‘MEKANIN POETİKASI’ BAĞLAMINDA YAZAR VE EVİ
1 Haziran 2012 - 8:59

‘MEKANIN POETİKASI’ BAĞLAMINDA YAZAR VE EVİ

“Ağır terk eder Köke yakın oturan, mekânı.” Hölderlin Yazarlar ve yapıtlarını yazdıkları mekânlar konusunda Türkçede çok az çalışma yapılmıştır. Bunlar arasında Mehmet Narlı’nın Şiir ve Mekân adlı araştırması kapsamının zenginliği bakımından öne çıkmaktadır.1 Bu çalışmanın içeriğine ve konumuzla ilişkisine daha sonra değineceğim. Yazar ve yazma mekânı olarak kullandığı evi bahsine...

“Ağır terk eder
Köke yakın oturan,
mekânı.”
Hölderlin

Yazarlar ve yapıtlarını yazdıkları mekânlar konusunda Türkçede çok az çalışma yapılmıştır. Bunlar arasında Mehmet Narlı’nın Şiir ve Mekân adlı araştırması kapsamının zenginliği bakımından öne çıkmaktadır.1 Bu çalışmanın içeriğine ve konumuzla ilişkisine daha sonra değineceğim.

Yazar ve yazma mekânı olarak kullandığı evi bahsine gelince: Türk şiirinde “evlerin şairi” olarak bilinen, Hilmi Yavuz’un deyişiyle “Odası dünyadan büyük” bir şair olan Behçet Necatigil şairlerin evle ilişkisi konusunda ilk akla gelen addır, diyebiliriz. Necatigil şiirinde evin işlevine değinmeden önce yazıya başlığını veren bir inceleme yapıtından, 1884–1962 yılları arasında yaşamış Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası adlı yapıtından söz etmek uygun olacaktır.2 Ahmet Hamdi Tanpınar çapında büyük bir edebiyatçıyı, yapıtlarının derinliği ve şairlere sunduğu analitik imkânlar bakımından çok etkilemiş bir felsefeci olan Bachelard, epistemolojinin, bilim tarihinin ve imgelem teorisinin 20. yüzyıldaki hatırı sayılır isimlerindendir.

Bachelard, Mekânın Poetikası adlı yapıtta, imgelemi (muhayyile) insan doğasının temel kuvveti olarak kabul eder. “Düş kuran bilincin” sahip olduğu yaratıcılıktan ötürü bir başlangıç imkânına, köken kuvvetine sahip olduğunu iddia eder. Bachelard, şiir çözümlemesinde psikanalitik yaklaşıma esastan karşı çıkar. Şiirsel olanın ontolojisini psikolojik ve psikanalitik açıklamaların yapılandıramayacağını, çünkü bu türden teorik tespitlerin nedenselliğe dayandığını, şiirin mevcudiyetinin ise asla nedensel bir yaklaşımla izah edilemeyeceğini söyler. Şiirsel imgeyi ve genel olarak şiir türünün imkânlarını şiirin kendi varlığı içinde ele almayı öneren ve “Şairlere kulak vermek gerekir” diyen felsefeci, Mekânın Poetikası ’nda rüyalardan faydalanan bir ruh fenomenolojisi kurmayı amaçlar.

Bachelard’ın yaptığı fenomenolojik bir eleştiridir. Fenomenolojik eleştiri ve şiire bu türden yaklaşımın içeriği hakkında ne söyleyebiliriz? Edmund Husserl’ın ortaya koyduğu fenomenolojinin ilkelerini uygulayan eleştiride “gerçek nesne[nin] paranteze alınması gibi edebiyat yapıtının gerçek tarihsel bağlamı, yazarı, üretim koşulları ve okuru görmezlikten gelinir; buna karşın fenomenolojik eleştiri, metnin kendi dışında hiçbir şeyden etkilenmeksizin tümüyle metnin ‘içkin’ bir yorumunu yapmayı amaçlar. Metnin kendisi yazarın bilincinin katıksız olarak somutlaşmasına indirgenir. Metnin tüm semantik ve stilistik yönleri karmaşık bir bütünlüğün organik bölümleri olarak ele alınır ve bu bölümleri birleştiren öz, yazarın zihnidir.”3

Bu eleştiri yönteminin zaafları üzerinde durmak okuduğunuz yazının konusuna dahil değildir. Ne var ki, Bachelard’ın mekânla ilgili yapıtında ortaya koyduğu eleştirel okumanın esaslarını belirtmek gereklidir. Yine fenomenolojik eleştirinin, Bachelard’ın yaptığı gibi, yazarın zamanı veya mekânı yaşantılama biçimini, başkalarıyla ilişkisini veya maddi nesneleri algılama biçimini incelediğini ve başka bir deyişle, Husserl felsefesinin yönteme dair ilgilerini edebiyatın “içeriği” olarak kabul ettiğini söylemek mümkündür. Yapıtın analizinde bilince içkin olmayan her şey dışlanır ve bütün gerçeklikler zihnimizdeki görünüşlerine göre saf fenomenler olarak ele alınır; edebi eleştirinin kendisinden yola çıkabileceği tek ve sağlam veri de budur.4

Bachelard, ruhun fenomenolojisini kurarken ve evleri bir mekân poetikası bağlamında şiir yapıtlarında incelerken yukarıdaki tespitleri uygulamaya girişmiştir. Bachelard, şiirsel imgeyi, ruhsal durumda bir anda ortaya çıkan ve ruhsal nedensellik bakımından pek iyi incelenmemiş bir özgünlük olarak görür. Şiir, çoğu kere ruhsal bir bağlanmadır ve şiirsel imge en az sorumluluk yüklenmiş ruhsal olgudur. İmgelem (muhayyile) kuvvetini insan doğasının esas vasfı olarak gören yazar şiiri, gerçeği ve gerçekdışını dokuyan ve insana gerçek bir ritim çözümlemesi tedavisi sunan bir tür olarak ele alır. (s. 19–26) Araştırmasına mekânseverlik adını takan felsefeci, şiir üretiminde esaslı rol oynayan mutluluk mekânı’nın (evin) imgelerini inceler. Evin poetikası meselesi ile ilgilenir. Ev imgesini öz varlığımızın topoğrafyası olarak görür ve bu imgenin gerçek bir birleştirici ruhbilim ilkesine dayandığını söyler. Bir bakıma şiir insanın “kendi içinde oturmasına” yardım eder: “Yalnızca anılarımız değil, unuttuklarımız da içimizde barındırılmıştır. Bilinçsizliğimiz barındırılmıştır. Ruhumuz bir oturma yeridir. Ve evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz.” (s. 28)

Bachelard, iç mekânın içtenlik değerlerinin fenomenolojisini inceleme konusunda evin ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu belirtir. Ev insana aynı anda dağınık imgeler ve bir imgeler bütünü sağlar. Ev bu sebeple gerçek bir kozmostur. İnsanın dünyadaki köşesi ve ilk evrenidir. Rüyayı barındıran, rüya göreni muhafaza eden ve huzur içinde rüya görmemizi sağlayan bir mekândır. İnsanın fikirleri, anıları ve rüyaları için en büyük birleştirici kuvvetlerden biridir. İnsan hayatında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları devamlı kılar ve ev olmasaydı insanın dağılıp gideceğini söylemek mümkündür. (s. 32–35)

Mehmet Narlı, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde (1920–1950 yılları arası) mekânın yerini derinliğine araştıran kapsamlı bir başvuru niteliğindeki incelemesinde Bachelard’ın yukarıda özetlenen fenomenolojik tespitlerinden faydalanır. Mekân-edebiyat ilişkisi üzerinde dururken önce ev konusunu ele alır. Türkçede ev kelimesinden türeyen isim, fiil, sıfat ve zarfların, ev kelimesinin el vermesiyle kurulan deyim ve atasözlerinin bolluğunun, evin bir “dünya kurmak amacıyla” kurulduğunu gösterdiğini vurgular: “Ev, evrenin direği, merkezidir; ‘dünyada mekân’sız (evsiz) ve ‘ahrette iman’sız olmak, insanoğlunun fizik ve metafizik âlemde anlamsız ve işlevsiz kalmasıdır. Sadece dünyayı çoğaltmaz evler; âhireti de doldururlar insanla; çünkü ‘düğünsüz ev olsa da ölümsüz ev olmaz’, ‘ev yıkanın evi olmaz’ diyen kültür, evin, varlığı, canlılığı, çoğalma ve gelişmeyi, hafıza ve hayali içine aldığını, bir mikro kozmos olduğunu bilir. Böyle olunca da insan, eve girerken de evden çıkarken de aslında evrenin içine doğru ilerler. (…) ‘Evde olmak’, aklı ve ruhu yanında olmak, bilinci faal olmak demektir. ‘Ev açmak’ın, iki kişinin yaşayacağı yeni ve sınırlanmış bir alan oluşturmanın ötesinde anlamı vardır: Ev açmak, sosyal hayata açılmak, yeni ve benzersiz bir yapı oluşturmak demektir.” (Narlı, agy, s. 24–25)

Edebiyat-mekân ilişkisi ve yazarların yapıtlarında eve yer vermelerinin altında yatan psikososyal dinamikler konusunda ne söyleyebiliriz? Narlı’ya göre, edebiyat ve mekân ilişkisi, mekândaki hafızayı ve hafızalaşmış mekânı, hatıra ve rüyalar yoluyla çözümlemeye; mekânın yansıtıcı vasfını görmeye dayanır. Mekânın insan, insanın mekân üzerindeki izlerini edebi eserlerde aramadan yapılan her analizin eksik kalacağına işaret eden yazar, Bachelard’ın şairin mekânla ilişkisinin duygusal boyutu aştığını söylemesine değinir. Bachelard’a göre şair, şiirsel mekânı keşfeder, ifade eder ve böylece şiirsel mekân genişler. Mekân şaire açılmak ve büyümek eyleminin öznesi olarak belirir. Değerlendirilmiş mekân böylece bir eylem olur. (Narlı, agy, s.31)

Narlı, edebiyat-ev ilişkisi konusunda felsefeci Ömer Naci Soykan’ın şu tespitine yer verir: “Ev dolayımında oluşan anlam alanlarını ayrıntılarıyla çepeçevre kuşatmak olanaklı olsaydı, sanırım ortaya evin içine aldığı bir evren resmi çıkardı. O zaman insanın sorası gelir: Ev mi büyük, evren mi?” Soykan’ın sorusu çerçevesinde düşünen Narlı’ya göre ev, insanın iyilik ve kötülüklerini bilen ve hafızasına kaydeden bir mikro evrendir. Bir bakıma ruh ve zihin evle beraber inşa edilir. (Narlı, agy, s. 57)

Bütün bu analiz, gözlem ve tespitlerle şimdi yazının başlığındaki yazar ve evi ifadesine doğru yönelmeye çalışalım. Hiç şüphesiz, yazarların yazı mekânı olarak kullandıkları yerler arasında ev ön sırada gelir. Ancak otel odaları, deniz kıyısı, meyhaneler, pastahaneler, hapishaneler, yazarın ev dışında yalnız kalabileceği ve masa, sandalye bulabileceği farklı alanlar, seyahat esnasında kullanılan taşıtlar ve geçici mekânlar vb. yerlerde de yazarlar, şairler yapıtlarını kaleme alırlar ya da artık bilişim çağında olduğumuza göre kalem yerine PC vb. kullanarak yapıtlarını üretirler demek daha doğru olur. (Kişisel bir not: Bu satırların yazarı da 14 yıldır aralıksız devam eden deneme-eleştiri yazıcılığında evdeki ve fırsat buldukça işyerindeki odasını kullanmaktadır.) Bu konuyu, yani yazarın mekân kullanımını, (mekâna şiirde yer vermesi anlamında değil de, nerelerde yazdığı anlamında) yazının çerçevesinin dışında tuttuğum için, yazarın eve yapıtlarında nasıl bir alan açtığı konusunda şiirlerini ve (tiyatro piyesleri, denemeler, mektuplar vb.) düzyazılarını evde yazan Behçet Necatigil örneği hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Necatigil şiirine ait tespitlerle beraber, genelde yazarların metropol hayatında ve şehirleşmenin sunduğu imkân ve kısıtlanma bağlamında mekânla kurdukları ilişki hakkında bir şeyler söylemek mümkün olacaktır.

Necatigil, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında (1920–1950 arasında) ev konusunu şiirlerinde işleyen ve evi bir yazı mekânı olarak ustalıkla kullanan en önemli şairdir hiç şüphesiz. Onun bu tavrına yakın diğer örnek ise Ziya Osman Saba’dır. Necatigil, Susan Sontag’ın başka bir vesileyle söylediğini uyarlarsak eğer, “örnek bir çilekeş” portresi çizen bir sanatçıdır. Öyle ki, bütün hayatını edebiyata adamış, bir bakıma edebiyat dışındaki hayatından vazgeçerek yani bedel ödeyerek, acı çekerek edebi üretimini ölünceye kadar devam ettirmiştir. Sontag’a göre: “Modern bilinç açısından sanatçı (azizin yerini alarak) örnek bir çilekeş olmuştur. Sanatçılar arasında da yazar, sözcüklerin ustası, çektiği acıyı en iyi ifade edebilecek kişi gözüyle baktığımız insandır. Yazar örnek bir çilekeştir; çünkü hem acı çekmenin en derin katmanlarına inmiş, hem de acısını yüceltmede profesyonel bir yöntem keşfetmiştir. Yazar, bir insan olarak acı çeker; yazar olarak da bu acısını sanata dönüştürür.”5 Necatigil şiiri tam da acı çeken ve acısını sanata dönüştüren bir şairin işidir.

Necatigil’in edebi dünyasında ev esaslı bir işleve sahiptir. Şair üzerine yapılan bir araştırmada Şehnaz Ş. Şimşek, Necatigil şiirinin, içerisi-dışarısı veya ev-sokak gibi ikili karşıtlıklar üzerine kurulu olduğunu belirtir.6 Bu mekân ikiliği, modernizmin üzerine oturduğu kamusal alan-özel alan ayrımına denk düşmektedir: “Necatigil şiirindeki mekânlar, özellikle ev bağlamında düşünülecek olursa çoğul anlamlarını şiir boyunca sürdürürler. ‘İçeride’ olmak şiirde, olumlu ve olumsuz yan anlamlarıyla birlikte kullanılır. Ev, şiirde bir sıkıntı mekânı, bir engel hem de bir mutluluk mekânı, bir barınak ya da sığınak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki metaforik ev, deyiş yerindeyse iç içe geçmiş iki mekân olarak düşünülebilir. Evler iç içe geçmiştir; çünkü birbirine karşıt olan, gerilim yaratan; ama aynı zamanda birbirini besleyen, birbirine bağlı iki mekândır söz konusu olan. Bu iki mekânı birbirine bağlayan, bu iki mekân arasında gerilime neden olan ise sokak, kent ya da dış dünya, çevre olarak düşünebileceğimiz her yerdir.” (Şimşek, agy. s. 122)

Ev, Necatigil şiirinde barınak, sokağın, dış dünyanın kötülüklerine karşı sığınılacak bir yer olmanın ötesinde çatışmalı bir sahayı da temsil eder. Çünkü küçük burjuva bir şair olan Necatigil’in aynı zamanda ekonomik sıkıntılarla yüzleştiği bir yerdir. Ev, kapana kıstırılmışlık, maddi meselelerle başa çıkma konusunda değiştirilemezlik ve iç sıkıntıları biriktirmek anlamında problemli bir mekân olarak temsil edilir. Yazarlar evlerle ilişki kurduklarında, evi sıkıntı ya da ferahlık mekânı olarak algıladıklarında, bu ilişki ve algının temelinde yazarın sosyoekonomik hayat koşullarının, politik ve etik duruşunun izleri mutlaka tespit edilir. Şimşek’in Necatigil şiirinde evler bağlamında söylenebilecek olanın esasını şairin aradalık halinde, arada kalmışlığında bulması da, yine şairin hayata nasıl baktığı, hangi ekonomik koşullarda yaşadığı, yazar ve yaşarken nasıl bir politik ve etik duruşu sergilediğiyle dolaysız ilgilidir.

Yazarların evle kurdukları ilişkiyi, metropol hayatının dayattığı korkular, savaş vb. felâket halleri, insanı metalaştıran, bir tüketim nesnesi haline getiren beden ve ruh sağlığına bütünüyle zararlı kapitalist hayat tarzı ve hepsinin bir sonucu olarak kişinin kendisini bir türlü evinde hissedememe duygusunun etkilediği açıktır. T. W. Adorno, “İnsan bir taraftan iyiye gitmesi mümkün olan bir dünya ile, gerçek yüzleri faşizmde ortaya çıkan güçlerin gelişmesiyle bu iyiye gidiş imkânının tamamen yok edilmesi arasındaki ikilemli duygudan kurtulamıyor.” Diye yazmıştır.7 Bu ikilemli ruh hali bütün 20. yüzyıl boyunca hatırı sayılır çap ve önemdeki aydının hayata karşı duruşunu tespitinde etkin olmuştur.

Elbette Necatigil gibi iyi bir şairin ikilemli ruh halinin altında evle kurduğu sıkıntılı ilişki ve küçük burjuva yaşantısı dışında bir şey aramak güç görünebilir. Cumhuriyet dönemi şiirinde eve en çok yer veren Halit Fahri Ozansoy, Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba ve B. Necatigil’i ele aldığımızda, şairlerin ev konusuna yaklaşımında kişisel sıkıntıların dışında global kültürel ve eleştirel bir bakışla karşılaşmak pek mümkün değildir. Ne var ki, yine Adorno’nun başyapıtı Minima Moralia ’da tespit ettiği bir duruma değinmek konuya açıklık ve derinlik kazandıracaktır. Adorno, Batılı sömürgeci güçlerin cehenneme çevirdiği Dünya savaşlarının yarattığı insani felâketi yaşamış ve bunu zihinsel üretiminin eleştirel dayanak noktası kılmış bir felsefeci olarak, yazarın metniyle ilişkisini farklı ve genişletilmiş bir açıdan değerlendirir. Dünya savaşlarının felâketinden kurtulmuş, evsiz ve yoksul, asgari yaşama şartlarından bir ölçüde yoksun yazar için “metin, yazarın kendisine ev kurduğu bir yer”dir: “Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. (…) Kişi, kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorunluluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanık olmak ve yapıtın üzerinde kabuk bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış her şeyi atmak- üstelik, şimdi yavan ve cansız biçimde ortalıkta dolaşan bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.”8 Belki Necatigil’in evle kurduğu ikilemli ilişkideki arada kalmışlık haline yaklaşımda yukarıdaki alıntı açıklayıcı olabilir. Necatigil vb. küçük burjuva yazar ve şairler için ev ve metin birbiri içine geçen yaşantı kurucu öğelerdir. Sonuç olarak, ev, yazarın kök (orijin) mekânı, ruhunun kendini beslediği esas sığınağı olma özelliğini 21. yüzyılda da kaybedecek gibi görünmemektedir.

NOTLAR

1- Mehmet Narlı, Şiir ve Mekân, Hece Yayınları 2007

2- Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, Çev. A. Derman, Kesit Yay. 1996. (Yazıda sayfa numaraları verilen alıntılar aksi belirtilmediği sürece bu kitaptandır.)

3- Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, Çev. E. Tarım, Ayrıntı Yay. 1990, s. 84

4- Eagleton, agy, s. 80

5- Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Çev. Y. Salman- M. Gürsoy, Metis Yay. 1991, s. 78

6- Şehnaz Ş. Şimşek, “İçe Dönük Bir Kapı Olarak Necatigil Şiiri”, Asfalt Ovalarda Yürüyen Abdal: Behçet Necatigil kitabı içinde, T. İş Bankası Kültür Yay. 2010, s. 122

7- Detlev Claussen, Son Deha- Theodor W. Adorno, yazarın Adorno’dan alıntısı, Çev. D. Muradoğlu, YKY 2012, s. 137

8- T. W. Adorno, Minima Moralia, Çev. O. Koçak – A. Doğukan, Metis Yay. 1998, s. 89–90.