<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; EMETİ SARUHAN</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/author/emeti-saruhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>ÖMER LEKESİZ&#8217;LE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/omer-lekesizle-soylesi-7/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/omer-lekesizle-soylesi-7/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 10:23:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12624</guid>
		<description><![CDATA[Ömer Lekesiz, gündelik hayatımızda yaşadığımız değişimlerin sanat dallarını da etkilediğini, günlük hayatımızda ise köşeleri olmayan, daha seküler, daha &#8216;hoşgörülü&#8217; bir toplum olma yolunda ilerlediğimizi söylüyor. Kendimizin belirlemediği bir kültürel düzeye tabi olduğumuzu ifade eden Lekesiz, &#8220;Köşeleri olmayan, dini rengi olmayan, sekülerleşmiş bir kültür hayatının içine çekiliyoruz.&#8221; diyor. Yazar ve eleştirmen Ömer Lekesiz, köşe yazılarında kültür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ömer Lekesiz, gündelik hayatımızda yaşadığımız değişimlerin sanat dallarını da etkilediğini, günlük hayatımızda ise köşeleri olmayan, daha seküler, daha &#8216;hoşgörülü&#8217; bir toplum olma yolunda ilerlediğimizi söylüyor. Kendimizin belirlemediği bir kültürel düzeye tabi olduğumuzu ifade eden Lekesiz, &#8220;Köşeleri olmayan, dini rengi olmayan, sekülerleşmiş bir kültür hayatının içine <span id="more-12624"></span>çekiliyoruz.&#8221; diyor.</strong></p>
<p>Yazar ve eleştirmen Ömer Lekesiz, köşe yazılarında kültür hayatımızı değerlendiriyor. Geçtiğimiz günlerde birkaç köşe yazısında &#8220;İslami Yayıncılık&#8221;ın geçirdiği evreleri irdelemişti. Kendisiyle kültür- sanat hayatımızın bugünkü durumu hakkında sohbet ettiğimiz Ömer Lekesiz, oldukça çarpıcı değerlendirmeler yaptı ve önemli noktalara dikkat çekti. Lekesiz, bugün İslami Yayıncılık&#8217;tan değil, yayıncılık sektöründen bahsedebileceğimizi ifade ediyor. 28 Şubat öncesinde İmam Hatipli denilen bir nesle sahip olduğumuzu ve İslami Yayıncılık olarak isimlendirilen türün revaç bulmasının da o döneme denk geldiğini anlatan Lekesiz, &#8220;İmam Hatip okullarının kapanmasından sonra İslami yayınevleri bir tür hazır arka bahçe müşterisini kaybetmiş oldular. O nedenle o kesime hizmet veren butik yayınevleri kapanmaya başladı. Genel bir okur kitlesine yönelik yayın yapmanın, bunu da kapitalist yöntemlerle yapmanın gereğine inanan kimi yayınevleri de ayakta kaldı. Ancak o yayınevleri aynı zamanda misyonlarını da kaybettiler.&#8221; diyor. Bugün İslami piyasa diye bir piyasanın kalmadığını ifade eden Lekesiz&#8217;e göre şimdi yayıncılık piyasasından söz edilebilir. Elbette hala misyon sahibi yayınevlerinin var olduğunu belirten Lekesiz, diğer taraftan &#8220;kitap üretim&#8221; şirketleri diye bahsettiği yayınevlerine dikkat çekiyor. Lekesiz, &#8220;Bu yayınevleri diğerlerine oranla, yani kimi sol tanım içinde değerlendirilebilecek yayınevlerine göre daha fazla kitap üretim şirketi gibi davranıyor.&#8221; diyor.</p>
<p><strong>SOL ENTELEKTÜEL BİLGİDEN KOPTU</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/12/ol.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12626" title="ol" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/12/ol-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Entelektüel ilgilere sahip Müslümanların yayınevi ayırması gibi bir durumun olmadığını söyleyen Lekesiz; İthaki, Sel, Ayrıntı, Metis gibi yayınevlerinin kitaplarının her zaman Müslüman kesim tarafından da okunduğuna dikkat çekiyor. Bu durum ise misyonu olan yayınevlerinin de portföylerini genişletmelerine neden olmuş. Lekesiz, &#8220;İnsan, Küre, Klasik, İz, Litera, Profil, Kitabevi gibi yayınevleri daha İslam merkezli yaptıkları yayın faaliyetlerinin yanı sıra Batı&#8217;dan yaptıkları çevirilerle de Metis&#8217;in Ayrıntı gibi yayınevlerinin ortaya koyduğu yayın faaliyetine talip olmaya başladılar. Bu yayınevlerinin portföyüne baktığımızda artık Batı &#8211; Doğu gibi bir ayrım kalmadığını hemen hemen dünyadaki bütün entelektüel gelişmelere yaslanmaya çalıştıklarını görüyoruz.&#8221; diyor. Lekesiz, Sol&#8217;un giderek daha çok kadın hakları, eşcinsel hakları, gay hakları diye tabir edebileceğimiz hakların savunucusu haline gelmesinin, Müslümanları daha çok entelektüel ortama hakim bir konuma getirdiğinin de altını çiziyor.</p>
<p><strong>NE DOĞU&#8217;YU NE DE BATI&#8217;YI BİLİYORUZ</strong></p>
<p>Sosyolog Abdurrahman Arslan&#8217;ın bugün yaşadığımız modernizmle hesaplaşmanın aslında ikinci karşılaşmamız olduğunu söylediğini anlatan Lekesiz, &#8220;İlk hesaplaşma Yunan Felsefesi&#8217;nin İslam dünyasına aktarılmasında yaşanmıştı. O zaman başarmıştık ancak ilginç bir ayrıntı zihnime takılıyor. O dönemdeki Müslümanca idrak durumu yada Müslümanca kaynaklara yaslanma kolaylığı şimdi bizim için kaybedilmiş bir değer durumunda. Batı&#8217;dan yapılan çevirileri test edecek bir kaynak zenginliğine sahip değiliz. İmam Gazali&#8217;nin kitaplarının bile ciddi bir çevirisi söz konusu değil. Kendi kaynaklarımızdan gittikçe uzaklaştırıldık. İki arada bir deredeyiz. Doğulu olduğumuzun, farklı bir noktada durduğumuzun farkındayız ama bu hislerimizi güçlendirecek İslami sahih kaynaklardan uzun süre yoksun kaldık.&#8221; diyor. Bu nedenle başta tefsirler olmak üzere sadece Kur&#8217;an, Hadis ve Kur&#8217;an sözlükleri çalışmaları yapan yayınevlerinin, bu ihtiyacı bilerek ve idrak ederek çalışmaları halinde modernizm ile ikinci karşılaşmamızı daha kolay atlatabileceğimizi düşünen Lekesiz ekliyor, &#8220;Aksi halde biraz Doğu&#8217;yu, biraz da Batı&#8217;yı bilerek yeni bir idrak biçimi oluşturmamız zor gözüküyor.&#8221; İnsan yetiştirmek zorundayız. Şakası yok.&#8221; diyen Ömer Lekesiz, yaptığımız işi niye yaptığımızı, hangi sorumlulukla ortaya koyduğumuzu bilmekle yükümlü olduğumuzun altını çiziyor. Metis, Yapı Kredi, İş Bankası gibi yayınevlerinin kendi çevirmenlerini yetiştirdiğini söyleyen Lekesiz, bu anlamda İslami yayınevlerinin 20 yıl geride olduğunu ifade ediyor: &#8220;Bizim artık yürüyerek değil koşarak onlara yetişmemiz gerekiyor. Nuh Yılmaz, İslam Estetiğine Giriş kitabını çevirmiş. Bakıyorsunuz, çeviri değil, resmen telif. Böyle insanların sayısının artması gerekiyor. Bu insanların buraya yönelmelerinin sağlanması ve maddi yönden tatmin edilmesi gerekiyor.&#8221;</p>
<p><strong>BELİRLEMİYORUZ BELİRLENİYORUZ</strong></p>
<p>Sanatın diğer dallarını da değerlendiren Lekesiz, artık köşeleri olmayan bir yaşama doğru sürüklendiğimizi ifade ediyor. Gündelik hayatımızda yaşadığımız değişimlerin sanat dallarının tamamını etkilediğini anlatan Lekesiz, &#8220;Artık daha muhafazakar, daha seküler, daha hoşgörülü bir toplum olma yolunda &#8216;ciddi!&#8217; bir çaba harcadığımız kesin. Aynı şekilde son on yılda daha tasavvuf merkezli, daha metafizik, mistik bir yaşam arayışı yerleşik hale gelmeye başladı. Sinemanın da bu kültürel algıya göre kendini yenilemesi içsel bir zorunluluk. Köşeleri çok sert olan ideolojik yaklaşımlar sinema düzeyinde çok fazla bir karşılık taşımıyor.&#8221; diyor. Ancak Lekesiz&#8217;e göre bu durum kültürel bir yozlaşmayı, kültürel bir karışmayı, ekletizmi hatta sentezi de beraberinde getiriyor. Lekesiz bu gidişatı &#8216;İzlerin birbirine karışmasından kaynaklanmış bir gelişme.&#8217; olarak değerlendiriyor ve soruyor: &#8220;Acaba bu metafiziğe yönelişte sahiden olması gereken bir yerde miyiz, yoksa farkında olmadan dayatılan bir yerde miyiz? Farkında olmadan belirlenmiş bir düzeye tabi mi oluyoruz, o düzeyi belirliyor muyuz? Bence farkında olalım ya da olmayalım daha çok belirleniyoruz gibi geliyor. Köşeleri olmayan, dini rengi olmayan, sekülerleşmiş bir kültür hayatının içine bilerek çekiliyoruz.&#8221;</p>
<p><strong>YİNE DE UMUT VAR</strong></p>
<p>&#8220;Batı&#8217;yı kötülemek, reddetmenin ötesinde kendi anlayışımıza bir tür çeki düzen vermek ve sapmalarımızı gözden geçirmek için bir ayna olarak kullanmak durumundayız.&#8221; diyen Lekesiz, &#8220;Kendi kavramlarımızı İslami esaslara göre yeniden tanımlayarak, kültürel bir dönüşüme katkıda bulunabiliriz. Ancak böyle bir dönüşüm zorunluluğunu hissetmiyorsak zaten yığından biriyizdir ve zaten kaybetmişiz demektir. Kültürel değişimlerin ihtiyaç olduğunu ortaya koyan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez, dünyanın her yerinde de böyledir. 10 tane aklı başında entelektüel, münevver bu dönüşümleri yapabilecek güce sahiptir. Bizde mesele, münevver düzeyinde bu geriliğin yaşanması. Bu düzeyden baktığımızda oldukça pesimist bir tablo gözükmesine rağmen o tabloyu idrak edenlerin varlığı bana umut veriyor.&#8221; diyor.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 04.12.2011)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/omer-lekesizle-soylesi-7/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ATASOY MÜFTÜOĞLU: ZİHİNSEL BİR TAŞRADA YAŞIYORUZ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/atasoy-muftuoglu-zihinsel-bir-tasrada-yasiyoruz/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/atasoy-muftuoglu-zihinsel-bir-tasrada-yasiyoruz/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2011 13:31:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11840</guid>
		<description><![CDATA[Eskişehir deyince akla gelen isim Atasoy Müftüoğlu&#8217;dur. Bunu Eskişehirli olduğumu öğrenenlerin hemen ardından &#8220;Atasoy Abi&#8217;yi tanıyor musun?&#8221; diye sormasından biliyorum. Şehir dışından gelip bürosunda konuk olanlara ikram ettiği 3 çay, bir simit, bir elma, kitap ve lokumun, o güzel sohbetinin yanında sözü bile olmaz elbette ama ben misafirperverliğini anlatmak için yine de söyleyeyim. Kendisi ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Eskişehir deyince akla gelen isim Atasoy Müftüoğlu&#8217;dur. Bunu Eskişehirli olduğumu öğrenenlerin hemen ardından &#8220;Atasoy Abi&#8217;yi tanıyor musun?&#8221; diye sormasından biliyorum. Şehir dışından gelip bürosunda konuk olanlara ikram ettiği 3 çay, bir simit, bir elma, kitap ve lokumun, o güzel sohbetinin yanında sözü bile olmaz elbette ama ben <span id="more-11840"></span>misafirperverliğini anlatmak için yine de söyleyeyim. Kendisi ise öyle duru, öyle sağlam, öyle derin ki anlattıklarını saatlerce dinlemek mümkün. Her ne kadar dertlerimiz hakkında acı reçeteler yazsa da isabetli teşhisler yapıyor. Sorunumuzun üretememek olduğunu fakat bunun farkına bile varamadığımızı, çünkü İslam dünyası olarak aklımızı bir yerlerde unuttuğumuzu söylüyor. Sizi Atasoy Abi ile başbaşa bırakıyorum. Öyle diyorum çünkü o hepimizin abisi&#8230; </em></p>
<p><strong>-Tarihsel &#8211; geleneksel bir İslam&#8217;dan bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? </strong></p>
<p>-Türkiye&#8217;de bizler Müslümanlar olarak sağlıklı bir İslam tarihi terbiyesi almadık, daha doğrusu tarih felsefesi terbiyesi almadık. Geleneğimizde tarih felsefesi yapmak gibi bir şey yok. Tarih felsefesi ile büyük olaylar, büyük adamlar tarihinden çok, bir &#8216;düşünce tarihi&#8217; perspektifine sahip olmayı kastediyorum. Tarihi bir bütünlük içinde düşünmek, özellikle küresel çağda genç Müslümanların, kendilerini bir yerelliğe, bir mezhebe, bir etnik asabiyete, bir ülkeye kapatmadan, bütün bir yeryüzü ve insanlık gerçeğini bir bütünlük içinde takip etmeleri gerekiyor. Müslümanlar yerel, mezhepsel ya da etnik herhangi bir asabiyetle sınırlandırılmış bir tarih terbiyesine sahipseler hiçbir zaman gerçek ümmet olmayacak.</p>
<p><strong>-Tarih bir bütünlük içinde nasıl düşünülür? </strong></p>
<p>-Türkiye&#8217;de yaşayan Türkler için tarih Türklerin tarihinden ibaret. Araplar için Araplardan, Kürtler için Kürtlerden, Farslar için Farslardan ibaret. Hiçbirisinden ibaret değil! Bunların hepsinin tarihe bir şekilde katkıları oldu. Fakat katkı hangi bağlamda oldu bu çok önemli. Düşünsel mi, entelektüel mi, askeri mi, ekonomik mi? Bunların belirlenmesi gerekiyor. Asıl soru şu; İslam ve Müslümanlar tarihten nasıl çekildiler. İslam&#8217;ın ortaya çıkışından sonra İber yarımadasına giden Müslümanlar şimdi nerede? Küreselleşme çağı da değildi, iletişim çağı da değildi. Bu kadar kısa zamanda nasıl İberya&#8217;yı ihya ettiler ve hâlâ etkileri tartışılan bir medeniyet doğdu? Sonra ne oldu da tarihten çekildik? Şu anda neden tarihin nesnesiyiz? Niçin bugünün tarihi bizi bir istatistik malzemesi olarak görüyor ve bize hiç saygısı yok? Niçin bu sürece itiraz edemiyoruz sahte gerekçelerle, hilelerle ülkelerimiz işgal ediliyor? Buna tarihsel yanıtlar bulmamız gerekiyor. Ben son 500 yılın bütün Müslümanlar tarafından eleştirel bir analizle okunması gerektiğini düşünüyorum. 1492&#8242;de Müslümanlar tarihte ilk defa fiziksel olarak bir yerden çekiliyorlar ve içe kapanıyorlar.</p>
<p><strong>-Sizin tespitiniz ne? </strong></p>
<p>-Tek bir nedene indirgenemez ama basitçe; 21. yüzyılı tanımlayamamak, ihtiyaçlarına yanıt verecek bağlamda içerik üretememek&#8230; Hiç abartmadan bugün bir bilinç felci yaşadığımızı söyleyebiliriz. İslami bağlamda bilinç, bilgi, yorum üretmiyoruz. Tarih üretmiyoruz, eylem üretmiyoruz. Üretilenlerin tümüne maruz kalıyoruz, korkarım ki maruz kalmaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>-Neden üretemiyoruz? </strong></p>
<p>-İslam ümmeti akla veda ettiği gün tarihe de veda etti. Yeniden tarihe dönmesi için yeniden akla dönmesi gerekli. Araçsal bir aklı kastetmiyorum, vahiyle uzlaşmış bir aklı kastediyorum. Fakat çarpıcıdır, yeniden İslam dünyası mistisizme dönüyor. Bu ümmetin asla ve kat&#8217;a bir geleceği olmayacak demektir. Çünkü şu anda tarihsel bağlamda neo-liberal bir işgal ve istila yaşıyoruz. Biz bunu fark etmiyoruz. Demokrasinin modern zamanlarda bir dekor olduğunu Müslümanların öğrenmesi gerekiyor. Asıl büyük kararların sermaye tarafından verildiğini öğrenmek gerekiyor. Bugün mezhepçilik varsa ve bu utanç vericidir ki hâlâ var, insanların hangi mezhepten olduğunu konuşuyorsak böyle bir kültürün geleceği yok.</p>
<p><strong>-Bu gettolaşmaya neden olmaz mı? </strong></p>
<p>-Gayet tabi, içe kapanıyoruz. Küreselleşmeyi paylaşmayabiliriz, küreselleşme karşıtıyız, küreselleşmeyi sorgulamalıyız ama bir diğer taraftan küreselleşmenin sağladığı birtakım zihinsel imkanlardan da faydalanıyoruz. Örneğin ulus devletle biz hesaplaşmalıydık Müslümanlar olarak ama küreselleşme hesaplaşıyor. Takdis edilmiş devletle küreselleşme hesaplaşıyor.</p>
<p><strong>-Ya da biz küreselleşmeyi arkamıza alarak yapıyoruz bunu&#8230; </strong></p>
<p>-Evet. Müslümanlar yakın zamana kadar Kürt sorunu söz konusu olduğunda devlet yorumunun yanında yer aldılar. Hala devlet yorumunu tüketmeye devam ediyorlar. Böyle korkunç bir şey olur mu? Zihinlerimize düşüncelerimize kim vaziyet ediyor? Oryantalist klişeler. &#8216;Arap Baharı&#8217; diye bir tanımdan söz ediliyor. &#8216;Arap Baharı&#8217; diye bir bahar yok. Prag Baharı&#8217;ndan ilham alınmış bir şey. Tanım Araplara ait bir tanım değil. Düşünce hayatımız özgür değil. İslami bilgi özgür olmayınca nasıl zihinlerimiz özgür olabilir? Avrupa sürekli entelektüel tahakküm üretiyor. Bizim artık o tahakkümle ilgili rahatsızlığımız ya da farkındalığımız yok çünkü içselleştirmişiz.</p>
<p><strong>-Bugün yaşadığımız İslam üretilmiş bir İslam mı? </strong></p>
<p>Miras alınmış bir İslam, çünkü üzerinde düşünmedik. Mirasyedi gibi hareket ediyoruz. Geçmişte üretilen her şeyi tükettik. Geçmişte üretilenler günümüze cevap vermiyor. Onun için bir tıkanma bir felç durumu yaşıyoruz. İslam dünyasında bir otorite olmadığı için masallarla, menkıbelerle, efsanelerle, rüyalarla bezenmiş bir din algısı, özellikle genç kuşakları narkoz gibi etki altına alıyor.</p>
<p><strong>-Geleneksel İslam anlayışı mı bu? </strong></p>
<p>-Tabi, düşünmüyor kimse düşünmüyor. Taklit geleneği diye bir gelenek var. Kimi taklit ediyorsanız olun, intihar etmiş olursunuz. Dünyanın en seçkin otoritesini taklit ediyor olsanız bile&#8230; Mümkündür ki siz daha farklı bir potansiyelle hayata gönderilmiş olabilirsiniz. O taklit ettiğinizi aşma yeteneğine sahip olarak dünyaya gelmiş olabilirsiniz. Taklit sizi hemen bilinç alanının dışına çıkarır. Tekrar da bilinç alanının dışına çıkarır. Şu an dini hayat bütünüyle bilinç alanının dışında hareket ediyor.</p>
<p><strong>-Bu duruma alimlerin neden cevap verme kaygısı olmadı? </strong></p>
<p>-Geçmişte alimler &#8216;bu kadar yeter&#8217; dediler. Bu ne demek? &#8220;İçtihada gerek yok. Bütün soruları cevapladık bu kadar yeter&#8221; demekti. Bununla başladı her şey. Ama yetmiyor. Dolayısıyla bugün yeniden alimlerin, entelektüellerin, aydınların içtihadı konuşmaları gerekiyor. Koşulları yerine getirenler içtihad yapmalılar. Bu böyle devam edemez. Çünkü bu neo-liberaller çağında dini hayat bireyselleşiyor. Büyük kültürler küçük kültürleri yerellikleri yutuyor. Hiçbir direniş gösteremiyoruz. Çünkü kültürel içerik üretmiyoruz. Gelip sorsunlar, 21. yüzyıla ne öneriyorsunuz? Var mı önerimiz? Dini hayat bir cemaatin menkıbe fabrikalarında her gün endüstriyel olarak üretilen rüyalarıyla yürüyor. Bilinçle değil. Bu cemaatlerin sayıları, paraları, menkıbe fabrikaları çoğalırken, bir diğer tarafta hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız. Taşrada oturan merak etmez, sorgulamaz, üretmez sadece merkeze bakar. Merkez ne yapıyorsa onu yapar. Dolayısıyla önce bu taşralılıktan özgürleşmemiz gerekiyor. Bakın İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş yok.</p>
<p><strong>HER ÜSTADA ELEŞTİREL BAKILMALI </strong></p>
<p><strong>-Okuma serüveniniz nasıl başladı? </strong></p>
<p>-Babam icazetli bir mollaydı. Evimizde kitaplar, gazeteler, dergiler, yayınlar vardı. Ankara&#8217;da olduğumuz 1950&#8242;li yıllarda babamın İslami camia içindeki öncü isimlerle tanışıklığı, dostluğu vardı. Osman Yüksel Serdengeçti, Osman Turan. Ankara&#8217;da olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Necip Fazıl&#8217;la tanıştım, birlikte seyahatler ettik. Türkiye&#8217;nin çeşitli yerlerine konferanslara gittik. Dergisinin en genç yazarlarından biri bendim. Sadece benim yazılarıma müdahale etmezdi.</p>
<p><strong>-Said Nursi ile de tanışıklığınız var değil mi? </strong></p>
<p>-O dönem Ankara&#8217;da olan Said-i Nursi ile de tanıştım. O zaman Nurculuk çok riskli bir şeydi, illegaldi çünkü. Ben o eserleri okuduktan sonra yeni bir süreç başlayacak sanıyordum. &#8220;Bir ömür, devamlı okunacak&#8221; deyince ben müsait olmadığımı söyledim. Bunu Said Nursi&#8217;ye de anlattım ve &#8220;Bu çocukları engellemeyin&#8221; dedim. Geleneği kabul etseydim hâlâ orada duruyor olacaktım. Hâlâ bu harekete eleştirel olarak bakıyorum.</p>
<p><strong>-Başka kimlerle tanıştınız? </strong></p>
<p>-Ben kendi dönemimde bütün üstadları tanıdım. Bir gün şöyle diyecek bir üstadla karşılaşabileceğimi ümit ediyordum; &#8220;Gençler bize gelip gidiyorsunuz ama dünya bizden ibaret değil, bizimle de kaim değil. Dolayısıyla her yere gidin.&#8221; Ömrümün gecesini yaşıyorum daha böyle bir üstad görmedim. Benim gençlere vasiyetim şu; bütün üstadları eleştirel bir dikkatle takip edin. Üstadlar hata edebilirler. Bu hataları meşrulaştırmaya kalkışmayın. Bütün üstadlar hata ettiler, etmeye de devam edecekler. Her şeyi bilmeleri mümkün değil. Ben her konuda yazı yazmaya korkarım. Hayatımın özeti sınırlarının farkında olarak yaşamak, bağımsız olarak yaşamak, sorumluluk alarak yaşamak&#8230; Bir de hesap saatinde meleklere de söylemeyi düşündüğüm bir şey var. Namım yürüsün diye hiçbir şey yapmadığımı söyleyeceğim. Ömrüm oldukça da yapmayacağım. Bizim hesap saatinde büyük sorulara vereceğimiz öyle cevaplar yok. Çünkü biz küfrün, nifakın, şirkatın, fesadın, tuğyanın yaşandığı bir dönemi yaşıyoruz. Tarihe gerektiği gibi tanıklık edemedik. Bizim kuşaklar hiç edemedi. Hakikati eğip büktüler, uzlaştılar, boyun eğdiler, sessizliği seçtiler, kavgalarının da niteliksel anlamda bir derinliği yoktu.</p>
<p><strong>DÖVENi DÖVMEK LAZIM </strong></p>
<p><strong>-Devrimsel bir inşa sürecine girmemiz gerektiğini söylüyorsunuz. Bu kıvılcım nasıl ortaya çıkar? </strong></p>
<p>-Zihinsel cesarete ihtiyacımız var. Statükoları sorgulamak. Bütünüyle reddetmek değil. Biz şimdi geçmişin yasını tutuyoruz, geçmişe tapınıyoruz, bu anlaşılabilir bir şey değil. Bu yüzden bugün dünyada ne olup bittiğinin ayırdında değiliz. Dünya neyi konuşuyor, neyi tartışıyor? Müslümanlar olarak hiçbir tartışmayı biz başlatmıyoruz. Hiçbir tartışmada taraf değiliz. Zihinsel savaş vermiyoruz. En yetişkinimiz bile hâlâ Türkiyeci. Türkiye&#8217;de itiraf edilmemiş bir milliyetçilik var. Bunu Kürtlere karşı tavrımız söz konusu olduğunda anlayabiliriz. Müslümanlar Kürt sorunu konusunda daha yeni yeni adım atıyorlar.</p>
<p><strong>-Kürt Müslümanların da hiç sesi çıkmıyor? </strong></p>
<p>-Biz Kürt halkının acılarını, hassasiyetlerini, sorunlarını, beklentilerini anlamak için çaba göstermeliyiz, siyasetini değil. Kürt siyaseti birtakım ateist unsurlar taşıyor. Oradaki dünün İslamcıları da Kürt İslam sentezcisi haline geldiler. Bunları da konuşmamız gerekiyor. Bizim küresel ölçekte bir perspektif, vizyon, proje oluşturmamız gerekiyor. İslam bunu yapabilir. Önerileri var. Geçmişe kapandığı için bunu yapamıyor. İçerik üretemediği için yapamıyor. Menkıbe, masal, efsane, gelenek görenek din haline geldiği, din de bir muhafazakarlığa dönüştüğü için bunu yapamıyor. Çünkü din artık bir folklor. Artık İslami iddialarda bulunamıyoruz.</p>
<p><strong>-Mesela Hayrettin Karaman hoca da hoşgörü ve tahammül üzerine yazdığı yazıyla tepki almıştı. </strong></p>
<p>-Kime karşı hoşgörü? Sizin bütün bir İslami varlığınıza karşı küresel çapta sistematik anlamda bir proje yürütülüyor. Sizi temin ederim şu anda yüzlerce düşünce kuruluşu Türkiye&#8217;de faaliyet halindeler. Hoşgörülü bir İslam tanımı için uyarıyorlar Müslümanları. &#8220;Mevlana okuyun, Yunus okuyun. Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek&#8221; diye. Halbuki bugün döveni dövmek gerek, sövene sövmek gerek. Biz her gün dövülüyoruz. 70 yaşındayım. 3-4 yaşlarımdayken babam Ankara&#8217;nın köyünde imamdı. Çocuklara Kur&#8217;an okuttuğu için prangalara vurulup, 15 kilometre yürütülerek karakola götürüldü. O günden beri bizi mutlu eden bir gün hatırlamıyorum. Neo-liberal dönemde fuhşiyat ve münkerat sonuna kadar özgür ve kendini meşrulaştırdı. Ahlakı savunamıyoruz.</p>
<p><strong>BU KENTE ÖYLESİNE YABANCIYIM Kİ…</strong></p>
<p><strong>-Trabzon doğumlusunuz. Ankara&#8217;da yaşadınız. Eskişehir&#8217;e yerleşmeniz nasıl oldu? </strong></p>
<p>-Babam imam hatipti. Eskişehir&#8217;e tayini çıktı. Yanında olmamızı istedi. 1967 yılında Eskişehir&#8217;e geldik. Belediyede yazı işleri başkatibi olarak görev aldım. 12 Eylül 1980&#8242;e kadar devam ettim. Sıkıyönetim sakal sebebiyle işime son verdi. O tarihten beri beni buraya bağlayan hiçbir şey yok.</p>
<p><strong>&#8220;Allah bana bu şehirden çıkmak için hayırlı bir yol göstersin&#8221; diye dua ediyormuşsunuz. </strong></p>
<p>-Bu şehirle ben ilişki kurmayı sağlayamadım. Tarz olarak bağımsız olmayı seçtim. Kişisel bağımsızlıkların da düşünsel bağımsızlıkların da çok ciddi bir riski var. Ben bütün bu riskleri göze aldım ve o riskler sebebiyle yalnız kaldım. Bu şehirde beni yansıtmayan, benimle ilgili pek çok klişe var. Kimse benimle konuşarak, tartışarak, sorgulayarak bu sonuçları elde etmiş değil. Tamamen benim dışımda cereyan eden şeyler. Dolayısıyla ben bu kente 45 dakika önce gelmiş biri kadar yabancıyım. Burada yalnızca öğrencilerle temasım var.</p>
<p><strong>-Kentten çıkmanızı engelleyen nedir? </strong></p>
<p>-Kentten çıkmayı çok arzu ettim fakat bir vesile olması gerekiyordu o vesile olmadı. Çocuklarım burada doğdu büyüdü. Şimdi İstanbul&#8217;da yaşıyorlar, eşimle ben burada&#8230; İnsan yaşlanınca daha zor kararlar veriyor. Gençken olsaydı bütün bunlara daha kolay karar verilebilirdi.</p>
<p><strong>-Entelektüel camia Ankara ve İstanbul&#8217;da konuşlanmış. Bu sizi uzak düşürmedi mi? </strong></p>
<p>-Ben her halükarda buranın bir taşra olduğunun bilincindeyim. Taşrada yaşamanın çok zor olduğunu da biliyorum. Bir kitaba gününde ulaşamamak çok ciddi bir sorundur benim için. O açıdan önceden önlemler alırım. Adeta bir yarıştır bu benim için. Kitaplar piyasaya çıktığı gün ya sipariş veririm ya da çocuklarıma, arkadaşlarıma rica ederim. Kitap Ankara ya da İstanbul&#8217;da piyasaya çıktığı gün benim elimde olur ve hemen okumaya başlarım. Pek çok kitabı birlikte okurum. Bütün kitapların çıkış serüvenini yakından takip ederim. Seçici bir okurum. Bu konuda yönetilmek asla istemem.</p>
<p><strong>-Küreselleşmenin bazı konularda özgürlük sağladığından söz etmiştik. Başka artıları da var mı? </strong></p>
<p>-Küreselleşme Amerikancılığın, emperyalizmin yeni adı. Tüketim kültürünün küreselleşmesi zihinsel anlamda, kalbi anlamda, ruhi anlamda tükenişimize sebep oldu. Bugün insanlar tüketim tapınakları peşindeler. İhtiyaçlarımızı reklamlar belirliyor. Bugün cemaat liderleri bile pazarlanıyor. Biz postmodernite ile hesaplaşamadık, moderniteye bir yanıt veremedik, kendi modernitemizi de oluşturamadık. Biz araftayız. Bizim için bir gelecek yok. Hâlâ Batı&#8217;nın teknolojisini alalım ama kültürünü bırakalım diyoruz. Fakat nasıl yapacağımıza ise cevap veremedik. Postmodern küresel kültürün bu modern putlarla ilgili bir eleştirisi var. Dolayısıyla küresel kültür, ulusal devletle devletin bir ikon haline gelmesiyle de savaşıyor. Küreselleşmeden bu anlamda yararlanılabilir ya da küreselleşmenin bize kazandırdığı iletişim devrinden yararlanılabilir. Bu enformasyon çağında biz hala ümmetle konuşmuyoruz. Ümmet ne düşünüyor konuşmuyoruz.</p>
<p><strong>-Müslümanlar neden Müslümanlıklarını ancak modern hayat içinde sürdürebileceklerine inanıyorlar? </strong></p>
<p>-Ya gelenek içinde ya modernitenin içinde kalarak&#8230; Geleneğin içinde kalarak bir mistisizme bağlanması gerekiyor. Çünkü o her gün vaatte bulunuyor. Türkiye&#8217;de yaşamış ne kadar şeyh, üstad, lider, parti başkanı varsa hepsini tanıyorum. Hepsinin de bir kahin olduğunu biliyorum. Hepsi cemaatlerini şöyle yönlendirdiler. &#8220;Filanca gün her şey çok iyi olacak.&#8221; Nasıl iyi olacak? Bunun için bir eyleminiz mi var? Çünkü Hazret rüya gördü. Tamam bitiyor. Bizim eylemimiz olmadan nasıl iyi olacak diye sormadı kimse, hâlâ da sormuyor. Müslümanlar tekrar tarihe dönmek istiyorsa akla dönmeli.</p>
<p><strong>-Vahyi bir anlayışı kuşanmak nasıl olacak? </strong></p>
<p>-Bugün buraya Mevlana gelse, İbn-i Arabi gelse yararlanamayız. Niçin Mevlana okuyorsunuz, okumayın. Sezai Karakoç okuyun. Sezai Karakoç zamana gerektiği gibi tanıklık ediyor mu o ayrı bir tartışma konusu ama Nizar Kabbani ediyor. Şiiriyle savaşa katılıyor. Şiiriyle &#8220;hayır&#8221; diyor. Aşkı da, edebiyatı da, sanatı da konuşuyor. Herkes Kur&#8217;an&#8217;la ilgili çok şey biliyor. Ben Kur&#8217;an&#8217;ın sizi baskılamak için ya da bir tartışmayı kazanmak için kullanılmasına karşıyım. Çünkü Kur&#8217;an bizden bir ahlak ister, bir davranış biçimi ister, bir toplum biçimi ister, bir siyaset biçimi ister. Kur&#8217;an-ı Kerim 21. yüzyılı nasıl şekillendirecek? Kur&#8217;an&#8217;ın ve sünnetin 21. yüzyılı nasıl şekillendireceğine ilişkin yeni bir okuma biçimi lazım.</p>
<p><strong>-Yeni bir tefsir mi lazım? </strong></p>
<p>-Olabilir yeni bir tefsir olabilir. Biz bütün tefsirleri eleştirel bir yaklaşımla okumalıyız. Evvela Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bütününe ilişkin genel bir yaklaşımımız olmalı. Böyle tartışıp durmamalıyız. Şunu iddia ediyorum; İslam ümmeti 1430 yıldan beri Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i nasıl okuyacağına karar verememişse bundan sonra 1430 yıl daha karar veremeyecek. Böyle bir şey olamaz. Burada zihinsel, kalbi bir tembellik var. Her ibadet bize bir farkındalık kazandırır. Ümmet bilinçli olarak bir defa haccetse Amerika Irak&#8217;ı işgal edemeyecek. Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i bir yerde tartışma yaparken kullanmak üzere değil, hayatımızı düzenlemek üzere okumalıyız.</p>
<p><strong>ORTADOĞU’DA YÜZLER DEĞİŞTİ AMA SİSTEM AYNI</strong></p>
<p><strong>-Ortadoğu&#8217;da yaşananlarla ilgili ne diyorsunuz? </strong></p>
<p>-Ortadoğu hakkında ne düşüneceğimizi bile bilmiyoruz. Devrim oldu mu, olmadı mı? Hakan Albayrak &#8220;Devrim olmadı diyenler ahmaktır&#8221; dedi. O ahmaklardan biri de benim.</p>
<p><strong>-Afrika diktatörleri İslam&#8217;ı perde gibi kullanarak bütün kötülükleri yapıyor diyordunuz. En azından onların gitmesi iyi olmadı mı? </strong></p>
<p>-Birtakım yüzler değişti ama bir diktatörün değişmesiyle devrim olmaz. Yapısal hiçbir değişim olmadı ve yakında olacağına dair de bir proje, bir çalışma yok. Evvela devrimi yapacak kadrolar yok, liderlik yok, fikir yok. İki şey var. Bu genç kuşaklar vatandaş olmak istiyorlar. Pragmatik talepleri var. İş istiyorlar, aş istiyorlar. İkinci olarak demokratik talepleri var. Bir diktatörü devirmek kuşkusuz anlamlı bir şey ama benim sorum şu; Kaddafi&#8217;yi devirenler muhalifler mi? Hayır değil.</p>
<p><strong>KADDAFİ KÜRESEL PROJELERİ REDDETTİ</strong></p>
<p><strong>-Kimler devirdi peki Muammer Kaddafi&#8217;yi? </strong></p>
<p>-İngiliz ve Fransız işbirlikçiler. Bütünlük olsun diye aralarına bir takım unsurlar katıyorlar. Libya&#8217;ya dehşetengiz şekilde zulmedildi. Kamuoyu bunları bilmiyor. Kaddafi&#8217;nin diktatör olduğu doğru ama Avrupalılar Kaddafi ile uzun süredir temas halindeydiler. Avrupa enerji için Libya güneşini kullanmak istiyor. Kaddafi reddediyor. İkincisi Afrikon projesi. Yeni bir Amerikan ordusu. Silahlı güçlerden oluşmuyor. Antropologlar, tarih felsefecileri, kültür felsefecileri, siyaset felsefecilerinden oluşuyor. Afrika&#8217;nın zihnini yeniden konumlandırmak isti-yorlar. Kaddafi bunu da reddedi-yor. Şimdi Fas kabul edecek, orada konumlanacaklar. Kaddafi&#8217;nin euronun baskısına karşı Afrika Lirası teklifi vardı. Bu hayata geçirilmek üzereydi. Libya&#8217;da uçaklar geldiğinde &#8220;Mersi Fransa&#8221; diye bayrak salladı bu muhalifler.</p>
<p><strong>SEZAİ KARAKOÇ BENİM İÇİN BİR UMUTTU</strong></p>
<p><strong>-Eskişehir&#8217;de olmanıza rağmen nasıl entelektüel camiadaki herkesin abisi oldunuz? </strong></p>
<p>-Ben her düşünürün kendi dönemi içinde değerlendirilmesini düşünüyorum. Necip Fazıl&#8217;ın milliyetçi, mezhepçi, vatancı, toprakçılığı o dönemde mazur görülebilirdi. İslamcı bir vizyon, bir proje yoktu. Fakat Sezai Karakoç&#8217;un Türkiye için yeni bir imkan, yeni bir başlangıç, yeni bir ufuk, yeni bir dil ve perspektif olabileceğini düşündüm. Sezai Karakoç&#8217;u tanıtmanın önemine inandım. Bunun için iki defa Türkiye&#8217;yi dolaştım, abone topladım. İddia ediyorum ilk defa bir İslami dergi, Diriliş, 2000 abonesi hazır olarak çıktı. Üretmen Han&#8217;da büro tuttuğumda masamız, sandalyemiz yoktu. Günlerce bir buzdolabı kolisinin üzerinde çalıştım. Dergileri sırtıma yüklüyor ambara götürüyordum. Sonra Ankara&#8217;da Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören&#8217;le tanıştım. Onların dergilerinin tanıtımı için de çaba harcadım. Edebiyatla, sanatla ilgisi olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Beşir Atalay İzmir&#8217;de öğrenciydi. Abdullah Gül İstanbul&#8217;da öğrenciydi daha sonra Sakarya&#8217;ya gitti. O günlerde sık sık bir araya geliyorduk. Taşrada yaşamama rağmen buraya mahkum olmadım.</p>
<p><strong>-Bir de &#8216;Deneme&#8217; dergisi maceranız var? </strong></p>
<p>-Eskişehir&#8217;e gelir gelmez gençlerle temasa geçip Deneme dergisini çıkardık 1971&#8242;de. Nabi Avcı Lise 1, Ahmet Kot Ortaokul 3. sınıf öğrencisiydi. Kuran&#8217;ı Kerim &#8220;En güzel dille anlatın&#8221; buyuruyor. En güzel dilin edebiyat olabileceğini, edebiyat aracılığıyla konuşmayı, anlatmayı düşünüyorduk. Sonra edebiyat hayatının da, İslami düşünce hayatının da Türkiye&#8217;de yeteri kadar bağımsız olmadığını, edebiyat aracılığıyla tarihe tanıklık edilemediğini, tarihin konuşulmadığını, edebiyatın daha çok bireysel fantezilerle sınırlı olduğunu gördüm.</p>
<p><strong>-Ümmet sizin için önemli. Bu bilinç nasıl gelişti? </strong></p>
<p>-Camiada bir İslam ümmeti düşüncesi vardı ama soyuttu. O dönemde aileden aldığım terbiyeyle bir ümmet düşüncemiz vardı. Biz aileden aldığımız tecrübeyle ümmetin bütün renklerine açık olmaya, farklı yorumları anlamaya ya da bu yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri anlamaya çalışıyordum. Ümmetle ilgileniyoruz. Hamidullah Erzurum&#8217;a geldiğinde ziyaretine gidiyoruz. Derslerini dinliyoruz. Osman Turan, Osman Yüksel Serdengeçti sentezci oldukları için onlardan uzaklaştık. Necip Fazıl&#8217;dan ise o İdeolocya Örgüsü&#8217;nü okuduktan sonra&#8230;</p>
<p><strong>-Yazılarınızı deneme tarzı yazıyorsunuz. Neden deneme? </strong></p>
<p>-Ben profesyonel değilim, asla böyle bir arzum olmadı. Herhangi bir konunun uzmanı değilim. Ben kendisini İslam ümmetinin sorumlu bir parçası telakki eden bir insanım. Hiç kimseye ağabeylik yapmak, üstadlık etmek, cemaat kurmak, emir vermek gibi bir amacım olmadı. Konuşulmasını arzu ettiğim şeyleri yazıyorum. Burada konuşuyoruz, konuştuğumuz şeyleri daha sonra yazıyorum. Deneme daha fazla özgürlük alanı verdiği için deneme tarzı yazıyorum, özel bir yakınlığım yok. Çünkü ben düşünmekten çok düşündürtüldüğümüzü düşünüyorum. Onun için neyi konuşacağımıza kendimizin karar vermesi benim için hayati bir sorun. Münasebetsiz bir soru beni fiilen rahatsız eder. Hatta hastanelik olduğum olmuştur, tansiyonum yükselir.</p>
<p><strong>BÜTÜN KİTAPLARIMI YAĞMALADILAR</strong></p>
<p><strong>-2000 yılında gece yarısı eviniz arandı ve tutuklandınız. Neler yaşandı o gece? </strong></p>
<p>-Selam Gazetesi&#8217;nde yazılar yazıyordum. Selam Gazetesi Siyonist karşıtı ve İran&#8217;a yakınlık duyan bir gazeteydi. Dolayısıyla bu operasyonun içinde yabancı güçlerin olduğunu düşünenlerdenim çünkü bizzat şahit oldum. Evim hallaç pamuğu gibi didik didik edildi. Döşemelerin altına bile tek tek bakıldı silah saklamış mıyım diye. Tüm kitaplarım yağma edildi ve 6 çuval kitap belge, fotoğraf alındı. Sonra büroma geldik. O dönemde büromda elektrik de yok, telefon da. Buna imkanımız da, ihtiyacımız da yok. Gariptir buraya dünyadan da olmak üzere çeşitli yerlerden röportaj için gelirler ama kimse sormaz. &#8220;1980&#8242;den sonra nasıl yaşadın, nasıl başardın&#8221; diye. Burayı da yağmaladılar. Sorgu odasında soruları kendileri sormuyordu. Onlara yukarıdan sorular geliyor, onlar soruyor sonra tekrar sorular geliyordu. Yukarıda çevirmenler olduğunu da keşfettim. O gece Selam Gazetesi&#8217;nin bütün mensupları toplandılar. Hepsi çok masum insanlardı. Çok acılar çektiler. Onların çocukları Eskişehir yollarında büyüdü. Onlara kimse sahip çıkmadı. Çok korktular. Bu ailelere kimse müdahale etmedi. O sorgulama süreci çok yorucu. Bu sorgulama bitse de hapishaneye gidip bir yatsam diyorsunuz, o hale getiriyorlar sizi. Hala ismini bilmiyorum, savcının inisiyatifiyle serbest kaldım. Belki ben de 5 yıl hapis yatacaktım, idamla yargılanacaktım, örgütün lideri ben olacaktım.</p>
<p><strong>İNTERNET DOSTLUĞU ZAYIFLATTI</strong></p>
<p><strong>-Yazılarınızı neden daktiloyla yazıyorsunuz? </strong></p>
<p>-İnternet çağında kitaba ilgi azalıyor. Bu yüzden muhataplarımızla konuşamıyoruz. Ben daha daktilo çağındayım. Hala dünyanın her yanına mektuplar yazıyorum. Biraz geç oluyor (gülüyor) ama hiç değilse ben doğrudan haberler alıyorum. Bu bir tarz meselesi. Kitabın yoğunluğundan uzaklaşmamak için. İnternetle teması olan bütün dostlarımızın kitaptan uzaklaştığını biliyorum. Ayrıca internet yüz yüze ilişkileri de, sıcak dostane ilişkileri de zayıflattı. İnternetin bana kazandıracaklarını kitaplardan elde edebiliyorum. Cep telefonu da kullanmıyorum. Beni uluorta yerli yersiz meşgul edebileceğinden korkuyorum. Evimde de büromda da telefonlar yeni. Zaten asosyal biriyim. Telefonu çevirmek benim için zordur. Çok samimi olduğum arkadaşlarıma rahatça telefon edebilirim.</p>
<p><strong>-Sağlık durumunuz nasıl? </strong></p>
<p>-Tedavim sürüyor. 3 ayda bir İstanbul&#8217;a kontrole gidiyorum. Teyakkuz halindeyiz. Ölümü de hayatı da var eden Rabbimiz. Kanserin kendisinden çok ismi baskılayıcı. Kanser olduğumu öğrendiğim gün şöyle bir duygu yaşadım, dedim ki bu şeye teslim olup duygusal alana geçmek de var, eski hayatı sürdürmek de var. O gün çocukların evindeydim. Zamanın Sınavından Geçmek kitabını yazmaya başladım. Ameliyat olacağım gün kitabı yayıncıya teslim ettim. O da ameliyattan bir hafta sonra kitabı getirdi. Şimdi Hece Yayınları&#8217;ndan Küresel Çağda Kaybolmak diye bir kitabım yayınlanıyor. Ölmez sağ kalırsam Küresel Çağda Varolmak diye bir kitap da yazmak isterim.</p>
<p><strong>-&#8221;Irmağın içli sesi &#8211; Atasoy Müftüoğlu&#8221; kitabı yayınlandı. Ne hissettiniz kitabı elinize alınca? </strong></p>
<p>-Ben hakkımda yazılanları okumada zorluk çeken birisiyim. Birkaç arkadaşın yazısını okudum, diğerlerini okumaya cesaret edemedim. Duygulandım ama Rabbim şahittir mahcup oldum. Bu mahcubiyetim de devam ediyor. Ama bana göre eleştirel bir yanı da olmalıydı o kitabın. Böyle bir yanı yok.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 25-26.09.2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/atasoy-muftuoglu-zihinsel-bir-tasrada-yasiyoruz/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>bülent akyürek&#8217;le söyleşi</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/bulent-akyurekle-soylesi/2009/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/bulent-akyurekle-soylesi/2009/12/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 15:49:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=7130</guid>
		<description><![CDATA[Bülent Akyürek. Daima uçlarda, daima marjinal birdüşünce adamı diyebiliriz ona. Sert, köşeli ama samimi. 1969&#8242;da Elazığ&#8217;da doğmuş. 1985 yılında Ankara&#8217;ya taşınıp orada yaşamaya başlamış ailesiyle. Çocukken başladığı okuma serüveni lise yıllarındayken romanlara dönüşmüş. Akyürek elinin altındaki büyük kaynağı şöyle anlatıyor: &#8220;Benim sülalemde iki büyük adam vardı. Hem yaşları, hem kültürleri büyüktü. Birisi Sol&#8217;daydı, idealistti. Biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bülent Akyürek. Daima uçlarda, daima marjinal <span id="more-7130"></span>birdüşünce adamı diyebiliriz ona. Sert, köşeli ama samimi. 1969&#8242;da Elazığ&#8217;da doğmuş. 1985 yılında Ankara&#8217;ya taşınıp orada yaşamaya başlamış ailesiyle. Çocukken başladığı okuma serüveni lise yıllarındayken romanlara dönüşmüş. Akyürek elinin altındaki büyük kaynağı şöyle anlatıyor: &#8220;Benim sülalemde iki büyük adam vardı. Hem yaşları, hem kültürleri büyüktü. Birisi Sol&#8217;daydı, idealistti. Biri de sıkı Müslümandı, idealistti. İkisinin de çatı katlarında inanılmaz rakamlarda kitap vardı. Onlar vefat ettiğinde kitaplar ortada kaldı. Ben fare gibi bu çatı katlarına daldım. Bir tarafta bütün Şark, İslam, Doğu kaynaklarını okuyordum. Ötekinde de tam tersi. Okudukça iki cenahı da takip ettim. Belki buyüzden kafam karıştı, kendimi 35 yaşına kadar zar zor buldum.&#8221;</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>KUR&#8217;AN&#8217;IN SOPASINI YEDİM</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Lise döneminde kalem oynatmaya başlayan Akyürek, Yeraltı (underground) edebiyatı denilen türde yazıyordu romanlarını. Uzun süre kendini kabul ettiremedi bu nedenle. Tam edebi çevrelerde yer edinmiş, <a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/ba11.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7136" title="ba11" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/ba11-200x300.jpg" alt="ba11" width="200" height="300" /></a>artık tarzı kabul edilmişti ki o roman yazmayı bıraktı. Çünkü hayatını temelinden değiştirecek bir şey olmuştu. 35 yıldır ateist olarak devam ettiği yaşantısı 3 gece üst üste gördüğü rüyalar ile değişiverdi. Her ne kadar o, 18 bin kitap okumuş, 20&#8242;ye yakın kitap yazmış bir adam olarak, hidayete erecekse de daha entelektüel bir biçimde olur diye düşünürken, mistik bir şekilde dönüş yaptı. &#8220;Kurban olduğum Allah, bana sırlar dünyası gibi 3 gün süren bir rüyayla hidayeti nasip etti. Bu dönemde &#8216;Bana da mı Allah&#8217;ım, bana da mı aksakallı dede&#8217; diyordum&#8221; diye anlatıyor bu süreci. İlk gece rüyasında bir mübarek gören Akyürek sabah uyanınca Froyd&#8217;dan, bilinçaltından açıklama getirmiş. İkinci geceden sonra &#8216;yok bu iş bu kadar ucuz olamaz&#8217; demiş. Üçüncü gece rüyasında Ankebut Suresi&#8217;nin ilk on ayeti okunduktan sonra, dürülüp sopa haline getirilmiş. Bu sopayla mübarek tarafından temiz bir dayak yiyince kabullenmiş. &#8220;Kur&#8217;anı Kerim&#8217;in sopasıyla şifa buldum.&#8221; diyen Akyürek, daha sonra rüyasındaki kişinin Şeyh Ali Semerkandi olduğunu öğrenmiş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>HİÇ MÜNAFIK OLMADIM</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ben ateistken de münafık olmadım diyen Akyürek, &#8216;şeytani bir sufle&#8217; ile yazdığını düşündüğü romanlarını elinin tersiyle itmiş. Romanları için gayrı meşru çocuklarım diyen Akyürek, arkadaşlarını da tek tek arayıp, bundan sonra durumum bu diyerek bildirmiş hidayetini. Bir kısmına da &#8216;artık görüşemeyiz&#8217; demiş ve kendi ifadesiyle terbiyesizce bitirmiş ilişkilerini. Bu safhada romanı gereksiz bulan Akyürek, modern dünyanın bütün ucubik şeyleri ile kavga eden eleştiri kitapları yazmaya başladı. &#8220;Hidayetten sonra aklımı başıma almaya, düzenli adam olmaya çalıştım ama gene bu anlamda verdiğim kavga da sertti.&#8221; diyen Akyürek, &#8220;Diyeceksiniz ki Müslüman kardeşlerimize yarandınız mı? Onu da bilmiyorum. Birileri çok rahat şekilde yan yana fotoğraf çektirmek istemez benimle.&#8221; diyerek durumunu özetliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>ÖĞLE NAMAZINA KALKAMIYORUZ</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Peki neler diyor Akyürek. Neyle kavga ediyor. Öncelikle &#8216;Ulusalcıların kutsal kitabı&#8217; dediği Çılgın Türkler&#8217;e karşı yazdığı &#8220;Yılgın Türkler&#8221;le ulusalcı görüşü eleştirdi Akyürek. Ümmetçiliği tartışmaya açtı. &#8220;İçinizdeki Öküze Oha Deyin&#8221; kitabıyla kişisel gelişim kitaplarına karşı çıktı. Kişisel gelişim kitaplarının insanı dinden imandan ettiğini ve Kuran&#8217;ı Kerim&#8217;in tersi olduğunu çünkü orada ego bencillik, narsizm pompalandığını, kazanmaya yönelik kâr zarar hesaplarıyla insanların yönlendirildiğini ve hep kazanmaya yönelik insan tiplerinin yaratıldığını anlattı. Bu kitabıyla kişisel gelişim kitaplarını dünyada ilk kez eleştiren adam olmuş ve kişisel gelişim sektörünü karşısına almıştı. Fincan Yayınları&#8217;ndan çıkan son kitabı &#8220;Öğle Namazına Nasıl Kalkılır&#8221;ın adı da Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabının adına bir atıf. Sorunumuzun sabah namazına kalkmak kadar basit olmadığını ve çok daha ciddi sorunlarımız olduğunu anlatıyor Akyürek son kitabında ve tabi ki modernizm eleştirisi yapıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7137" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/2-203x300.jpg" alt="2" width="203" height="300" /></a>UYUMAK DAHA HAYIRLI</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Akyürek&#8217;e göre sabaha kadar televizyon ve internet başında oturduğumuz için öğle namazlarına bile uyanamıyoruz. Akyürek insanlara &#8220;sen uyuduğunda dünya öyle hızlı dönüyor ki, neler kaçırdığının farkında değilsin.&#8221; mesajı verildiğini ve kapitalizm sayesinde insanların gece ayakta tutulduğunu söylerken, Kur&#8217;an&#8217;da gece ayetlerinin varlığına dikkat çekiyor ve &#8216;sağımıza dönüp uyusak&#8217; daha hayırlı değil mi diye soruyor. 5 vakit namaz kılsak bile namazın hakikatinden koptuğumuzu ifade eden Akyürek, &#8220;İki dakika namaz kılıp uslu duracaksın. Sonra bildiğin yaşam tarzını sürdüreceksin. Namazı kıldıktan sonra gidip borsayla uğraşıp namaz kılacaksın. İstikamet kaybıdır bu. Daha sert bir duruşumuz olmalı&#8230;&#8221; diyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>ÇAM AĞAÇLARINA DA KARŞI</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır kitabında, modern insanın problemi ve çirkinliğinin ölüm duygusunu kaybetmesi olduğunu anlatan Akyürek &#8220;Önceden kefenimizi başımızda taşırdık. Öldüğümüz yerde sarığı kefen yapıp bizi gömerlerdi. Kefenini başında taşıyan insan da öleceğinin bilinci içinde insaflı ve mizan sahibi olurdu.&#8221; diyor. Bu nedenle gittiği tüm söyleşilerde son sözü ölüme getirdiğini ifade ediyor. Bu bağlamda mücadele ettiği şeylerden biri de çam ağaçları. Evet doğru okudunuz. 4 mevsim yeşil kalan çamların diğer ağaçlar gibi sararıp yaprak dökmediği için ölümü hatırlatmadığını söylüyor ve çam ağaçlarının sitelere dikilmesine karşı çıkıyor Akyürek. Ölümü hatırlamanın bir başka yolu olan karanlığı artık sadece elektrik kesintilerinde yaşayabildiğimiz için de Edison&#8217;u suçluyor; &#8220;Ampülden sonra akşam olunca akşam olmayan bir dünyada ölümü de unuttuk.&#8221;</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>KINAMAYALIM SAVAŞALIM</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Akyürek&#8217;in sert söylemleri olduğundan da bahsetmiştim. Bunlardan biri İsrail Filistin&#8217;e her saldırdığında Müslümanların kermes düzenleyip, şiirler okuması… Bunların yerine cihadı öğütlüyor. Akyürek, &#8220;Batılılar bomba yağdırırken bize kınama kültürünü öğrettiler. Biz sizi bombalayalım ama siz bizi mitingle eleştirin diyorlar.&#8221; Diye ekliyor. Devletin insanları namaza zorlaması da Akyürek&#8217;in diğer bir arzusu. &#8220;Nasıl darbe oluyor jopla istediklerini yaptırıyorsa devlet, öyle bir darbe olsun ki insanlar namaz kılmaya mecbur kalsınlar! Namaz kılan insanlar yetiştirsinler. Kılmayanlar fişlensin, sürülsün. Niye? Aynı kapitalistlerin mantığı ile cevap vereyim. Namazını kılan insan suçtan ahlaksızlıktan terbiyesizlikten uzak durur. Adam öldürmez, namussuzluk yapmaz, hırsızlık yapmaz. Kolluk kuvvetlerine gerek kalmaz. Tasarruf olur. Tabi böyle söyleyince bu bir rejim sorunu oluyor.&#8221;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>Modern dünyanın da farzları var…</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Akyürek 5 vakit namazın unutturulduğunu ama modern dünyanın bunun yerine başka farzlar koyduğunu söylüyor. &#8220;Kapitalistler bir şeyi yok etmezler ama reddettikleri şeyin paralelinde farklı bir şeyi bize satarlar, pazarlarlar. Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır ama yılbaşı diye de bir şey vardır. Doğum günü insan ömrünün en önemli günlerinden biridir, farz gibidir kutlaması. Mübarek 3 aylar varsa modern kadınlar için rejim yapılacak, yaza hazırlanılacak 3 aylar, tatil ayları vardır. Yarı tanrı televizyoncular oluşturup sabaha kadar program yaptırıp salih izleyiciler oluştururlar. Günde 3 defa diş fırçalamanın önemi televizyonda defalarca anlatılır da 5 vakit namazın farz olduğuna dair bir şey yoktur. Çünkü orda bir sektör var. Macun satacak, diş fırçası satacak. Namaz kılan insandan ne maddi gelirleri olacak.&#8221;</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Medeniyet yeniden tanımlanmalı</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Akyürek&#8217;e göre bizim medeniyetimiz var, Batınınki ise medeniyet değil teknoloji: &#8220;Bize sizin kişi başına düşen buzdolabı sayınız şu kadar, bilgisayarınız bu kadar. Siz üçüncü dünya ülkesi vatandaşsınız dediler. Bir sabah uyandık ve psikolojik olarak karatahtada yenildik. Ben de diyorum ki; Müslüman&#8217;a göre bu böyle değil. Bize göre ailemizden biri hastalandığında bir saat içinde refakatçi olmak için hastane bahçesinde toplanan kişi sayısıdır medeniyet. Güç de medeniyet de budur. Ailenizden biri vefat ettiğinde bir saat içinde bir ölü başına düşen diri miktarıdır. Biz kendi değerlerimizde diretebilirsek bu terazi bunu tartamayacak. Onlar tank, top diyecek,biz refakatçi diyeceğiz. O zaman da oturup tekrar medeniyeti tartışacağız. Ortada 2 medeniyet yok bir tane var; İslam medeniyeti.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Yazarken korkuyorum</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kitaplarının tehlikeli olduğunu söylüyor Akyürek: &#8220;Kitaplarımın ismi komik olsa da binlerce defa yazarının kellesini alabilecek kitaplar. Ben de mücadelemi bunun üzerine veriyorum. Çok korktuğum yerlerde mizaha kaçtım. Diyeceksiniz ki &#8216;Sen çok cesur bir adam mısın?&#8217; Hayır en yazarken her zaman korkarım. Yazarken korkmayı unuttuğum sayfalar benim kitaplarım olur. Benim çay ve sigara paramı yazarlıktan çıkarmam uzun yıllar aldı ama başka bir iş de yapmadım. Profesyonellikten sonra cesur bir televizyon da olmadı &#8216;gel burada program yap&#8217; diyen ya da cesur bir gazete sayfasını açıp &#8216;gel burada yaz&#8217; diyemedi. Hatta cesur bir gazete gelip ropörtaj yapamaz oldu. Görselliğin rantlarını yediği bir dönemde gizli kalarak bu sert kitaplarım sayesinde hem mesleğimi sürdürebildim hem de ciddiye alındım.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(YENİ ŞAFAK PAZAR, 13 ARALIK 2009)</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/bulent-akyurekle-soylesi/2009/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KEMAL KELLECİ; sırtında anadolu&#8217;ya tefsir taşıyan adam&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/kemal-kelleci-sirtinda-anadoluya-tefsir-tasiyan-adam/2009/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/kemal-kelleci-sirtinda-anadoluya-tefsir-tasiyan-adam/2009/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 18:16:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=6867</guid>
		<description><![CDATA[Gecesini gündüzüne katarak çalışan bir hizmet delisi. Kur&#8217;an-ı anlayabilmek için sabahlara kadar kitap okuyan bir Hak aşığı. Geleni boş çevirmeyen, kendi lokmasını paylaşan bir öğrenci dostu. Anadolu&#8217;yu karış karış gezerek konferanslar veren bir “Uzun Mesafe Koşucusu”. Hemen hemen her sivil toplum kuruluşunda çalışmış, siyasi ve entelektüel çevrenin çok iyi tanıdığı Kemal Kelleci&#8217;den bahsediyorum. Kimdir derseniz, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Gecesini gündüzüne katarak çalışan bir hizmet delisi. Kur&#8217;an-ı anlayabilmek için sabahlara kadar kitap okuyan bir Hak aşığı. Geleni boş çevirmeyen, kendi lokmasını paylaşan bir öğrenci dostu. Anadolu&#8217;yu karış karış gezerek konferanslar veren bir “Uzun Mesafe Koşucusu”. Hemen hemen her sivil toplum kuruluşunda çalışmış, siyasi ve entelektüel çevrenin çok iyi tanıdığı Kemal Kelleci&#8217;den bahsediyorum. Kimdir derseniz, resmi bir sıfatı yok ama o yukarıdakilerin hepsi ve daha fazlası. Kelleci ile 75 yıllık mücadelesini konuştuk. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">SAĞ CENAH BENDEN SORULURDU</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">1934 Isparta Yalvaç Dedeçam doğumlu olan Kelleci&#8217;nin okul hayatı çok zorluklarla geçmiş. Belki kendisine gelip, “okumak istiyorum ama maddi durumum yeterli değil” diyen kimseyi geri çevirmeyip <span id="more-6867"></span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/kemalkelleci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-6869" title="kemalkelleci" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/kemalkelleci.jpg" alt="kemalkelleci" width="300" height="225" /></a>burs bulması bu dönemde yaşadıklarından. İlkokulu bitirince Ankara&#8217;da yaşayan babasının yanına okumak için gelmiş. Sanat enstitüsüne başlamış. Kahvelerde mum ışığında ders çalışmış. 5 kilometre yürüyerek okula gidip gelmiş. Askerliğini öğretmen olarak Rize&#8217;de yapan Kelleci burada İslam&#8217;ı sevdirmek için konferanslar vermeye başlamış. Ankara dönüşünde ise siyasi ve sosyal çevrelere dalmış. “Aydınlar Kulübü diye bir hareket kurduk Recep Doksat&#8217;la. Metin Tepe&#8217;ye yardım ettim, Akıncılara yardım ettim, Büyük Doğu&#8217;yu kurduk. Türk Ocağı Gençlik Kolları&#8217;nı ben kurdum, yönetiyordum. Milli Nizam&#8217;ın işlerine koştum. Yurt işlettim. Burs buldum. Konferansları seminerleri panelleri ben organize ediyordum. Ali Fuat Başgil ve Menderes&#8217;in çalışmalarına katıldım. Bütün bunların ayak işlerine ben koştum. Sağ kesimde ne kadar dernek, örgüt varsa, özel işlerini, genel işlerini ben yapıyordum.” Böylece sağ kesimde bilinen bir isimdir artık Kelleci. Gece sabahlara kadar dernek çalışmalarında, sohbetlerde, konferanslardadır. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">SIRTINDA Fİ ZILAL TAŞIDI</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Ancak Kelleci&#8217;nin koşuşturmacası sadece siyasi hareket bazında değildir. O Kur&#8217;an&#8217;ın ve İslam&#8217;ın anlaşılabilmesi için de çok çalışır. Anadolu&#8217;ya sırtında ciltlerce Fi Zılal tefsiri taşır. “Ankara&#8217;ya geldiğimde kitap yok. Sadece &#8217;32 Farz&#8217;, bir de Sami Arslan&#8217;ın &#8216;Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı&#8217; var. Kaynak aradık. O zaman Elmalılı&#8217;yı anlayabilecek pek kimse yoktu. Mehmet Vehbi Efendi&#8217;nin tefsiri de ağır. İsmail Hakkı Şengüler ve Bekir Karlığa Seyyid Kutub&#8217;un Fi Zılal&#8217;ini tercüme ettiler. Bana yüzde elli indirimli verdiler. Adım adım Anadolu&#8217;yu dolaşıp dağıtımını yapmaya başladım.” Fi Zılal Kelleci&#8217;yi çarpar. Oturup gözleri kızarıncaya kadar okur, okur, okur. İslam&#8217;ın anlaşılabilmesi için Necip Fazıl&#8217;ın konferanslar vermesi gerektiğini düşünüp, konferanslar düzenlerler. Üstad&#8217;la bu dönemde tanışır. Sezai Karakoç&#8217;u ise Saatçi Musa&#8217;nın dükkanında dinlerken keşfeder. Kitaplarını elinden düşürmez olur. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">YOLLARDA 30 YIL</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Kelleci, hayır çalışmalarının yanı sıra Kur&#8217;an&#8217;la ilgili olarak verdiği konferansları ile biliniyor. 1975&#8242;te Ankara Palas&#8217;ta ilk konferansını verir. Bundan sonra 30 yıl boyunca İstanbul&#8217;u mahalle mahalle, Anadolu&#8217;yu karış karış gezerek konferanslar verir. “Otuz sene Anadolu&#8217;da Kur&#8217;an anlaşılsın diye konferanslar verdim. Kur&#8217;anın anlaşılması lazım. Ankara Palas&#8217;ta konuşmaya başladım Ankara ikiye ayrıldı. &#8216;Kemal Kelleci ayak işlerine bakar, konferanstan ne anlar&#8217; dediler. Meal okutalım dedim kıyamet koptu. Direndik. Onlar direndi biz direndik.” Yıllar yılı bu çalışmalarına kimseden beş kuruş almadan devam ettirir Kelleci. Sonra yayınevinden temin ettiği Sezai Karakoç kitaplarını ve parasını kendi verdiği kitapları dağıtmaya başlar. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">ANNE BU ADAM KİM?</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Bütün bu koşuşturmaca arasında Kelleci evin bütün derdini ve doğan 5 çocuğunun yetişmesini eşine havale eder. Askere giderken akrabaları evlendirmeye muvaffak olurlar Kelleci&#8217;yi. “Benim 5 tane çocuk var. Bütün işi yengene verdim. Cumartesi, Pazar, bayram seyran hiçbir zaman evde kalmadım. Hafta içleri de gece gelir gece giderdim. Benim için Ankara&#8217;da şöyle bir espri yapılır. &#8216;Kemal Kelleci bir gün eve çocuklar yatmadan gelmiş. Çocuklar, &#8216;Anne bu adam kim?&#8217; diye sormuşlar.&#8217; Eve gece çok geç saatlerde giderdim ya da sabahlardık. Yengen önce &#8216;Ne zaman geleceksin?&#8217; diye sorardı. Sonra o da alıştı. Şimdi yengene desem &#8216;Gel seni götüreyim&#8217; gelmez. Daha elinden tutup bir yere götürmedim ki. Sağolsun problem yaratmadı. Çocukları eğitti, baktı. Çocuklar da benim ne yaptığımı bilmezlerdi. Sonradan Bülent Arınç Bey Hilton&#8217;da bir toplantıda benden bahsederken öğrendiler ne yaptığımı.” </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">UZUN MESAFE KOŞUCUSU</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Kelleci hikayesini şöyle özetliyor: “Ben kendimi öncü olarak görüyorum. Öncü uzun mesafe koşucusu demek, Kur&#8217;an&#8217;da da geçiyor. Benim ne yapacağım belli olmaz. &#8216;Kemal Kelleci&#8217;den bir kurtulsak&#8217; derler benim için. Milletvekiliymiş bakanmış profesörmüş dokunulmazlığı varmış hiç bakmam. Patavatsızlık yaparsa ağzını kapatırım. 15- 20 seneden beri Erbakan&#8217;ın, Tayyip Erdoğan Bey&#8217;in teşkilatları elimden geçti. 30 sene konferans verdim. Ankara&#8217;da iyi bir fakültede okuyup da beni tanımayan yoktur. Yedi senedir de her gün Meclise gidip insanlarla tanışıyorum. Türkiye&#8217;de Kuran anlaşılmadı, hala bakir. Eğer anlaşılsaydı kimse karıncayı incitmezdi, kimseye kötülük yapmaz, herkese muhabbet gösterirdi. Bu nedenle yeniden Anadolu&#8217;da konferanslara çıkacağım. Bölge bölge ayarladım.” </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: #bb2222; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Onun bulduğu bursla okuyup vekil oldular </span></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Bu arada Devlet Demiryolları&#8217;na giren Kelleci 35 yıl boyunca orada çalışır. Bu kendisine memur statüsü kazandırmış ve kefilliğinin de önünü açmıştır. Artık Ankara&#8217;da ne kadar öğrenci varsa burslarına kefil olarak Kelleci&#8217;yi gösterir. “Ankara&#8217;da benden başka memur yoktu o zaman. Birinci kefil bendim. Daha sonra bakanlık, milletvekilliği yapan kim varsa neredeyse hepsine kefil oldum. Hanımın haberi yok. Adres olarak demiryollarını gösteriyordum. Çok icra geldi benim maaşa.” Bunun dışında öğrencilere burs bulma görevi de Kelleci&#8217;nindir. “Fethi Gemuhluoğlu vardı. Fethi Abi&#8217;ye Necip Fazıl &#8216;Saka&#8217; derdi. Ankara&#8217;nın bursunu Petrol Vakfı&#8217;ndan Fethi Abiyle ben alırdım. Odalar Birliği&#8217;nden, Erbakan&#8217;dan, Kredi Yurtlar Müdürlüğü&#8217;nden… Ankara&#8217;da bütün Anadolu&#8217;dan gelen Siyasal, Hukuk, Ortadoğu, Hacettepe&#8217;de okuyanlara burs bulurdum. İlahiyat da himayemdeydi. Çok fakir çocuklar vardı. Bütün bunları beraber yürütüyordum.” Bu arada başına ilginç şeyler de gelir Kelleci&#8217;nin. Diyanet Vakfı&#8217;ndan kızlara burs aldığını fark edip takip eden biri, burs alan kızları teker teker çağırıp &#8216;Kelleci sizden ne kadar komisyon alıyor?&#8217; diye sorar. Kelleci hayretle &#8216;başıma bu da geldi&#8217; diye anlatıyor olanları. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: #bb2222; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Hatice Babacan&#8217;a &#8216;erkek sensin&#8217; dedim</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Kelleci “Ben kız tarafıyım” diyor kendi için. Kız tarafı olmasına neden olan olayı ise şöyle anlatıyor: “1968&#8242;de bana bir telefon ettiler gittim. Bir Prof. Hatice Babacan&#8217;ın eşarbını çıkarmış atmış. Kız ağlıyordu. Oradaki İmam Hatip mezunu asistanlar falan var. Korkularından hiçbir şey söyleyememişler. &#8216;Kızım seni tebrik ederim. Burada erkek sensin&#8217; dedim. O gün bugündür ben kız tarafıyım. Adım kız tarafı kaldı. Şimdi kızlarımız eniştelerin paralarını yiyorlar, çalışmıyorlar. Kızdım bunlara. Ama sonra bir baktım enişte gitmiş kızlar kalmış ortada. Yine kız tarafıyım.” </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">(YENİ ŞAFAK, 15 KASIM 2009)</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/kemal-kelleci-sirtinda-anadoluya-tefsir-tasiyan-adam/2009/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAZARLARIN PENCERESİNDEN BAKMAK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/yazarlarin-penceresinden-bakmak/2009/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/yazarlarin-penceresinden-bakmak/2009/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 08:56:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4195</guid>
		<description><![CDATA[İlk okuduğunuzda mecaz bir başlık gibi gelse de, gerçek anlamıyla kullanıyorum bu cümleyi. Ülkemizin önde gelen kalem erbaplarının evlerine konuk olup, pencerelerinden “gördüklerini” anlatmalarını istedim. Öyle tatlı anlatımlar döküldü ki kalemlerinden, önce “iyi ki edebiyat var” diye şükrettim, sonra onlara bir daha hayran oldum. Siz de yazarların penceresinden bakmak istiyorsanız, buyurun… Hani bazen güzel bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>İlk okuduğunuzda mecaz bir başlık gibi gelse de, gerçek anlamıyla kullanıyorum bu cümleyi. Ülkemizin önde gelen kalem erbaplarının evlerine konuk olup, pencerelerinden “gördüklerini” anlatmalarını istedim. Öyle tatlı anlatımlar döküldü ki kalemlerinden, önce “iyi ki edebiyat var” diye şükrettim, sonra onlara bir daha hayran oldum. Siz de yazarların penceresinden bakmak istiyorsanız, buyurun…<span id="more-4195"></span><br />
</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hani bazen güzel bir manzara gördüğümüzde deriz ya, “İnsan bu manzarada şair olur” diye. Aslında manzaranın güzelliğini anlatmak isteriz ama bir yandan da sanki şiiri, romanı, hikayeyi yazdıran manzaraymış gibi bir anlam yüklemiş oluruz sözlerimize. Halbuki yazarın, şairin içinden beslenir, içinde mayalanır sözcükleri. Manzarası gördüğü değil, biriktirdiğidir. Bu konuda konuşmak, elbette, bana düşmez. O yüzden sözü onlara bıraktım. Evlerine konuk oldum. Pencerelerinden baktım. “Manzaranızı bize anlatır mısınız?” dedim. “Gördükleriniz eserlerinize yansıyor mu?” diye sordum. Onlar da kendi kalemlerinden “gördüklerini” anlattılar. Ben okudukça tekrar hayran oldum onlara. Eminim siz de o sıcaklığı, o samimiyeti duyumsayıp, birlikte pencerelerinden bakıyormuş gibi hissedeceksiniz. İşte 7 söz ustasının kaleminden, pencerelerinden görünenler.</span><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Ali Çolak: Halkalı sırtlarında bir sıra ağaç</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Pencereden bakınca denize inen, Arnavut kaldırımlı dar bir sokak görmek isterdim. Baharda bahçe duvarlarından hanımelleri sarksın, yediveren gülleri&#8230; Kapı önlerinde ortancalar&#8230; Bir gün olur mu? Zor&#8230; Yine de şükrediyorum. İstanbul&#8217;un çoğu semtinde olduğu gibi ziftle kaplı bir apartman duvarına da bakabilirdi pencerem. Ona ne kadar pencere denirse! Bir zamanlar, &#8220;Penceresinden dağlar görünmeyen evleri ne yapmalı&#8221; diye yazmıştım. Dağ görmek kaç faniye nasip olur bilmem ki&#8230; Ama hep bir ağacım oldu benim pencereden bakınca. Fındıkzâde&#8217;de bir kiraz ağacı, Maltepe&#8217;de bir erik&#8230; Bahçelievler&#8217;de dut, ceviz, ıhlamur&#8230; Ağaçlar yaşama sevinci verir insana, güven verir. Şimdi, bu pencereden karşıya, Halkalı sırtlarına bakıyorum. Karşıda bir sıra meçhul ağacım var. Öylece dizilmişler. Benim bütün sevincim, eğlencem, avuntum onlar. &#8220;Namahrem Ağaçlar&#8221; diye bir yazı yazdım. Yalnız gözlerimle sevdiğim namahrem ağaçlar onlar benim için. Şu site hayatına duyduğum soğukluğu, yabancılığı birazcık yumuşatıyorlar. Bu pencereden dizi dizi apartmanlar da görünebilirdi. O zaman ne yapardım! Bir gün birileri gelip o ağaçları da kesecek, biliyorum. Yerlerine, göğü kapatan şekilsiz apartmanlar dikilecek. O günü görmek istemiyorum. Ben ancak geceleri yaşıyorum çalışma odamda. Gece yarısına doğru oturup bir şeyler okuyor, yazıyorum. Geceleri pencereden sadece ışıltılar görünüyor. Uzakta, Beylikdüzü&#8217;ne kadar bir ışık seli… Hayal meyal de benim ağaçlarım. Hava açık olduğunda seçilebiliyor. Pencere ufuktur, uzağı ne kadar görebilirseniz, o kadar iyidir. Uzaklara bakarken aslında kendi içinize bakarsınız. Bakılacak bir uzak varsa tabii. Beni mesut eden bir şey daha varsa o da, odama gün ışıklarının doluşudur. Pazar sabahları ışıltılı bir odaya girmek içini açar insanın. İyi şeyler düşünürsünüz. Şu pencere, dünyanın güneşini, ışıltısını alıp getiriyor içeriye. Yaşlanınca yine bu pencerenin önünde oturuyor olur muyum bilmem. Tek dileğim, buradan birazcık toprak ve sıra sıra ağaçlar görmek. Işığım ve ağaçlarım eksilsin istemem.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Orhan Pamuk: Boğaz hem birleştirir hem ayırır</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Orhan Pamuk deyince aklımıza Boğaz manzarası geliyor. Bir süredir yurt dışında yaşayan Pamuk&#8217;un Manhattan&#8217;daki dairesi New Jersey manzaralı. Hudson Nehri üzerindeki George Washington Köprüsü&#8217;nü görüyor. Türkiye&#8217;deki çalışma odası ise Boğaz&#8217;ı görüyor. Biz Pamuk&#8217;u Cihangir&#8217;deki evinin penceresinden görünen Boğaz manzarayla birlikte çektik. Orhan Pamuk&#8217;un penceresi Boğaziçi&#8217;ne bakıyor. Boğaz bakış açınıza bağlı olarak tabi, Avrupa ve Asya&#8217;yı birleştiriyor ya da ayırıyor. Aynı pencereden görünen minareler ile gökdelenler, Doğu ile Batı ve eski ile yeninin yan yana bulunmasının canlı örneği. Belki de bu yüzden Pamuk sık sık kitaplarında bu ikilemi dile getiriyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Ayfer Tunç: Kanatları fosforlu kuşlar</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Halaskargazi Caddesi boyunca sıralanan apartmanların arka yüzlerine uzaktan bakan, ama şaşırtıcı bir espas, ufuk duygusu veren geniş bir pencerem var. Yığınla eski, taş, kâgir binaya bakıyor. Biri diğerine benzemeyen binalardan oluşan bin benzemezli bir şehir görüntüsü bu. Ağaç yok. On binlerce pencerenin arasında birkaç ağaç varsa da görünmüyor. On binlerce döküntü pencereden, binlerce bakımsız balkondan, yıkık dökük bacalardan, amaçsız direklerden, balkonlara, teraslara, pencere önlerine yığılmış hurdalardan, iletişim çağında yaşadığımızı umursuzca yüzümüze vuran sayısız uydu ve digiturk anteninden, derme çatma su depolarından, gelişigüzel kaplanmış eğri büğrü çatılardan, eskimiş kiremitlerden, kaçak çıkılmış katlardan, kaçak kapatılmış balkonlardan, bütün bu çirkinliklere rağmen güzelleştirilmeye çalışılmış balkonlara konulmuş masalardan, yazın açılan güneş şemsiyelerinden ve daha bir yığın şekilsizlikten oluşuyor. Bu görüntüde doğaya ait tek unsur kuşlar. Bunca taş metal ve tuğla yığının tepesinde, hele geceleri kanatları fosforluymuş gibi dönen bu kuşlar, sanki sadece şehirlerde yaşayabilirlermiş gibi geliyor insana. Yaz gecelerinde şehir aydınlatmalarının geniş ışık halelerinin içinde deli gibi dönen, döndükçe gökyüzünden gümüşlü bir ışık yağıyormuş hissi veren bu kuşlar şehir ayininin parçası gibi. Ön yüzleri süslü, kibirli olan bu apartmanların arka yüzleri nasıl da acıklı, halının altına süpürülmüş pislikleri hatırlatıyor insana. Bu manzara estetik ölçütlerle bakıldığında korkunç, ama benim için fena halde pitoresk. Saatlerce, büyülenmiş gibi baktığım oluyor. Hele yaz akşamlarında batan güneş o pencereleri altın levhalara dönüştürdüğünde güneş batmasın, bu sonsuz manzara bitmesin istiyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Fatma Karabıyık Barbarosoğlu: Pencerem bazen yerlere bakıyor, bazen göklere</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ufkumu kesen adalar: Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyük ada. Hüseyin Rahmi&#8217;nin Sait Faik&#8217;in,Yahya Kemal&#8217;in adası olarak bakıyorum her birine.Yıllar önce bir öykü yazmıştım. Hiçbir öykü kitabımda henüz yer almadı. “Pencerem adalara bakıyor” diye başlıyordu. Oysa o zaman pencerem başka apartmanların pencereleriyle göz göze idi. Söz vücut buldu, şimdi pencerem adalara bakıyor. Bu evi bulutlara yakın diye sevdim en çok. Deniz bulutlardan sonra geliyor. İlk taşındığımızda özellikle akşam alacasında geçen gemilere bakarken, hayatı durdurduğumu hatırlıyorum. Uçan kuşa tanık çocuk heyecanıyla. Vapurların denizin içinden süzülüşüne eşlik ederken, rüzgarın getirdiği tren sesi. Hiçbiryer romanımın, eflatuna çalan gri rengi böyle zamanlarda mayalanmıştır en ziyade. Fatma Aliye Hanım, mutlak bir sessizliğin içine geldi. Hep aynı şarkının ve hep aynı kokunun içine. Zaman 19.Yüzyılın sonlarıydı. Oğlumun odasının penceresi böyle bir zamanı bahşediyordu. Sadece kuş sesleri vardı ben Uzak Ülke&#8217;yi yazarken. Bu inşaatlar bu binalar yoktu. Son romanım Medyasenfoni&#8217;nin Neşe&#8217;sini, evin salonunda yazdım. Salonun penceresi caddeye bakıyor. Neşe&#8217;nin gelmesi için hız, karmaşa ve telaşın olması gerekiyordu. Çünkü o bir medya mensubu. “Medyasenfoni”nin dedektifli, Tayfunlu diyaloglarını tuhaf bir yazma disiplini içinde bana rağmen yazarken buldum kendimi. Garlarda, istasyonlarda, otobüs duraklarında, havaalanlarında, otel odalarında. Şimdi üzerinde çalıştığım ve on beş yirmi dakikayı merkeze alan bir öyküm var. Uzun bir öykü. O da yere bakan bir öykü. Öykülerimin iki penceresi var: Yere bakanlar, göğe bakanlar. Bazıları sadece göklere bakıyor. Bazıları sadece yerlere. Hem göklere hem yerlere aynı anda bakanlar da var.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Sadık Yalsızuçanlar: Camın ötesinde hayatım var</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evim, Ankara&#8217;nın İncek semtindeki bir sitede. Site dediysem öyle onbeş yirmi katlı birkaç sevimsiz blok değil, bahçeli, kısmen kır yaşamının olduğu ferah bir yer burası. Üç katlı, &#8216;müstakil&#8217; bir evdeyim, çalışma odam giriş katında ve çalışma masam penceremin önünde. Pencerem yazın sürekli açık, kışın perdesiz. Sezai Karakoç&#8217;un o ürperten benzetişiyle, &#8216;Ve Allah kar olup yeryüzüne yağmaya&#8217; başladığında her tanesini yüklenmiş bir meleği izler gibi karın yağışını seyrediyorum. Yağmur damlalarının çiğ damlaları gibi camdaki billuruna bakıyorum. Ama kışın ölen, ilkbaharda ağır ağır dirilmeye başlayan kayısı ağacı görünüyor. Kayısı, Malatya&#8217;nın kaba aşısı. Çiçeklendiğinde bakmaya doyamıyorum. Çağla iken penceremi açıp uzanarak koparıyor, yiyorum. Onların her gün büyümesi, zümrüt yeşili yapraklarının rengini seyre hiç doyamıyorum. Kayısı Malatya demek ve penceremden Malatya da görünebiliyor. Malatya Niyazi Mısri demek. Öncelikle Hz. Pir&#8217;in Celal burcundaki fırtınalı yaşamını, solukkesen nefeslerini, nutk-ı şeriflerini, İrfan Sofraları&#8217;nı görüyorum penceremden bakınca. İbn Arabi&#8217;yi, en büyük bilgeyi görüyorum. Onun da kutlu kademi Malatya&#8217;ya değmiş. O da Malatya&#8217;nın kayısılarından tatmış. Pencereden bakınca sonra Turgut Özal&#8217;ı görüyorum. Onun bağlandığı bilgelik yolunun pirlerini görüyorum. Bütün bunları penceremden görebiliyorum. Sonra bazen bir yaban tavşanı beliriyor otlar arasından. Kulaklarını dikerek sağa sola bakıyor. Bazen bir kırıcı geliyor ve devasa kayaları delmeye başlıyor. Onun toprağı, içinde yaşayan sayısız canlıyı nasıl yok ettiğini görüyorum. Bazen, özellikle geceleri bir tilkinin gözleri parlıyor karanlıkta, sigara içerken açtığım pencereden karanlığı, karanlığın örttüğü o bakir doğayı seyrederken oluyor bütün bunlar. Pencerem bir ağaca, sararmış otlara, inşaat kumu taşıyan kamyona, mor tepelere, Yakub Kadri&#8217;nin Ankara romanında anlattığı gruba bakıyor. Oradan bakınca dünyanın merkezini, kendi yaşamımın kalbini görüyorum. Dünya denilen şeyin, herkesin kendi penceresinden ve aleminden ibaret olduğunu görüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Sevinç Çokum: Işığı görmek</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Oturduğum evin önlü arkalı iki küçük bahçesi var. Bizim bahçeler, ötekilerle içli dışlı, fakat İstanbul kargaşasının dışında bir düzenliliği yansıtıyor. Çalışma odamın penceresinden görünen arka tarafta masalsı bir hal hissediliyor. Burada aydınlığın gün boyunca değişimlerini seçebiliyorum. Farklı anlarda ışığın oyunları…Galiba en güzeli ikindi aydınlığı… Evlerin konumları, birbirine uzanışları, doğaya yakışan ahşap gölgelikler, bahçelere karışan basamaklar, balkonlardaki insanlar… Hatta bu yaz resmini yapmaya çalıştım, yarım kaldı. Yazın Güzelce&#8217;de, bu sitede oturanların bir kısmı kışlık evlerine gidiyorlar. Şenlikli yaz sesleri, kahkahalar, şarkılar bitiyor. Bir terkedilmişlik manzarası… Özenle bakılan mevsimlik çiçeklerin giderek yok oluşlarını görüyorum. Belki bunların arkasında Ahmet Haşim&#8217;in, bazen tek bir karanfili, üzerine batan güneşin renkleri vurmuş dalları, eski köşk havuzlarını betimleyen şiirleri vardır. Ön bahçemizdeki bu bina da yoktu. Yeşil bir çayırdı burası. Çocukların, hatta gençlerin uçurtma uçurdukları bu alanda görkemli, başına buyruk bir erik ağacı bulunuyordu. Meyvaları geç olurdu.. mürdüm benzeri ve kadınlar gelip torbalara doldurup giderlerdi, herkese yeterdi. Öylesine cömert bir ağaç… Sonunda kestiler ve alana, alt kısmı kışlık havuz, sauna, güzellik salonu olan bir alışveriş merkezi yapıldı. Erik ağacının, her bahar dallarından fışkıran çiçeklerle donanmış şekli, bana özgürlüğün simgesi gibi geliyordu. O ağaç için bir yazı yazmıştım. İyi ki oğlum resmini çekmiş. Şimdi bilgisayarımın masaüstünde, onunla hasret gideriyorum. Buradaki hikayeyi kaybettim; onun yerinde şimdi bir bina var. Yüksek ve anlamsız bir duvara bakmak beni çok eziyor. Belki günümüzün gerek duyduğu bir bina ama, modern hayatın çizgileri, çağdaş betonlaşma ve ilgilerin bir bölümü, İstanbul&#8217;u başka türlü yaşamış biri olarak bana sadece acı veriyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Sibel Erarslan: İçe açık pencere</span></strong><span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çocukluğumdan beri loş odalarda okur yazarım. Yedi yıl öncesine kadar yazmak için herhangi bir odam olmadı. Aslında hala da öyle, salondan bir zamanlar annemin hediye ettiği yemek masasını çıkarınca, kitaplar ve çalışma masamla konuklara has kılınmış misafir odasını işgal etmiş oldum. Uzun yıllar kütüphanelerde, amfilerde, avukatlık ofislerinde, kafelerde, hatta tren istasyonları, havaalanı ve vapur limanlarında yazdım. Benim gerçek pencerem, üzerine yazı yazabileceğim herhangi bir kağıt parçasıdır. Peçete, pankart, otel odalarındaki harika antetli ve el değmemiş yazı takımları, sigara kartonu, sinema bileti arkası veya alışveriş fişlerinin sırtı… Hiç fark etmez. Hızlı bir rutinle ve sürekli yazmak zorundayım, üniversiteli günlerimden beri bu böyle. Benimkisi duvara yazı yazmak gibi aslında, duvarın arkasını hayal ediyorum, yazmak duvarı aşmak adına verilebilecek belki de en güçsüz ve en işbirlikçi çabadır. Ama çabadır işte, ölmeden evvel son bir gayretle yazmak. Yazmak için özel bir yer ve zaman aramak gibi herhangi bir seçkinci konforum olmadı. Yazı size gelecekse, gelir. Aşiyan&#8217;da veya Park Otel&#8217;de bulması gerekmiyor sizi. Benim çalışma masam sokak ortasına kurulu olduğu içindir belki, insanlara cam ardından veya pencereden bakmıyorum. Hayatın ve kentin içindeyim. Perdeyi açıp camdan dışarı bakmadan aylar geçirdiğim oluyor. Pencere dışarı baktığım değil, içine kaçtığım bir şey benim için. Üsküdar&#8217;lıyım. Beşinci kuşak. Yüzüm Balkanlar, sırtım ricat… Pencerem Üsküp&#8217;ü, Selanik&#8217;i, Mübadele Gemilerini görür. Hem içerdeyim hem dışarıda… Yine de anlat derseniz; rüzgar estiğinde veya kediler tırmandığında penceremi gıcırdatan ihtiyar Asma Ağacı ve ona sımsıkı dolanmış orta yaşlı Japon Elması, sonra boyu bir türlü umduğu gibi uzayamayan bodur Mavi Çam ile sadece Mayıs ayının ilk onbeş günü yüzünü güldürebilen Sarı Sarma gül ve çocukluğumdan beri her baktığımda şaşırarak yelkovanlarının çalışıp çalışmadığını kontrol ettiğim göbeği mor Saat Çiçekleri, büyükannelerimin ruhları, muhacirleri taşıyan gemiler, Hızır, sabah namazına kalkan ihtiyarlar, bebek sesleri… Penceremden görünenler.</span><span lang="TR"></span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/yazarlarin-penceresinden-bakmak/2009/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/huseyin-avni-cinozoglu-ile-soylesi/2007/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/huseyin-avni-cinozoglu-ile-soylesi/2007/08/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2007 22:27:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=595</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Kör Sahaf&#8221; 16. şiir kitabınız. Bize şiire ne zaman ve nasıl başladığınızı anlatabilir misiniz? İlk şiiriniz nerede yayınlanmıştı? Doğuştan “ şair” kavramıyla karşılaşırız bazı şairleri tanımlarken. Ben doğuştan şair tanımına uyan bir şairim sanırım. Aslında doğuştan şairliğin bir “ avantaj” olduğuna inanmıyorum. Doğuştan şairler için “ şairanelik tuzağı” söz konusudur ve bir olumsuzluk olarak da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Kör Sahaf&#8221; 16. şiir kitabınız. Bize şiire ne zaman ve nasıl başladığınızı anlatabilir misiniz? İlk şiiriniz nerede yayınlanmıştı?<br />
Doğuştan “ şair” kavramıyla <span id="more-595"></span>karşılaşırız bazı şairleri tanımlarken. Ben doğuştan şair tanımına uyan bir şairim sanırım. Aslında doğuştan şairliğin bir “ avantaj” olduğuna inanmıyorum. Doğuştan şairler için “ şairanelik tuzağı” söz konusudur ve bir olumsuzluk olarak da tezahür edebilir.. Zaten gerçek şiiri tanıdıktan sonra bu doğuştanlık özelliğimle arama bir dalgakıran inşa ettiğimi söyleyebilirim. Şiiri bir yapı olarak düşünen, uzun bir mesai sonucunda kuran ve felsefi bir problematiği de şiirin ana izleğine dahil eden şiirlere ve şairlere haklı bir hayranlık duydum Çağdaş Türk şiirinde düşünsel ağıntıyı ve derinliği şiirsel yapıda en ustaca serimleyen<span>  </span>şair İsmet Özeldir.Başa dönersek ilk şiirimi ilkokul üçüncü sınıfta yazdım.O zamandan beri şiir ve edebiyatla ilgim hep devam etti. İlk ve orta okulda milli bayram günlerin de şiir yazmak, törenlerde şiir okumak, yıl sonu sınıf geceleri için skeç yazmak. İlkokul öncesi ve sonrasında anne babalarımızın anlattığı sözlü kültür örnekleri, menkıbeler sanırım şair kimliğimin ilk yapı taşları oldu. İlk şiirim 1978 yılında<span>  </span>rahmetli Subutay Hikmet’in yayınladığı “ Saçak” şiir dergisinde yayınlandı.Eş zamanda şair arkadaşım Abdülkadir Budak’ın ilgisiyle o yılların Periferi’de yayınlanan en iyi şiir dergisi olan “ Hakimiyet Sanat” dergisinde şiirlerim sıklıkla yayınlanır oldu. Daha sonra yayınlama zorluğu çekmeden Oluşum , Varlık ( Yaşar Nabi Nayır zamanı ), Mavera dergilerinde şiirlerim yer aldı. Sonraki yıllarda önemli dergilerde şiir yayınlamaya devam ettim. </font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>Şiiriniz hangi duraklarda soluklandı? Şiir serüveninizden biraz bahsedebilir misiniz bize?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken politik bir ortamın içinde buldum kendimi. Dönemin ruhuna uygun elbet “ idealist” bir niyetten destek alan, sav sözlere ve ideolojik soyutlamalara dayanan şiirlerdi ilk şiirlerim. Kuşağımın seçkin şairlerinden Osman Serhat Erkekliye bu gençlik çalışmalarımı gösterdim, Osman Serhat : “Yayınla bu şiirleri, bu anlayışın en iyi örnekleri “ diyerek ilk kitabımı daha dergilerde şiir yayınlamadan çıkarma gibi bir hata yapmama neden oldu. İyi bir hazırlık döneminden geçmeden kitaplaşmak yarardan çok zarar getiriyor. Galiba en iyisi Hilmi Yavuz Hocamız gibi ilk kitap için 36 yaşı beklemek lazım.<span>  </span>Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra politik ortamın da etkisiyle hayatımda önemli ve ağır bir kırılma oldu. Politik şiirden hızla uzaklaştım. Kişisel benimin güdülediği, bireysel duyarlıkların çerçevelediği, aşklar, anılar, acı ve kırgınlıklardan yola çıkan şiirler yazdım. Daha sonra insan, tarih, coğrafya bağlamında, insanlık ve uygarlık yapı taşlarını önceleyen “ şehir” şiirleri. İstanbul ve Safranbolu’yu izlek edinen şiirler. Yeni Biçem dergisinde değerli eleştirmen Tuncer Uçarol: “ İstanbul şiirleri çok güzel Cinozoğlunun ; İstanbul’un kendinden bile güzel” cümlesiyle<span>   </span>değerlendirecekti İstanbul şiirlerimi.. Bu bakımdan “ Safranbolu’da Tek Deniz Feneri “ , “ İstanbul’da Son Sedefkar “ ve “ İstanbul Unutkan Yosma “ bu anlayışın kült kitaplarındandır.<span>  </span>Bu güzergahtan sonra her ne kadar felsefi kavramlarla şiirsel imgeler<span>  </span>cem edilemezse de , felsefe değil de Doğu toplumuna özgü düşünce yoğunluğuyla “ Hikmet “ olarak adlandırabileceğim düşünsel bir yetkinliği içeren izleklere eğilim duydum.İnsani durum ve konumları dinsel imgelerle, mitolojik göndermelerle kısası enbiya motifleriyle yansıtırken , ruhunu kaybeden bir dünyanın çığlıklarına tanıklık etmek istedim..” Kör Sahaf “ı önceleyen “ Gölgesiz Kandil” kitabım 2001 yılında Hera Yayınlarınca yayınlandı. Bu<span>  </span>iki kitabım arasında tematik bir bütünlük var. Belki ilerde bu iki kitabımı tek bir kitap olarak yayınlama imkanını bulurum. Bu duraktan sonra büyük temalara yönelmek istiyorum.Zaten son on yıldır Batı kaynaklarından çok Doğu Kaynaklarına yönelik okumalarım ağır bastı.Doğu düşüncesini Anadolu topraklarında temsil eden Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre Mevlana<span>  </span>gibi mareşaller var. Tasavvuf ikliminin bu adını saydığım mareşalleri ve diğer kanat önderleriyle<span>  </span>zenginleşen tasavvuf mirasını değerlendiren kuşağım ve daha genç şairlerin varlığı geleceğe umutlu bakmamız ve iyimser olmamız için yeterli neden.. Zaten son yirmi yıldır Türk kültür dünyası, ağırlıklı olarak Doğu kaynaklarına yöneldi. Bir de toplum ve birey üstünde Batı modernitesi’nin faşizan<span>  </span>baskısı, git gide şiddetlendiği için,<span>  </span>bir savunma mekanizması olarak düşünmek mümkün bu olumlu tercihin nedenini. Yakın bir geçmişe kadar, bu ülkenin aydınları, kendi medeniyetlerine karşı bir tür kültürel genosid uygulama gafletinde bulunmuşlardır.. Günümüze gelindiğin de artık; Batılı insan için de modernite tekdüzeleşti; tekdüze hayatlar, tekdüze hazlar, tekdüze modalar. Similizasyon görüntüler içinde modernite’nin orta oyunu daha ne kadar devam eder ? Bilemiyoruz&#8230; Ayrıca modernite’nin barbar yüzü ve sabıkası için<span>  </span>Auschwitz , Srebrenica, Ceningrat elbet Hiroşima, örneklerine bakmak yeter artar bile. Belki de şiirimin temel izleklerinden birine değinmediğimi söyleyeceksiniz. Hemen onu da ekliyeyim, belki benim temel bireysel problematiğimle ilgili bir izlek. Psiko patolojik olmasa da psiko patolojiyi “ delilik” olgusunu izlek edinen şiirler. Ağırlıklı olarak “ kitap-lık “ dergisinde yayınlanan şiirlerim farklı bir ana damar olarak şiirimi besledi.</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>Hangi şairleri kendinize yakın buluyorsunuz, bu bağlamda esinlendiğiniz şairler var mı?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Şiir serüvenimdeki politik ilk kitapla bağlantılı, büyük kırılmadan sonra İkinci Yeni şairleri gözlerimi kamaştırdı. Mantık aksamalarına dayalı, anlamın geriye itilerek anlamın çoğaltıldığı, çağrışımların çözülmesiyle oluşan anlam kırılmalarına yaslı, İkinci Yeni şairleri, en başta Cemal Süreya şiiri büyüledi beni. Eş zamanlı olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın benzersiz mistik ve soyut dili özellikle “ Çocuk Ve Allah “<span>  </span>“ Daha “ , “ Çakırın Destanı “kitaplarını anmak isterim etki ve esinlenme bağlamında.. İsmet Özel ve Necip Fazıl’la<span>  </span>daha geç tanıştım. Ama tanıştıktan sonra da,<span>  </span>bu iki şaire ve şiirlerine haklı bir hayranlık duydum. Özellikle İsmet Özel’in şiirini tanıdıktan sonra, vahşi kapitalizm ve radikal burjuvazinin köhne ve yoz değerlerine karşı saldırı yapabilecek bir üs kurmayı başardım. Bu gelişmeyi doğal bir seyir gibi gözlemliyorum ben, çünkü<span>  </span>kuşağım şairleri de<span>  </span>son on yıldır, hayattan uzak, hayattan beslenmeyen<span>  </span>bir şiir, kitabi ve mistize olmuş imgelerin gözde izlekler haline geldiği, içe dönük bir şiirin takipçisi. Bu belki eleştirilecek bir tutum. Belki de şairler bu tercihleri yaparken daha zihinsel “ entelektüel” ve daha rafine bir şiiri amaçlıyorlar. Sanırım günümüzde mistizmi ağırlıklı olarak izlek edinen tek şair benim. Bir de Batılı ve Doğulu kaynakları ustaca cem eden şairler var. Mesela ben Dostoyevski gibi yazarları daha yakın bir okumayla özümlemeye çalışırken , şiirimin yükseleceği bazı yapı taşlarını orda buluyorum.Rilke’nin “ Malta Laurids Brigge’nin Notları” ve Duıno Ağıtları” nı yeniden yeniden okuyorum.</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>Hem öykü hem de şiir çalışmalarınız var. Şiir sizin için nasıl bir yerde duruyor?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Şiirin yanında öykünün bir kıymeti harbiyesi yoktur desem. Sakın bu öyküye yönelik bir değersizlik nitelemesi olarak anlaşılmasın. Kendim açısından söylüyorum. Yoksa öykü de çok değerli ve zahmetli bir birikimi ve çabayı zorunlu kılıyor. Benim yazdığım öyküler Çağdaş Türk öykücülüğünün ulaştığı dorukla yarışacak düzeyde değil. İyi ki öykü ve genç öykücülerimiz var. Piyasa romanlarının kirlettiği bir yazı dünyasından korunmamızı öykücülerimiz sağlıyor. Gelecekteki on, yirmi yıllarda şiir ve öykü gerçek zaferini kazanacaktır görüşündeyim. İyi şiiri ve edebiyatı yutmak isteyen<span>  </span>popüler kültür adlı ejderha kan kaybetmeye başladı. Bu hayırlı gelişmeye popüler kültürün kötü olanı pompalamaktaki hırsı, hızı neden oldu. Genel olarak da izleyicileri bile bu kültürün düzeysizliğini fark etti. Şiir dar bir alana çekilmek zorunda kaldı; bu da şiirin, elbette öykünün kirlenmemesi gibi hayırlı bir sonuç doğurdu.</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>&#8220;İsa kılıç kullanmadan yendi Roma&#8217;yı&#8221; diye başlıyor kitabınız&#8230; Kitabınızın temel izleği bu mısrada mı gizli? Mutlak bilginin, bilgeliğin kaba kuvvete, zorbalığa olan üstünlüğüne bir övgü mü kitabınız?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Burada Roma ; modernitenin ulaştığı barbarlığı ve kaba gücü temsil ediyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de Roma yıkılamayacak bir azamete sahip. Nitekim dün Hitler’de yenilmez görünüyordu. Ben Hitler’in yükseliş ve düşüşün de<span>  </span>İlahi bir yazgının somut örneğini görüyorum.Sizin değerlendirmeniz çok doğru. Bu anahtar cümlenin açılımı kitaptaki Roma pagan dünyası ile, günümüz modernitesi arasındaki benzerliğe eleştirel bir tutum takındığımı söyleyebilirim.Pagan dünya insanın medeniyet tecrübesinde geri bir süreç olmasına rağmen, bir tür züppelikle pagan düşüncesinin günümüzde bazı odaklarca yüceltilmesine duyduğum tepki , bu metafor etrafında yoğunlaşmama neden oldu.Klasik faşizm öncesi Roma faşizmin bir örneği.</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>Sık sık kullandığınız mistik &#8211; metafizik ve mitolojik ögeler şiirlerinize masalsı-destansı bir hava veriyor. Bu metaforları tercih sebebiniz nedir? </strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Yukarda verdiğim cevaplarda kısmen değindim bu sorunuza. Metafizik mistik imgeler çocukluktan beri içselleştirdiğim<span>  </span>inançtan ve bu toprağın ruhundan kaynaklanıyor. Ben ruhen, belki çocukluk anılarımın güzelliğiyle, köyümün ağaçlar altındaki Yörük mezarlığından kopmuş değilim. Modernite keskin bir kılıçla hayatımızı, anılarımızı, hatta inançlarımızı ikiye böldü. Bir de mitolojik imgelerle insani durum ve konumları yansıtmak istedim. Mesela Yakup’un Ağıtı şiirimde:</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>“ Firavunlar kanlı elleriyle altın külçelerini  tutarken “</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span> </span>dizesinde , firavunları petrol ve silah tacirlerini, altın külçelerini de; bu çirkin ticaretten edindikleri zenginlik olarak anlayabiliriz “.Bir de galiba insanın var oluş problamatiğinin cevapları , evrensel düşüncenin en yoğunlaştığı örnekleri kutsal kitaplarda bulmak mümkün. Mesela Hazreti Yusuf’un hikayesi, bireysel bir yıkımdan sonra mucizenin, yıkıma uğrayan<span>  </span>bir insanı yeniden doruğa yükseltebileceği metaforunu bulmuşumdur.” kitap-lık “dergisinde yayınlanan iki dizelik bir şiirimi hemen misal vereyim : </font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span> </span>“YUSUFUN BAHTI</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">İner ışık kuyulara</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Mısır’dan gelir tahta yükselen merdiven.”</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Mistik metaforlar samimi olmak gerekirse az önce belirttiğim gibi, inanç temelli. Kuran-ı Kerim ‘deki Bakara suresi’nde yer alan “ Ben kullarıma takat edemeyeceği yükü yüklemem “ ayetini, yaşadığım hayatın zor dönemeçlerini hatırladığım da; kesin bir hakikat olarak yorumlamam.Farklı bir bağlamda eleştirmen Yıldız Ecevit bir yazısında hatırladığım kadarıyla; Batı Edebiyatı’nın anıt yapıtlarının mistizimden beslendiğine işaret ederek, şair ve yazarlarımızın mistizme uzak durmalarını, eleştirir.</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Bir de ortak insanlık metaforu olarak Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesi , Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesi, Hazret-’i Meryem’in çektiği acının, ortak bir acı kültü olarak halkın hafızasında yer alması.Mesela şiirsel izlek olarak Fuzuli’nin eserlerinin ağırlıklı olarak Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesine dayalı büyük bir acı hissinin, şehitlik psikolojisinin, üzerinde yükseldiği söylenir.Bu nedenle Fuzuli Kerbela toprağına bağlıdır. Batılı seküler insanın kültüründe “ büyük acı” metaforları olmadığı için,<span>  </span>çok örnekte gördüğümüz gibi Batılı insan kolayca barbarlaşabiliyor.Yani mazlumluk ve merhamet Doğu insanının sembol kavramları.Bir de uygarlık , medeniyet dediğimiz olguyu teknolojik araçlara , askeri güce sahip olmak belirlemiyor.Yazılı ve sözlü kültür, mimari ve tarihsel doku , medeniyetin göstergeleri. Bağdat Kitaplığı’nı yağmalayan bir zihniyete uygar demek mümkün mü? Batı modernitesi “ psikolojiden arındırılmış birey “ amaçlı bir uygarlık peşinde.Buna karşı mesela ; Dostoyevski Batılılaşmayarak Slav kalabilmiş Turgenyev’in aksine.Batı modernitesinin hedeflediği psikolojiden arındırılmış birey aslında makinalaşmış , otomatlaşmış bir bireydir.Folklorumuza, genel olarak anonim edebiyatımıza yansıdığı biçimde, tümüyle dünün ağıt toplumuna özgü bir toplum olarak kalmak da yanlış.Ortalama bir çözüm bulmak zorundayız .Psikolojiden arındırılmış birey son tahlilde paryalaştırılmış bireydir .Dünya ve hayat insana “ eşrefi mahlukat “ a Tanrı’nın verdiği bir armağan. Dünyayı ve hayatı reddeden bir çileciliği , bir çileci ( ascete ) yi de savunmuyorum.</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>Kör Sahaf şiirinizde &#8220;ne demiri eritebildi şiir, ne kılıçtan keskin olabildi&#8221; diyorsunuz. Oysa şiirin demiri eritebileceği, kılıçtan da keskin olabileceğini düşünüyordum ben. Ne dersiniz?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Aslında ben de sizin gibi düşünüyorum. Belki bir beklentinin henüz gerçekleşmemesinin yarattığı bir umutsuzluk. İsa’nın, kılıç kuşanmadan Roma’yı yendiği düşünülürse. Şiirin demiri eritecek, kılıçtan keskin olacak bir gücü olduğuna inandığım , umut ettiğim için şiirde ısrar ettim. Bir beklentim olmasa bu dizeleri yazmazdım. Belki kişisel bağlamda bireysel bir yenilgim<span>  </span>düşünülebilir. Başka bir bağlamda;.şair arkadaşım Mehmet Sarsmaz son şiir kitabının adını “ Büyük Başarısızlık “<span>  </span>koymuş.Bu adı çok beğendiğimi söyleyerek Mehmet Sarsmazı tebrik ettim. Ve şairlerin “ büyük başarısızlığa “yazgılı olduklarını söyledim. En azından kendi adıma büyük bir başarısızlığı yaşadığımı itiraf edebilirim. Bu başarısızlığı çok değerli Şair Abdülkadir Budak’ın bir dizesiyle boyutlandırmakta mümkün: “ Yenilecek kadar güçlüyüm artık”<span>  </span>Sonuç olarak İsa da hikmetli sözle yendi Roma’yı. Mahmud Derviş, Ahmed Dahbur gibi şairler de mavzerle değil yakın bir gelecekte sözle ,şiirle zafer kazanacaklar.Sizin de tespit ettiğiniz gibi Cemal Süreya ‘da “ Şiir dünyayı değiştirme araçlarından biridir.” yargısıyla şiire önemli bir işlev yükler. Bu umudunuza ben de katılıyorum.<span>  </span></font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span></span></font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><strong>İstanbul ve Safranbolu&#8217;nun sizin için önemli olan iki mekan olduğunu biliyoruz. Nedir bu iki şehrin sizdeki karşılığı?</strong></font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Hayatımın beş yılı İstanbul’da geçti.1972-77 arası. İstanbul tam anlamıyla gözlerimi kamaştırdı. Dört yılı Erenköy Kazasker’de yaşadım. Hala Yahya Kemal’in “ Erenköy’ünde Bahar “ şiirindeki:</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">“<span>  </span>Zannımca Erenköy’ünde artık</font></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span>   </span>Görmez felek öyle bir baharı” </font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span> </span>dizelerindeki acıyı, hüznü hissederim. İstanbul yitirilmiş bir cennettir benim için. Orda belki de tarihi mekanların esinlediği ruh iklimi ve şehrin tarihiyle eş zamanlı yaşadığımı hissederdim. Safranbolu’da da bunu hissediyorum. Eski Çarşı’ya indiğimde boyut değiştiriyorum sanki. Bu tarihi şehirlere tutkuyla bağlı olmamla açıklanabilir. Belki Bursa’da benzer duyguları yaşayabilirdim. Ahmet Hamdi Tanpınar “ Beş Şehir “ adlı eserinde &#8220;Beş<span>  </span>Şehir&#8217;in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslediği iştiyaktır.İlk bakışta çatışır gibi görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz” derken benimde hissiyatıma radarını tutmakta. Teknoloji hayatımıza bir çok kolaylık getirdi buna karşılık ruhumuzu çaldı. En azından geçmişteki “ insani değerleri” bir ölçüde de olsa koruyabilirdik. Batı uygarlığını da tümüyle reddetmeyi doğru bulmuyorum. Safranbolu’da dünkü hayatı bulmanız mümkün.Camileri,tarihi evleri,anıtsal yapılarıyla&#8230; Sadrazam İzzet Mehmet ve Köprülü Mehmet Paşa’nın derin izleri burada. Osmanlı sarayında Valide Sultan döneminde etkili olmuş Cinci Hoca’nın müstahkem bir kale gibi, şehrin ortasında hakimiyetini belli eden tarihi Cinci Hanı burada. Arnavut kaldırımlı yolları,yüzlerce tarihi çeşme, dünü hatırlatan arastası ve 1000 den fazla tescilli tarihi eser bulunmakta.Özellikle gençlik dönemim de Safranbolu şiirlerimi besledi, daha çok eski, tarihteki Safranbolu masalsı bir renkte sızdı şiirlerime. Ama şiirimin yerel bir tat ve kokusu yoktur. Benim Safranbolu’yu izlek edinen şiirleri yazdığım dönemde henüz Safranbolu bugünkü kadar gündem de değildi. Nasıl o zamanlar çok az insan Safranbolu’yu fark ettiyse ben de sezgilerimle bu zenginliği fark ettim. Galiba 1981 yılıydı ve “ Anılar “ adlı çok uzun ve Safranbolu’yu izlek edinen şiirimi Ülkü Tamer; Sanat Olayı dergisinde yayınladı Ressam Kezban Batıbeki’nin resimleriyle birlikte. Safranbolu tam anlamıyla bir müze kent. Arap seyyah İbni Batuta’nın deyimiyle “ Dört Başı Mamur Bir Şehir “. </font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman"><span> </span>Bir de galiba Safranbolu bana,<span>  </span>ben de bir şair olarak Safranbolu’ya yakışıyorum</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span lang="TR"><font face="Times New Roman">Teşekkür ederim.</font></span></p>
<p><span lang="TR"></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/huseyin-avni-cinozoglu-ile-soylesi/2007/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİBEL K. TÜRKER’LE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/sebal-k-turker%e2%80%99le-soylesi/2007/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/sebal-k-turker%e2%80%99le-soylesi/2007/07/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2007 22:31:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basından Söyleşiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=566</guid>
		<description><![CDATA[Sibel Türker&#8217;in üçüncü öykü kitabı &#8220;Ağula&#8221; Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Kitabın alt başlığında &#8220;Kaç hayatı gizliyoruz kendimizde, kaç hayatı susuyoruz?&#8221; diye soran Türker, bazen içimizde bir yerlerde sakladığımız çocukluk sızılarımızın, zehirlerimizin orada, içimizde durduğunu, bazen de benliğimizi tamamlayabilmek için ümitsizce söylediğimiz yalanlarımızı hatırlatıyor bize. Bir taraftan da yazıyı ve yazarı irdeleyen Türker, neyi nasıl yazarsak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sibel Türker&#8217;in üçüncü öykü kitabı &#8220;Ağula&#8221; Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Kitabın alt başlığında &#8220;Kaç hayatı gizliyoruz kendimizde, kaç hayatı susuyoruz?&#8221; diye soran Türker, bazen içimizde bir yerlerde sakladığımız çocukluk sızılarımızın,<span id="more-566"></span> zehirlerimizin orada, içimizde durduğunu, bazen de benliğimizi tamamlayabilmek için ümitsizce söylediğimiz yalanlarımızı hatırlatıyor bize. Bir taraftan da yazıyı ve yazarı irdeleyen Türker, neyi nasıl yazarsak yazalım gerçeği hep kaybedeceğimizin altını çiziyor. Sibek K. Türker&#8217;le ölümden kaçan kırmızı ayakkabıları, yazının iki yönünü, hayattan malzeme toplayan yazarları ve alt kat sakinlerini konuştuk.</p>
<p><strong>-Kitabınızda Ağula isimli bir öykü yok. Ancak kitabın 10. öyküsü olan &#8220;Onuncu Öykü&#8221;de, hikaye kahramanınız ismi &#8220;Ağula&#8221; olan bir kitap satın alıyor. &#8220;Ağula&#8221;nın kelime anlamı nedir? Ve asıl önemlisi sizin için ne ifade ediyor? </strong></p>
<p>-Evet, Ağula bir üst isim. Bütün üst isimler gibi de hem bir ağırlık, hem de bir hafiflik taşıyor. Her şeyle ilgisi var, ama ilintisi yok gibi. Bunu bir kadın ismi zannedenler de oldu. Ağu, bildiğimiz zehir. Ben de buradan bir kelime türettim. Ağula da bir emir kipi gibi, yazara mı, öykülere mi, hayata mı yönelmiş&#8230; Emin değilim. Tek bildiğim öykülerime denk düştüğü ve bir sözcük olarak sahip olduğu sesin güzel olduğu. Yazı da zehirli bir şeydir. Üstelik seyreltilmesi yine yazıyla mümkündür.</p>
<p><strong>-&#8221;Suskun Bir Çocuk&#8221; ve &#8220;Abeze&#8221; öyküleriniz, yazmanın çocukluğumuzdan itibaren aldığımız yaraları, utanılacak yanlarımızı örtüp, yeni bir benlik oluşturmamıza, yalanlar kurmamıza yardım eden bir eylem olduğunu söylüyor. Eğer öyleyse, &#8220;Kalem deşen bir nesnedir. Bıçaktan da haindir, kelimeler cümleleri oluşturduğunda rahatlamak bir yazarın aldanışıdır aslında&#8221; sözlerinizi nasıl değerlendirmeliyiz. </strong></p>
<p>-Yazı iki yönlü, iki başlı bir eylem. Bir yanıyla bütünleyici bir yanıyla da parçalayıcı. Yazar ve elbette okur bu sarkacın üzerinde gidip geliyor. Yazı, yalan yaratma arzumuza hizmet ederken, gerçekleri kullanıyor. Fakat en gerçekçi anlatımı seçtiğimizde bile dönüp bir bakıyoruz, hakikat küçük düşürülmüş. Metnin büyük bir gücü var çünkü. Dönüştürmek&#8230;<br />
Kalem deşen bir nesnedir çünkü yazmak anımsamakla ilgili bir şeydir. Anımsamak sonsuz bir ödül ve cezadır. İnsan unutmak ister çoğu kez. Ama yazı tamamıyla hafıza üstüne kurulmuştur. Bu yazarın açmazıdır.<br />
Mesela Suskun Bir Çocuk öyküsünde yazar gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğine dair yemin ediyor başta. Ona ne kadar inanabiliriz? Ebru o kadar kötü yürekli ve çirkin bir kız mıydı? Hiç sanmıyorum. Sanmadığımı okur da biliyor üstelik.<br />
Abeze öyküsü ise yazarın yazarlığına içten bir bakışı ve sarsılışıdır. Orada üst üste giydirilmiş şişman bir hiçlik görür, susar ve oyuna devam eder.Üstelik komiktir bu yazar. Öz bilinciyle komiktir, metinleriyle komiktir, sanatkarane edasıyla komiktir. Z harfine doğru ilerlemektedir. Az zamanda çok iş başarmak eğiliminde bir tıknefestir.</p>
<p><strong>-Üzeri beyaz bir tozla kaplanmış &#8220;Boş Mermer Yazıları&#8221; öykünüzdeki kırmızı ayakkabılar, beyazlığın içinde kırmızılıklarıyla yaşam sevincini sembolize ediyor sanki? Bizi hayata bağlayan küçük şeyleri, ümitlerimizi. Yanılıyor muyum? </strong></p>
<p>-Daha çok tutkuyu anlatıyor diyebiliriz. Kırmızı ayakkabılar ölümden kaçıyor gibi. Ama çocuklukla da bir ilgisi var. Dünyanın en kederli şeyi bana göre kız çocuklarının kırmızı pabuçlarıdır. Ama kahramanımız onların hain olduğunu düşünüyor. Aldatıyorlar, gülüşüyorlar. Beyazın güçlü bir gerçeği var sonuçta. Kadın, bunun farkında ve kendini köşeye sıkışmış hissediyor. Onlarla yürümekten çok, yatak altına saklamak istiyor. Şekerini kendinden esirgeyen çocuk da böyledir. Sanki elini güçlü kılmak istermiş gibi.</p>
<p><strong>-Ceylani dedesinden miras olarak boş bir defter aldı &#8220;Kuyumerdivenayna&#8221; öykünüzde. Bu ailenin devam eden geleneğinin artık söz söyleme değil de, sözleri kayıt altına alma, yani yazma sürecine geçtiği anlamına mı geliyor? Defterin üzerindeki &#8220;Saf ruhun şiiri üstünde&#8221; cümlesini biraz açabilir misiniz? </strong></p>
<p>-Evet, söz söyleme geleneği üzerine kurulmuş bir öykü bu. Bu gelenekte kayıt insanların zihnidir, kalbidir. Ama büyük dede bir yanlışlık yapıyor ve yazıyla kayıt altına almak isterken her şeyi berbat ediyor. &#8220;Saf ruhun şiiri üstünde&#8221; tamamen başka açılımlara sahip. Avrupa modern şiirinin kendiyle yüzleşmesi meselesi. Uzun konu. Ceylani dedesinden yine yanlış yazılmış bir kayıt teslim alıyor. İşin parodisi bu. Paul Eluard yazsaydı &#8220;Saf Ruhun Şiiri Üstüne&#8221; olacaktı. Ama Anadolu&#8217;nun kalbinde, ozan geleneğinde nasıl olur, Eluard&#8217;la nasıl buluşulur, artık Ceylani gerisini nasıl doldurur, bilemiyorum.</p>
<p><strong>-&#8221;Onuncu Öykü&#8221;de &#8220;Hayata bakıp bakıp yazan kadınlar&#8221; ve İadei Hürriyet hikayenizde de &#8220;şehrin içinde bütün gün gezip hikaye toplayan kadınlar&#8221;dan bahsediyorsunuz. Üstelik bu kadınlar hikayeleri de yanlış anlıyorlar. Sanki yazarın biriktirdikleri ile yazmayıp, özellikle yazmak için çıkıp malzeme toplamasına tepkilisiniz. Yazarın gerçekle değil de, kendi gerçeği ile yazmasına kızıyorsunuz&#8230; </strong></p>
<p>-İade-i Hürriyet yanlış anlamalar üzerine kurulu bir hikaye.. Mühim olan mesele, yazarın yanlış anlaması. Bu normalde bir metni batıl kılmaz elbette, ama ironik olarak öyküde öyle kılıyor. Çünkü okur olarak gerçeğin iki yüzünü görüyorsunuz. Asıl hikayeyi ve yazar tarafından yazılacak olan muhtemel hikayeyi. Aslında neyi nasıl yazarsak yazalım gerçeği hep kaybederiz, kaçırırız elimizden.<br />
Hikayede işlenen körlük teması aslında yazarın körlüğüdür.<br />
Onuncu Öykü&#8217; de kahramanın çok kısaca değindiği şey ise izlenimci yazarlar. Ben gördüm demek ayrı şey, gördüğüne anlam yüklemek apayrı bir şey. Ayrıca kahraman izlendiğini düşünüyor ki bu sonuca varması çok doğal. Aslında bu kitaptaki birkaç öyküde izlemek, izlenmek, görmek, gözden kaçırmak, yakıştırmak teması var. Yazınsal sorunlara öykü içinden eğilimler bunlar. Ben toplamacı tavrı hakikaten sevmiyorum. Yazarların hayattan topladığı söylenir ya. Bu küçültücü bir tavırdır. Bakışı önemsiyorum.</p>
<p><strong>-Öykü kahramanlarınızın Allah&#8217;la olan ilişkileri ilginç. Uzaklar ama bir yandan da yakınlar ve öykü içindeki ilişkileri monolog değil de diyolog olarak sürüyor. Girişte de &#8220;senin gibi güçlü, senin gibi zayıf, senin gibi tekli, senin gibi çoklu&#8221; diyerek tarif ediyorsunuz tanrıyı. Anlatmak istediğiniz, herkesin tanrı kavramını kendi gibi algıladığı mı? </strong></p>
<p>-Aslında tanrıyı tarif etmiyorum- ki bu mümkün de değil zaten. Tanrı karşısında insanın durumunu anlatmaya çalışıyorum. Zannederim ki yazarların işi &#8211; filozofluğa soyunmuyorlarsa-budur. Tanrıyla olan yakınlığımız da anlatılasıdır, uzaklığımız da. Kimi insan varoluşunu bu menzilden kurar. Kiminin öyküsü de yakın temastan doğar. Her iki durum da bir yazar için büyülüdür.Hiç de küçümsenmeyecek bir sorgulamadır bu. Romanımda da soruluyordu: &#8220;Daha yukarıda ne var?&#8221; diye. Biz alt kat sakinleri bu şekilde devam edeceğiz işte. Allah demekle kutsiyete vurgu yapılıyor. Tanrı ise özümüze dönük, içsel bir şey. Tanrı kavramı insanlığın ve tabi olarak edebiyatın serüvenidir, bitmeyen yolculuğudur. Es geçilemeyecek bir konudur bu çünkü doğulu- batılı hangi metne baksanız o var. Örtük ya da açık var.Ben de bir yazar olarak bu derin ve çok yönlü konudan uzak duramıyorum. Bir de edebiyat yazgı meselesini deşer. Yazgı, yazı kavramları bu düşünceye taşıyor ister istemez.</p>
<p>(YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ, 04.07.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/sebal-k-turker%e2%80%99le-soylesi/2007/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>REFİK ALGAN&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/refik-alganla-soylesi/2007/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/refik-alganla-soylesi/2007/07/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2007 22:27:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EMETİ SARUHAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basından Söyleşiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=567</guid>
		<description><![CDATA[Yazmaya yirmi yıldan fazla ara verdikten sonra edebiyat macerasına devam eden Refik Algan&#8217;ın ikinci kitabı &#8220;Umursamaz Uykucu&#8221; yayınlandı. Doktor olan, bir dönem çevirmenlik yapan, edebiyattan uzak olduğu yıllarını tasavvufa veren, aynı zamanda ud ve resimle ilgilenen Algan&#8217;ın öyküleri bu renkli yönlerinden esintiler ve ilhamlar içeriyor. Edebiyattan uzak kaldığı dönemlerde bazı soruların cevaplarını aradığını söyleyen Algan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazmaya yirmi yıldan fazla ara verdikten sonra edebiyat macerasına devam eden Refik Algan&#8217;ın ikinci kitabı &#8220;Umursamaz Uykucu&#8221; yayınlandı. Doktor olan, bir dönem çevirmenlik yapan, edebiyattan uzak olduğu yıllarını tasavvufa<span id="more-567"></span> veren, aynı zamanda ud ve resimle ilgilenen Algan&#8217;ın öyküleri bu renkli yönlerinden esintiler ve ilhamlar içeriyor. Edebiyattan uzak kaldığı dönemlerde bazı soruların cevaplarını aradığını söyleyen Algan, öykü konusunda yapılması gerektiğine inandıklarını yapıncaya kadar yazmaya devam edecek. Refik Algan&#8217;la çocukluğunda anne ve babasıyla geldiği için kendisinde özel bir anlamı olan Hacı Bekir&#8217;de buluşup kitabını konuştuk.</em></p>
<p><strong>-Yazmaya 23 yıl ara verdiniz sonra Saat Kulesi kitabınız geldi. Bu arada edebiyattan değil belki ama yazmaktan koptunuz. Ya da biz öyle biliyoruz. Ne yaptınız bu süre boyunca? </strong></p>
<p>-Bu çok zor bir soru. Bu konuda uzun bir kitap yazmam gerekiyor. Ama şöyle cevap verebilirim. İnsan yaşarken bir takım sorular soruyor ve insanın gerçeği araması ve samimi olması çok önemli. Herhangi bir köşebaşında gerçek budur diye bir hap verebilirler ve siz de onu yutabilirsiniz. Edebiyat benim için önde gelen şeydi ama insanın ne olduğu, evrenin ne olduğu gibi sorular ön plana çıktı. O zaman edebiyat ikinci planda kaldı.</p>
<p><strong>-Evet insanlar bazı gerçekleri arıyor. &#8220;Hakikat&#8221; isimli kısa metninizde de bahsediyorsunuz. Bizim de arayıp durduğumuz gerçek gözümüzün önünde ama biz mi göremiyor muyuz? </strong></p>
<p>-Dünyanın bütün büyük mistiklerinin söylediği şeydir bu. Hakikat apaçık ortadadır. O kadar apaçık ortadadır ki, çok sade ve çok basittir. Ortada olduğu için biz göremiyoruz. Edebiyatçılar demiyorum ama dikkat edin mistikler diyorum.</p>
<p><strong>-Hikayelerinizde çocukluğa ya da anneye belirgin bir özlem var. Uzaklar ve Bir Ağaç, Zeytinyağlı Biber Dolması&#8217;nda, Prof hikayenizde bu özlem derinden hissediliyor. Ne dersiniz? </strong></p>
<p>-Bu yorumu ilk defa duyuyorum. Kişisel olarak çocukluğuma duyduğum özlem, diğer şeylere duyulan özlemle aynı. Özel olarak duyduğum böyle bir özlem yok. Hikayelerim insanlarda böyle bir duygu uyandırıyorsa bilemem.</p>
<p><strong>-Zeytinyağlı Biber Dolması ve Mary&#8217;nin Kuzusu&#8217;nda ağzımızın suyunu akıttınız. Aşçılığınız var mı?</strong></p>
<p>-Zeytinyağlı biber dolması bizim değerlerimizden birtanesi. Ama çok da az yapılıyor. Ama doğru dürüst yapan azaldı. Evet aşçılığım var. Siz de çok iyi aşçılık yapabilirsiniz. Benimki bir inatla oldu. Birkaç kişi yemek yapmanın zor olduğunu söylediler. Halbuki biz doktor olarak laboratuvarda çok hassas şeyler yapıyoruz. Onu yapan yemek mi yapamayacak?</p>
<p><strong>-Kentliliğimizi kola ve hamburgerle ölçtüğümüzü söylerken şekil üzerinden yürüttüğümüz Batı hayranlığına da bir eleştiri mi getiriyorsunuz? </strong></p>
<p>-Evet. Batı&#8217;da gerçekten köklü ve önemli bir kısım değerler var, bizde de olduğu gibi. Ama bize sunulan Batı&#8217;nın çöp tenekesi. Batı&#8217;dan bir şey almaya kalktığımız zaman çürümüş tarafını alıyoruz. Ben ABD&#8217;de ve Avrupa&#8217;da, hatta daha aşağılarda da hazır kahve kullanan hiç kimseye rastlamadım. Ya filtre kahve kullanır ya da mutfağında kahveyi kavuracak özel aygıtı vardır. Sabah beş dakika kavurur çeker. Bize ise sanki Batı&#8217;lı olmak hazır kahve içmek gibi anında kahve içmek gibi gösteriliyor. Kişilik değerlerini kaybettiğimiz, kaybetmekte olduğumuz için sanki bir markayla özdeşleşerek o markadan kuvvet alır hale geliyor. Hazır kahve içerek, gazlı meşrubatlar içerek kişiliklerine bir katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Bu eleştiriler kitabın içinde her yerde var.</p>
<p><strong>-&#8221;Anatomi Tiyatrosu&#8221; öykünüzün III. bölümü nefsin mücadelesini mi anlatıyor? Bütünsellikten kasıt insan-ı kamile ulaşmak mı?</strong></p>
<p>-Doğru. Onu anlatıyor. Zaten o öykü Mesnevi&#8217;nin girişinin bir çeşitlemesidir. &#8220;Dinle bu ney nelerden şikayet etmede, ayrılıkların hikayelerini söylemede&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>-Prof hikayenizde, Doğu ve Batı arasında, bir anlamda iki arada bir derede kalıyor kahramanınız. Ne orada ne burada. İnsanımız bunu mu yaşıyor? </strong></p>
<p>-Bu Batı&#8217;da da böyle bizde de böyle. Demin sorduğunuz soruyla da bağlantılı bu soru. Belirli insani değerler vardır. Zamanla ya da ekonomik koşullarla yer yer zaman zaman bunlar aşınmaya uğradığında, düne bakıp da, bak geçmişte böylemiş, şimdi ilerledik böyle oldu, bunlar eskiymiş denmez. Dolayısıyla ben orada daha çok bir kültüre, bir geçmişe, gerçekte hep var olan bir şeye işaret ediyorum. O kaybolmuş olabilir. Bana soracak olursanız saf Anadolu insanı, insani değerler açısından Batılılardan çok daha ileridir. Bize ideal model olarak sunulan Batılıdan, Batı&#8217;nın ortalama insanından çok daha ileridir. Ama biz onların otomobili uçağı var diye onlar gibi olmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>-&#8221;Yazmak İstemediğim Hikayeler&#8221; çok hüzünlü hikayeler. Yazmak istememe sebebiniz bu mu?</strong></p>
<p>-Evet ama daha çok gerçek olmaları. O hikayeleri gerçeğe çok yakın olmaları nedeniyle biraz yazmak istemedim. İstemeye istemeye yazılan hikayeler. Bu hikayeler kitabın arkasında peş peşe basılınca birlikte gibi durdu ama o bir dizi aslında. Bundan sonraki kitapta da olacak.</p>
<p><strong>-Halihazırda üzerinde çalıştığınız bir kitabınız var mı?</strong></p>
<p>-Evet var. Bir yıla kadar hazır olacak. Romanlar var. Bir de Yunus Emre çevirim var. Onun üzerinde de çalışıyorum. Yunus Emre&#8217;nin zamanımıza kazandırılması gerekiyor tabi doğru olarak.</p>
<p><strong>-Siz hem tasavvufla ilgilenen, hem ud çalan hem de resimle ilgilenen bir yazarımızsınız. Aynı zamanda doktorsunuz ve yaptığınız çevirileriniz var. Bu yönlerinizin öykülerinize etkisi ne boyutta? </strong></p>
<p>-Şimdi ben tasavvufla ilgili değilim. İlgi sözcüğü biraz uzağında kalıyor. Ben ömrümün çeyrek yüzyılını tasavvufa verdim hala da veriyorum. Yalnız bir şey yapmıyorum, tasavvuf benim için o kadar özel bir konu ki, ben bu özel konuyu edebiyattan uzanmak ve satmak istemiyorum. Bunu yapanlar var. Hatta benim çevirdiğim tasavvuf kitabından alıntı yaparak roman yazan, hikaye yazanlar var. Tasavvuf kendi başına bir dildir, tasavvuf tasavvuf olarak kalmalıdır. Bunu yapmayı uygun görseydim ben kendim yapardım benden de kimse daha iyi yapamazdı. Bence hangi konuyla ilgilenirseniz ilgilenin, güzel sanatlarda bir kural vardır. Şiir, öykü yazıyorsanız resmi, müziği bilmek zorundasınız. Benim udla ilgilenmemin nedeni buydu. Hayatımın ileriki bir yaşında büyük bir udi ile tanıştım. Bu kişi son büyük devlerden bi tanesiydi, hatta son büyük devdi. Cahit Gözkan. Bütün büyük müzisyenler ona hocam diye hitap ederlerdi. Cahit Bey&#8217;in özelliği sadece ud çalması değildi. Hem bir enstrümana hakim hem de müziği biliyor. Bunun dışında Cahit Bey bir tasavvuf geleneğinden gelme. Çok büyük ricalardan sonra 5 yıl ud eğitimi aldım ama ben kendim için Cahit Bey&#8217;in ud öğrencisiyim diyemiyorum. Çünkü O beş yıl sonra, &#8220;kabayı attık şimdi ruh vermek lazım&#8221; dedi ama vefat etti malesef. Bu derslerin hepsini kaydettim. Bu çok önemli bir kaynak. Bunları ve anılarını toplayıp bir araya getirmeyi düşünüyorum.</p>
<p>(YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ, 04.07.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/emeti-saruhan/refik-alganla-soylesi/2007/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

