cemal şakar’la söyleşi

cemal şakar’la söyleşi
3 Ağustos 2009 - 2:46

–Sanat ve hayat arasındaki irtibat modern zamanlardan Postmodern zamanlara nasıl bir seyir izledi/izliyor? –Sanatla hayat arasında bir bağ var mı; yoksa biz mi varsayıyoruz emin değilim. Hayat aslında kendi mecraında akıp gidiyor; sanatın yapıp ettiklerine pek de kulak astığı filan yok. Bu bakımdan sanatın etkilerini daha çok üstyapıda aramak gerektiğine inanıyorum;...

Sanat ve hayat arasındaki irtibat modern zamanlardan Postmodern zamanlara nasıl bir seyir izledi/izliyor?

Sanatla hayat arasında bir bağ var mı; yoksa biz mi varsayıyoruz emin değilim. Hayat aslında kendi mecraında akıp gidiyor; sanatın yapıp ettiklerine pek de kulak astığı filan yok. Bu bakımdan sanatın etkilerini daha çok üstyapıda aramak gerektiğine inanıyorum; zira sanatın kendisi bir üstyapı kurumu. Dolayısıyla diğer üstyapı kurumlarıyla birlikte hemen iktidarın yarattığı çekimin etkisine girme meylindedir. Sanatla hayat arasında bir bağ kurulacaksa burada bence dikkat edilmesi gereken husus; her zaman bir paradigmanın diğerlerini alt edip egemen olmasıdır. Egemen paradigmanın gündelik hayatımız üzerindeki belirleyici otoritesi bir yana; daha da vahim olanı gerçeklikilkemizi belirliyor olmasıdır. Biraz açalım: Gerçekliğin, bir biçimde temsili olan sanat, kendini gerçeklikle kurduğu ilişki üzerinden ifade eder. İster gerçeküstü, isterse bilinçakışı ya da kiç olsun her sanat tarzı, gerçekliğin layıkıyla ancak bu şekilde cemal3temsil edilebileceği iddiasındadır. Dolayısıyla egemen paradigma bizim gerçeklikle kurmaya çalıştığımız bağı belirlemek ister. Örneğin ortaçağlar boyunca tabiat, Tanrının bir kitabı olarak algılanırdı ve sanat bu anlamda ‘en güzel’in temsili, ‘en güzel’in arayışıydı; ‘altın oran’ o zamanların neredeyse tek estetik ölçütüydü. Sonraları Newton fiziğinin belirlediği gerçeklik anlayışı, realizm, natüralizm gibi akımlara yol açtı. İzafiyet teorisi, gerçekliğin tekil değil çoğul olduğunu öne çıkardı; gerçeklik ötesiyle birlikte algılanmaya başlandı ve gerçeküstücülük, dadaizm, kübizm gibi akımlar ortaya çıktı. Psikanalizle doğan bilinçakışı filan da sayılabilir. Şimdilerde postmodernizmle birlikte yüksekgerçekliğin temsil biçimleri aranıyor.

Önce de söylediğim gibi hayat bunların hiçbirini umursamıyor; ama birileri hayatı fazlaca umursuyor ve durmadan onun doğal mecraına setler çekerek müdahil olmaya çalışıyor. Sanatla hayat arasındaki bağ tam da bu noktada can alıyor ve sanatçıyı tutum almaya zorluyor.

Modern zamanlara kadar sarayların, şatoların, köşklerin himayesiyle varlığını idame ettirenler de; sonralarıysa ‘gizli el’in düzenlediği piyasada tutunabilmek için türlü pazarlama hilelerine başvuranlar da sanatçıydı;  ama asıl ‘merkez’in sağladığı imkanları reddedip kıyıda köşede kalmayı seçip çok ağır bedeller ödemeyi göze alanları sanatçı saymak gerekli.

W. Benjamin, 19. yüzyılda röprodüksiyon tekniklerinin gelişmesiyle, sanatın doğasında bir başkalaşma ortaya çıktığını öne sürmüştü. Sanat, bir anlamda alışılmış “aura”sını kaybetmişti böylece. Burjiva, sanatı “dinden” bağımsızlaştırmış, bu da sanattaki özerklik kavramının güçlenmesine yol açmıştı. Günümüzde sık kullanılan bir terim olarak “özerk sanat” kavramına bu arak plandan hareketle nasıl yaklaşırsınız?

Üzerine fazla düşünmediğimiz ama kullanmaktan keyif aldığımız kavramlar var. Bu kavramlar müthiş büyülü, insan kendini onlardan alıkoyamıyor. Aslında bu büyülü kavramların anlam alanları net değil, tam tersine müphem ve muğlak, bu yüzden delaletleri de yok. İsteyen, onlara dilediğince anlam yükleyebilir; belki de büyüleri buradan doğuyordur.

Bu bakımdan özerk sanat, saf sanat, derunî sanat herhangi bir anlamı  olmayan ya da anlamı kullanıcıları tarafından belirlenen kavramlardır. Dikkat edin Benjamin, özerkliği dinden bağımsızlaşmayla ifade ediyor. Bu yaklaşımı doğru kabul etsek bile, dinden bağımsızlaşan sanat öylece orta yerde, tüm etkilerden azade olarak birbaşına mı bırakılıyor; yoksa burjuvazinin kurduğu dünya tasavvuruyla bir alış-verişe giriyor mu?

Daha önce sözünü ettiğim egemen paradigmanın belirleyiciliği tam da böyle bir şey işte: Burjuva, sanatı dinden bağımsızlaştırdığını  iddia ederek; ona hak ettiği itibarı geri vermiş oluyor. Öyle ki, sanat bundan böyle özerk olacaktır, asla ve kata burjuvazinin taleplerinden dahi etkilenmeyecektir. İşte hakiki sanat tam da budur!

Aslında burada daha da vahim bir hata yapıyoruz: sanattan söz ederken sanki ontolojik bir varlıktan söz eder gibi davranıyoruz. Oysa söz konusu olan her daim sanatçıdır; sanat bir yerden bir yere gitmez, o sadece bir araçtır. Bir yerlere giden gelen sanatçıdır ve bu gidiş gelişlerini de, en geniş anlamıyla onun inançları belirler. Eser müessirden bağımsız olamayacağı gibi; her zaman onun inançlarının bir gereği, bir ifadesi olarak tecessüm eder. Özerk sanat, saf sanat, derunî sanat sadece burjuvazinin hatta geniş anlamıyla iktidarın bir örtüsüdür. Bu örtüyle kimi eserler dönemin en iyilerini temsil ederken; diğerleri yok sayılarak, marjinalleştirilerek bir kuytuda okuyucusuyla/izleyicisiyle buluşması engellenmeye çalışılır.

Postmodernizm bazen büyük bir yılgınlığın habercisi gibi boy gösterir; geriye dönülecek hiçbir yer, çalabileceğimiz hiçbir kapı  kalmadığını haykıran, umutsuzluğun kol gezdiği anti-hiyerarşik afrodizyak kahkahalarla bir sürü kavram yığar önümüze: Çoğulluk, tarihin sonu, heterojenlik, yerellik, parçalanmışlık, öznenin merkezsizleşmesi… Postmodern zamanların romanları nasıl bir dünya içinden nasıl bir dünyaya sesleniyor?

Ülkemizde postmodernizm tartışmalarını ilk başlatanlar Müslüman aydınlar oldu. İronik bir durum, hatta dramatik bile diyebiliriz; ancak bu dramda Müslüman halkların sıkışmışlığı başat rol oynadı. Öyle ki, tüm dünyada Müslümanlar nefes alamaz bir hale gelmişlerdi, modernizm denen tanınmadık, bilinmedik bir garabetle baş etmenin yolunu bulamamışken; birden postmodernizmden söz edilir olmuştu. Üstelik postmodernizm, bizim yaşadığımız sıkışmışlıklara karşı bazı vaatler de taşıyordu: Sizin de vurguladığınız gibi çokluk, cemaat, birlikte yaşamak gibi. Müslümanlar olarak başkaca çaremiz de yok gibiydi; kendi dinamiklerimizden hareket etmeyi zaten yüzyıllardır unutmuştuk. Birden Batının bizim yaşadığımız sıkışmışlığı anladığını, hak verdiğini düşündük galiba. Onlar evrensel değerlerin tek savunucularıydı; bizse bütün değerlerini kaybetmiş ya da yeniden üretememiştik. İnsanî haklarımızı aramak üzere sorunlarımızı, davalarımızı oralara taşımaya başladık, onlardan hakem olmalarını istedik. Sonuçlar üzerinde durmanın bir anlamı yok.

Bence postmodernizmin üzerimizdeki büyüsel etkisi buralarda yatıyor. Postmodern vaatlerle birlikte hemen Medine Vesikasını hatırladık; birlikte yaşamak konusunda ak-pak sicilimizi öne çıkarmaya başladık; bu sicili referans göstererek diyalog ve hoşgörüye ne kadar da yatkın milletler olduğumuzu savunmaya başladık; sanki Batı bunları bilmiyor gibi ya da onlara iyi anlatılmamış gibi kabahati kendimizde aramaya başladık.

cemal2Batıya karşı kabahati kendimizde ararken, son birkaç yüzyıldır Müslüman halklar olarak yaşadığımız izmihlalin hatta azabın sorumluluğunu üzerimize almaya hiç yanaşmadık. Sultanlarımız bazı siyasî hatalar yapmasaydı, Batı hilekârlığıyla kurduğumuz düzenlere çomak sokmasaydı, her şey yolunda gidecekti, gibi tuhaf teselliler arar olduk. Aslında bugün Çin Seddi’nin ardında neler olduğunu kestiremezken; başka diyarlarda yüzlerce insan her gün bombalar altında şehit olurken, benzer tesellilerle avunmayı seçiyoruz. Nasıl olsa İlahî bir cebir altındayız, bunlar yaşanacakmış, bize düşen camilerimizde, evlerimizde, tekkelerimizde sabretmek ve zalimlerle hesaplaşmayı Allah’a havale etmek gibi bir meskenet içindeyiz. Bu tablo içinde yaşanan trajediler de işin çabası. Çünkü meskenet içinde başına gelenlere ‘sabredemeyenler’, Tanrıyla olan ilişkilerini gözden geçirmeye başlıyorlar: çocukların ne günahı vardı, yaşlıların, kadınların… Diğer yandan da, Afganistan’ından Afrika’sına kadar Müslümanların korkunç bir cehaletle kör edilip aşiretlerin, kabilelerin kan davaları uğruna ölmelerini istemek de kolaylaşıyor. Nedense bütün bu yaşananlar karşısında din algımızı, Tanrı tasavvurumuzu gözden geçirmeye, bu bağlamda kabahati başkalarında aramak yerine kendimizde aramaya hiç yanaşmıyoruz. Nasıl olsa her fırka necat vaat ediyor. Ama bunca necat vaatlerine rağmen izmihlalimiz nihayet bulmuyor.

Postmodern durum, kısaca özetlemeye çalıştığımız ahvalin üzerini örtüyor. Ayrıca zalimlerin dünyayı yeniden inşa etme planlarını  meşrulaştırıyor. Roman da, her türlü ‘büyük anlatı’dan bağımsızlaşmış bir durumda, yaslandığı hiçbir hakikat olmaksızın, yazmanın hazzı, anlatmanın keyfi uğruna gittikçe insana dair hallerin parodisini yaparak bir yap-boza dönüşmektedir. Ülkemiz açısından postmodern roman bir eğlence olmanın yanında, geleneksel olarak sahip olduğumuz kimi simgeleri kendi bağlamlarından kopararak içini boşaltmakta, yeni kurduğu simge-simgelenen ilişkileriyle de düşünsel dünyamızı harmanlamaktadır.

Peki Postmodernizmden etkilen edebiyat modern edebiyatın cevabını  vermekte âciz kaldığı baş döndürücü toplumsal, tarihsel, kültürel, ekonomik değişim ve dönüşümlere koşut olarak gelişen sancılı sorulara verilen yepyeni bir yanıt mı yoksa, modern edebiyatın kendini yenileme gücünü varsayarsak, modernliğin biçim değiştirmiş ileri bir aşaması, uzantısı mı?

Biliyorsunuz, başta sosyologlar olmak üzere akademisyenlerin tartıştığı  bir konu bu. Kimileri yeni bir dönem, kimileri modernliğin radikalleşmesi, kimileri de ultra-modernlik diyor. Zaman gösterecek. Ancak ülkemiz açısından postmodernizmin bunca hararetli bir biçimde tartışılmasını yerinde bulmuyorum. Çünkü postmodernizm Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde yaşanan haliyle bizim için basbayağı lüks ve fantezi. Bizde özellikle sanatı bunca etkilemesi de bu lüksün ve fantezinin sanatçılar eliyle taşınmasıyla ilgili. Yoksa postmodern bir hayat yaşıyoruz da sanat bundan etkileniyor değil; tıpkı bunalım, yabancılaşma edebiyatının taşınması gibi.

Postmodern edebiyat, bence modernin başa çıkamadığı sorulara/sorunlara bir cevap niteliği filan taşımıyor. Tam tersine modernliğin dünyayı bir cennete çevirme iddiaları vardı; yıkıp yeniden kuracaktı. Postmodernliğinse insanın yaşadığı sorunların karşısında bir afyon gibi onu alıp oyunun, hazzın, bulmacanın keyfi içinde başını döndürmekten başka derdi yok sanki.

Bir imge çılgınlığı yaşanıyor nicedir. Herkesin çılgınca imge üretmesi geçici körlükler yaratmış olabilir. İmge üreten, seçerek imge toplayan, görüntü  üstünde kafa patlatan biri olarak nasıl bakıyorsunuz imge çılgınlığına?

Doğrusu bu imge işi oldukça problemli bir alan. Hele bizim gibi suret yasağının olduğu varsayımının bunca kuvvetli olduğu toplumlarda vay imgenin haline. Çocukken çizdiğimiz resimlerden dolayı yediğimiz fırçaları düşünün: Yarın ahirette, Allah, hadi bunlara can ver bakalım diyecek, o vakit ne yapacaksın! Ancak aradan yıllar geçti; gerçekliği yitirdiğimiz, her şeyin yüksekgerçeklik içinde bir simülasyona dönüştüğü iddiaları arasında bugün ninelerimiz, dedelerimiz haklı çıktı. İmge-ikon-put arasında kıldan ince kılıçtan keskince bir hat olduğunu biliyoruz. Sorun bence tam da bu hattın geçişkenliğinde yatmaktadır: İmge sadece kendini mi göstermekte, imaları kendi üzerine mi toplamakta yoksa bir başka hakikate gönderme mi yapmaktadır!

Müslümanlar açısından sorun daha da problemlidir. Kur’an Allah’ın kevnî âyetlerine bakmamızı ve akletmemizi, düşünmemizi emretmektedir. Sanatçı da bu âyetlerden yola çıkarak eser verirken, eserinde âyetlerin temsilinin yolunu ararken bu emre uymak mükellefiyetindedir. Sanatçı için sıratı geçmek gibi bir şey. Bir de sırtımızdaki bin yılı aşkın geleneğin yükü.

Yanılmıyorsam ilk kez 2. Yezid’in hükmüyle suret yasaklanmıştı. Sonraları  bu hüküm sanki içtihad olarak düşünüldü ve yasak katı  bir biçimde uygulanmaya çalışıldı. Aslında ilk dönem Arapları  açısından bunun anlaşılabilir bir yanı vardır. Çünkü onlar için binlerce yılın putperest geleneği bilinçdışlarında her daim hâzır ve nâzırdı; kışkırmaya meyyaldi. Tıpkı İsrailoğullarının selamete erer ermez, ellerinde ne var ne yoksa onlarla hemen altın buzağı yapıvermeleri gibi. Ancak sonraları diğer dinlerle geleneklerle temas etmenin sonucu bu yasak bir şekilde delindi. Minyatür, kaligrafi hatta şemail İslâm sanatının içine giriverdi. Bir şeyler İslâm dairesinin içine bir şekilde giriverdi mi, onları sorgulama alışkanlığımız pek yok; adıyla müseccel, İslâm Sanatı. Cami duvarlarımızı dolduran Allah’la başlayıp ehl-i beyte kadar hatta kimilerinde aşere-i mübeşşereye kadar uzanan lafızlar hep İslâm Sanatı içinde değerlendirildi. Oysa kaligrafiyle ikonografi arasındaki ilişki oldukça bârizdir.

Allah’tan gayrısının karşısında, bir şeyler bizde ihtiram ve tazim duygusu uyandırıyorsa, orada pis bir koku vardır. Hz. Peygamberin putlar karşısında duyduğu bu pis kokuyu eğer imge bizde de uyandırıyorsa uyanık olmak icap eder.

Kültür endüstrisi, kapitalizmin yeni iktidar biçiminin insanların içinde, zihnen de kurulmasına bir yıldız aktör olarak katılmıştır. Bu nedenle başlıbaşına yakıcı, can alıcı ve mutlaka iyi tanımlaması gereken çok önemli bir konudur kültür endüstrisi… Metalaşan roman, öykü, şiir ve öteki sanat dalları… reklamla ivme kazandırılan piyasa ekonomisi, satışlar… Arz ve talep ilişkisi… Kısacası endüstri ortamında sanatın hali sizce nasıl görülmekte?

Sanattaki bu gelişmeyi daha önce değindiğimiz özerkleşmeyle ilişkilendirmeliyiz. Ortaçağlar boyunca haminin gözetmesi altında ayakta durabilen sanatçı; sonraları Benjamin’in tespit ettiği üzre özerkleşince ‘belirsiz bir kitleye’, bir anlamda müşteriye hitap etmeye başladı. Kapitalizmin pazarı belirleyen o zalim gizli eli böylelikle sanata da uzanmış oldu. Pazarda müşteri kapmak, ilgiyi üzerine çekmek için sanatçılara kimi hak etmediği sıfatlar verilmeye başlandı: Yaratıcılık, intihal, özgünlük gibi bugün sıkça kullandığımız kavramlar tam da bu dönemde doğmaya başladı.

Tabii bizim burada düşünmemiz gereken; sanat, tamam endüstrileşmesin, arz-talep ilişkisi sanatın üzerinde baskı oluşturmasın derken, neyi önereceğimizdir. Eskisi gibi saraylar, şatolar, köşkler etrafında hami/yanaşma düzeni mi sürsün?

Aslında yaptığınız değerlendirme, ülkemiz açısından daha çok sol için geçerli. Çünkü onların, beğenin beğenmeyin kurumları, yayınevleri, editörleri, piyasaları, arzları ve talepleri var. Müslümanların hali ortada, piyasa olmadığı için ne arz var ne de talep. Bugün yayınevlerinin bir kısmının edebiyat eserlerine yer vermeleri lütuf sayılıyor. Dürüst olmakta yarar vardır; Müslümanların ekserisi sanata/edebiyata filan inanmaz; inanmadığı gibi faydasız ilim olarak görürler ve faydasız ilimden de Rabblerine sığınırlar. Bundan dolayı sorduğunuz soru, bence batıldır.

Peki, postsanat ürünleri karşısındaki tavrımızın ve onlara bakış biçimimizin  vaat ettiği bir ufuk var mı?

Sorun şimdilik Batının sorunu; inşallah buralara taşınmaz. Çünkü  postsanat, Batıda dışkılarla yapılan resimlerden tutun da, dışkılarını kutulayıp imzalayıp satanlara; boş tuvalleri resim olarak sergileyenlere, pornografiyi bir şekilde postsanatla ilişkilendirenlere kadar gelip dayanmış durumdadır. Biz bugün ahlakî ilkelerimiz gereği, postsanatın geldiği noktayı konuşamayız, yazamayız bile.

Neden “yaratıcı yazarlık” kursları  açılıyor? Yaratıcılık ve yazarlık mı  öğretilebilir bir şeydir; yoksa bu yetilere sahip kimselerin yaratıcılığı/yazarlığı eğitilebilir midir?

Ben, sanatçılık için yeteneğin gerekli olduğuna ve yeteneğin verili olduğuna inanlardanım. Gerisi elbette öğrenilebilir bir şeydir. Bu bakımdan yeteneklerin keşfi ve gelişimi için kurslar yerinde olabilir. Yeteneğin verili olduğuna vurgu yaparak eğitime karşı çıkmakta doğrusu bir uyanıklık seziyorum. Sanki böyle olduğunu iddia edenler, kendilerini seçkinleştiriyorlarmış gibi geliyor bana. Hani, bazı dizelerin ve cümlelerin Allah’tan geldiğini filan sıkça duyarız; bence burada iki şey birden yapılıyor: İlkin sanatçı kendisini diğerlerinden ayırarak seçkin bir konuma yerleştiriyor, bana veriliyor kardeşim, sana verilmiyorsa bir düşün! Diğeriyse eserindeki beceriksizlikleri, zaafları hatta sanatçı olarak yüklenmek zorunda oldukları sorumlulukları Allah’a havale etmiş oluyorlar. Geleneğimiz bu bakımdan oldukça zengin eserlerle doludur; satır satır kendisine yazdırıldığını, nerdeyse levhalar halinde aldıklarını iddia edenler hiç de azımsanacak gibi değil.

Son yıllarda sizi takip edenler, birçok yazınızda “sanat kuramı/düşüncesi” üzerine özel bir vurgu yaptığınızı  biliyorlar. Nedir, sanat ve kuram ilişkisi? Dikkat çekmek istediğiniz özel bir alan mı  var?

Bu iş biraz tersinden işliyor; olması gereken, eserlerden yola çıkarak kuram geliştirmek iken, bizde belki de kuram çıkacak eser verilmediğinden oturulup kuram yazılıyor ve sonra da buna uygun eserler aranıyor; tabii ki kuramla eserler arasında her zaman kapanmaz uçurumlar ortaya çıkıyor.

Dikkat çekmek istediğim alanlar var elbette; zaten bunun için oturup yazıyorum. Ama, şudur diyebileceğim kadar kısa ve net bir cevabım yok; olsaydı  durmaksızın yazmazdım. Belki şu kadarını söylemeliyim: Biz Müslümanız, ilkin Allah’ın çağrısının ne olduğu, bizi neye çağırdığı, bizden nasıl insanlar olmamızı istediğini iyice belirlemeliyiz. Ancak böylesi belirlenimlerle yeryüzündeki duruşumuzu, tutumumuzu, dünyagörüşümüzü belirleyebiliriz. Ancak böylesi belirlenimlerle bir sanat anlayışımız olabilir, oluşabilir. Ben, sanatın kendi dili ve kavramları olduğuna ve eserlerin bu özerk dünyadan verilmesi gerektiğine inanmıyorum. Allah’ın dini bizim yapacaklarımızı, yapabileceklerimizi, yapmayacaklarımızı, yapamayacaklarımızı belirlerken, nasıl olur da biz, sanatı tüm bunlardan azade olarak düşünebiliriz.

Sanatla kuram arasındaki ilişki bu anlamda önemli değildir; önemli olan kuram olarak takdim edilenin ne kadar ‘rıza’ya uygun olup olmadığıdır. Az önce postsanattan söz ettik, postsanatın kendi içinde kuramı, dünyagörüşü öylesine tutarlıdır ki, eserle kuram arasında sıkı bir tenasüp vardır. İbnü’l Arabî’nin kurduğu ontoloji de dehşetengiz bir biçimde tutarlıdır. Burada önemli olan mantıkî tutarlılık değildir; Allah’ın yasasıyla uyum içinde olup olmadığına bakılır, bakılmalıdır.

cemal1Müslümanların edebiyat ve sanatla ilişkilerinde hem düşünce hem de pratikte yani eser düzleminde tasavvufi  (s)imgelerin geniş  bir yer tutmasını nasıl değerlendirirsiniz? Bunun olumsuzlukları  olduğunu düşünüyor musunuz?

Tasavvufun simge dünyası alabildiğine zengin ve yüzyılların birikimini de taşıdıkları için müthiş bir derinliğe sahip. Edebiyatın bundan etkilenmemesi, kaçınması zaten düşünülemez. Bu düzeydeki etkilenme ya da hazır simgeleri kullanmakta herhangi bir olumsuzluk görmüyorum; sanatçıyı tembelliğe itmesi dışında.

Ancak sorun, genel ve geniş anlamıyla mistisizmin kurduğu dinî  tasavvurda. Bizim Allah’la olan ilişki biçimimizi sakatlamasından tutun da, Peygamber tasavvurumuzu, veli, evliya, tevessül gibi birçok konuda algımızı da sakatlayıp bizi bir körlüğün içinde karanlıklarda bırakmaktadır. Her tarafa kutsallık atfeden, insanı bildiğimiz tanıdığımız biri olmaktan çıkarıp ona hiç de hak etmediği payeler veren, Allah’la ilişkimizi tuhaf bir biçimde bilme ilişkisine, aşk ilişkisine çeviren bu mistik tasavvur, Sünni ortodoksiyle birlikte öylesine etkinleşmiştir ki, edebiyat ne yapsın! Edebiyat ne yapsın derken, sakın ola edebiyatı kurtarmak derdine filan olduğum sanılmasın; tam tersine sanat/edebiyat bu mistik öğretinin değirmenine az su taşımadı. Hatta genişleyip etkinleşmesinde çok önemli roller de üstlendi.

Bu sorun söyleşinin hacmini aşar, bu nedenle şunu söylemek mümkündür, bağlandığımız, yaslandığımız, beslendiğimiz dünyagörüşümüz, ideolojimiz bizim sanat anlayışımızı da belirleyeceğine göre; neye bağlandığımız önemlidir.

“Bugün bize düşen sanatı; insana, insanlığa sırtını dönerek kendi üzerine kapanan edebiyat anlayışını; ‘Gayb Hazineleri’nden arketipler devşirmek gibi kutsallıklardan arındırarak; insanî bir eylem, hatta insanın yarın sorumlu tutulacağı amellerinden bir amel olarak yeniden tanımlamaktır” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Doğrusunu isterseniz, cümleyi alıntıladığınız yazı da, elimden geldiğince açmaya çalışmıştım. Söylediğim gayet basit: kimi Müslümanlar Kutsal Sanat, İslâm Sanatı gibi başlıklar altında tuhaf kuramlar geliştiriyorlar. ‘Gayb Hazineleri’nden arketipler devşirmek’ gibi acayip garayip bir ifade, alabildiğine müphem, muğlak, sofistike… ne derseniz deyin! Kur’an’a bakıyorsunuz; orada peygamberlerin ‘ben gaybı bilmem, melek de değilim, Allah’ın hazinelerinin anahtarları da elimdedir demiyor’ mealinde ifadeleri var. Daha ne diyeyim, ne kadar açayım ki!

Muhacir romanlar kavramınız var bir de. . Bu kavramın oluşum hikayesi nedir?

Doğrusunu isterseniz, o zamanlar kimi tartışmalara, daha doğrusu birkaç yazıya canım sıkılmıştı. Biliyorsunuz, Hidayet Romanları Müslümanlara ait bir kavramsallaştırma; kimi din düşmanlarının değirmenine su taşımak; bir takım sanat konusunda otorite abilerin geniş kanatları altında yer bulabilmek pahasına uydurulmuş bir şey. Hani öyle masum bir kavramsallaştırma filan olsa söz edeceğim yoktu.

Şimdi; köyü, işçiyi, darbelerle inkıtaya uğramış devrim teşebbüslerini, meyhanelerde bunalım takılan bireyi anlatan romanlara bir sözün olmayacak, dahası onları edebiyatın içinde göreceksin; ama Müslümanların yazdığı kimi popüler romanları da Hidayet Romanı olarak yaftalayıp edebiyat ortamından ihraç etmeye çalışacaksın. Öncelikle ahlakî bir tutum değil. Kapıkullarının ve köşk sofralarının müdavimlerinin emir telakki ederek yazdıklarını; köy enstitülülerinin kasket takmakla köylülük taslamalarını; rakı şişelerindeki balıkları; Hint’ten Yunan’a mistisizmin esrarıyla aşk romanları yazanları görmezden gelip kimileri Hakk’a yürümüş, kimileri hasta yataklarında, hadi işi melodrama dökmeyelim ama; gittikçe endüstrileşerek tekelleşen edebiyat piyasası karşısında şaşakalmış, susakalmış romancılarımızı rahatça eleştireceksin, insaf yahu! Bütün bunlara aymazlık dersek, inanın bir sözüm olmaz; ne yapalım aymamış der geçeriz. Ama bütün bunlar ayıkken yapılıyorsa…!

Peki, Theodor Adorno’nun deyimiyle “hafif sanat”  ya da  “güruh sanatı” olarak bu alana dönük eleştirel okumaları  nasıl değerlendirirsiniz?

Bakın, sözünü ettiğiniz yazımda, bu romanlar edebiyatımızın şahikasıdır filan demedim. Sözüm, ikiyüzlülüğeydi sadece. Eğer hafif sanat, güruh sanat gibi bir tasnifi kabul ediyorsak; o zaman yapılması gereken mertçe bu ölçütü bütün romanlara uygulamaya çalışmaktır, kaçak dövüşmenin bir anlamı yok.

Yalnız, ben elimizde her edebî esere uygulanabilecek nesnel estetik ölçütler olduğuna inananlardan değilim. Bence her eser, nasıl inançların ifadesiyse eğer, estetik beğeni de bu anlamda ideolojiktir. Bunun en güzel örneği de eleştirmenleri yazdıklarıdır; bakın onlara, birinin yere göğe sığdıramadığına diğer ne yapmış. Örneğin İkinci Yenicilerle ilgili olarak Adnan Benk’in yazdıklarına bir bakın ya da öyküdeki 50 Kuşağıyla ilgili olarak Fethi Naci’nin yazdıklarına. Nazım Hikmet ya da Necip Fazıl hakkında yazılanlar da elimizin altında. Azıcık insaf, merhamet, adalet ve ahlak; biliyorum bunlar estetik ölçütler değil ve bir eser bunlarla değerlendirilemez. Öyle mi!

Tahakküm ilişkileriyle derdi olan çoğumuz gibi sizin de tahakküm ilişkilerini sanat penceresinden okuma/anlama/sorgulama tavrınız var. İktidarın maskesini düşürmek, hem bariz olduğu yerlerde hem tahmin etmediğimiz yerlerde onu su yüzüne çıkararak, hegemonyasını kırmak bakımından zorunlu bir tutum da bu. . . Seçkinci sanatı bir tahakküm olarak algımla nedeniniz nedir?

Atıf yaptığınız yazıda da aktarmıştım: Hani, Anadolu’nun nerdeyse her şehri için anlatılıp durulur ya; Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi diye; seçkinci sanat işte böyle bir tahakküm biçimine dönüşüyor.

Söyleşi için teşekkür ederim. . .

(Bu söyleşi HAKSOZHABER.NET’ten alınmıştır)