CEMAL ŞAKAR’LA SÖYLEŞİ

CEMAL ŞAKAR’LA SÖYLEŞİ
1 Eylül 2011 - 7:01

Hem düşünce dünyasını hem edebiyat dünyasını takip ettiğinizi yazılarına yansıyan okumalarınızdan biliyoruz. Yine aynı şekilde bir yandan Söz ve Adalet ile Kurani Hayat dergilerinde diğer yandan da Hece, Hece Öykü ve Yedi İklim gibi edebiyat dergilerinde yazılarınız ve öyküleriniz yayımlanıyor. Buna karşın düşünce ve edebiyat ortamındaki genel akış bir tür...

Hem düşünce dünyasını hem edebiyat dünyasını takip ettiğinizi yazılarına yansıyan okumalarınızdan biliyoruz. Yine aynı şekilde bir yandan Söz ve Adalet ile Kurani Hayat dergilerinde diğer yandan da Hece, Hece Öykü ve Yedi İklim gibi edebiyat dergilerinde yazılarınız ve öyküleriniz yayımlanıyor. Buna karşın düşünce ve edebiyat ortamındaki genel akış bir tür dengesizlik hali gibi. Örneğin geçmişte Edebiyat ve Düşünce adını taşıyan iki derginin yayımlanmış olması bunun bir örneği gibi. Kültürel ortamdaki bu ikiliğin sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Özeleştiri olarak şunları söylemek yaralayıcı olsa da bana önemli geliyor: İslami kesimin edebiyatla özellikle de görsel sanatlarla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Görsel sanatlar put, suret tartışmaları arasına kısılıp kaldığı için zaten hiçbir zaman neşvünema bulamadı. Musikideki kadın sesi ve kalbe ‘heves’ler üflemesi de onun mahkum edilişini meşrulaştırdı. Edebiyat bu bakımdan daha şanslıydı, hakkında peşinen ortaya konulmuş bir fetva yoktu. Ancak orada da ‘neyin, nasıl anlatılacağı’ problemi, bir dönem aşılamaz engel oluşturdu.

Her problemi fıkhın alanına çekip helal-haram bağlamında değerlendirme alışkanlığımız nedeniyle de sanat ve edebiyat hep bu bağlamda tartışıldı. Tabii ki bu bağlamda yapılan bir tartışmada da ‘dini yayınlar’ açık ara önde oldu. Gençlere sürekli olarak, edebiyat ‘boş iş’ şeklinde gösterildi ve faydasız ilimden kaçınılması gerektiği tavsiye edildi. Dolayısıyla da sanat ve edebiyat bir grup insanın arasında tedavül eden bir devlete dönüştü.

Sizin düşünce ve edebiyat olarak kategorize ettiğiniz bu iki kanalda edebiyatçıların hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira onlar her zaman ‘düşünce’nin yükünü hiç de yüksünmeden taşıdılar. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Atasoy Müftüoğlu hemen aklıma gelen örneklerdir.

Sanat ve edebiyatın ortaya koyduğu ürünlerin, düşünce alanında hiçbir zaman referans değeri taşımadığını rahatlıkla görüyoruz. Buradaki belirleyici sebebin, onların kurmaca olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kurmaca hep yalanla eşitlendi, özdeşleştirildi. Hal böyle olunca da edebi eserlerin yüzüne bakılmadı. Burada edebiyat savunusu yapacak değilim. Ama son birkaç yıldır, muhafazakârların sanata ve edebiyata gerekli ilgiyi göstermedikleri, gerekli yatırımları yapmadığı şeklindeki tartışmalara bakarak ümitvar olmaya çalışıyorum.

Hem Tekasür adlı öykünüzde hem de bazı yazılarınızda Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı’na göndermeler var. Muhammed Esed’in meal tefsiri sizin Kuran’ı anlama sürecinizde nasıl bir yer tutuyor?

-Düşünsel hayatımda birkaç kez ciddi değişimler, dönüşümler yaşadım. Esed de bu kavşaklardan birisidir benim için. Uzun uzun etkilerini anlatmak zor; ancak yazılarımı hatta öykülerimi yakından takip edenler bu etkileri açıkça görür. Şu kadarını söyleyeyim: Mealde insanın aklına ve iradesine yapılan göndermeler beni epey sarstı. Yüzyıllardır yapılan tartışmalarda bazı görüşlerin üzerinin örtüldüğünü gördüm. Aslında benim için Meal kadar, o Mealin referansları da önemli oldu ve elimden geldiğince Esed’in referanslarının peşine düştüm. Kültürel olarak devraldığım inançlarımın içindeki Yunani, Farsi, Mısri ve Hindi etkileri, elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım.

Kavramsal düşünce üretimi hayatı kavrama/anlama süreci bakımından önemli. Yazılarınızda edebiyat dünyasının kanıksadığı kimi kavramların eleştirildiğini görüyoruz: Kutsal, aşk, ilham, yüksek gerçeklik, sol ilahiyat vb. Özellikle edebiyatın olmazsa olmazı kabul edilen kavramları eleştiri konusu edinme düşüncesinin sizde oluşum sürecinden söz eder misiniz?

Bu süreç, az önce sözünü ettiğim sürecin doğal bir sonucu. Başka bir söyleşide de kutsallıkla ilgili bir soru sorulmuştu; orada şöyle demişim: “Kimi Müslümanlar Kutsal Sanat, İslâm Sanatı gibi başlıklar altında tuhaf kuramlar geliştiriyorlar. ‘Gayb Hazineleri’nden arketipler devşirmek’ gibi acayip garayip bir ifade, alabildiğine müphem, muğlak, sofistike… ne derseniz deyin! Kur’an’a bakıyorsunuz; orada peygamberlerin ‘ben gaybı bilmem, melek de değilim, Allah’ın hazinelerinin anahtarları da elimdedir demiyor’ mealinde ifadeleri var. Daha ne diyeyim, ne kadar açayım ki!”

-Aslında geldiğim nokta şöyle: Kuran’da insanın sıfatları açıkça zikrediliyor, oraya baktığınızda cirminizi görüyorsunuz. Malum herkes cirmi kadar yer yakar; sanat da dahil olmak üzere insandan sadır olacak her şey onun cirmi kadardır ve yine onun sıfatlarıyla maluldür.

Ancak geleneğimizdeki bazı ekoller, hem alemin hem de insanın var edilme sebeplerini açıklarken, sıhhatleri oldukça tartışmalı kimi kutsi ve diğer hadislerle insanı alabildiğine yücelttiler. Kur’an’da, “Dahası ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim gözetimimdedir’ demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla ‘Ben meleğim’ de demiyorum.”(Hud/ 31) diye Peygamberlerin dahi gaybı bilemeyeceği açıkça beyan edilip gaybın insan idrakine kapalı, onun idrakini aşan bir şey olduğu; “De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse, idraki aşan hakikatleri asla kavrayamaz” (Neml/ 65) âyetinin ve buna benzer birçok âyetin açık bürhanıyla defaatle vurgulanmışsa da, insanlar sürekli olarak tecessüslerine yenik düşmüşler; hatta bu gibi apaçık âyetlerde de bâtınî bir yan bulup îşarî bir dille âyetin anlamını alabildiğine müphemleştirmişlerdir. Kur’an’daki “Ne yani, onlara özel (göklere uzanan bir) merdiveni var da orada olup-biteni mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim!” (Tûr/38) şeklindeki açık retlere rağmen, tuhaf bir şekilde kimi seçilmiş, seçkin insanlar gaybı bildiler, biliyorlar. İşte sizin sözünü ettiğiniz süreç böylesi bir noktadan başladı ve devam ediyor.

Yazılarınızda ve kitaplarınızda modernlikle ilgili konuları irdelerken kimi zaman eleştirel olduğunuz kimi zaman da olumladığınız görülüyor. Modernitenin dini olanı dışladığını belirtiyorsunuz mesela.  Öte yandan Mehmet Akif hakkındaki yazınızda modern olma/içinde bulunma durumunu yadsımıyorsunuz. Modern olana ilişkin bu ikili bakışı doğuran nedir? Yoksa bunu süreç içinde ortaya çıkan farklılaşma ile mi anlamlandırmalıyız?

Moderniteyi olumlamam mümkün değil. Benimkisi bir durum tespiti, hepimiz modern zamanlarda doğduk, modern insanlarız, ama modernist olmak zorunda değiliz filan demiştim. Biz Müslümanlar birkaç yüzyıldır derin bir bilinç yarılması yaşıyoruz. Geleneksel yaşamımızı, geleneksel yapılarımızı modernliğin gelip yıktığını düşünüyoruz. Oysa öyle değil. Zaten bir çürüme, bir izmihlal başlamıştı; var olan kalıplar içinde devlet ve toplum kendini bir türlü yeniden üretemiyordu; böylesi bir çözülme halini yaşarken Batıdan güçlü bir rüzgar esti; gözümüz kamaştı, aklımız tutuldu. Uzun zaman bu rüzgarı tanıyamadık, adlandıramadık.

Şimdi aradan nerdeyse ikiyüz yıl geçti; modernlik kendi geleneğini üretti. Şimdi modernliği eleştirenler, modern geleneğe atıf yaptıklarının çok da farkında olmadı. Bizim buradaki sorunumuz; kendimizi gelenekçi olarak tanımlayıp modernliği külliyen mahkum ederken, aslında modern teknolojiyi de sorgulamaksızın kullanıyor olmamız. Cep telefonundan bilgisayara, otomobilden uçağa, aspirinden lazerli ameliyatlara kadar tıbbın her imkanını sonuna kadar kullanıyoruz. Ama yeri geldikçe Batı bilimi seküler ve pozitivisttir diyoruz. Ondan sonra da uzun uzun ve zevkle Batı bilimini eleştiriyoruz. Kendimizi ilim denen bir şeyden yana olarak tanımlıyoruz ve bilimi reddediyoruz. İyi güzel de son birkaç yüzyıldır bu ilimle hangi derde şifa olduk! Modern durumun her şeyi bunca kuşattığı bir ortamda gelenekçi olarak kalmak mümkün mü? Ayrıca gelenekçi olarak kalmaya çalışmak pek mi İslami? Postmodern zamanlardan söz ediliyor; bu yeni zamanlara yönelik bir sözümüz olacak mı; yoksa hâlâ eski güzel günler nostaljisi mi yapacağız?

Düşünce ve daha genel olarak usul konusundaki okumalarınız daha çok Muhammed Cabiri, Hasan Hanefi,  Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi isimler üzerinde yoğunlaşmakta. Bu isimler sizin için ne ifade ediyor?

Aslında cevap sorunun içinde gizli. Önceki cevaplarımda, bu isimlerin düşünce hayatımda ne ifade ettiğine, beni nereye taşıdığına dair kimi küçük imalarım olduğunu düşünüyorum.

Genel olarak bu isimlerin Türkiye’deki din algısına etkilerinin İslam’ın temel kaynağının bir tür yapısızlaştırılması şeklinde olduğu düşünülüyor. Özellikle tarihselcilik, nas- olgu ilişkisi vs konulardaki yaklaşımları üzerinden gidersek…

-Gitmeye gerek yok, bu soruların sahibi olarak neler düşündüğümü biliyorsunuz. Ayrıca bu konulara burada değinmek söyleşinin hacmini aşar. Sadece referans zincirimde bu isimlerin anılması bile sözünü ettiğiniz konulara bakışımı gösterir. Burada benim açımdan önemli olan: Sahih, sağlıklı, tutarlı bir edebiyatın oluşması için; sahih, sağlıklı, tutarlı bir temele ihtiyaç olduğuna inanmamdır. Bir dünyagörüşüne yaslanmayan, oradan beslenmeyen bir edebiyat anlayışı zayıftır, cılızdır.

Sizin az önce andığınız okumalarım öncelikle Müslüman olmaklığımla ilgilidir. Çünkü dini konular, emir ve nehiyler, ‘ben duymadım, görmedim, bilmiyorum’ şeklindeki bir cehaleti mazeret olarak kabul etmez. Bizler bilelim, akledelim, düşünelim ve uygulayalım diye Allah, Kitap ve Peygamberler yolladı, ayrıca etrafımızı kevni ayetleriyle donattı. Bu bakımdan bütün okuma ve tefekkür faaliyetlerimizin, öncelikle bu ‘muhatabiyetle’ ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanın Allah’la ilişkisi bir ‘misak’ ilişkisidir. İnsan bu misakının hükümlerine uymak mecburiyetindedir. İşte edebiyat da bu ilişki içinde anlamlı bir faaliyettir.

-İslamcılığın teorisinin yahut genel olarak sistematik olmadığını sık sık ifade ediyorsunuz.  İslamcılık daha çok ilkeler üzerinden kurulan bir siyaset tarzı olmasından kaynaklanıyor olamaz mı? Yahut içtihat alanını içinde bulunulan durumların değişken mahiyeti karşısında işlevsizleştirmemek için…

-İçtihat mekanizması zaten kendi alanını kapattı; bırakın değişen durumları konuşmayı, kapılar kapanalı zaten her şey değişmeme ilkesine hapsedildi. İslamcılığın sistematik bir düşünce kuramamasının birçok nedeni sıralanabilir belki; ama bence her zaman, batmaya yüz tutmuş bir devleti kurtarma gayretinin belirleyici olduğunu ve modern durum karşısında hep savunmada kaldığını unutmamalıyız. Bir devlet görüşü olamazdı, çünkü kurtarmaya çalıştığı devleti meşru görüyordu. Hakeza iktisat görüşü yoktu, çünkü var olan meşruydu. Hukuk nosyonuna sahip değildi, çünkü devraldığı fıkıhla devam edebileceğini düşündü. Sonraki kuşaklar da bu anlamda devraldığı düşünsel damarı sürdürdü. Özellikle, 70’li yıllarda yaşanan ‘aydınlanma’ istisna edilerek şu söylenebilir; İslamcılık düşüncesi milliyetçi, muhafazakar bir söylemi hep barındırdı.

İdeolojilerin gereksindiği temel konularda İslamcılığın bir fikri olmadığı için de güçlü rüzgarlardan her zaman etkilendi. Örneğin demokrasi bir dönem şirkti; sonra çoğulculuk, çok hukukluluk bağlamında kabul edilebilir oldu; son dönemde de şeri yönetimle özdeşleştirildi. Yine bir dönemin hilafetçi görüşleri şura dolayımıyla cumhuriyet düşüncesine eklemlendi. İktisatta gelinen nokta liberalizm oldu. Devlete karşı yönelmiş devrimci öfke; Kur’an’ın bizden devlet kurmamızı beklemediğinin keşfiyle birlikte sönümlendi. Başörtüsünün feri konularından olduğu keşfedildi. Yani durmadan keşifler yaşıyoruz. Keşfetmek özünde güzeldir. Ancak bizim bu keşiflerimizin hep bir duvara toslamanın sonucunda yaşadığımız iflaslarla bir ilişkisi oldu. Duvarı aşamayınca geriye dönüp durumumuzu meşrulaştıracak keşifler inşa ettik. Çünkü yaşanan tıkanmayı ya da iflası aşacak argümanlara, referanslara bir anlamda paradigmaya sahip değildik.

-Düşünce dünyasındaki farklılaşmalar üzerinden yol almanın gerekli olduğunu düşünüyorum: Hece’de yayımlanan soruşturma cevaplarınızdan birinde liberal dünya tasavvurunu başka bir yazınızda ise solla eklektik bir birliktelik oluşturmanın sakıncalarına değindiniz. Bu noktada İslamcıların üçüncü ve farklı bir düşüncenin siyasallığını üretememe sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Az önce saydığım sebepler bence epey açık. Aklımız karışık, her dönem yaşanan sosyal değişmelere, yeni tartışmalara hazırlıksız yakalandık. Hâlâ kendimizi bağlayacağımız, yaslayacağımız ciddi referans noktalarımız yok. Örneğin Milli Görüş, Akıncılar, Süleymancılık, Nurculuk, MTTB, 12 Eylül ve 28 Şubat üzerine yapılmış çalışmalar var mı? Bugünün İslamcıları olarak bunları nereye koyuyoruz; bu yaşananlar karşısında biz neredeyiz?

Bu afallama karşısında İslamcılar özellikle politika üzerinden modernliğin momenti haline gelmiştir. Son yirmi-yirmibeş yıldır bu toplumu değiştirip dönüştüren İslamcılardır. Sistemle bu kadar entegre olduktan sonra farklı bir siyasallık üretmek mümkün olamaz. Üretmek gerekir mi; artık bu soru da İslamcılığın sonu tezleri bağlamında sıkça sorulur oldu.

-Yine bu bağlamda İslamcılık ve eleştiri meselesine değinelim istiyorum.  İslamcı çevrelerde genel olarak eleştirinin gelişmiyor olması, eleştiri usulünün dikkate alınmamasıyla ilişkilendirilebilir mi?

Bırakın usulü, bir eleştiri diline bile sahip olamadık. Dolayısıyla bizden önceki kuşaklardan miras almamız gerekenleri bile layıkıyla tevarüs edemedik; ya reddettik ya da olduğu gibi kabullendik.

Farklı isimleri değerlendiren yazılarınız var. Nurettin Topçu’dan Atasoy Müftüoğlu’na uzanan  yazılarınızda kimi zaman eleştirel yön tam beliremiyor gibi. Örneğin yerlilikle ilgili kaleme aldığınız yazıdaki netlik Nurettin Topçu yazısında biraz geriye çekilmiş gibi.  Hakkında yazı yazdığınız isimlere en çok hangi açıdan yaklaşmayı denediniz, yaklaştınız? Değerlendirmelerinizdeki ölçütlerinizi ve perspektifinizi anlatır mısınız?

-Haklısınız eğer isimler söz konusu olmazsa, o vakit yazacağım yazılarda daha eleştirel yazabiliyorum. Çünkü o tür yazılarda daha çok ilke ve tutumları eleştirdiğim için daha rahat olabiliyorum. Ama eğer yazdığım yazı bir kişi etrafındaysa işte o zaman çok da rahat olamıyorum. Çünkü gerçekten bir insanı incitmekten, onun hakkını ve hududunu ihlal etmekten korkuyorum ve eleştirilerim de epey geri çekiliyor; satır aralarına filan siniyor.

– “Hüsnükabullerimiz öylesine genişledi ki, artık her şeyi, her hâl ve durumu anlayabiliyor, kabullenebiliyoruz. Ama şunu da anlayıp gelecek kuşakları şimdiden kabullenmeliyiz; nasıl bizler onlarca yıl geriye dönerek kimi sanatçı ve aydınları ortaya koydukları eserlerden ve tavırlardan dolayı Amerikancılık, Sovyetçilik, İttihadçılık ya da Hilafetçilikle suçlayabiliyorsak; yarın çocuklarımız ve torunlarımız da eserlerimizden, tavırlarımızdan yola çıkarak bizim hakkımızda birtakım hoş olmayan sonuçlara varabilirler” diyorsunuz.  İslamcıların iktidarla yaşama tecrübeleri yazı eylemlerini nasıl etkiliyor?

-Edebiyatçılar açısından baktığınızda, doğrusu ediplerin bu anlamda sicillerinin temiz olduğunu düşünüyorum. Yani onların iktidarla direkt bir teması olmadı; edebiyat hep amatör bir deneyim olarak yaşandı, yaşanıyor. ‘Biraz da biz ölelim’ kabilinden bir imtihanları pek olmadı. Olsa ne olurdu? Bilmiyorum. Dahası ben genel olarak İslamcıların iktidarla imtihanlarının da temiz bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Yeni doğan bir burjuva ve küçük burjuva sınıfının yaşadığı kirlenme üzerine konuşulurken fazlasıyla genelleme yapıldığını düşünüyorum. Kimsenin bu genellemelerle İslamcılara fatura kesmeye ve onları bir avuç lâinin düştüğü çamura itmeye hakkı olmadığı fikrindeyim.

Elbette ideolojik değişimler, kırılmalar, dağılmalar ve çözülmeler yaşıyoruz. Yaptığınız alıntı, bu anlamda bir uyarı mahiyetindeydi. Ben de geriye dönük eleştiriler yapıyorum, işte tam da bu nokta önemli; ben bu eleştiriler yaparken nerede, kimlerle yan yana duruyorum. Çünkü sözlerimiz bir bağlam içerisinde anlam kazanır, konuştuğumuz zemin sözlerimizin delaletini de belirler. Her zaman Müslümanları incitmeyecek, izzetlerine, iffetlerine halel getirmeyecek eleştirel bir dil bulmak mecburiyetindeyiz.

-Öykülerinizden birinin adı “Nostalji”. Bu öykünün kahramanı ideolojik mücadele sonrasında yaşadığı içe kapanmayı anlatır. Bir nevi seksen sonrası Nuri Pakdil gibi içe kapanır. Doğrulardan kuşku duymak ama aynı zamanda eylemsizlikle yanlışlardan uzak kalma çabası İslamcı zihinde ne tür değişimlere sebep oldu?

Söyleşimiz boyunca andığımız referans çerçevesine sahip olamamamız, hadi postmodernlerin diliyle söyleyelim bir Büyük Anlatı kuramamamız nedeniyle 50’lilerden beri savruluyoruz, muhkem bir zemin üzerinden konuşamıyoruz. Sizin tersinden bir okumayla eylemlilik dediğiniz hal özellikle 70’lerde yaşandı ve sonu ölümlerle işkencelerle ve hapislerle bitti. Bu noktadan sonra söz belki de sosyologlara, psikologlara düşüyor; neden susuldu, neden eylemsizliliğe geçildi. Aslında susulmadı, hâlâ da susulmuyor. Ama belki de artık eyleme inanmıyoruzdur; ya da eylemin biçimi değişti. Bugün kimi İslamcılar, Marksistlerin kendilerine yaşama alanı bulduğu mikro politikalara eklemlendi; sözlerini o alanda duyurmaya çalışıyorlar. Bu da büyük anlatılardan vazgeçildiğini gösteren postmodern bir durumdur.

Çevreci politikalarının; kimi cinsel tercihlerin hoş görülmesi gerektiği şeklindeki meşruiyet arayışlarının; feminist ve etnik kimlik taleplerinin içinde İslamcıları görmek şaşırtıcı değil artık.

-Kurama dönük yazılarınızda ve kitap değinilerinizde mistik anlatımları eleştiriyorsunuz. Tasavvuf edebiyatında bolca örneklerini gördüğümüz ilham sağanağı Türkçe edebiyat dünyasını hem muhafazakâr/İslamcı hem de sol kültürel ortamı nasıl etkiliyor?

-Gittikçe sekülerliğin sonuçlarıyla yüz yüze geliyoruz. Hayat, dini ve dindışı olarak bölümleniyor ya da kutsal ve profan ya da fizik ve metafizik gibi. Hâl böyle olunca başımız sıkıldığında, bunaldığımızda kutsal ya da dini olan yardıma çağrılır oldu. Çünkü günümüz seküler, modernist insanı zaman zaman ‘manevi boşluk’lar yaşamakta. Kimileri bu boşluğu terapilerle; kimileri Uzakdoğu mistik deneyimleriyle filan doldurmaya uğraşıyor. ‘O boşluk’ doldurulduğunda ‘huzura eriyor’, manevi bir tatmin yaşıyor. Tasavvuf da bu anlamda edebiyata lojistik destek sağlayan verimli sahalardan biri. Önceki kuşakların yazdıklarını masaya yığıp oradan apardıklarıyla eserlerine mistik ve manevi bir hava verebiliyorlar. Anlamaya gereksinim duymuyor, deneyimlemeye zaten ihtiyaç yok! Simgeler de hem tarihsel olarak hem de anlam alanı bakımından zengin; ayna, güneş, gölge, aşk, hiç filan dedin mi binlerce yıllık zenginliğe atıf yapmış oluyorsan, daha ne!

İlerlemeci anlayışa sahip olan bir tür olarak romanın geçmişte kurtuluş savaşları gibi “ilerici” hareketleri gündemleştirirken, bugün insanlığın kapitalist bir yağmaya maruz kalmasıyla ortaya çıkan sorunlara bigane kalmasını veya bir tür azınlıkçı bilinç inşasına yönelişini neye bağlıyorsunuz? Türsel bir tasnif yapacak olursak, günümüzde öykünün yaşanan kıyıcı durumlara ilişkin bir bilinç yaratmada romana göre daha elverişli bir tür olduğunu söyleyebilir miyiz?

-Yazı Bilinci adlı kitabımda romanın geriye çekilişiyle ilgili birkaç yazı yazmıştım. O yazılarımda, öykünün de romanla bir suç ortaklığı içinde olduğunu söylemiştim.

-Yazar-eleştirmenler konusunu da açmalı.. Yazar-eleştirmen olmak, birinin birinden ödün vermek midir? ‘Yazar’ iken nasıl hisseder eleştirmen?

-Doğrusunu isterseniz ben kendimi hiç eleştirmen olarak hissetmedim. Benim için öykücülük hep önde oldu. Öykü dışındaki çalışmalarım, aslında daha sağlam bir edebiyat anlayışına sahip olabilmek için giriştiğim çabalardır. Özellikle Müslümanlığım hep merkezde ve belirleyici oldu. Çünkü büyük davası olmayanlardan, büyük edebiyatçı da olmaz diye düşünenlerdenim. Bir yandan İslam’ı anlamaya; diğer yandan bu birikimle edebiyatımı temellendirmeye çalışmanın bir sonucu olarak kuramsal ve eleştirel yazılarım ortaya çıktı. Ayrıca bu yazılarımla safımı da belirlediğimi düşünüyorum. Çünkü benim için yazmak, biraz da siperden konuşmaktır.

-Bir yazınızda “Ülkemizde 80’lerden sonra boy göstermeye başlayan, 90’lardan sonraysa güçlenen yeni dönem öyküsü, insana ve gerçekliğe yabancılaşmıştır” diyorsunuz.  Ahmet Sait Akçay, bir yazısında sizin öykü dünyanızın gerçekçi olmasını eleştiriyordu. İslamcı çevrelerde postmodern darbe sonrasında güçlenen yeni dönem öyküsün hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gerçeğin ne olduğu, onun sanat eserinde nasıl temsil edileceği kadim bir problem olarak sürüyor. Sanatta ve edebiyatta yeni akımların, yeni anlayışların zeminini de hazırlayan bence bu problem.

Yeri geldikçe söylemiştim; modernliğin ilerlemeci anlayışı bilinçdışımızda fail olarak bilincimizi belirlemeye devam ediyor. Bu anlayış sonucunda her yeni doğan edebiyat anlayışının bir öncekini geçersizleştirdiğini düşünüyoruz. Oysa öyle değil, her anlayış edebiyatın bir zenginliği. Bu zenginliklerden vazgeçip yoksullaşmanın bir anlamı yok.

Burada ‘gerçekçiliğin’ bir önceki döneme ait dolayısıyla geçmiş bir zamanın anlayışı olarak değerlendirilip mahkum edilmesini ben anlamıyorum. Daha doğrusu bir kafa karışıklığı söz konusu. Zira her edebi anlayış/akım hep gerçeğin peşinde olmuştur. Örneğin bilinçakımıyla yazanlar, gerçeğin ancak bu yöntemle layıkıyla anlatılabileceğini iddia etmişlerdir. Gerçeküstücüler bile gerçeğin temsilinin derdindeydiler. Uyuşturucuyla muhayyilesini efsunlayanlar, her türlü özdenetimden uzaklaşarak kendi gerçekliğini yakalama derdindeydiler. Hatta iki dünya savaşı sonrasında Tanrıyla ilişkilerini sorgulayıp Tanrıyı reddederek her şeyi saçma ve bulantıya dönüştürenlerin düştüğü anlamsızlık bile onların yaşadığı gerçeklikle ilgiliydi. Şimdi buradan bakıldığında bir esere, gerçekçiliğe geri döndü diye eleştirmek bana naiflik gibi geliyor. Kaldı ki o yazı da Ahmet Sait benim öykümü gerçekçi olarak değerlendirmiyor; tam tersine bu ‘tuzağa’ düşmemek üzere; “sözkonusu gerçekçilikle doğrudan temas etmek yerine durum hikâyesine yaslanan ve belli bir hakikati arayan hikâyeciler de mevcut. Cemal Şakar, Hüseyin Su, Kamil Yeşil bunlardan sadece üçü” diyor.

Gerek Yazı Bilinci’ndeki yazılarıma yaptığım atıf gerekse de ondan sonra yazdıklarım, aslında sizin de belirlediğiniz ‘geri çekilme’ ile ilgili. Edebiyata ve ediplere yüklenen, çağına tanıklık etmek, diğer insanlara göre daha hassas olmak, ilham almak gibi sıfatları da bir tarafa bırakarak, o yazılarımda sadece Müslüman olmanın sorumluluğunu yerine getirmek için sanatçıların yüzlerini ‘yaşananlara’ doğru çevirmeleri gerektiğini söylemeye çalıştım.

-Aristotales’ten modern edebiyat kuramlarına gelinceye kadar yazar/şaire daima bir kutsallık atfedildiği malum. Sanat gayretinin failinin, yaratıcı eylemi sayesinde ölümsüzleşeceğine dair genel geçer bir kabul var. Bu algı, yazarın sadece yaşayan okur kitlelerini değil, sonraki kuşakları da muhatap olarak görmesine yol açıyor ve şüphesiz ortaya konan eserlerin biçim ve içeriği üzerinde de belirleyiciliği söz konusu. Sizce bugün yazan kimselerin muhatabı kimdir, kalıcılık meselesini nasıl anlamak gerekiyor?

-Doğrusunu isterseniz, kalıcılık arayışıyla insanın yarı-tanrısallık arayışı arasında bir koşutluk olduğunu; ayrıntılarına girmeksizin Kur’an’daki ebedilikle Yunani sonsuzluk arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu sonsuzluk arayışının en önemli argümanlarından olan ruh-beden ayrımına da inanmadığım belirtmeliyim.

Genellikle yaşadığı dönemde pek yankı bulamayan; az önce de söylediğim gibi bir avuç hevesli arasında tedavül eden edebiyat zaman zaman sanatçıları bunaltıyor; kalıcılık iddiası işte bu bunalım dönemlerinde sanatçıları biraz olsun teselli ediyor; ama bana züğürt tesellisi gibi geliyor. Bugün adını çokça andığımız birçok sanatçının edebi kanonla bir ilişkisi olduğu açık; yoksa geriye dönüp baktığımızda edebiyat tarihi tam bir unutulan sanatçılar mezarlığı. Adlarını hiç bilmediklerimizin sayısı, adını zorla hatırladıklarımızdan çok daha fazla.

Bugünün yazarının muhatabı genellikle yazıya hevesli gençler; roman için beşbini, öykü için bini, şiir için beşyüzü geçmiyor. Yazar bunu seçmiş midir? Sanmıyorum. Herkes bütün insanlığa seslendiğini düşünüyordur.

Hitap muhatabını bulur diyelim.

-Yazar ve okur yahut anlatıcı ve dinleyici arasındaki ilişki üzerine yoğunlaştığınız kuramsal yazılarınızda insanın dille girdiği tecrübeyi aynı zamanda bir hakikatle irtibat kurma çabası olarak açıklıyorsunuz. Yazınsal dilde kurgulanmış, belli bir türün özelliklerine göre örgütlenmiş bir eserin muhatabına var oluşun anlamı hakkında bir ileti ulaştırdığı ya da bir farkındalık uyandırdığı şeklinde anlayabilir miyiz bunu, biraz açar mısınız?

-Elbette öyledir. Bir eser okurken, birden yakalanırsınız; tam da bu; tam da böyle dersiniz. İşte bu an, eserin sizde makes bulduğu, sizde olanı hatırlattığı andır. Ancak hakikat meselesinin bizde yanlış ortaya konulduğunu düşünüyorum. Geleneksel olarak hakikat, bir öz/töz olarak yukarıda, yüksekçe bir yerde asılı duran ve insanın ona ulaşması gerektiği, ulaşmak için de bir yol göstericiye muhtaç olduğu ontolojik bir vaka olarak değerlendiriliyor. Hadi daha açık söyleyelim ‘gnos’la özdeşleştiriliyor.

Eserleriyle hakikati arayanlar ya da eserlerini bu yolculuğun izdüşümleri olarak takdim edenler bence yüzlerini yanlış yere dönüyorlar. Hakikat Kur’an’dır; Kur’an’dadır. Orada her şey ‘Hakk’ olarak beyan edilmiştir ve bu beyanlar beyyinedir, mübindir. Hak ile batılı tefrike uğraşanların dayanak noktaları elbette ‘Furkan’ olandır.

(TASFİYE DERGİSİ, AĞUSTO 2011)