1 Haz 2008

ALİ K. METİN | Diğer

“TÜRK EDEBİYATI TARİHİ”NE HARİÇTEN BİR DERKENAR

Cemil Meriç, edebiyat tarihini vakıa düzeyinde veya ilmi düzeyde yapılanma durumlarına göre ikiye ayırır: “Vakıa olarak edebiyatın tarihi, somut edebiyat olaylarının tenkidi veya tasviri tarihidir. İlim olarak edebiyatın tarihi, büyük “edebiyat olayları”nın açıklayıcı bir tarihidir.” (Meriç 1980, 224) Cemil Meriç’in yaptığı tasniften, edebiyat tarihinin iki farklı amaç doğrultusunda muhteva ve işlev kazandığını; bunlardan ilkinin tarihi bilgilerin aktarımına, diğerininse ilmi araştırmalara katkı sağlamaya matuf olduğunu anlıyoruz. Biri aktarıcılığa (nakil), diğeriyse ilmi veri ve teoriler oluşturmaya dayalı tarih yazımı, çeşitli edebiyat tarihi çalışmalarına uygulanacak en basit kıstaslardan birini oluşturur. Buna göre, herhangi bir edebiyat tarihine, öncelikle aktarıcı mı yoksa ilmi nitelikte mi diye bakmak gerekir. Zira, aktarıcı amaçlarla yazılan edebiyat tarihinden beklentilerimizle, ilmi amaçlar güden bir edebiyat tarihinden beklentilerimiz aynı olmayacaktır. Birisinde bilgiyi aktarma, diğerindeyse bilginin sorgulanması, derinleştirilmesi, açımlanması söz konusudur. Birisinde bilginin doğruluğu, yeterliliği ve anlatımdaki yetkinlik, diğerindeyse orjinallik ve açıklayıcılık belli başlı kıymet ölçülerini oluşturur. Ancak Cemil Meriç’e istinaden yaptığımız bu tasnifi çeşitli edebiyat tarihi çalışmaları üzerinde denemek istediğimizde, bunun fazla kaba ve genel bir tasnif olduğu hemen fark edilecektir. Belli başlı edebiyat tarihi çalışmalarına bakıldığında, bunlarda ekseriyet itibariyle iki amacın iç içe geçtiği görülür. Elbette edebiyat tarihinden tümüyle orijinal düzeyde kalması beklenmemeli. Çünkü bugün, hiçbir tarihçi, “tarihi”ni tamamen kendi araştırmalarına mal edebilecek durumda değildir. Her tarih yazımı, daha önceki tarihlerin bir bileşkesi olmaya mecburdur. Orijinal ve yetkin bir “edebiyat tarihi” yazımından söz edebilmenin yolu, belli ölçüde tarihe yaklaşım biçiminde bir orjinaliteye sahip olmak, belli ölçüde de mevcut durumdakilerin bilgi eksiklerini ve yanlışlarını giderici/tespit edici bir oylum ortaya koymaktan geçmektedir.

O halde, edebiyat tarihi yazımlarının Cemil Meriç’in yaptığı ikili tasnife tam olarak uyabilmelerinin pek de mümkün olmadığını söylemeliyiz. Bu tasnif, ilmi bir idealizasyon içermesinden dolayı somut çalışmaları fazlaca karşılayamamaktadır. Muhtemelen tarih yazımı daha reel, daha karmaşık bazı ihtiyaç ve saiklerle güdülenmekte, hem aktarmacılık hem de ilmi faaliyet kaygıları yapılan çalışmalarda etkili olmaktadır. Burada ayrıca, Cemil Meriç’in edebiyat tarihine “ilim” hüviyetini vermek için dayandığı gerekçeye de bir mim koymakta yarar var. Edebiyat tarihinin ilmi niteliği haiz olabilmesi için, onu tenkide veya tasvire odaklı bir inceleme faaliyetinden tümüyle ayrı bir alana taşımanın gereksiz ve hatta imkansız olduğu söylenebilir. Tenkit ve tasvir boyutları eksik bir tarih, açıklayıcı olmaktan çok, öyle sanıyorum ki yorumlayıcı bir tarihçiliğin ürünüdür. Dolayısıyla ilmi bir edebiyat tarihi, bir yandan olayların (gelişme ve değişmelerin) sebepleri hakkında bir açıklama yapmayı, öbür yandan olayları ve var olan birikimi bütünlüklü, anlamlı bir tasvire kavuşturarak tarihin mümkün mertebe nesnel bir görüntüsünü oluşturmayı amaç edinecektir. Sözgelimi Divan Edebiyatından Tanzimat Edebiyatına geçişin temel sebeplerini ve dinamiklerini tespit etmek edebiyat tarihçisinin ilmi bir çalışmasını gerektirdiği kadar, geçiş sürecindeki hakim manzarayı ortaya koymak da bu “açıklama”nın doğrulanabilmesi için gerekli ilmi (nesnel) çerçeveyi teşkil etmektedir.

Söylediklerimizden hareketle diyebiliriz ki, ilmi bir etkinlik anlamında genelde tarih, özelde edebiyat tarihi, bir yere kadar bulgulayıcı ve inceleyici bir verimi, bir yerden sonra ise tahkiye etme zanaatını içerir. Tarihçinin ve tarih yazımının kıymet ölçüsünü bu iki etkinlik biçiminin tayin ettiği ileri sürülebilir. Burada tarihin, tasvirden çok tahkiyeye yakın duran bir etkinlik olduğunu da belirtmek gerek. Çünkü tarih deyince akla ilk gelen, olayların (yaşananların) akışı, akış şeklidir. Bunun için A. J. Taylor’un ifadesiyle “Tarihçinin ana görevi, şu çocuksu soruyu yanıtlamaktır: Sonra ne oldu ve sonra kim geldi?” (Sander 1998, 19) Tarih yazımında tahkiyeden kastettiğimiz şey, belli bir perspektif ve temellendirme çerçevesinde olayların gelişme seyrini ve dinamiklerini zuhura kavuşturma durumudur. Tarihçi bu anlamda tasvirden tahkiyeye geçemiyorsa burada gerçek bir tarih yazımından söz edilemeyeceği aşikardır.

Öte yandan tasvirden tahkiyeye geçebilmek için tarihe yeterli düzeyde nüfuz edebilmenin şart olduğu malum. Buysa ancak ilmi bir disiplin içinde mümkün olur. İlmi disiplinin ve güvenilirliğin sağlanması ise tarih araştırmacılığının/yazımının nispeten küçük ölçekler içinde tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Eğer başlangıcından günümüze Türk edebiyatının bütün evrelerini ve türlerini kapsayan bir tarih yazımından söz edilecekse, bunun ne kadar netameli ve düşündürücü bir girişim olduğunu unutmamak, daha açıkçası ilmi değerini sorgulamak gerekir. (Yeri gelmişken, modern zamanlara ait meta-anlatıların iflasının arka planında da bir bakıma böylesi bir tekebbür hali bulunduğunu hatırlatalım.) Bu sebeple, başlangıcından günümüze Türk edebiyatı tarihini ilmi bir disiplin içinde yazma işinin bir kadro işi olduğunu kabul etmek durumundayız. En azından bir kadro tarafından gerçekleştirilen tarih yazımının bireysel çalışmalara kıyasla daha güvenilir, daha nesnel, daha derinlikli olmasını umarız. “Herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı bir Türk Edebiyatı Tarihi” (Türk Edebiyatı Tarihi I, 2006, Atilla Koç’un sunuş yazısı) belki de bu sayede yazılabilir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlanan, Talat Sait Halman’ın genel editörlüğünü yaptığı “Türk Edebiyatı Tarihi” (Age) adlı 4 ciltlik eser, zengin yazar kadrosuyla gerçekten de umut verici ve iddialı bir çalışma izlenimi uyandırmaktadır. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nin bir projesi olarak ortaya çıkan bu çalışma, 88 yazara ait 127 yazıdan oluşmakta. Eserin sunuşunda Halman, bu boyutlarda bir tarih yazımının güçlüğüne işaret ederek, hazırlanan yayının mevcut edebiyat tarihi çalışmalarıyla farkını şu şekilde değiniyor: “Elinizdeki eser, öncekilerin hepsinden farklı ve kapsamlıdır. Bizimki gibi zengin bir edebiyatın tümünü içerecek bir çalışma hemen hemen olanak dışı olduğu için, elbette nice konulara, isimlere ve eserlere yer verilememiştir.” (Cilt 1, 19)

Halman, burada, 4 ciltlik bu eserin eksiksiz bir eser olma iddiası taşımadığını, bunun zaten muhal bir şey olduğunu söylemektedir. Ama aynı zamanda, bu eserin “öncekilerin hepsinden farklı ve kapsamlı” bir mevkide olduğunu söyleyerek eserin sahip olduğu temel özelliklerin altını çizmektedir.

Halman’ın belirttiği gibi bu eserin şimdiye kadarki en kapsamlı çalışma olduğu kolayca teyit edilebilir. Türklerin tarih sahnesine çıkışından ve Türk dilinin teşekkül ettiği zamanlardan başlatılan söz konusu tarih çalışması, edebiyatın bütün türlerini kapsayıcı şekilde hemen hemen 2000’li yılların başına kadar gelen bir kronoloji sunmaktadır. Gerek kronolojik gerekse tematik ve türlere ilişkin kapsayıcılığını dikkate alarak, sözü edilen Türk Edebiyatı Tarihi’nin bir ilk olma özelliği taşıdığına şüphe yoktur. Ancak kapsam meselesi sadece kronolojiye ve türlere ilişkin bir durum olarak değerlendirilemez. Halman’ın da işaret ettiği gibi konular, isimler ve eserler edebiyat tarihinin temel taşlarını teşkil eder. Tarihçi bir döküm/istatistik işi yapmayacağına göre ister istemez bir seçme yapmak mecburiyetiyle hareket eder. Tarihçinin neyi içeri alıp neyi dışarıda bıraktığı hususu, kapsam meselesinin aslında en can alıcı noktasını oluşturur. Sözgelimi, bir döneme ait ne kadar çok isim sayılırsa o kadar kapsamlı bir tarih çalışması yapıldığını zannedebiliriz. Oysa burada gözetilmesi gereken kemiyetten daha çok keyfiyettir. İsimlerin sayısı değil, ama tarihteki önemi ve yerleridir belirleyici olan. Ancak bu minvalde bir eleştiriyi yapabilmek için, döneme ilişkin gerçek anlamda nesnel bir algıya ve birikime sahip olma zarureti vardır. Tarihçinin görevlerinden biri, bilhassa içinde bulunduğu zamanların halet-i ruhiyesine yenik düşmemek, dışardan yani nesnel bakışı temin edebilmektir. Yakın zamanların veya yaşadığımız dönemin tarihini yazma işi bu bakımdan büyük bir dikkat ve sorumluluk gerektirir. Çünkü tarih yazımı dönemlere ilişkin bir eleme ameliyesi olup, ciddi bir ilmi disiplini gerektirir. Söz konusu çalışmanın 4. cildinde Ramazan Korkmaz-Tarık Özcan ikilisi tarafından yazılan “1950 Sonrası” başlıklı yazı bu hususta önemli bir misal teşkil etmekte. Bu yazının şiire hangi pencereden baktığını, şiiri tarihe geçirme bağlamında hangi edebi, poetik ve kültürel kriterlere yaslandıklarını anlayabilmek oldukça güç. 1960’a kadar doğru bir şekilde şiire poetik bir çerçeveden bakıldığı halde, 1960-1980 arası şiirin “ideolojik yönelimler” temelinde kategorize edilmesi, tam anlamıyla bir kolaycılık olmuş, eleştirel platformdaki yaygınlaşmış bakış açılarının manipülatif etkilerine maruz kalınmıştır. Şairlerin idelojik konumlarına ve tavırlarına göre değil, şiir karakterlerine göre tanımlanması modern şiirin bir gereğidir. Nasıl İkinci Yeni şairlerinden söz ederken İslamcı, Marksist, bireyci gibi bir kategorileştirme yapma gereği duyulmuyorsa, tarihçinin burada da poetik-edebi bir kavramlaştırma ve tanımlama biçimine sahip olması gerektir. Yazıdaki harcıalemlik bununla kalmıyor, anılan kimi şair isimleri ve değer hükümlerinde de benzer durum sergileniyor. “Ulusalcı söylem” başlığı altında Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992), Dilaver Cebeci (d. 1943) gibi isimlerin yer alması bir yana, Gençosmanoğlu için “Türk şiirinin destan yazabilecek kadar geniş soluklu ve güçlü bir temsilcisidir” (Cilt 4, s. 103); Cebeci için “ulusal söylemin son dönemde yetiştirdiği önemli bir şairdir… Dilde Türkçe’ye yönelmesi bakımından önemli atılımlar yapmıştır” (Cilt 4, s. 103-104) şeklinde hayrete düşürücü değerlendirmeler yapılabilmektedir. Edebiyata ideolojik kriterlerle bakınca, yapılan işin niteliği artık edebiyat/şiir tarihi yazmaktan çok, sosyo-kültürel tarih yazımına doğru dönüşüyor. Bu yüzden “Nurullah Genç (d. 1960), İslami söylemin önemli bir temsilcisidir” (Cilt 4, s. 109) gibi tamamen şiir dışı bir noktadan olaya bakılabiliyor. Kültürel yaygınlığın, başka deyişle popülerliğin başat bir kriter durumuna getirilmesi, edebiyat tarihi bağlamında ciddi bir disiplinsizliğin, tabir caizse bir amiyaneliğin göstergesidir. Ve de kabul edilemez bir yaklaşımdır. Bunun içindir ki bahis konusu yazıda, 1960-1980 aralığı şiirimizden bahsedilirken ne Alaeddin Özdenören, Turan Koç, İlhami Çiçek, ne de Mehmet Taner, İzzet Yasar gibi şairlerin ismi geçmektedir. Bu isimler hiç bir şekilde anılmazken, Metin Demirtaş, Refik Durbaş, Yaşar Miraç gibi isimlerden hassaten bahsediliyor olması, buradaki yaklaşımın ne denli popüler bir algılamayla güdülendiğinin bir ifadesidir. Bununla beraber, 1960-1980 aralığı içersinde anılan şairler listesinin tamamına bakıldığında, bunun önemli ölçüde ‘vitrinde duranlar/tutulanlar’ üzerinden oluşturulduğu söylenebilir. En azından, magazin ve iktidar siyasetleriyle neredeyse anonim hale gelmiş, getirilmiş bir listenin buraya olduğu gibi alındığını düşünebiliriz. Ancak bu da söz konusu listeyi anlayabilmemiz için yeterli değil. Zira Sennur Sezer, Hüseyin Yurttaş gibi isimler listede varken, Murathan Mungan’ın, Barış Pirhasan’nın yer almayışı bu açıdan anlaşılamaz bir durumdur. Dolayısıyla burada, sözünü ettiğimiz yazının fazlasıyla disiplinsiz ve dikkatsiz bir çalışmanın ürünü olduğunu düşünmekten başka bir ihtimal kalmamaktadır. Aynı sorun, yazının 1980-2000 aralığında da gözleniyor. Bu yirmi yıllık dönem içersinde ismi geçen şairler Hilmi Yavuz, Hüsrev Hatemi, Güven Turan, Enis Batur, Arif Ay, Haydar Ergülen, A. Vahap Akbaş ve Küçük İskender’den ibarettir. Burada, yapılan çalışmadaki alelusullük, ilmi disiplin ve dikkat sorunu birkaç bakımdan dikkat çekmektedir. Birincisi, Hilmi Yavuz, Enis Batur, Hüsrev Hatemi, Arif Ay gibi şairleri 1980 sonrasının şairleri olarak değerlendirmek kronolojik bir hatadır. Eğer bu şairler yazarların ifadesiyle “bağımsız bireyci söylem” adı altında kategorize edilecekse, bu, 1980’lere değil 1970’lere ait bir kategori olmalıdır. İkincisi, bağımsız bireyci söylem tanımlaması anılan şairlerin ortak özelliklerini belirlemekten uzaktır. Bu tanımlamanın Arif Ay için de Haydar Ergülen için de geçerli bir tanım olduğunu söyleyemeyiz. Üçüncüsü, 1980 sonrası şiir, tek başlık altında değerlendirilebilecek düzeyde ve homojen bir şiir değildir. Bu dönemle ilgili olarak mistik şiirden, mitolojik ve epik şiire kadar bir çok eğilimden söz edilmesi gerekir. Dördüncüsü, bu dönemin “bağımsız bireyci söylem” tanımı çerçevesinde anılabilecek şairleri Tuğrul Tanyol, Seyhan Erözçelik, Sami Baydar, Nilgün Marmara Birhan Keskin, Levent Sunal vs.dir. Bu yazıdaki başka bir ciddiyetsizlik de kimi şairlerin sadece isim olarak geçmeleri, şiir karakterleri hakkında hiçbir değerlendirmeye yer verilememsidir. Metin Demirtaş, Nihat Behram, Sennur Sezer, Ahmet Telli, Hüseyin Yurttaş, Ahmet Telli, Seyit Nezir, Abdülkadir Budak, Erol Çankaya, Ali Cengizkan, Akif Kurtuluş, “toplumcu-Marksist söylem” bağlamında sadece ismi geçen şairlerdir. Oysa sıradan bir antoloji de bile şairler hakkında bir iki cümle de olsa açıklama yapmaya ihtiyaç duyulur. Ebubekir Eroğlu (d. 1950) ile ilgili dokuz satırlık paragrafta ise, şairin şiirine ilişkin yapılan değerlendirme “İslamcı şiirin içeriğini metafizik sorgulamalarla zenginleştiren şairlerden birisidir” (s. 108) cümlesinden ibarettir. Hülasa bu yazı, ilmi bir tarih çalışmasının gerektirdiği disiplinden oldukça uzak, sakatlıklarla dolu bir yazı olması dolayısıyla, Türk şiirinin son 50 yılını tasvir edebilme ehliyetine sahip bulunmamaktadır. Tasvir düzeyinde bile bu denli sorunlar içeren bir çalışmadan, tahkiye boyutunda bir beklentimiz herhalde olamaz.

Öte taraftan, Baki Asiltürk’ün 1980 kuşağı şairleri listesinde de yine kimi dikkatsizlikler veya görmezden gelmelerden söz edebilmek mümkün (4. Cilt, “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Manifestolar”). Asiltürk’ün 1980 kuşağı şair listesinde yer alan isimler şunlar: Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Enver Ercan, Lale Müldür, Osman Hakan A., İhsan Deniz, Oktay Taftalı, Ahmet Erhan, Metin Celal, Necat Çavuş, Seyhan Erözçelik, Şavkar Altınel, Salih Bolat, Mertin Cengiz, Roni Margulies, Ali Günvar, Adnan Özer, Hüseyin Atlansoy, Vural Bahadır Bayrıl, Arif Ay, Sunay Akın, Küçük İskender, Birhan Keskin, Seyhan Erözçelik, Sami Baydar, Nilgün Marmara, Birhan Keskin (Cilt 4, s. 148). Asiltürk, verdiği listeyi, “..gibi şairler dönem şairleri arasında öne çıkanlardır” ifadesiyle tamamlayarak tarih yazımının gerektirdiği ilmi disipline asla yakışmayan bir yöntem ve üslupla konuşmaktan, başka deyişle kaba bir tasvir mantığıyla hareket etmekten kaçınmamaktadır. Asiltürk’ün Turan Koç,Mehmet Ragıp Karcı, Osman Konuk, Akif Kurtuluş, Mehmet Müfit, Gülseli İnal, Orhan Aklaya, Şaban Abak isimlerini listesine taşımamış olmasını herhalde basit bir dikkatsizliğin sonucu diye düşünmeliyiz. Ne ki, bir tarih çalışmasının ciddiyeti ve önemi çerçevesinde böylesi dikkatsizliklerin kabul edilemez olduğu da bilinmek durumundadır.

Bahis konusu Türk Edebiyatı Tarihi adlı çalışmanın genel sistematiği içinde de bazı tutarsızlıklar gözlenmekte. Şöyle ki, 1920 öncesini içeren ilk 3 ciltte, hemen her edebiyat dönemine ilişkin “tarihi, sosyo-kültürel bağlam” verilmişken, “Cumhuriyet Dönemi” tarihini içeren 4. ciltte her nedense bu ihmal edilmiş. Bu ihmalin ilmi, edebi bir dayanağının olabileceğine açıkçası ihtimal veremiyorum. Bunun daha çok bir kolaycılıktan, eldekilerle yetinme gibi bir tutumdan kaynaklandığı düşünülebilir. Nitekim aynı kolaycılık, sistematik bağlamda tahkiyenin ihmal edilmiş olmasında da görülebiliyor. Hece, Garip, Toplumcu Gerçekçi, İkinci Yeni gibi akımların, şiirin aktığı ırmak içersinde nereden nereye geldiği, birinin diğerini nasıl etkilediği veya dönüştürdüğü gibi hususlarla ilgili olarak, Cumhuriyet dönemi şiirini tahkiye edici bir anlatımdan söz edemiyoruz. Oysa Türk Edebiyatı Tarihi’nin “erken”, “klasik” ve “Osmanlı modernleşmesi”ni içeren dönemlerine bakıldığında dil, muhteva, tür ve tarz bağlamlarında yaşanan değişimlerin boyutları ve özellikleri hakkında bir fikir edinmek mümkün olabilmektedir. Mesela Türk edebiyatının erken döneminde, Yunus Emre’nin nasıl bir birikimin ve silsilenin ürünü olduğu; Türk dünyasında Ahmet Yesevi ile ilk meyvelerini veren tasavvufi bakışın, Lokman Perende, Hacı Bektaş Veli, Baruk Baba, Taptuk Emre silsilesiyle Yunus Emre’ye ulaştığı, Yunus Emre’nin bu birikimi “yeni bir yorum”la evrenselleştirdiği bilgisini buluyoruz. (Cilt 1, s. 216) Divan edebiyatındaki şarap ve sevgili motiflerinin ardında ise, Selçuklu bürokrasisini elinde tutan “İranlı küttab’ın” (Cilt 1, s. 221) etkilerinin olduğunu, bunun da Sasani kültürünün bir uzantısı olarak ortaya çıktığını Halil İnalcık’ın yazısından öğreniyoruz: “İslam öncesi Sasani menşeinden gelen üçlü gelenek, yani şarap, musiki ve şiir, işret meclisinin olmazsa olmaz bir gereği olarak sayılmış, Anadolu Selçukluları, Türk beylik ve saltanatlarında bu şekliyle sürüp gelmiştir.” (Cilt 4, s. 225) İnalcık, Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eserinde şarap içmenin kuralları ve adabına ilişkin verdiği bilgilere dayanarak, şarap kültürünün saray bürokrasisinde ne denli hakim ve kabul görmüş bir bu gelenek olduğuna işaret etmektedir. (Age, s. 232)

Türk Edebiyatı Tarihi’nin “klasik dönem” adı altında konu edilen bölümü, kanaatimce bu eserin en başarılı bölümünü oluşturmaktadır. Klasik dönem burada başarılı bir şekilde tahkiye edilmiş denebilir. Divan şiirinin çok da kült bir şiir olmadığı, kendi içersinde farklı eğilim, duyarlık ve üslupları barındırdığı hususu klasik dönem çerçevesinde oldukça açıklayıcı bir şekilde vuzuha kavuşturuluyor. Nefi’nin yenilikçiliği (Cilt 2, s. 253), Şeyhülislam Yahya’nın sosyal duyarlığı (Cilt 2, s. 256), Seb-i Hint üslubunun Nabi başta olmak üzere Nef’i, Neşati, Naili’nin şiirleri yoluyla Divan şirine ferdiyeti getirdiği (Cilt 2, s. 265), Hint üslubunun 17-18. yüzyıllarda Gevheri, Niyazi Mısri, İsmail Hakkı Bursevi, Nedim, Lekofçalı Galip, Hersekli Ahmet Arif, Üsküdarlı Hakkı’da olduğu gibi şiire realitenin ve mahallileşmenin (folklorun) girmesini sağladığı (Cilt 2, s. 285) hakkındaki değerlendirmeler, Divan şiirine daha doğru ve sağlıklı bir bakış açısı kazandıracak mahiyettedir. Sebk-i Hindi üslubunun Divan şiiri ve genelde Türk şiiri üzerindeki etkilerini/sonuçlarını çok iyi tahlil etmeye ihtiyaç olduğunu buradan çıkarsıyoruz. Buna bağlı olarak, Türk şiirinin klasik döneminden sonraki erken modernleşme sürecinin de daha dikkatli değerlendirilmesi ve adlandırılması gerektiği anlaşılmaktadır. Şiirde bu süreçte ortaya çıkan değişim çabalarının tamamen Batı tesirine indirgenerek açıklanmasına, belirttiğimiz sebep çerçevesinde belli bir rezerv konulmalıdır sanıyorum. Batı tesirinin radikal ve hızlı bir dönüşüme sebep olduğu aşikardır. Ancak Sebk-i Hindi üslubunun Divan Şiiri’nde giderek baskın bir eğilim olmaya başladığı ve klasik şiirin son büyük temsilcisi olan Şeyh Galip’te de Sebk-i Hindinin etkisini dikkate alacak olduğumuzda, Türk şiirinin zaten realitenin ve ferdiyetin dünyasına doğru adım adım ilerlemekte olduğunu tahmin edebiliriz. En azından Sebk-i Hindi etkisinin, Türk şiirini, modernleşme hamlelerine müsait, elverişli bir zemine doğru taşıdığını, içerden bir manivela etkisi yaptığını düşünebiliriz. Ancak Türk Edebiyatı Tarihi’nde bu çerçevede bir değerlendirmeye şahit olamıyoruz. 1860 tarihi itibariyle başlatılan “Yenileşme Dönemi ve Osmanlı Modernleşmesi”, bu dönemi tamamen Batı tesiri altında şekillenen bir süreç olarak yansıtmaktadır. Bu da gene, edebiyat tarihini tahkiyeci bir yaklaşımla ele alamamanın bir sonucu sayılabilir. Başka bir ifadeyle, bu durum, yenileşme dönemi edebiyatını klasik döneme eklenmiş bir ‘vagon’muş gibi algılamaya sebebiyet vermektedir. Böylelikle edebiyat tarihi siyasi tarihin bir izdüşümü haline getirilmekte, dahası edebiyatın ve siyasetin gerçeklikleri birbirine karıştırılmaktadır. Siyasetin kural ve gerekleri ne de olsa az çok ithal edilebilir, tepeden inme pratize edilebilir niteliktedir. Oysa edebiyat dediğimiz şey daha bünyevi, daha organik, daha tabii ve sürekliliğe dayalı bir gerçekliğe sahiptir. Gerçi, Orhan Okay’ın Akif Paşa iler ilgili tespitleri, yenileşme döneminin şiirimizdeki ipuçlarını tespit etmesi bakımından önemlidir: “Divan şiirinin Batı tesiri olmaksızın farklılaşmaya açılabileceğini göstere tek bir örnek, zamanından günümüze kadar dikkatleri çekmiş ve tartışmalara yol açmıştır. Tanzimat’ın ilk yıllarına yetişen fakat edebiyatta yenileşme hareketlerini göremeyen Akif Paşa’nın (1787-1845) “Adem Kasidesi” (1843), dil ve bütün estetik sistemiyle eskinin devamı olmakla beraber, klasik kaside geleneği içinde, bir şahsa değil, bir kavrama (adem / “yokluk”) methiye yazmak ve olağanüstü bir ihtirasla yokluğun ve bedbinliğin felsefesini yapmak gibi yenilikler taşır.” (Cilt 3, s. 60) Burada tabii ki, yenileşmenin (modern şiirin) klasik şiir içinde bir prototipini bulmaktan söz etmiyoruz. Adem Kasidesi de zaten Orhan Okay’ın belirttiği gibi prototip olmaklığıyla değil farklılığıyla dikkat çekmiştir. Demek istediğimiz de tam budur. Sebk-i Hindi etkisinin giderek yeni bir üslup, yeni bir bakış ve yeni bir dünya algısı üretme yönünde klasik şiirimizde tarihi bir gedik açmış olma ihtimalini irdelemek gerekmektedir. Türk Edebiyatı Tarihi’nde böyle bir bağlantının (hikayenin) kurulamamış olması, belki de bu eserin yumuşak karnına işaret etmekte. Başlangıcından günümüze Türk edebiyatının tarihini yazmak gerçekten de bir kişinin yapabileceği işlerden değildir. Bunun, ancak bir ekip çalışmasıyla altından kalkılabilecek geniş çaplı, yorucu bir iş olduğu muhakkaktır. Ancak böyle bir çalışmanın hakiki anlamda bir ekip çalışması olması da zaruridir. Aksi halde belirttiğimiz kopuklukların önüne geçilemeyecek, edebiyat tarihimiz dört başı mamur bir tahkiyeden mahrum kalacaktır.
Söz konusu eserde dikkat çekici noktalardan biri de, sistematik (editöryal) zaaflardır. Ayrıntı bir husus gibi gözükmekle beraber, Yunus Emre, Karacoğlan gibi önemli halk şairleri müstakil bir yazı konusu edilmediği halde, Pir Sultan Abdal’ın ayrı bir yazı başlığı yapılması pek anlaşılır olmamıştır. Bu geleneğin sadece Pir Sultan Abdal ile temsil edilmesi söz konusu olsaydı, bunu anlayabilirdik,. Ancak bu geleneğin içinde Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Sururi gibi başka şairlerin olduğu malumdur. Dolayısıyla böyle bir yazı, bize, eserin dikkatli ve disiplinli bir şekilde sistematize edilmemiş olduğunu düşündürmektedir. Bu da bir ölçüde Mehmet Erdoğan’ın belirttiği bir noktaya, eserin “yeni bir telif değil, mevcut teliflerin gözden geçirilmiş bir versiyonu/derlemesi” (Erdoğan 2006) olmasına bağlanabilir. Eserdeki sistematik-bütünlük sorunu, Erdoğan’ın şu tespitlerini haklı çıkarır niteliktedir: “konular ve standartları baştan tespit edilmemiş; alanla ilgili daha önce yapılmış çalışmalar bir çeşit derleme-uyarlama yoluyla bir ortalamada toparlanmaya çalışılmıştır. Bu durum, hem tekrara hem de boşluklara sebep olmuştur.” Böyle bir çalışmada üslup bütünlüğü sağlamanın oldukça zor olduğu, hatta bunun şart olmadığını söyleyebiliriz. Ancak editöryal olarak, eserin genelinde belirli bir insicamı sağlama zaruretinin olduğu muhakkaktır. Eser, kendi içinde yapısal bir bütünlük, bir insicam gösterme zorunluluğundadır. Bu insicamı yazıların ilmi ve entelektüel muhtevasında görebilmek mümkün değil. “Kaliteli metinlerle zayıf metinler, yeni teliflerle derleme-uyarlamalar iç içe girdiğinden” (Erdoğan, agy), söz konusu eser editöryal disiplinden mahrum bir görüntü vermektedir.

Bu çalışmanın, Talat Sait Halman’ın sunuş yazısında ifade ettiği gibi “Türk edebiyatının oluşumunu yorumsal, eleştirel yöntemlerle değerlendirme” gücünü ve iddiasını nereden aldığını anlamakta zorlandığımı itiraf etmek durumundayım. Halil İnalcık, Walter Andrews ve Orhan Okay’ın yazıları çok farklı bir yerde durmakla beraber, en azından bizim fark edebildiğimiz bir kısım çalışmanın -bilhassa 4. cilt etrafında ifade ettiklerimiz bağlamında- tasvir düzeyinde kaldığı, dolayısıyla bazı boşluklara sebep olduğu çok açıktır. Dolayısıyla eserin kronolojik, tematik ve türsel kapsamına bakılarak “tamamlanmış bir ilk çalışma” olduğunu söylemek son derece afaki bir yaklaşımdır.

Ancak, bütün eksik ve sorunlarına rağmen eserin hakkını da yememek gerekiyor. Türk Edebiyatı Tarihi adlı bu eser, gerek kronolojik ve tematik kapsamı, gerekse sahip olduğu muhtevası ile gerçekten de hacimli ve yüklü bir bilgi-düşünce birikimini bir araya getirmiştir. İçerdiği birikim itibariyle mevcutların daha ilerisinde olduğu doğrudur. Fakat özellikle Cumhuriyet dönemi edebiyat tarihi bağlamında bu eserin güvenilir bir referans kaynağı olduğunu söylemenin imkanı olmadığını üzülerek de olsa belirtmek durumundayız.

Kaynakça
Meriç, Cemil (1980) Kırk Ambar, Ötüken Yayınları.
Türk Edebiyatı Tarihi 1-2-3-4 (2006), Derleme, Genel Editör: Talat Sait Halman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Sander, Oral (1998) Siyasi Tarih, İmge Yayınları.
Erdoğan, Mehmet (2006), “Türk Edebiyatı Tarihi” Üzerine Notlar, Kılavuz Dergisi 43, Ekim.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn