KOMŞUMUZ

KOMŞUMUZ
12 Ocak 2017 - 10:58

Gününde ne güzel kadın olduğunu anlatmana, hiç gerek yoktu. Yapmadın da bunu zaten. Her yaş orada duran menevişler varken gözlerinde, bakışların yeterince dilli; konuşkandı nasılsa. 20li, 30lu, hele 40lı hatta 50li yaşlarının saltanatı, aşkları ve hiç bir kimseyi boş geçmeyip sana bile isabet etmiş büyük yalnızlıkları, şimdi iki koca birer...

Gününde ne güzel kadın olduğunu anlatmana, hiç gerek yoktu. Yapmadın da bunu zaten. Her yaş orada duran menevişler varken gözlerinde, bakışların yeterince dilli; konuşkandı nasılsa. 20li, 30lu, hele 40lı hatta 50li yaşlarının saltanatı, aşkları ve hiç bir kimseyi boş geçmeyip sana bile isabet etmiş büyük yalnızlıkları, şimdi iki koca birer kadın olan kızlarının bebeklikleri, onlara yaptığın o annelik, bir hayat kısacası, uzunca bir ömür, malumumuzdu hepimizin; biz apartman komşularının. Yanında olmadığımız zamanların özetini ve hikayesini, senden ve kızlarından dinlemiştik, bazen bir masal, bazen de hayli dramatik bir senaryoyu dinler gibi, çok önceleri. Biz derken… Aslında topu topu bir avuç kişinin malumuydu tüm bunlar; tek daireli katları, işe yaramazmış gibi katlanıp, perte çıkmışcasına bir köşeye ayrıldığından beri, bu apartmanın. Kalan sağlar bizimdi; kendi kendimizin bereketi de birbirimize yeterdi zaten. Yetiyordu. Yeni yapılmış evler varken, bir bina için 35 40 yaş, miadının sonu demekti, bizi bırakıp gidenlere göre. Olsun. Dedim ya, kalan sağlar bizimdi işte. Hele ki sen bizim, biz birbirimizindik. Akşam kahveleri ve sabah kahvaltılarıyla bir günümüzü, tüm hayatımızı, psikolojimizi ve mahalleyi kurtarırdık, nasılsa.

 

Yalnız, senin bilmemen gereken bir şeyi, hepimiz biliyor ve bunu senden gizlemek için ettiğimiz sessiz yemini tutuyorduk. Gizlemeliydik… Gizlemeliydik senden yaşını, doğum tarihini, nüfus cüzdanını… Başından beri ya bilmiyor, ya da, artık unutmuştun tüm bunları; farkındaydık. Bir gün yaşının farkına vardığında, seni içine sardığımız pamuklardan kurtulup, güvelerin yiyeceği yünden yatak ve yorganların içine atacaktın kendini. Biliyorduk. Bilgiyle zehirlenecek ve bu zehrin etkisiyle gözlerini yumup, o harelerini sonsuza dek sakınacaktın herkesten. Biz bu sessiz yemini, tüm sadakatimizle tutuyorduk tutmasına da…

 

Geceleri rüyalarına giren şeytana, ne elimiz ne de kolumuz uzanabilirdi. Uzanamadı da. Bir şeytani rüya sırasında, tüm hayatını film şeridi gibi izledin, bir filmi ekrandan izler gibi tıpkı, elinde patlamış mısırın ve içeceğinle birlikte bir gece. ‘Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti, geçiyor’lara başladın sonra aniden, o geceden sonra. Aniden… Belli ki, filmin uzunluğu, rüya vaktiyle tam senin yaşın; yaşanmış yılların kadardı. Yaşını öğrendin. O mısır da pek tuzlu olmalıydı ki, yüksek tansiyon hastası olarak uyanıp, öyle devam ettin… patlamış mısır gibi aniden baş gösteren o hastalıkların… Bilgiyle zehirleniştin artık; yaşını öğrenmenin verdiği şok ve yükle birlikte, belli. İçeceğin ise, pek şekerliydi ki, şeker hastalığı sahibi de olmuştun, o uğursuz geceden, uykudan, rüyadan sonra. Yıllardır aramızda gizlice sakladığımız sır, sessizce tuttuğumuz yemin, bir anda bozuluvermişti işte, o melunun pis yüzünden.

Sonra… ‘Çorap söküğü gibi’ deyimi, nasıl bir üst üsteliği, birden bireliği ve aniliği anlatırsa, işte sen de tam öyle, değil günden güne; an be an hızla hastalanıp ölmeye başladın, gözümüzün önünde. Gözümüzün önünde dediysem, aslında, apartmandan taşınıp gitmen konusu var orada bak, bir de! Ne çok içerlenecek bir şeydi bu yaptığın bizim için; ne büyük ihanet, ne büyük ayıptı. Lakin, tüm bu büyük duygular, içimizde düğümleniyor ve dışarıya çıkacak bir yer de bulamıyordu, bulamazdı ki… Mazeretin ya da haklı sebebin, adı artık her ne ise, büyüktü, hayatiydi, ne de olsa: aniden hastalanışların. Kızının evine taşınman; daha doğrusu oradaki bir yatağın üzerine ilişmen, ne büyük bir göçtü aslında bizim için, çağ kapatıp çağ açan. Dedim ya, bir şey de diyemezdik buna ve zaten demiyorduk da. Göz göre göre gitmiştin. Olsun…

Bunu bile göğüslerdik, inan! Bunu bile göğüslerdik, seni son kez görmeye gelişimizde, yüzündeki o ayak izlerinin gürültülü sesi olmasaydı eğer. Yüzün sisli, yüzün sesliydi. Feri uçmuş, haresi kaçmış bir çift göz ve ölümün yaklaşan ayak sesleri… Evet, belli ki ‘ölüm’ isimli o zehir hafiyenin arananlar listesine, senin ismin de eklenmişti ve o hafiye, işini eksiksiz şekilde yapar, aradığını muhakkak bulurdu. Mahallene, sokağına kadar girmiş ve yakında da kapını çalmak üzereydi. Oysa biz seni pamuklara sarmış, apartmanımıza saklamış ve kah akşam kahvelerimizin, kah sabah kahvaltılarımızın bereketi eylemiştik. Bırakıp gitmeni ise bile, göğüsleyebilirdik inan. Yani, kızının evine kadar olanını…

Anahtar Kelimeler: