“Bugün şiir üstüne bütün konuştuklarımız, edebiyatımızın geleneği, olanakları, sınırları içinde dönenir. Ancak olup bitmişler, yapılmışlar üstünde düşünüp yargılara varabiliriz. Birtakım verilerdir düşüncemizi yeden. Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle, yeni bir şeyler öğrenebiliriz ancak; şiir üzerine yazılanlarla değil.” diyor Turgut Uyar. Şiirin kimyasını, biçim ve içerikle ilgili sorunlarını konuşurken karşımıza çıkan bütün yaklaşım biçimlerini, kuramsal görüşleri, değerlendirme ve çıkarımları şairin izlemesini ve önemsemesini beklemek; onu müthiş bir sıkletin, bilgi yükünün ve zihinsel bir kaosun kucağına itmektir. Şiir sonuçta doğaya, hayata ve başka şiirlere değerek, batıp çıkarak, onlardan aldıkları eşliğinde yenilenip bileylenerek dile gelmektedir. Gerçek şiir, şiire karşı oluşmaktadır hatta. “Şuur” sözcüğüyle bağıntısını göz ardı etmemekle birlikte, insanı ve insandaki şairi, tarih boyunca sanki birbirlerinin tam olarak bilincindeymiş ve ortakmış gibi düşünmek ya da ikincisini birincinin emrindeymiş gibi ele almak mümkün değildir. Bütün bilgi türlerinin, fiziki ve manevi disiplinlerin ötesinde şiir insan için çok önemli bir “saçak”tır belki; fakat her tarafı yıldırımlara ve başka tehlikelere açık bir saçaktır bu. Bu noktada saygıya değer olan şey, şairin kaçan değil karşılayan kişi olmasıdır.
Şair; yeteneği, birikimi, dikkat ve titizliği, çalışkanlığı oranında ve kendisini çevreleyen koşullar ölçeğinde her şeyi kurcalasa da her istediğini şiirin içine sokmamaktadır. Son kertede bu, ne bir irade ne de bir iyi niyet sorunudur. Hele hele günümüzde şair, bütün çabasına rağmen, kendi evinde duruma hakim değildir. Şiirin ele avuca sığmaz niteliği, yenilikçi tarafı ve hiçbir olguyla kıyaslanamayan gücü ve güzelliği de içinde dönendiği zaafları, açmazları, insanla ve yaşamla karşılaşmadaki çok yönlü sıkıntıları da burada düğümlenmektedir.
Bir uygarlığı oluşturan ve yaşatan en önemli öğe, birbirini izleyen yeni ve diriltici başlangıçlardır. İşte, insanın tükendiğinin, sahici bir insan yaşamasının bile artık mümkün olmadığının tartışıldığı bir dönemde, şiirin geleceğini de burada aramak gerekmektedir. Şair bugün söz konusu bu ölümcül kötülüğü, kendiliğindenciliği, yenilginin kanıksanmasını aşacak yeni bir başlangıca talip olmalı; yaşadığı çağın hareketsizliğine, uyuşukluğuna karşı sesini ateşe vermelidir. Ateşi yeniden çalmalıdır belki. Bunu insanlığı ayartmaya, kışkırtmaya kalkmaktan öte; düşünceyi kendi içindeki şeytanlardan kurtararak, gelişmelere ve nesnelere içeriden değme merakını yitirmeyerek ve gözüpek bir yaklaşımla gerçekleştirebilecektir. İlkel Robinson onurundan kaçarken çarpık Don Kişot gösterişine kapılanmak değildir bu. Her tarafından çekiştirilmesine, birçok kötü, çirkin şeye âlet edilmesine ya da hayatın taşrasına itilmek istenmesine karşın şiir, her şeyden önce hayatiyeti korumak için vardır çünkü. Yaşanan bütün çirkinliklere, kötülük ve haksızlıklara karşı insanda savunulmaya, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar. Şiirle ilgili bütün sorun, tartışma ve arayışlar, bu perspektifi gözettiği ölçüde bir anlam ve değer taşıyacaktır. Çağa yeni bir ateş, yeni bir bilinç gerekmekte; Sezai Karakoç’un ifadesiyle diriltici bir “kıyamet aşısı”na gereksinim duyulmaktadır. Şairin bilmesi ve görev edinmesi gereken şey budur belki de: Şiirin saçağı altında, pervasızca uç gösteren yıldırımı göğüsleyerek doğacak güneşi ya da gökkuşağını ilk hisseden olmak, bu eksende açılacak bir pencere bulmak ve eskiyip pörsüyen bilincin / bilinçaltının cerahatini akıtmak.
II
Şiirle bilgi arasındaki ilişkiyi konuşurken (ki böyle bir ilişki kesinlikle vardır) şiirin kendisiyle birlikte yüzlerce, binlerce yıldan beri taşıyıp getirdiği birçok tartışma konusu da ister istemez gündeme gelmektedir: Şiirin ve şairin hikmet ve ilhamla, ulusal dille, kimlik ve dünya görüşüyle, edebi mirasla, şiir türleriyle, içinde yaşanan zaman ve toplumla, gelecek tasavvuruyla, hayal ve rüyayla, arayış ve yenilikle, felsefeyle, mizaç ve eğitimle, yerellik ve evrensellikle, çeşitli bilim dalları ve eleştiriyle ve elbette okurla ilgisi, ilişkisi bu alanda akla ilk gelen konulardandır.
Bilgi, birikim, malumat, bilgelik, hikmet, irfan, bilim gibi birçok dil ve kültürde bir ölçüde karşılıklarını bulabileceğimiz kavramlar tarihi süreç içerisinde hem birbirine yaklaşan, birbirini bütünleyen hem de birbirini iten, birbiri içinde bölünüp ayrışan bir serüvene sahip olmuşlardır. Hem Doğu hem de Batı kültür ve sanatlarının çekirdeğinde büyüyle, hatiplikle, yol gösterici bir bilgelikle bütünleşen ve ilginç bir akışkanlık / geçişkenlik içinde edebiyat dediğimiz olguyu uzun süre neredeyse tek başına temsil eden şair son derece önemli ve kolektif bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Şairin üstlendiği bu rol, kimi değişim ve kırılmalara uğrasa da yakın geçmiş zamana kadar geçerliliğini korumuştur. Çok yönlü bir aydın, bir öncü, bir uyarıcı olarak da görülen şairler bilgi ve kültürün, farklı entelektüel birikimlerin taşıyıcısı, aktarıcısı olma noktasında da öne çıkmışlardır. Donanımlı, işlek, enerjik ve ileri bir zihin evrenine sahip olan, yeniliğe açık duran, daha fazla okuyup araştıran kimi şairlerin toplumsal düşüş kalkışlarda, sosyal ve siyasal dönemeçlerde ciddi bir etkinlik üstlendiklerini biliyoruz. Şiirin çoğu kez bir araç konumuna indirgendiği böyle durumlarda şairin söyledikleri, felsefe ve düşünce kitaplarının, ideolojik bildirimlerin yerini tutmuş ve ilgiyle karşılanmıştır. Bizde de özellikle Tanzimat döneminden itibaren, şairliğini bir ülkünün, bir inancın sesi / sözcüsü olma ile özdeşleştiren çok sayıda isim sayılabilir. Batılı kimi kavram ve düşüncelerin aktarılmasında ve bunların toplumsal planda savunusunun yapılmasında Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın rolü bellidir. Türkçülük akımı bu angajmanla yola çıkan edebiyatçıların çabalarıyla açımlanırken, Nazım Hikmet sosyalizmin tanınıp sevilmesinde bu alandaki bütün entelektüel müktesebattan daha etkili olmuştur. İslamcılık düşüncesi belli bir dönem Mehmet Akif ve daha sonra Necip Fazıl’la birlikte anılmıştır. Kendisine bir düşünür ya da ideolog payesi verilen şairlerin dışında, gündelik bilgi ve gelişmeleri yorumlayan köşe yazarlarının önemli bir bölümünün şairlerden oluşması da dikkat çekicidir.
Bilgilenen, düşünen, araştırıp inceleyen, meraklı gözlerle hayata ve dünyaya bakan, okuyan, donanım sahibi olan insan, her uğraş alanı için önemli ve değerlidir kuşkusuz. Bunda yadsınacak, yadırganacak bir taraf yoktur. Şairin de hem genel anlamda bilgi ve birikim sahibi olması hem de şiir hakkındaki bilgisini çeşitlendirip zenginleştirmesi saygıya değer bir çabadır. Sonuçta, şiirin en önemli enstrümanlarından, en nitelikli besin kaynaklarından biri “bilgi”dir. Bilgiden sürekli uzaklaşan, bilgiyi küçümseyen, bu eksende oluşmuş çok boyutlu bir hayat bilgisiyle beslenmeyen şiir, elektrikleri kesilmiş bir kentin meydan yerindeki fener gibi zamanla sönecek, sönükleşecektir. Bilgisiz insan, hiçbir alanda işe yaramaz. Ama salt bunlarla şair olunmaz, şiir salt bilgi edinerek ortaya çıkmaz. Böyle bir kabul yanlıştır. Ama tüm bunların kendisine ve yaptığı işe, uğraşına, sanatına katkısı, yararı, etkisi olabileceğini de kimse reddedemez.
İçinde bir çelişki taşıyor gibi görünse de şairin kendi kendisi olabilmesinin en güvenilir yolu değişmesi, başkalaşması, şiir bilgisini yeniliklere açık tutmasıdır. Şairin durması, şiirin erken bunamasıyla birdir çünkü. Bunu engelleyen, sonuçta, öğrenme, bilgilenme ve keşfetmenin sürekliliğidir. Şair varlığa, nesneye, onlardan yükselen bilgiye dargın değildir. Canının istediği kadar dış gerçekliklere acıkabilir. Nitelikli şair, aslında, fildişi kuleyi tersine çeviren kişidir. Bütün öğeleriyle bütün bir evren, şaire bir fildişi kule olabilir. Şair, bilgiye, kendi evrenine girmekte özgürlük vermeli; fakat onu kendi cevheriyle sarıp sarmalayabilmelidir. Aksi halde evrenin, görüntülerin ya da bilginin şairi kendine çevirmesi, şairin artık kendine özgü biçimler getirme yeteneğini yitirmesi, evrenden biçimler almaya başlaması yani dış gerçekliğin kölesi olmaya yönelmesi söz konusu olacaktır. Bir şairin, kendi şiirlerinin ya da başka şairlerin biçimlerini sürekli taklit etmesi de bu bağlamda düşünülebilir.
Şiirin basamağı bizzat inanç ve ideolojilerin de var oluşlarını borçlu oldukları, o dili konuşan halkın bir bakıma kavrayış gücünü temsil eden bir bilgi basamağıdır. Newton’ın “bir tür yaratıcı saçmalık” nitelemesiyle iğdiş ettiği şiir, yeryüzünün tümel bilgi düzlemi içinde deveran eden ‘yanıt çokluğu’ içinde anlamlı bir ‘yanıt yokluğu’nu önceleyerek yola koyulur. Şair, bunu önemseyerek işe başlar; kendisi ya da insanlık için cevaplar arar. Meraklıdır, tutkuludur, duyarlı ve dikkatlidir. Kolay ikna olmaz. Öteye / ötesine geçmek ister. Sorgular. Özlem duyar ve arar. İnsan yaşamasındaki bütünlük duygusunun dağıldığı, parça ve bütün kavramlarının birbirine karıştığı, insanın bütün içindeki yerinden saptığı durumlarda insanın bir ezgisi, bütüne olan özlemi biçiminde ortaya çıkar şiir. Fakat orada çakılıp kalmaz. Bir şiirle elde edilen doyum, aynı zamanda yeni bir açlığın başlangıcıdır. Hangi eksende oluşursa oluşsun, şiir olmanın asgari şartlarını taşıyan her ürün, insanın bütüne olan hasretini kamçılar. Bu bağlamda sormaktan, meraklanmaktan ve duyarlılıktan uzaklaşan ya da bütün cevapları bulduğunu söyleyen kişi için şiir de bitmiş demektir. Böyle birinin, başkalarıyla konuşmasına da gerek kalmamıştır zaten.
Şair dediğimiz kişi doğa ve insanlık içinde, özel ve hatta mahrem bir şekilde yaşanan tecrübeyi belli bir dilin olanaklarını kullanarak, belli bir ritim içinde seslendiren kişidir. Bu bağlamda şiir, şairin yaşadığı tecrübenin birinci elden ve kendine özgülük taşıyan bir yorumudur. Bu noktada Picasso’nun ünlü “Sanat hakikat değildir; sanat bize hakikati anlamayı öğreten bir yalandır.” sözünü hatırlamakta da yarar var. Gerçekliği ham haliyle ve doğrudan aktarmaz şiir, insana kendi içinden bilgi verir. Onun sunduğu bilgi, insanların kendi insanlıklarını hissettikleri bir alanda algılanabilen bilgidir; hiçbir ölçüm aygıtının, hiçbir sayacın birimleri arasına alınabilir cinsten değildir. Necip Fazıl’ın poetikasından hareketle konuşursak bilim, “hakikat”i polis tavrıyla arar. Beldesi, karakolu, nöbet kulübesi, geçtiği sokaklar, çaldığı kapılar, iş bölümü, vazifesi, vakti, imkânları açık ve meydandadır. Şiir ise hakikati hırsız gibi arar. Hiçbir şeyi belli değildir. Şairin yaptığı, bir yandan kendi gerçekliğinden bütün insanların öz serüvenini tahrik edecek güçte yaşam çıngıları çekip çıkarmak, bir yandan da kavrama gücünün sınırlarından insanlara bazı işaretler getirmektir. Şiir bir ‘bilgi’ olma özelliğini, insanın kendini öğrenmek için iştiyak duyması halinde, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin hakkında kendi deneyimlerinden edindiği yapı içinde bir dayanak aradığı zaman kazanır. Bu noktada, bir insanın iyi bir şiir okuma isteğine ulaşması bile, ciddi ve insani bir başarı sayılır.
Doğada, eşyada, insanda bulunan anlamı arama ve yakalamaya, onu “okuma”ya çalışma sürecine tekabül etmeyen şiir, hakikatle ilişkisini kesecek ve anlamı oraya kendisi koymaya yönelecektir. Bu durum tıkanmışlığa, dağınıklık ve merkez yokluğuna hatta saçmalamaya götürmektedir.
Şair, belli bir uyaranla karşılaştığında daha fazla etkilenen, incinen, sevinen, ürken, sorgulayan, merak eden insandır. Sanıldığı gibi bir yaşama ustası değildir. Aksi örnekler olsa da sıradanlığı, basitliği, ilkelliği sevmez. O yüzden dünyada olup bitenler karşısında, eşya ve görüngüler karşısında daha fazla sarsılır. Dünya ona daha çok değip dokunur. Kakışlandığını düşünür. Hatta kimi zaman dünya karşısında bir acemilik hisseder. Yerini sürekli yadırgar. Kolay, basit, genelgeçer olanla yetinmek istemez. Verili / sunulu olanla barışık olduğu söylenemez. Çoğu kere, herkes gibi bakamaz, herkes gibi yaşayamaz şair. Belki de bu noktada İsmet Özel’e kulak vermek gerekir:
“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?”
III
Şair, bütüncül olarak bakıldığında iki durumla / tabakayla karşı karşıyadır: İlkin, dolaysız olarak, bir doğa şöleniyle, insanlık sergisiyle, gündelik bilgi ve haberlerle, ses, renk ve hareketlerle, sevinç yumaklarıyla yahut acı, zulüm ve sefalet tablolarıyla karşılaşır. İkinci olarak doğayı, tarihi, bireysel yahut kolektif insanlık serüvenlerini işlemiş bulunan geçmiş ve çağdaş şairlerin, sanatçıların hatta düşünürlerin oluşturduğu bir aynayla, düşünsel ve estetik bir düzlemle yüz yüze gelir. Bu iki realite, bu iki karşılaşma ve bilgilenme biçimi (saf ve ham haldeki dış dünya verileri, etkileşimleri ile diğer şair ya da yazarların, sanatçıların dışlaşmış iç realiteleriyle oluşan yapıtlar) şairin hem kendini sınayıp sorgulamasını sağlar hem de eser vermeye yönelten özeniş yetisini kışkırtıp harekete geçirir. Onu eğitir, denetler; ona ölçü olur, onu korkutur ya da özgüvenini pekiştirir.
Doğadan, hayattan ya da okuduklarından edindiği bilgiyi yeterince yoğuramayan şair; ya ölü doğmuş bir soyutlamanın mahkûmu olacak ya da dış realitenin katı kabuğunu kıramayarak fotoğrafçı / röportajcı olarak kalacak yahut kozasının içine hapsolan ipekböceğinin kaderini paylaşacaktır. Nitelikli olarak bilinen şiirler; doğadan, tarihten, insanlık mirasından, gündelik hayattan, edebi yapıtlardan ve bireysel dünyadan gelenleri şairin iç alevine, gerekli titizlik ve oranlarda bir ayna gibi tutmasıyla oluşmuştur. Son çözümlemede, biçim ve içeriğin kıvamını bulması, şiiri oluşturan şeylerin tümünü kuşatacak dil giysisinin iyi seçilmesi de elbette önemlidir. Şiir, şairin duyarlığı ve zihinsel çabası üzerinde açan bir çiçek gibidir; onu tam açılımını yapmadan kopardığınızda çabuk solup gidecektir.
Şiirde, bilginin yer almasıyla ilgili olarak (şiirde yer alan diğer öğeler gibi) akılda tutulması, dikkat edilmesi gereken en önemli özelliklerden biri de “çağrışım”dır kuşkusuz. Şiirin, en kendine özgü yanlarından biridir bu, özellikle de modern şiirin. Bu bağlamda biçim özelliklerinden, şiiri görünür kılan dış çerçeveden çok daha önemlidir bu. İmgelerle ya da şairin başka yetileriyle oluşan “çağrışım”, şiirin “anlam” alanına tekabül eder. Şiir bu özelliği sayesinde dirilik, canlılık ve çoğulluk kazanır; bu sayede insana değer, dokunur, insanda karşılık bulur. Böylece bir söz hünerleri yığını, insicamsız bir söz sanatları tomarı ya da biçimin kölesi olmaktan kurtulur. Başka zihinleri, gönülleri, imgelemleri devingen kılar. Şiirin insana bulaşan gücünü dolaşıma sokar. Evet bu; bulaşıcı, heyecanlandırıcı, kışkırtıcı ve başkaları tarafından bir zenginlik içinde algılanarak yeniden üretilebilen bir şeydir. Çağrışımla birlikte şiir kanatlanır; sıradan bir bilgi türü ve bilgi taşıyıcısı olmaktan çıkar, düzyazı ya da felsefi bir metne dönüşmekten uzaklaşır.
Birçok şair ve eleştirmen tarafından benzer kaygılarla dile getirilen “Şiir sözcüklerle yazılır, duygu ve düşüncelerle değil.” yargısı, dil işçiliğine / anlatıma vurgu yapmakla birlikte, mutlaklaştırılıp temel ölçüt haline getirildiğinde, sözcüğün dilsel işlevini, anlamsal, iletişimsel ve zihinsel imge uyandırma işlevlerini boşlayan ve onu içi boş imgelere, simgelere, âhenk ve müzikaliteye indirgeyen birer çıkmaz sokaktır. Sözcükler öyle ‘ses’ çıkartan araçlar değil, anlam ve düşünce yüklü nesnelerdir. Nitekim, bu tür yargıları dile getiren şairlerin şiirleri bile kendi savlarını yalanlayan onlarca örnekle doludur.
Şiirsel imgenin akla / düşünceye dayalı özelliği, hiç de keyfi olmayan bir ölçüte dayanmaktadır. Bu ölçüt imgelerin, anlamsal araçlar oldukları için kavram taşıyıcıları olan sözcüklerden ayrılamayacağıdır. Bilgi yok olduğu andan itibaren, geriye aynı zamanda bulanık bir imge olan rastgele bir anlamsızlıktan başka bir şey kalmaz. Hatta şunu söylemek mümkündür ki bir imge, ne kadar açık seçik bir anlama bağlıysa, bizi o kadar kavrar ve heyecanlandırır. Sanatsal imge, bilimsel bilgi edinme türü de dahil olmak üzere, bilgi edinme türlerinden büsbütün yalıtılamaz; fakat aynı zamanda onlara indirgenemez, onlarla özdeşleşemez.
Şiir, bilgi ve sezginin aydınlığa çıkıp somutlanmasıdır. Bilinçli, sancılı ve zevkli bir “keşif”tir yani. Uçuk kaçık düşler yığını, sayıklama ya da saçmalama değil; insanın kendi varlığını ve dünyayı keşfidir. Devinen ve dönüşen bir maddedir şiirin dünyası. Bu bağlamda şiir, bilginin tikel bir biçimi olarak da düşünülebilir. Şair nesne merkezli, nesneyle tıkış tıkış olmuş bir dünyanın içinde, özne merkezli bir dünya kurmaya çalışan kişidir biraz da. Bir dahi, bir deli, bir peygamber değildir; bir “arama ve anlama sevdalısı”dır daha çok. Şair bilinci, basit bir ayna değildir bu yüzden. Nesnel gerçekleri ve dolayısıyla bilgiyi yansıtırken dönüştürür. Vahiy ‘iletilen’, bilgi ‘üretilen’ bir şeyse, şiir de damıtılarak ‘dönüştürülen’ bir şeydir. Şairin bilgisi ve birikimi değil, bilinç düzeyidir önemli olan. Bilgiyi, birikimi küçümsemek değildir bu. Biçimi, dili, içeriği seçen de sonuçta hep şairin bilincidir. Aynı nesnel gerçeklerle karşı karşıya kalmalarına; hatta aynı zaman ve ortamlarda yaşamalarına karşın şairlerdeki farklı, öznel tutum ve yaklaşımları, değişik izleklere evrilen sanat algısını şairle bütünleşen bu bilinç ortaya çıkarmaktadır.
Modern şiir, okur açısından bakıldığında da, kolayca ulaşılamayan, karmaşık, örtülü ve çok boyutlu bir şiirdir. Şiir sıradağında, çok sayıda doruk olduğu ve bunun yadırganmaması gerektiği söylenebilir bu arada. Modern şiir, ona yabancılaşmadan ve ondan kopmadan hem nesnel gerçeği kendi mantığı içinde dönüştürmeyi hem de okuru değiştirmeyi amaçlıyor. Bunu sağlamak için hem nesneye bakışı hem de dili zorluyor. Çünkü algıladığı gerçek, klasik ve romantik dünyanın gerçeğinden daha karmaşık. Bu şiir, çağın ve toplumsal yapının anlamı ve değer ölçüleriyle örtüşmüş ve onunla uzlaşmış bir insanın şiiri değil. Bu eksende dili zorluyor; ama mutlaka bir anlam kurmak için zorluyor. Anlam katmanını zorluyor; ama mutlaka bir anlam dizgesi kurmak için zorluyor. Çağın gerçekliğini ve anlamını bulmak için gerçeklik ile imgelem, homojen dünya ile kaos yan yana bulunsun istiyor. Ne sözün büyüsünden ne de matematikten vazgeçiyor. Bunu yaparken denenmiş bütün anlayış ve yöntemlerin doğal varisi sayıyor kendisini.
IV
Şairin bir hikmet avcısına / arayıcısına benzetilmesi çok karşılaştığımız bir belirlemedir. Çok yönlü bir aşkınlık, değer ve kimlik aşılayıcı bir gerçeklik, bir derinlik, bir öte, bir giz, bir varoluş anahtarı aradığı söylenir şairin. Bu yaklaşım; şairin genel tutumu, durduğu ve ulaşmak istediği yer açısından doğru sayılabilecek bir niteliğe sahiptir. Ancak, şiirini oluştururken yahut bir birey olarak varlığa ve dünyaya bakarken fazlasıyla çıplak, sert, biçimi ve iletisi tanımlanıp kanıksanmış nesnel bir gerçeklikle karşılaşır şair. Onu örter, kendi bilinciyle sarıp sarmalar, gizler, şiirsel bir form içerisine sokar. Şair realiteyi, dış gerçeklikten devşirdiği bilgi ve görüntüleri ezer, büzer, onlardan yeni biçimler oluşturmaya çalışır. Onları yontar. Onlara eklemelerde bulunur. Fakat daha da önemlisi, onları içten değiştirişi, onları yeniden mayalaması, onlara yeni bir kimya kazandırmasıdır. Onları bulup / biriktirip / özümsedikten sonra onlara yeni, farklı, yaraşır can soluğu üfleyebilmesidir önemli olan. Yeri gelmişken, şunu da söylemeliyiz ki sanat eseri ve dolayısıyla şiir ‘yaratış’ın taklididir, ‘yaratılan’ın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça / kaldıkça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı kavradıkça derinleşir, yoğunluk kazanır. “Haddeden geçmiş nezaket” gibi şairin bilinciyle, zihin dünyasıyla, içgörüsüyle ve son çözümlemede diliyle yıkanır duyulan, öğrenilen ve karşılaşılanlar.
Dış dünya, nitelikli bir sanat yapıtına kimlik değiştirerek; hatta kimi zaman kimliğini tamamen yitirerek girer. Sanat kapısından içeri ayak basan her realite görüntüsü, her bilgi toplamı, haber ya da olgu; duyarlığın ve biçimlendirici zihin gücünün soyut cenderesinden geçerek, ayrı ve yeni bir dünyanın malı olmuştur. Çıplak duygu ve düşünceler, iç dünyaya (şairin kendi duyumsama, bilinç ve dil evrenine) engin ve cıvıl cıvıl kaynayan bir malzeme ödevini görür. Ne var ki şiir, gücünü, beslendiği ve dile getirdiği kaynaktan değil, sanatçının kendisinden alır.
Şair şiiri bir aktarıcı, bir araç olarak görmeye başladığında şiirin gardı düşmekte, şiiri oluşturan ölçü ve değerler manzumesi tereddüde boğulmaktadır. Şiir hiçbir şeye âlet olmayı sevmemektedir. Ancak günümüzde şiirde başarıya ulaşmak için yalnızca yetenekli olmak ya da dili iyi kullanmak da yetmemektedir. Gelinen nokta; şairin salt düşler dünyasında yaşamasını ya da eğlendirici olmasını istemiyor, toplumun ruhsal ve düşünsel hayatının bir temsilcisi, en çetin sorulara cevap arayan bir konuşmacı, insanlığın ortak acılarına ve beklentilerine değinen hikmetli bir kişi olmasını da istiyor. Yazılan şiirin bir “gerekçesi”nin olması bekleniyor yani. Sadece söyleyiş güzelliğinden, ses ve ritimden ibaret olan ürünler, bir değer ifade etseler de şiirin geleceği açısından bakıldığında omurgasızlıkla ilişkilendiriliyor. Felsefi bir özü, bir derdi olmayan; bir yaşam çıngısı taşımayan şiirler zamanla yüzünü insandan çevirmeye başlıyor. İlginçtir ki bunların bazıları okuyucu olarak dilimize pelesenk olsalar da bizde aslında kalıcı olmamakta, bize fazla değmemekte, bizi sarsmamaktadır. Dudakta kalan güzel terennümlerdir bunlar. “Dudak tiryakiliği” gibi bir şeydir bu.
Bilgi şiirde kıvamını, ölçüsünü bulamayınca, eritilip sindirilemeyince sorun çıkmaktadır. Şiirin, edebiyatın “gecekondulaşma”ya benzer bir gelişim seyri izlediği, sağlıklı bir eleştiri anlayışının, kalıcı öbeklenmelerin yaşanmadığı dönemlerde bu daha iyi görülebilmektedir. Edebi eserde iç düzensizliklerin, parazitlerin olmaması için uygun frekansı yakalamak; öğeler arasında işlevsel bir denge oluşturmak, anlatılanları yapıta yedirmek gerekiyor. Nitelikli kabul edilen şairlerin bile bu alanda “altın oran”ı çoğu kez yakalayamadıkları rahatlıkla gözlemlenebilir bir gerçektir. Şiir karmaşık ve yoğundur, çok katmanlı ve uçarıdır belki; ama bunu başıbozuklukla, disiplinsizlikle, vaaz vermekle, bilgiyi şiire boca edip bırakmakla, dizeleri yığmakla karıştırmamak gerekir. Şiir salt duygu ve düşünce açıklamalarına indirgenemeyeceği gibi, dil oyunlarından ibaret bir çabanın adı da olamaz. İyi bir şiir, aynı zamanda, heterojen değil homojendir. Bal arısının da yaptığı balı izah edemediği açıklaması, şiirin biçim ve içeriğiyle ilgili sorunları kavramada yeterli bir mazeret olamıyor bugün.
Bütün bunlar, tek şiir üzerinden değil, şairin genel şiir serüveni açısından ya da en azından kitap bütünlüğünde değerlendirilmeli kuşkusuz. Birkaç dizeye ya da şiire bakarak genellemelerde bulunmak yanıltıcı olacaktır. Şiiri, içinde yer aldığı yapıta, şairin yapıtlarının tümüne (şiir serüvenine), ulusal hatta evrensel şiir düzlemine bakarak değerlendirmek gerekmektedir.
V
Temel bazı özellikleri değişmese de şiir ve şairsel tutum da dönemsel olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Kuramların, yaklaşımların, tanımların, sorunların değişmesi ve çoğullaşması da bununla ilintili bir gerçekliktir.
Günümüz şiiri bilgiyi, okuma ve özümsemeyi, bireysel yetkinlik ve entelektüel direnci yeterince ve uzun soluklu bir uzamda önemsemediği için kırılganlıktan, ölgünlükten kurtulamıyor. Değişen, farklılaşan; bir problemler yumağıyla boğuşan dünyayı ve insanı yeterince karşılayamıyor. İmaj devri zaaflarını aşamıyor. Parça doğru ve güzellikler benlik ve bilinç yarılmasını örtemiyor, anlamlandıramıyor. Günümüz şairinde tutarlı bir ‘ilke, hedef, yöntem’ sorgulaması yok. Bir dil bilinci yok. Şiirle / sanatla ilgili ciddi bir durum değerlendirmesi; gelinen / durulan / beklenen yer hakkında bütüncül bir çaba yok. Dağınıklık, temelsizlik egemen. Günümüzün tipik şairi ya dile ‘abanıyor’, içi, özü boşlayarak yığma şiir yazıyor ya da duyarlığı, birikimi, buluş gücü yüksek olsa da dili, anlatımını güçlendiremiyor. Aynı zamanda genel şiir toplamından, birikiminden habersiz. Okumuyor, bencil, ilgisiz. Yazdıkları üzerinde durmuyor, onların yerini, değerini sorgulamaya yanaşmıyor. Olumsuz koşulların da etkisiyle şiiri temel bir uğraş haline getiremiyor, şiir üzerine düşünme konusunda yeterince zaman bulamıyor. O yüzden kimi parıltılara, çıngılara, çıkışlara rağmen mevcudu aşan güçlü bir sıçrama, direngen bir yenilik hamlesi de göze çarpmıyor. Şiir okuyucusu da büyük ölçüde eski alışkanlıkların esiri hâlâ.
Bütün bunlara bağlı olarak gelinen noktada şiirle ilgili üç tutumun, üç vadinin öne çıktığı söylenebilir: Birincisi, içine kapanan, mevcudu korumaya çalışan şairler eşliğinde temsil edilen mecalsiz ve muhafazakâr tutum. İkincisi merhale, süreç gözetmeyen, mevcut kazanımları tümüyle aşağılayan; sevgi ve güzelliği feda etmekten çekinmeyen yırtıcı, saldırgan ve serkeş bir ruh halini öne çıkaran tutumdur ki adeta yalıtılmış bir “karşı-şiir” üretmektedir. Bu iki yaklaşım biçiminin de sonuçta bir yenilgi, bozgun psikolojisiyle biçimlendiği söylenebilir. Bir de bu iki tutumun da iyi ve eksik yönlerini saptayıp mevcudu aşmaya çalışan, yeni bir tasavvuru gözeten şairlerden söz edilebilir.
Dilin en güzel gemisi olan şiir, her şeyden önce insani bir “etkinlik”tir kuşkusuz. Dağılmış, kendi yerini ve gücünü yitirmiş bilgi ve duyumsamalarla, insani duyarlığı yeniden birleştirir, toparlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Hatta kimi zaman ruhsal, toplumsal bir işlev bile yüklenir. Ama kendisinin bir çırpıda tüketilmesine ve kirletilmesine de kolay kolay izin vermez.
Bizim bir değer atfettiğimiz şair aslında bir “düş insanı”dır. En toplumcu vurgularında bile şair, bir düşün yeryüzünde tebellür etmesini ister. Bu tutumu, uçuk hayallerle karıştırmamak gerekir. O “yaşanabilir”, yaşamlaştırılabilir bir düşün peşindedir. O özü, o bilgiyi arar; ulaşamasa bile böyle bir sevdanın âşığı olmaktan yakınmaz. Bir ayağı bu dünyanın, bir şekilde katıldığı toplumsal uğultunun içinde olsa bile, elbette, bir düşle, bir arayışla ısıtır içini. Yalana, ham hayallere ve göz boyamaya yeltenmeyen düş; muhkem bir silkiniş, üstün bir ortaya çıkarıcıdır çünkü. Bu anlamdaki düş ve tutku, bir teslim olmama ve başkaldırma erinci olarak da algılanabilir. Devrimci ve özgürleştirici bir tutum olarak kabul edilebilir. Daha dolayımsız, daha yaşanılası bir dünyanın savunucusudur şair. Bundan dolayı düşlerini deşer ve orada anlatacaklarının yüzlerini, seslerini ve simgelerini arar. Bunu yaparken yoldan çıktığı, kendini incittiği ve dünyayı kakışladığı da olur. Fakat nitelikli şiir, önünde sonunda, geniş anlamıyla düşünülmesi gereken “sevgi”yi yurt edinecektir. Aslında, sanatın bütün dallarında evrensel bir dildir sevgi. Onun yanı başında yürüyen ve kimi zaman onunla iç içe giren bir başka değer de “güzellik”tir. İmgelem, gittikçe çirkinleşen ve murdarlaşan dünyada sık sık güzelliğin otağına, güzel ve değerli olan şeylerin biriktiği o sağaltıcı evrene konuk olmak ister. Aynı anda en yoğun, en yükseltici, en saf bir niteliğe sahip olan insani zevk ve arınış duygusu; güzel olanın düşünülmesinde yatmaktadır çünkü. Ruhun dirilik ve yeğniklik kazanmasını, yoğun ve saf bir şekilde anlamlı ve aşkın olana yürümesini getirir bu arayış. Sanatsal etkinin en kısa ve özlü biçimde ortaya çıktığı alan olan şiir de en çok bu kaygıya dayanır. Tabii bütün bunlar “özgünlük” süzgecinden geçtiği oranda bir değer kazanmaktadır.
Şiirle direnmek, şiirde direnmek; her türlü yoksulluk ve yoksunluğun kitleleşip küreselleşmeye başladığı şu sağır ve sakatlanmış dünyada, her zaman olduğu gibi bugün de bir erdem. Geleceğin şiiri; kirli ve ölgün vadilerde vehimler, yalanlar eşliğinde şaşkın şaşkın dolaşmaktan vazgeçmeli; bitimsiz bir sevgi ve sahicilik arayışıyla bu bilgiyi içselleştirmelidir. Yoksa, o şiirden öç almanın vakti gelmiş demektir.
KAYNAKÇA
1. Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, İstanbul 1982
2. M. Orhan Okay, Poetika Dersleri, Hece Yayınları, Ankara 2004
3. T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1983
4. İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Yeryüzü Yayınları, İstanbul 1980
5. Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2001
6. Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, İstanbul 2005
7. Alâattin Karaca, İkinci Yeni Poetikası, Hece Yayınları, Ankara 2005
8. Octavio Paz, Öteki Ses / Şiir ve Yüzyılın Sonu, Suteni Yayıncılık, Ankara 1995
9. Raymond Williams, Marksizm ve Edebiyat, Adam Yayınları, İstanbul 1990
10. R. Wellek – A. Warren, Yazın Kuramı, Altın Kitaplar, İstanbul 1982
11. Turgut Uyar, Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul 1983
12. Tahsin Yücel, Yazın ve Yaşam, Yol Yayınları, İstanbul 1983
13. Türk Şiiri Özel Sayısı, Hece Yayınları, Ankara 2001







