluştuğu, çıtanın her alanda düşüğü, değerler bağının meyve vermez bir hale geldiği bir dönemde diri soluklar eşliğinde sözün büyülü kutusundaki bukağıları kırmaktır. Her alanda olduğu gibi, şiiri de Hulagu’nun azıdişlerinden kurtarabilmektir, genç kalmayı başarmış duyarlı ve temiz dimağdan beklenen.
Yeryüzü tutanağına cıvıl cıvıl, sevgi ve inanç dolu dizeler iliştirebilmek, ölüme bile avucumuzdaki kor ateşle gülümseyebilmektir önemli olan.
Kaldı ki şair: “Nasıl olsa bir gün / bütün iyi şairler ölecek” diyerek, içimizi burkan; fakat gerçekliğinden /gerçekleşeceğinden asla şüphe duyulmayan o yalınkat dizeleri alev alev yanan bir karanfil demeti gibi kulağımıza, kucağımıza düşürmüştür.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn