Cemal Şakar’la Söyleşi

Cemal Şakar’la Söyleşi
21 Ocak 2010 - 7:19

-Öykü yazma serüveniniz ne zamana ve nelere dayanıyor? –Araya uzun yıllar giriyor; böyle sorulara muhatap olunca, galiba geriye dönerek kendimize bir hikaye kuruyoruz. Bu nedenle farklı zamanlarda sorulan bu tür sorulara, o vakitlerdeki psikolojimize uygun cevaplar veriyoruz/veriyorum. Bir anlamda hikayeler anlatarak kendimizi yeniden yeniden inşa ediyoruz. Böyle olması belki de bir...

-Öykü yazma serüveniniz ne zamana ve nelere dayanıyor?

Araya uzun yıllar giriyor; böyle sorulara muhatap olunca, galiba geriye dönerek kendimize bir hikaye kuruyoruz. Bu nedenle farklı zamanlarda sorulan bu tür sorulara, o vakitlerdeki psikolojimize uygun cevaplar veriyoruz/veriyorum. Bir anlamda hikayeler anlatarak kendimizi yeniden yeniden inşa ediyoruz. Böyle olması belki de bir zorunluluk; zira hüda-i nabit değiliz; kendimizi beslendiğimiz, bağlandığımız bir köke nispet etmezsek nerelere savruluruz. Dolayısıyla bu tür cevaplar, hep bir kök arayışının geriye dönük hikayeleri gibi. İzin verirseniz bu kez yeni birhikaye anlatmayayım.

Çoğunlukla öykü yazıyorsunuz. Neden öykü?

Denemelerimi dışarıda tutarak söylüyorum: Çoğunlukla değil, sadece öykü yazdım. Neden öykü olduğuna dair net bir cevabım yok. Gençliğimde şiir de denedim; arkadaşlarım, öykü cümlelerini sadece alt alta dizdiğimi söylediler ve çok imrendiğim şiir/şairlik başlamadan bitti. Çok şükür ki, öykü son yirmi-otuz yılda bağımsız bir edebi tür olduğunu ispat etti. Öykü modern

cs1

zamanlara en uygunedebi türlerden biridir. Bir yandan vakitle/vakitsizlikle boğuşan diğer yandan görüntü sağanağı altında yaşayan modern insanın ruh haletini; her türlü dolgudan, fazlalıktan arınmış ve imgesel bir dile anlatmaya/kurgulamaya en yatkın türün öykü olduğunu düşünüyorum.

Son öyküler demetine Hayalperdesi adını seçmişsiniz. Dilerseniz bu tamlamayı açalım biraz…

Doğrusunu isterseniz, öykülerde yaptığım şeyleri fazlaca açmayı; orada şunu yapmak istemiştim, derdim şuydu gibi izahlarda bulunmayı birkaç sebepten dolayı doğru bulmuyorum. İlkin bunu okuyucuya bir saygısızlık olarak değerlendiriyorum. Çünkü modern zamanlarla birlikte edebi türler ucu alabildiğine açık, yoruma müsait bir şekilde kurgulanmaya başlandı. Okur merkezli ilişkiler ağırlık kazandı. Okumanın bir anlamda yeniden yazmak olduğu söylendi. İşin başka bir boyutu daha var: Sanatçının eseri karşısında, sürekli yanlış anlaşıldığını, aslında eserinde şöyle şöyle şeyler yapmak istediğini söyleyip durmasının acizlik ve beceriksizlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü iyi anlatılmış/kurgulanmış bir eserde, okur zaten yazarın muradını kestirebilir; ya da bu muradı esas almadan kendini merkeze koyarak, eseri yeniden kendisi için kurgulayabilir. İyi çerçevelenmiş bir eserde, yazarın bile isteye bıraktığı açık uçları okur layıkıyla tamamlar. Zaten sanatçı yazdığı bir öykünün mutlaka bir şekilde anlaşılmasını isterse onu da yapabilir. İlla biraz açalım dersen, şu kadarını söyleyebilirim: Gölge oyununda, gölgeler perdeye düşerken; öykü de beyaz kağıda düşer. Bu anlamda elinize aldığınız her edebi tür bir anlamda gölgelerin düştüğü perdedir; asıl değildir; kurgudur; temsilidir, hayalidir.

perdeÖykülerinizin içeriğini bu adla örtüştürebilir misiniz?

Elbette. Az önce de söylediğim gibi; hayal ederek, anlatarak, kurgulayarak beyaz kağıda bir takım gölgeler düşürüyoruz. Burada umudum, temennim o dur ki, bu gölgeler Hakka, Hakikate dair imalar taşısın; okur onları gerçekliğin yerine oturtmaya kalkmasın; temsilden, misalden hareketle kalksın, perdenin gizlediklerinin peşine düşsün.

Anlatım aracı olarak ‘sözcüklerle’ olan ilişkinizden söz eder misiniz? Sizin sözcüklerinizle/sözcüklerinizden oluşturduğunuz bütünle dünyaya bakışınız ve kendinizi konumlandırışınız arasında nasıl bir ilişki var?

Gerçeklik algımızı kelimeler aracılığıyla ifade edebiliriz. Âdem gerçekliği Allah’tan aldığı kelimelerle isimlendirdi böylelikle onları teyid etmiş oldu, varlık dünyasında tanınabilir olmasını sağladı. Kelimelerle bugün biz gerçekliği anlıyoruz, idrak ediyoruz. Çünkü gerçeklik bizim dil dünyamızdadır. Tabii unutmamalıyız ki kelimelerle gerçeklik arasında hep bir mütekabiliyet tartışması olagelmiştir. Eski Yunan’dan beri gelen tartışma nedeniyledir ki şairler devletten kovulmuştur.

Gerçeklikle ilişki biçimimizi belirleyen temel bir yaklaşıma her zaman ihtiyacımız vardır; biz ancak o ilkelerle gerçekliği kavrarız, anlarız, anlamlandırırız. Öykülerle kurduğumuz anlatı dünyası da, bu bağlamda gerçeklikle kurduğumuz ilişkinin temsilen yansıtılmasına dayanır. Gerçi 50’li yıllardan sonra gerçeklik, temsil gibi bir dönem edebiyatının temel varsayımları hafife alınmaya başlanmış; gerçekliğin ötelere uzanan boyutu ihmal edilmiştir. Onlar elbette gerçekliğe yönelik bu saldırılarında, edebiyatın mecazlarla kurulan dil dünyasını da parçalamayı umuyorlardı. Oysa gerçekliğin ötesini anlatmanın bir yolunu ve imkanını arayan sanatçılar, kurdukları imgelerin, simgelerin güçlerini toplumsal kodlardan, tarihsel birikimden aldığının farkındaydılar. Bu bağlamda ben de sürekli olarak gerçeklik-dil ve sanatçı ilişkisinde bütünselliği kollamaya çalıştım.

Uzak Kara Derin Bir Ayrılık ve Mevlid öykülerinde sanattan ve edebiyattan anlayan arkadaş vurgusu var. Böyle insanlarla birlikte olmak insana nasıl bir düzey kazandırıyor?

Burada önemli olan, sanattan ve edebiyattan anlayanların olması değildir; esas olan dostluklardır. Çünkü dostluklar, insanın kendisini anlayabilmesi, macerasını anlamlandırabilmesi için bir aynadır. O aynada siz kendi suretinizi görürsünüz; uzun beraberliklerde insan öylesine bereketlenmeler yaşar ki, artık söylenenlerin size mi, dostunuza mı ait olduğunun bir önemi kalmaz. Onu dinlerken sanki içinizden bir ses size, sizi anlatıyordur. Ömrümce hep böylesi beraberliklerin peşinde oldum. Bir öykümde kahraman camın buğusuna düz bir çizgi çizer; bu düz çizgiyle elif arasındaki farkı ben dostlarımdan öğrendim; öykülerimin her satırında onlar vardır ya da onların aynasındaki suretim.

İthaflı epey öykünüz var. Öykülerle ithaf edilenler arasında bir bağ var mı?

Elbette var. İthaflı öyküler mutlaka o kişiyle yaşadığım  çok özel bir ana tekabül eder. Öykünün esas sahibi onlardır; bana sadece o ânı kağıda aktarmak düşmüştür. Sonra araya yıllar girer; kimileriyle dağılmalar, savrulmalar yaşarsınız; bir zamanlar suretinizin aksettiği o aynanın artık buğulandığını, sislere gömüldüğünü görürsünüz; ama ithafı silip atmaya kıyamazsınız.

cs2Duygularımla, düşüncelerimle yaşadığım  çağa tanıklık etmek için yazıyorum dediğinizi hissettiren öykülerde var Hayalperdesi’nde. Bu öykülerin yazılma serüvenini anlatır mısınız?

Eğer öykülerim bu hissi veriyorsa, bunu kendi adıma başarı addederim. Çünkü içeriğin ihmal edildiği, hatta tamamen edebiyattan kovulmaya çalışıldığı; her şeyin biçime, kurguya, yazmanın hazzına indirgendiği bir dönemde öykü yazmaya başladım. Biçimi her daim önemsedim; dahası öykünün plastik bir uğraş olduğunu söyledim. Bir anlatıyı, metni öyküye dönüştüren eczanın da işin bu plastik tarafı olduğunun farkında olarak derdimi öykü olarak anlatmayı seçtim.

Yüklendiğimiz bir emanet var; bu emaneti taşımanın bilincinde olabilmemiz için daima akletmemiz, bakmamız, görmemiz emrediliyor. Hiçbir zaman yüklendiğim emanet bir yana öykü bir yana diye düşünmedim. İyiliği emretmenin, kötülüğü engellemenin; salih amelin bir anlamının da, ıslah edici amel olduğunun bilincinde olarak öyküler yazmayı denedim. Yoksa görünmek için söz söylemenin, ortalıkta laf kalabalığı yapmanın, söz kirliliğine yol açmanın bir anlamı yok.

Öyküde yaşayan bir karakter üzerinden yola çıkmak mı yoksa tamamen kurgusal bir karakter üzerinden yola çıkmak mı daha mı zor?

pencereBu ayrımların çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Daha önceleri; hep kendimden kalkarak yazıyorum, demiştim. Buradaki ben vurgusu ‘benci’lik olarak alınmamalı. Okuyor, düşünüyor, gözlemliyoruz; bir hayat yaşıyoruz işte. Daha önceden düşünmediğiniz, hesaplamadığınız bir şeyler oluyor; bir cümle, bir tavır, bir eda, bir yaprak… zaten her daim kıpır kıpır olan muhayyilenizde uçuşan imgeleri birden hizaya sokuyor, bir ipe bağlıyor. Düşünmediğinizi düşünüyor, anlamadığınızı anlıyor, görmediğinizi görür oluyorsunuz; bir anlamda bir şar içinde yeniden yapılıyorsunuz; öykü tam da böylesi anlarda doğuyor. Bir öykü kurgulamak ya da kurgulanmış her öykü bu yanıyla her zaman kurgusaldır.

Yazı  yazmak, öykü kurmak gibi yazının temellerine değinen öyküler de var Hayalperdesi’nde. Örneğin Anlatabilmeliydim sadece bu yönüyle çözümlenebilir. Pencere’deki Dilemma da bu çerçevede ele alınabilir pekala. Yazarken anlatımı iyi yapamadığınız düşüncesi sizde içsel bir sıkıntı oluşturur mu?

Andığınız  öyküler, benim öykünün bir tür olarak imkanlarını yoklamaya yönelik arayışlarımın bir sonucudur. Bu konuda denemeler de yazdım; öykünün sınırları nelerdir, nerelere kadar uzanır; onunla ne yapılabilir, neyi yapmamıza izin vermez gibi arayışlarımın sonucu olarak bakmak lazım onlara. Beni yeniden yeniden yazmaya iten, sözünü ettiğiniz içsel sıkıntıdır; ama bir farkla: Buradaki sıkıntım, anlatmak istediğimi iyi yapamadığım düşüncesinin yarattığı bir sıkıntı değildir. Biz insanız, insanın nitelikleri Kur’an’da detaylıca yazıyor; sınırlı ve aciz varlıklarız. Dolayısıyla yaptığımız, ortaya koyduğumuz her şey bu niteliklerle maluldür. Biz öykülerle enikonu anlatılmış bir dünya filan kuramayız; bu yapamayışımızda sadece insan olmaklığın sınırlarıyla çevrili oluşumuz etkili değildir; öykünün tek malzemesi olan dil de bir başka sınırdır. Sözcükleri kırarsınız, oradan doğacak atomik patlamalarla bambaşka anlamların açığa çıkmasını umarsınız; onlarla olmadık kombinasyonlar denersiniz; gündelik rutinin dışında kurguların peşinde koşarsınız filan; ama hiçbir zaman anlatmak istediğim tam da buydu diyemezsiniz. Zaten bu denilebilmiş olsaydı; başkaca öykü yazmaya gerek kalmazdı.

Dilemma’yı bir dönüşüm öyküsü olarak da okuyabiliriz sanırım. Ne dersiniz?

Az önce kendimizi, bir şar içinde durmadan yapılır bulduğumuzu söylemiştim. Bu anlamda her öykü bir değişimin, dönüşümün hikayesidir. Önemli olan değişim, dönüşümlerin istikamet bulmaya yönelik olmasıdır ya da istikamet üzre olmasıdır. Bir hidayet rehberi olan Kur’an da bu arayışımızdaki tek kılavuzdur.

Öncelediğiniz temaları belirtirseniz, öykülerinizin amacını da vermiş olursunuz. Bunun oluşturacağı duyarlık, okuyucuyu uyarabilir. Nedir öncelediğiniz temalar, neden?

Doğrusunu isterseniz, belki de ilk kez öncelediğim bir tema var mı diye düşündüm. Yazmaktan uzak durduğum, yazılmaması gerektiğini düşündüm temalar var ve ben onlardan bile isteye uzak durdum. Ama öncelediğim bir tema da yok galiba. Bir dönem kitabımın adının da verdiği ipuçlarıyla öykülerim yol/yolculuk teması etrafında toplanarak çözümlendi. Ama bu durum, o dönem öykülerimde yol/yolculuk temasını öncelememle ilgili değildi; insanın yeryüzündeki macerasını o imge üzerinden anlatmayı seçmemle ilgiliydi. Pencere öykülerimdeki tematik bütünlük de yine tema öncelikli değil, daha çok perspektifle ilgiliydi. Kimi öykücüler kitaplarında tematik bir bütünlük olmasını gözetirler. Benim böyle bir kaygım yok. Şunu söyleyebilirim; hep insanı anlatmayı seçtim.

Bu bağlamda yaşamla yüzleşmek için yazdığınız saptamasını yapmak doğru olur mu?

Yaşamla değil de, insanın kendisiyle yüzleşmesi diyelim isterseniz. Çünkü yaşam bizim dışımızda, bizden bağımsız bir şey değil. Onu biz yapıyoruz, yaşadığımız hayat bizim hayatımız; katıldığımız hayat bizlerin ortaklaşa hayatı. Bu bakımdan insan hem kendisiyle hem de yapıp ettikleriyle yüzleşmeli diye düşünüyorum. Tabiatı, hayatı insanın karşısında bir düşman; baş edilmesi, boyun eğdirilmesi gereken bir yabansılık olarak düşünmek Batıya özgü bir düşünüş biçimi. Bizler tabiatı, hayatı, geniş anlamıyla içinde yaşadığımız âlemi hep bir bütünsellik ve uyum içinde idrak ederiz. Bu anlamıyla dışımızdaki âlem Allah’ın âyetleridir ve bu âyetler bizim için birer işaret taşıdır.

Biyografinizden “Bir Yıldız Kayar Bir İnsan Ölürmüş” başlıklı ilk öykünüzün 1982 yılında Aylık Dergi’de çıktığını öğreniyoruz. Aylık Dergi’nin ve bu çerçevede Yaşar Kaplan’ın hem sizin öykünüze hem de dönem içindeki birikime katkıları hakkında düşüncelerinizi açıklar mısınız?

Benim Aylık Dergi ve Yaşar Kaplan’la olan münasebetim kısa sürdü. Gençtik, bıçkındık; Aylık Dergi bu yanımıza tekabül ediyordu. Bu yanıyla özgürlükçü bir havası vardı. Bugün ekseriyeti yolda kalmış arkadaşlarımızı da düşünürsek, birçok kişinin ortaya çıkmasında derginin özgürlükçü havasının etkili olduğunu düşünüyorum. Ayrıca siyasi yanı öne çıkan, siyasi yazılarla bir tavrı ortaya koymaya çalışan bir dergiydi ve mensuplarına kimlik de veriyordu. Yaşar Kaplan çok önemli bir öykücüydü; ilk dönem öykülerini topladığı Birinci Kitap bence yeniliklerle doludur. Yaşar Kaplan İngiliz edebiyatını iyi bilirdi, bilinç akımını, bakış açılarını, anlatıcıyı ilk fark edenlerden biriydi; örneğin İdris’in İdris çok güzel bir öyküdür.

Bildiğiniz üzere her sanat disiplini; örneğin öykü, damar damar oluşan bir özellik oluşturur. Bu, var olan öykü kalıtı içerisinde bütünleşmek ve ayrışmak anlamına gelir. Sizin öykücüleriniz kimler? Yazma süreçlerinde kimlerle beslendiniz? Nedenleriyle söylerseniz bunun oldukça yararlı olacağını düşünüyorum

Benim hiçbir zaman şah-eserlerimin olmadığını bir başka söyleşide aktarmıştım. Öyle, döne döne okuduğum kitaplar yoktur. Özel isim zikretmekten, önem verdiğim birilerini unutmaktan, onlara haksızlık etmekten çekindiğim için imtina etmişimdir. Ama bu riski göze alarak öncelikle genel kabule aykırı olarak hep bir mesafeyle yaklaştığım birkaç isim üzerinde durabiliriz. Örneğin Ulysses’î defalarca elime aldım, okumayı denedim ama beceremedim. Onunla benim ruh dünyamda, dil dünyamda bir türlü mütekabiliyetler oluşmadı. Faulkner’ın zihni dünyasıyla şu bildiğimiz dünya arasında da denklikler kurmakta zorlandım. Woolf’un doğaya, doğal olana bunca sırt dönmesini hiçbir zaman anlayamadım. Kafka’nın karanlıklar ve labirentler içinde boğulan insan tasavvuru bana hep yabancı geldi. Sartre’ın Bulantı’sı karşısında bulandım, Camus’nün Yabancı’sına hep Fransız kaldım ve böyle biriyle de hiç karşılaşmadım.

3Italo Calvino, işte benim adamım; Marcovaldo’yu ya da Görünmez Kentler’i hep kıskandım, keşke ben yazabilseydim dedim. Gogol, Puşkin ve Çehov her zaman rahatlıkla okuduklarım arasındadır. Latinlerin büyüsü bozulmuş dünyamıza büyüyü ve ironiyi yeniden getirmelerini hep önemsedim. Hemingway’in dünyaya dönük yüzünde doğal olanı buldum.

Türk edebiyatındaki artık klasik sayılabilecek isimleri ihmal ederek şunları söylemeliyim: Rasim Özdenören bizim ilk öykücümüzdür, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un yazdıklarını önemsesem de, o çalışmaların üstatlığın zorunlu bir sonucu olarak saydım. Kamil Doruk ve Ahmet Kekeç’in damağımıza sürdükleri bir tutam balın tadı hâlâ devam ediyor. Kendi kuşağım içinde onların eksikliğini hep görüyorum ve onların eksikliğinin benim öykülerimi de topallattığını düşünüyorum. Ramazan Dikmen, Hüseyin Su, Ali Haydar Haksal ve Necip Tosun’u dünyalara değişmem. Sonra Köksal Alver, Mihriban İnan Karatepe, Sibel Eraslan, Melek Paşalı, Dilek Aslaner, Münire Daniş, Abdullah Harmancı, Selvigül Şahin Kandoğmuş, Güray Süngü önemsediğim isimlerdendir. İnşallah unuttuklarım yoktur.

Bizde öykülerini kitaplaştırmayanlar pek dikkate alınmaz; bunu doğru buluyorum. Çünkü kitaplaşmamış ürünler henüz son imzası atılmamış anlamına gelir. Yazarı kimilerini kitabına alıp almamakta hürdür ya da kitaplaştırırken kimi yerlerine müdahale etme şansı vardır ve bu nedenlerden dolayı henüz eleştirilecek, değerlendirilecek bir bağımsızlığa kavuşmamışlardır. Yeni kuşaktan dergilerde yazan ve beğendiğim öykücüleri anmayışım bundandır.

Bugün  öykücüler arasında kuşaklaşmanın, daha anlaşılır bir ifadeyle gruplaşmanın olmaması, Türkçe öyküyü olumsuz etkiliyor olabilir mi?

Hece’de Edebiyatımız Merkezileşiyor mu? adlı bir denemem yayınlanmıştı. O yazıda tam da bu konuyu ele almıştım. Edebiyat özünde muhalif bir yan taşır ve bu muhalefetten beslenir. Bu merkezileşmede, sağcı bir ideoloji olarak postmodern söylemin hayatımızda bu kadar yaygınlık ve etki kazanmasının payı büyüktür. Her şeyi rahatlıkla onun potasına atıp eritebiliyoruz; o potaya İbn Arabî’yi de İbn Rüşd’ü de atıp oradan ortak bir değer çıkarabiliyorsunuz. Tıpkı idealizmle tarihi materyalizmi aynı potaya atıp yeni üretim ilişkileri çıkarmak gibi.

Doğrusunu isterseniz, adımın kimlerle birlikte anılacağını önemsedim; kurduğum dostluklar hep buna yönelik oldu. Dolayısıyla her şeyin tuhaf bir eşitlik içinde yan yana durabildiği postmodern zemine razı değilim. Bilmem kimlerle aynı potaya atılarak oradan bir Türkçe öykü çıkmasına itirazım var. Bu alabildiğine müphem ve muğlak bir ortak payda; beni bu ortak paydaya yazmasınlar. Benim adımı dostlarımla yan yana yazsınlar; eğer oradan bir ortak payda çıkarsa bedelini ödemeye razıyım.

ybKısa öyküler yazıyorsunuz. Bunlar Hikâyât olarak yayımlanıyor Yedi İklim’de. Özellikle öncesinde tasarlamış olduğunuz bir durum mu bu? Yani dertlerinizden birisi, az sözcükle pek çok şey anlatmak…

Öyküde her zaman alabildiğine temiz, yalın, pürüzsüz bir Türkçe’yi önemsedim. Yine dolgunun hiç olmadığı, her türlü fazlalıklarından arınmış bir yapı da önemsediklerimin arasındadır. Belki bu önemseyişlerim beni kısa kısa öyküyü götürmüş olabilir. Ama kısa kısa öyküde yaygın bir hastalık olarak gözlenebilecek olan aforizmacılığa düşmekten de kaçınıyorum; minik bir kurgu, minik bir olay örgüsü, minik bir tahkiye olsun diye uğraşıyorum.

Önceden tasarlamadım; Kur’an hayatımda hep merkezi bir yer tuttu, gerçi her Müslüman için bu zaten böyledir. Bu okumalarım sırasında bende kimi uyanışlar oldu; bunlar kısa kısa olarak yazılabilir gibi geldi. Ancak uzun zaman elim varmadı. Çünkü söz konusu olan âyetlerdi ve ben bu âyetleri bağlamlarından koparmak, yanlış anlamlar yüklemekten çekindim. Ama bir zaman sonra yazmadan duramadım; yazdıklarımı birkaç yıl sonra Hasan Aycın, Hüseyin Su, Ömer Lekesiz ve Osman Bayraktar’a açtım, elbette kaygılarımı da. Sağolsunlar kaygılarımı giderecek şeyler söylediler ve bundan sonra yayınlamaya karar verdim. Bir de daha önceleri yazdığım ve bir hisse çıkarmaya mebni kısa kısalarım da oldu. Şimdi bu iki farklı damarda süren öykülerim birer kitap olsun istiyorum. Nasip.

Okuyucuyu öykülerinizin dışındaki başka kültürel alanlara özellikle Kur’an’a  gönderdiğiniz oluyor. Bu noktada ben özellikle Tekasür’ü anmak isterim. Bu öyküler nasıl başladı?

Az önce, içeriğin önemsenmediği, biçimin çokça öne çıktığı  bir kuşağa mensup olduğumu söyledim. Bunun edebiyat üzerinde birçok olumsuz etkisi oldu. En belirgin olanı da tematik daralmadır. Bilinçdışının Bulanık Rüyaları adlı denememde detaylandırmaya çalıştığım bu daralma nedeniyle elimizde tek seçenek olarak insanın içi kaldı. Aslında burada insanın içi derken bile yanılıyoruz, daha çok birey karşımıza çıkıyor ki, bu anlamıyla birey modern bir kurgudur ve postmodernistler bu gramatik kurgunun da öldüğünden söz ediyorlar. Hani burada öykücülüğümüze tema öneriyor filan değilim; ama en azından Müslüman öykücülerin biraz insana, insanı insan yapan dünyaya dönmelerini isterim. Kur’an benim için apayrı bir yerde duruyor; inandıklarımın, istikametimin tek rehberi. Sahih bir edebiyat anlayışına ulaşmak gibi bir derdim var. Söz ve Adalet, Kur’ani Hayat, Eski Yeni ve Hece’de yazdığım kimi denemeler hep bu amaca matuftu. Bu arayışlar elbette öyküme de yansıdı.

Öykü, şiir, roman yazmak ve yayımlamak; aslında ortaya bir sav atmaktır. Yani aynı zamanda ‘öykü böyle de yazılır’ demektir bir bakıma. Buradan bakınca sizin Türk öykücülüğünde yapmak istediğiniz nasıl anlaşılmalı? Yani ürettiğiniz renk nedir?

Bir bilebilsem… İnanın ben de bilmiyorum. Yapabildiklerim ortada, bunların nemenem bir şey olduğunu zaman gösterecek. Elbette bir öykü  anlayışımı var, bu söyleşi boyunca da yeri geldiğince değinmeye çalıştım. Ama bir gün bu yolculuğum nihayet bulduğunda öykülerim de tamamlanmış olacak ve o zaman eleştirmenler bu tamamlanmış metinler üzerinden belki ne yapmak istediğimi, nasıl bir renk ürettiğimi söyleyebilirler. Bana her zaman bir öykücünün, çıkıp da ben geleneksel anlayışa uygun yazıyorum ya da postmodern öyküler kuruyorum demesi hep tuhaf gelmiştir. Demekle olmaz, lafa bakılmaz; işe bakılır.

Kitaplığınızla/kütüphanenize ilişkiniz nasıl?

Aslına bakarsanız, bu kitaplık işinde bir yanlışlık var. Kitap alıp toplamak ve kullanıma hazır hale getirmek kamuya ait bir sorumluluk olmalı. Ancak birçoğumuza burjuva alışkanlıkları sirayet etti. Şunu demek istiyorum; burjuvaya ait olan sahip olma dürtüsüne yenildik. Bu dürtünün şahikası trilyonlar ödenen –koleksiyoncuların deyimiyle– objelerdir: bir bende var, sadece bende var… Keşke kütüphaneleri kullanabilseydim; keşke kütüphaneler bana hitap edebilecek yeterlilik ve çeşitlilikte olsaydı.

Bundan sonra öykü yazma/kitaplaştırma serüveninin yol haritası  çizildi mi peki?

Tamamen yazmaya ayarlı bir hayatım olmadığı için, uzun vadeli planlarım da ne yazık ki olamadı. Bütün enerjimi ve dikkatimi okumaya ve yazmaya vermeye çalışıyorum; takatim yettikçe bu minval üzre sürer inşallah. Kitaplaştırma serüvenine gelince, işin bu yanı benden bağımsız işliyor. Şimdiye kadar dosyalarımı koltuğumun altına sıkıştırıp yayınevi aramadım; inşallah bu konudaki direncimi sürer.

(Umran, Aralık 2009, s. 184.)