<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; GÖNÜL YONAR</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/author/gonulutku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>BORGES: HAYATI İPLEMEYEN HUYSUZ DÜŞÜNÜR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/borges-hayati-iplemeyen-huysuz-dusunur/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/borges-hayati-iplemeyen-huysuz-dusunur/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 06:01:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11590</guid>
		<description><![CDATA[Borges&#8217;i tanımlamaya hangi sözcüğün yeteceğini ya da yetmeyeceğini düşünenler için kaleme alınmış bu biyografi kitabı, Borges hayranlarını hayretler içinde bırakacak detaylara sahip. Biyografiyi okurken, Borges&#8217;in alışık olmadığımız hatta yer yer yadırgayacağımız yüzüyle karşılaşıyoruz. Biyografi kitaplarının en güzel yanı, bize kişi hakkında bazı sırlar vermesidir. Böylece okuyucu bu sırların yolaçtığı merak hissiyle kitabı bir oturuşta okuyuverir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Borges&#8217;i tanımlamaya hangi sözcüğün yeteceğini ya da yetmeyeceğini düşünenler için kaleme alınmış bu biyografi kitabı, Borges hayranlarını hayretler içinde bırakacak detaylara sahip. Biyografiyi okurken, Borges&#8217;in alışık olmadığımız hatta yer yer yadırgayacağımız yüzüyle karşılaşıyoruz.</p>
<p>Biyografi kitaplarının en güzel yanı, bize kişi hakkında bazı sırlar vermesidir. Böylece <span id="more-11590"></span>okuyucu bu sırların yolaçtığı merak hissiyle kitabı bir oturuşta okuyuverir.</p>
<p>Elimizdeki  Jorge Luis Borges biyaografisi, bu merakın katsayısını hayli fazlalaştıran bilgiler  taşıması ile dikkat çekiyor.</p>
<p>Bilindiği üzere Borges, Latin Amerika edebiyatının en iyi temsilcilerinden ve dünya edebiyatına malolmuş bir düşünürdür. Fakat onu bu klişe sözcüklere sığdıramıyor oluşumuzun altında, onun yaşam öyküsündeki düzensiz kesitler yer alır. Bu durum, okuyucuyu bir kez daha Borges&#8217;i gözden geçirmeye iten önemli bir neden olarak görülmelidir.</p>
<p>Bu çalışmada, Borges&#8217;in kişisel problemlerinin başında gelen ileri miyopluğunun onun yaşamında yolaçtığı dramları görmekteyiz. Hatta bütün bir biyografinin bu izden etkilendiğine şahitlik edebiliriz.</p>
<p><strong>Borges: Başka Bir Yüz</strong></p>
<p>Bizim tanıdığımız verimli, çalışkan sürekli üreten, düşünen, itirazlar yapan eleştiren ve sözcüklerle kıyasıya mücadele içinde olan Borges&#8217;in bir başka yüzü ile karşılaşırız bu biyografide.</p>
<p>Kör oluşuna neden olan ileri miyopluğu nedeni ile sürekli mızmız, huysuz, asabi, kendinden ve çevresindekilerden nefret eden, bunu söylemekten asla çekinmeyen, yazdığı hiç bir eseri önemsemeyen, yazar-okur denkleminin tamamen tesadüflerle kurulduğuna inanan tabiri caizse bu yapıyı &#8216;iplemeyen&#8217; bir Borges görürüz.</p>
<p>Borges&#8217;in bu ruh halinde sanki Cemil Meriç&#8217;in hayat tecrübesine denk düşen bir &#8216;eksik&#8217;lik vardır. Gözlerini kaybediş sürecinde yaşanan bıkkın ve umutsuzluk hali Cemil Meriç&#8217;i sürekli üretmeye, okumaya ve yazmaya iterken, hiçlik duygusundan ancak bu şekilde kurtulduğunu bize yansıtır. Borges&#8217;te ise, ürettiklerini hiçleştiren yorumlarla, umutsuzluğu evrensel bir dile bürüyen bir düşünür görürüz. Onun bu tavrı, Budizmi araştırırken bile yatışmış değildir.</p>
<p>En büyük hayranlarından olduğu Schpenhaur bile onun bu duygusunu törpüleyememiştir.</p>
<p>Biyografide ayrıca, Borges&#8217;i bir yazardan çok bir okur olarak görüyoruz. Yazdıklarının karşına geçip onları bir okur gibi gözlemlemesi şüphesizki bu önemli düşünürün düşünce yapıtaşlarında derin ivmeler oluşmasına neden olmuştur. Bu duruş nedeniyledirki kendisi: &#8221;Çok fazla okumuş olsam da başımdan çok az şey geçti.&#8221; der. Fakat bir başka yerde bunu düzelterek: &#8221; Ben bol bol okurken, pek çok şey olup bitti.&#8221; diyecektir. Onun, okur koltuğuna kurularak yazdıklarını eleştirmeye başlaması da bahsettiğimiz huzursuz kişiliğinin bir ara yansıması olarak görülebilir.</p>
<p>Onun,  <em>El-Hacedor</em>&#8216;da yayımlanan <em>Borges ve Ben</em> anlatısı kendisi hakkında enteresan ipuçları vermektedir.</p>
<p>Sıkıcı sıradan bir yaşantının ortasında bulunan Borges, macerayı sevmeyen, yenilikleri enteresan bulmayan, çift karekterli yapısını sürekli açık eden, kendisini küçümseyen ve insanların hiçliği üzerine sürekli yorum yapan, görüntüsüyle çelişen farklı bir karekter çizer. Bu bizim tanımadığımız enteresen bir Borges portresidir.</p>
<p><strong>Ömrü Sayan Harfler</strong></p>
<p>Öte yandan bütün bir dünya edebiyatına malolmuş, fikirleri ve vizyonu ile edebiyatın damarlarına sızmış, büyülü gerçekçiliğin dünya edebiyatındaki önemli temsilcilerinden, bir çok ödülü bulunan ve yazdığı her makale ile ses getiren zeki bir düşünür vardır karşımızda. Bu Borges&#8217;in aşağıladığı, küçümsediği ve &#8216;hiç&#8217;leştirdiği bir karekterdir. Ömrü, harflerle sayılı hale getirişi de yine bu ruh halinden beslenir.</p>
<p>Borges&#8217;in biyografisinde, diğer biyografiler gibi gizli kalmış sırlar, evliliklere, aşklara malolmuş inatlar, mutsuzluklar, huysuzlukların perçinlediği terkedilişler ve daha bir çok dram ile örülmüş güçlü edebi bir kişilik bulunuyor. Bir türlü kendisini sevemeyen bu düşünürün yaşadığı içsel savaş, onun edebiyat dünyasına kazandırdığı vizyonla çelişse de, bıraktığı düşünce mirası, yarattığı &#8216;hiç&#8217;lik duyugusu ile başabaş gitmeye and içmiş gibidir.</p>
<p>Belki de bundandırki her yazar, yıllarını edebiyata vermesine rağmen bir gün kendisine şu soruyu mutlaka sorar: &#8221;Geçen bunca ömrüme ne sığdırdım? Koca bir hiç!&#8221;</p>
<p>Borges hayranlarını şaşırtacak bu biyografi, edebi kamunun her yerde geçerli olan sarsılmaz kurallarının da aslında ne kadar zayıf olduğunu göstermesi bakımından önemli bir çalışma olarak görülmelidir.</p>
<p>Jorge Luis Borges- Jason Wilson<br />
çeviri: Tonguç Çulhaöz<br />
YKY, Temmuz 2011- İst.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/borges-hayati-iplemeyen-huysuz-dusunur/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAHRAMANLAR ÇAĞINDAN KARİYERLER ÇAĞINA&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kahramanlar-cagindan-kariyerler-cagina/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kahramanlar-cagindan-kariyerler-cagina/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:22:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11277</guid>
		<description><![CDATA[X. yüzyılda kaleme alınan Şehname, Firdevsi&#8217;nin naif ve pek çok yerde feminen tasvirlerine rağmen çok güçlü erkek karakterler çizmesiyle dikkat çekicidir. Asıl itibariyle İran tarihini bir destan şeklinde anlatan Şehname; Keyumers, Siyamek, Huşeng, Tehmurs, Feridun, Sam, Bijen, Sâve, Hûman, Keyhüsrev, Gûderz, Siyavuş, Keyhüsrev, Gostehem, Lehhâk, Feriborz gibi sayısız kahramanla öne çıkar. Kahramanların en belirgin özelikleri savaşçı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>X. yüzyılda kaleme alınan Şehname, Firdevsi&#8217;nin <span id="more-11277"></span>naif ve pek çok yerde feminen tasvirlerine rağmen çok güçlü erkek karakterler çizmesiyle dikkat çekicidir. Asıl itibariyle İran tarihini bir destan şeklinde anlatan Şehname; Keyumers, Siyamek, Huşeng, Tehmurs, Feridun, Sam, Bijen, Sâve, Hûman, Keyhüsrev, Gûderz, Siyavuş, Keyhüsrev, Gostehem, Lehhâk, Feriborz gibi sayısız kahramanla öne çıkar.</p>
<p>Kahramanların en belirgin özelikleri savaşçı olmalarıdır. Fakat  bu basit bir savaşçılık ve kahramanlık değildir. Erkek çocuk doğar doğmaz daha anne sütündeyken ona giyeceği taç, oturacağı taht, sahip olacağı hazineler bir bir işlenmeye başlar. Üç yaşındaki çocuk sülalesinin değerini bilen, toplum içindeki konumunu öğrenmiş ve üstleneceği sorumluluk bilincini güçlü bir şekilde kendisinde hisseden bir erkek evlattır.</p>
<p>Savaş meydanına çıkması ok, yay, mızrak, gürzle tanışması üç yaşından sonraya tekabül eder ki artık toplum o çocuğu bir erkek olarak görüp, meydanda göstereceği başarı ile onu onurlandırır.</p>
<p>Altı yaşında bir erkek evlat, artık bir statü sahibidir. Elinde iri gürzü kınında kutsal  kılıcı başında sülalesinin duasıyla duran tacı ile erkek evlat, soyunun temsilcisidir.</p>
<p>Göçebe toplumların böyle kahraman erkeklere duyduğu ihtiyaç erkek figürünün asırlar boyunca kahramanlıkla özdeşleşmesini gerektirmiştir.</p>
<p>Fakat göçebe toplumun kadınlarında da benzer kahramalık fenomenlerini görmek mümkün. İpekler içerisinde binbir nazla büyüyen selvi boylu ay yüzlü kiraz  dudaklı misk kokulu gözü gün yüzü görmemiş kadınlar savaş meydanlarında kahramanlık  gösteren  bu erkeklerden pek de geride değillerdir. Özellikle Türk uygarlıklarına baktığımızda savaşçı erkeklerle izdivaç yapan kadınların  da benzer güçlere sahip olduğu görülmektedir. Bu konuda en belirgin örnek Manas Destanı&#8217;nın romantik bölümlerinden biri olan, Kanike ile Manas&#8217;ın meydana çıkıp güç gösterisinde bulunarak birbirlerini denemeleridir.</p>
<p>Kahramanlık devrinin erkeklerinde aşk figürü de kahramanlıktan ayrılmaz bir bütündür. Zal, Rudabe&#8217;ye ulaşabilmek için büyük  kahramanlıklar sergilemek aklını kullanmak, meydanlarda başarılı olmak zorundadır. Rudabe&#8217;nin beklediği sevgili de ancak bu kahramanlıklarla kuşanmış bir erkektir. Aynı şey Kavus&#8217;ta da Rüstem&#8217;de de Siyavuş&#8217;ta da Keyhüsrev&#8217;de de geçerlidir.</p>
<p>Kutsal değerler için gösterilen kahramanlığın yanına aşk için gösterilen kahramanlıklar da eklemlenir ve bu durum, hayatın bölünmez bir parçasıdır.</p>
<p><strong>KARİYERLER ÇAĞINDA ERKEK</strong></p>
<p>Kahramanlığın günümüzde evrim geçirdiğini söyleyebiliriz. Yine erkekle ilişkilendirilen kahramanlık, &#8220;piyasa kriterleri&#8221; çerçevesinde kutsal hale gelir. Erkek çocuk, küçük yaşlardan itibaren piyasada karşılaşacağı zorluklar, avantajlar, riskler menfaatler üzerine bina edilen bir anlayış içinde büyütülür. Kariyerin tek hedef olarak gösterilmesi küçük kahramanın egosunu tatmin eden ve benmerkezciliğini besleyen en güçlü fenomendir. Eğitim hayatı boyunca da çocuğa piyasa değerleri içerisinde kahramanlıklar göstermesi başarılara imza atması sınırlarına sığmaması herkesi alt etmesi tek ve ulaşılmaz olması aşılanır. Onun tahtı, tacı, gürzü, mızrağı; üzerinde yaşadığı topraklarda ve dünya çapında göstereceği kariyer derecesiyle özdeşleşmiştir.</p>
<p>Günümüz savaş meydanı artık piyasadır. Kahraman bütün teçhizatını kuşanarak meydana çıkacak ve rakiplerini alt edecek donanımın peşinde koşmaktadır.</p>
<p>Taksim metrosunun Osmanbey istasyonunda duvarda bulunan mozaik tablo çoğumuzun dikkatini çekmiştir. O tablo bir av tablosudur. Bir ormanda avlanan erkeklerin, avlayış biçimlerindeki artistik hareketler, kurnaz teknikler ve büyük bir karmaşaya meydan vermeden süren av ritüelleri vardır. Aynı tablonun, değişmiş figüranları ile günümüzde Taksim metrosunun üstünde aynen devam ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p>Erkeklerin yine kahramanlık peşinde koşarak &#8220;kariyer&#8221; sevdalılarına dönüştüğü bu çağda kariyer; siyah çantanın içindeki önemli evraklar, iş görüşmeleri, ihale dosyaları, projeler kabarık cv&#8217;lere eklenen kahramanlık gösterileridir. Bu çağın erkekleri bu bakımdan birer yırtıcı aslan gibi kariyerlerinin peşinde koşarak kahramanlıklarına kahramanlık katmaktadırlar.</p>
<p>Kanike&#8217;nin asırlar önce meydanda Manas&#8217;a karşı gösterdiği kahramanlığın şimdiki mirasçıları olan kadınlar ise, erkeklerden bazı alanlarda açık ara önde olmanın hazzını yaşarken, elde edilmesi gereken tek şey kahramanlık (kariyer)dir.</p>
<p>Çağımızın kahraman erkeklerinin kariyer meydanında gösterdikleri başarılardan aşkın da nasiplendiğini söyleyebiliriz. Aşk, gösterilen kahramanlıktan sonra hak edilen bir ödül gibi altın tepside erkeğin önüne sunulan bir avdır. Erkek bunu, gösterdiği baaşarıyla hak etmiştir. Ne kadar kahramansa o kadar iyi aşka sahip olma hakkını da elde etmiş sayılır.</p>
<p>Kadınlar da bunun farkında olmalılar ki savaş meydanında gösterdikleri üstün başarılardan dolayı günümüz kahramanlarına yiğitliklerinin bir nişanesi olarak kendilerini takdim etmenin yoğun çabası içindedirler. Savaş meydanındaki pornografiyi, görünme arzusunun kabarık iştahını başka türlü açıklamak mümkün değildir.</p>
<p>Şehname gibi mitolojik, yer yer romantik çoğu zaman dramatik bir destan külliyatının beni götüreceği yer tümüyle ironi mi olmalıydı?</p>
<p>Taksim metrosuna yolunuz düşerse o devasa mozaik panoya bakıp Şehname&#8217;deki anlatıların günümüzde nasıl bir ironiye dönüştüğüne, bizi acı acı gülümsettiğine şahit olabilirsiniz.</p>
<p><strong>(edebistan temmuz 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kahramanlar-cagindan-kariyerler-cagina/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FANTASTİĞİN DESPOTİZMİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/fantastigin-despotizmi/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/fantastigin-despotizmi/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2011 17:40:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10807</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlanmanın insanlığı,  bu derece kör bir karanlığa iteceği kimin aklına gelirdi. Aklın ampulü öyle yüksek bir wattla çalışıyorduki, birgün insanlığın modernizm cehenneminde hem ışıksız hem de çaresiz kalacağını elbette kimse öngöremezdi. Bütün safların belirginleştiği, kavramların tanımlandığı, kulvarların sınıflara ayrıldığı ve meta-fizik algının &#8216;hastalıklı&#8217; kabul edilmeye karar verildiği aydınlanma döneminde, darbenin en büyüğünü, aklın bir türlü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlanmanın insanlığı,  bu derece kör bir karanlığa iteceği kimin aklına gelirdi. Aklın ampulü öyle yüksek bir wattla çalışıyorduki, birgün insanlığın modernizm cehenneminde hem ışıksız hem de çaresiz kalacağını elbette kimse öngöremezdi. Bütün safların belirginleştiği, kavramların tanımlandığı, kulvarların sınıflara ayrıldığı ve meta-fizik algının &#8216;hastalıklı&#8217; kabul edilmeye karar verildiği aydınlanma döneminde, darbenin en büyüğünü, <span id="more-10807"></span>aklın bir türlü kabul etmeye yanaşmadığı alan aldı: metafizik.</p>
<p>Bu darbenin öyle çabuk geçer yanı yoktu, asırlarca sürdü ve halihazırda sürüyor. Belki de sırf bu nedenden dolayı evrenin en &#8216;bozguncu girişimi&#8217; diyebiliriz aydınlanma için. Dayattığı ve boyun eğmeye mecbur bıraktığı mantalite, metafizik ile asırlarca bağlantı kurulamamasına neden oldu. Kutsalın referansı olan metafizik yalnızca teolojinin bir konusu olarak görülmeye başlandı. Ne edebiyatın ne de diğer alanların bu sözcük ile bir bağının olmamasının &#8216;olağan&#8217; kabul edilmesi, bağ kurulması halinde de &#8216;olağandışı&#8217; olarak görülmesi düşüncesi palazlandı.</p>
<p>O zamana kadar gelen ve özellikle sözlü kültürün katkısıyla yayılan söylence edebiyatının, aydınlama ile alaya alındığını biliyoruz. Fakat yalnızca alaya alınma bile sözlü edebiyatın gücünü engelleyemedi. Özellikle romantiklerin direnişleri olmasa, aydınlanmanın kurduğu mantığın, bir saat gibi işleyişi hızlanacak ve hiç bir muhalefetle karşılaşmadan yollarına devam edeceklerdi. Bu bakımdan romantiklere  çok şey borçlu olduğumuz söyleyebiliriz. Teolojiyle bağı direkt kurulmasa da romantikler, kurgularıyla metafiziğin diri tutulmasına ve uzun süre olmasa da ayakta durmasına sebep oldular.</p>
<p>Ama bir süre sonra romantiklerin de sesinin kısıldığını görüyoruz. Realist katı anlayışın, metafiziğe referanslar sunduğu kurgu alanında, çalışmalar yaparak &#8216;tanım&#8217; cehenemini yaratmaya çabaladığı dönemlerde bu alana yani metafizik kurgulara da  okkalı tokat gibi bir tanım buldular. Metafizik kurgular &#8216;aklın hastalıklı durumları&#8217;ndan başka bir şey değildi, anlatılanlar &#8216;sadece imgelem dünyasında varolan&#8217;  kurgulardan ibaretti. Bu tür kurguları kaleme alan yazarlar &#8216;hastalıklı ruh sayıklamaları&#8217; içinde vakit geçiriyorlardı. O halde bu alandaki kurgulara bir tanım yapılmalı ve kenarı köşesi çerçeve içine alınmalıydı: &#8216;fantazi olan kurgular&#8217; yani, fantastik!</p>
<p>Bu kurguların başına gelen en talihsiz serüven, şüphesizki ona &#8216;fantastik&#8217; denmesiydi. O dönemde bu tanıma şiddetle karşı çıkışlar olsa da, aydınlanmanın ışığı(!) gözleri kör edecek kadar şiddetli ve büyüleyiciydi.</p>
<p>SORULAR SORULAR&#8230;</p>
<p>Aradan asırlar geçti, hala metafizik alanın bu konudaki birikimi hakkında cesaretli şeyler söyleyemiyoruz&#8230;</p>
<p>Bu durum, fantastik sözcüğünün içeriğini kabul ettiğimizden  mi yoksa metafizik sözcüğünün karşıladığı anlam tümcelerinden ürktüğümüzden midir? Ya da şöyle sorabiliriz: Edebiyatın gerçeklik duygusunda oluşturduğu &#8216;yırtılma&#8217;ya, kurgulanmış fanteziler gözüyle bakmak bizi, bir başka gerçeklik alanının, &#8216;diyar&#8217;ının ya da varlıklar dünyasının olabileceği fikrinden, bu ihtimalden ne kadar azad eder? Üstelik bu fikirle ruhumuzu ne kadar teskin edebiliriz.?</p>
<p>Muhayyile sözcüğünün fantezi sözcüğü karşısında takındığı ağır endamlı tavır, fantezinin uçuşan eteklerine takılan hayal dünyasının kurgularını bir rüzgar gibi savurur mu? Bu savuruştan elimizde bir kaç hayal mi kalır bir fantezileri demeti mi? Muhayyile ile fantastik, medeniyetler çatışmasında birer piyon mudurlar yoksa vezir kadar şaha yakın ve bir o kadar da oyunun kaderini belirleyen bir konumda mıdır? Yoksa, medeniyetler çatışmasına çanak tutan aydınlanmanın, satrançtaki piyonların basit ama önemli görevlerinde haberi yok muydu? diye de sorabiliriz ve iddia edebilirizki bu soru, fantastiğin gidişatıyla son derece alakalıdır.</p>
<p>Fantastik sözcüğüne &#8216;büyülü gerçekçilik&#8217; penceresinden baktığımızda &#8216;gerçeğin yırtılması&#8217;nın daha net göründüğünü söyleyebiliriz. Hal böyle iken yani bir edebi tür, edebiyatın üzerinde oturduğu gerçeklik algısına bu denli müdahale ederken ve mitlerin de etkisi ile kendine sağlam bir yer açarken, bu türe hala &#8216;imgelem dünyasında varlık bulan&#8217; kimliği ile mi bakacağız? Edebiyata vurduğu damgayı görmezden gelerek, metinlerarası ilişkinin de ötesine taşan bir miras yükü ile &#8216;gerçeği yırtan&#8217; örneklere hala &#8216;hayalin varlık alanı&#8217; mı diyeceğiz? Israrla popüler örnekler üzerinden hareket ederek bu ağır sorumluluğu taşımadığına mı kanaat getireceğiz?</p>
<p>Bu sorular, fantastiğin ontolojisi ile alakalı göründüğü kadar, edebiyatın hayata müdahil olduğu alanlarda ne kadar &#8216;üç maymun&#8217; u oynayıp oynamadığını da gösterecek cevaplarla bizleri şaşırtmalıdır.</p>
<p>Eğer bu sorulara cevaplar üretemiyorsak, fantastiğin daha ürkütücü ve bizi çaresiz bırakacak despotizmine hazırlıklı olalım&#8230;</p>
<p><strong>(edebistan 2011 haziran)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/fantastigin-despotizmi/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KEDİLER KİTAPLAR VE YAZARLAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kediler-kitaplar-ve-yazarlar/2011/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kediler-kitaplar-ve-yazarlar/2011/02/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2011 22:30:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9882</guid>
		<description><![CDATA[Yılın en sevimli yazısı&#8230; Çocukluğunda Mark Twain ya da Rudyard Kipling okuyan yazarların, kedisiz bir hayat düşünmeleri neredeyse imkansızdır. Bunu kedilerin de sezdiğine dair güçlü hislerim var. Bu duygunun &#8216;koku&#8217;sunu almışa benziyorlar ve kitaplarla olan dostluğun sonsuza dek sürmesi için yazarların etrafında dört dönüyorlar. Edebiyatçıların kedileri olmasa, onların hep o asık ve ciddi suratlarını göreceğimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yılın en sevimli yazısı&#8230;</strong></p>
<p>Çocukluğunda Mark Twain ya da Rudyard Kipling okuyan yazarların, kedisiz bir hayat <span id="more-9882"></span>düşünmeleri neredeyse imkansızdır. Bunu kedilerin de sezdiğine dair güçlü hislerim var. Bu duygunun &#8216;koku&#8217;sunu almışa benziyorlar ve kitaplarla olan dostluğun sonsuza dek sürmesi için yazarların etrafında dört dönüyorlar.</p>
<p>Edebiyatçıların kedileri olmasa, onların hep o asık ve ciddi suratlarını göreceğimize yemin edebilirim. Ama ne güzelki kediler edebiyat işçilerinin sadık dostlarıdır. Kitaplar varsa kediler de var her ne hikmetse.</p>
<p>Kitabınızı okurken, bir şeyler yazarken sizi  doğrudan rahatsız etmeye odaklanmış tek şeydir evdeki kedidir. Kıskançlığını o kadar belli ederki o hesapsızlığına kızamazsınız bile. Kollarını abandırdı mı notların üzerine yerinden kaldırabilene aşkolsun.</p>
<p>Kediler entellektüel yaratıklarmış. Bunu biliyordum. Evime Petit&#8217;i aldığımda duruşundaki asaletin daha edebi bir derinliği gizlediğini anlamıştım. Kedilerin kitap ile olan bağı da buradan geliyor olmalı. Her kedi, açık duran kitaba, dağınık müsveddelere, istiflenmiş dergilere doğrudan saldırı düzenler. Onlar için odanın en güzel yeri bir kalorifer peteğinin üzerinden çok, ısısı hep aynı kalan kitap istifleridir. Üstelik de biblo gibi dururlar kitapların arasında. Arasanız bulunmayacak kadar cansızdırlar. Demek istedikleri şudur: &#8216;kitaplardan hiç farkım yok. O halde benle ilgilen!&#8217;</p>
<p>Kütüphanelerde kitabın dolduramadığı ara bucaktır onların yeridir. Kitaplığın bütün katlarını hiç erinmeden yorulmadan dolaşırlar. Ve gelip durdukları yer mutlaka en üst raftır. Böylece, sahiplerine yukarıdan bakarak ne okuyup yazdığını da gözetlemiş olurlar.</p>
<p>Kediniz size kızmışsa ya da ciddi bir kıskançlık krizine girmişse ve siz bunu farketmemişseniz eyvah, gitti kitaplar! Hiç umursamadan, ciltli-ciltsiz, eski-yeni farketmez hemen bir kitap üstü bulup usulca izini attırıverirler. Kıskançlık krizinin kokusunu uzun süre gideremeyeceğiniz bir uyarıdır bu yöntem. Artık o kitabı atsanız atamazsının satsanız satamazsınız. Kedinizin mesajı çok nettir: &#8216;sana ait olan şey bana da aittir!&#8217;</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/yazar.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9885" title="yazar" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/yazar-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Bir dostum, &#8216;yazarlar, kedileri olduğu için mi daha iyi yazarlar yoksa iyi yazdıkları için mi kedileri vardır&#8217; diye sorduğunda işin psikolojik bir boyutu olduğunu farkettim. İyi ama hangisi doğru idi? Ya da kediler mi yazarların kıyısında köşesinde dolanıyorlardı yoksa yazarlar mı kedilere sırnaşıyordu? Bir parkta, sokak arasında, cami merdiveninde kedi görüpte eğilip &#8216;gel pisi pisi..&#8217; demeyen bir yazar var mıydı? Kanımca, <strong>yazarlarda kedileri çeken bir şeytan tüyü var</strong>. Ama aksi de olabilir, bu tüy kedilerin o yumuşacık ormanlarının içinde de saklanmış olabilir.</p>
<p>İşin bir başka yanı, kedilerin hem munis halleri hem soytarıya dönüşebilme becerileri hem sevecenlikleri hem de gizemli hissedişleri ile yazarlara çok benzedikleridir. Bir yazarın ruh dünyasındaki bütün gel-gitleri temsil etmesiyle kedi, sahibini kendine benzetirken kendini de sahibinin yerine koyar. Onun, ortam ne olursa olsun ayrıcalıklı dünyası ise yazarın dünyasıyla tam bir uyum içindedir. Dünya yansa bir bağ otu yanmaz deyiminin ehli keyf kediler için söylenmesi kadar, fildişi kulesinde hayat senaryoları yazan yazar için de geçerli olması bu benzerliğin sadece &#8216;keyif&#8217; ayağını ortaya koyar. Fakat asıl hayatta, <strong>her yazar en az  kedisi kadar huysuz, mızmız, hırçın, inatçı ya da kaprislidir. </strong></p>
<p>Ama kedisi olan yazarlara baktığımızda her zaman çocukluğa dair içlerinde kalan bir ukdenin ya da o  çocuk ruhun süregeldiğini görmek mümkün. Hayatın içinden kitaplara akan bir zamanda, bu haylaz varlıklar, bize nereden geldiğimizi ve o masum başlangıcı hatırlatırlar. İşte belki de o çocuk ruhunu en iyi temsil ettiklerinden kediler, her daim yazarların etrafındadır ve yazarlar da o çocuk ruhu kaybetmek istemediklerinden her daim kedilere sırnaşıp dururlar. <strong>Yazar-çocuk-kedi üçgeninde yazarın çocuğa evrilen kaderinde kediden nasiplenmek varken, kedi belki de çocuk haşarılığından yazara sığınmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Edebiyata teşrifleri&#8230;</strong></p>
<p>Kedilerin edebiyata teşrifleri arkaik döneme kadar uzanıyor. Bu yazıda sıkıcı olmamaya yemin ettim. Size Mısır hiyerogliflerinden, antik dönem gizem felsefelerindeki kedi varlıklarından, maske (mask) nin kedi versiyonlarının ne anlamlara geldiğinden bahsetmeyeceğim. Ama tabi bu tür gizemli felsefeleri kediler ile bütüleştiren yazarlar da yok değil. Tam bir kedi aşığı olan Pierre Loti ya da Baudelaire de bu tür inanışlara sahip yazarlardan sadece ikisi.</p>
<p>Kediler söz konusu olduğunda pek çok edebiyatçı, yazar ve şairin adı kedilerle anılır. Bir çoğu da yazma eylemlerine kedilerini katmazlarsa vahşi bir saldırıya uğrayacakmış ya da uğursuz bir şeyle karşılaşacaklarmış gibi ürkerler. Bu yazarlara kedileri yazdıran bu tür korkuları mıdır bilinmez ama her biri yazdığı yazıda değindiği kediyi meşhur etmiştir.</p>
<p>Mesela, ilk aklıma gelen Çizmeli Kedi&#8217;nin yazarı Charle Perrault, Avrupa romantizminin zirvede olduğu bir dönemde bu eseri kaleme alışıyla dikkat çeker. Son asırda, sinemanın görsel tasarımlarla sunduğu kadarıyla bildiğimiz şey ise aslında Çizmeli Kedi&#8217;nin ne kadar yakışıklı ve karizmatik olduğudur.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/kara.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-9896" title="kara" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/kara-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Çizmeli kediden iki yüzyıl sonra Alice Harikalar Diyarı&#8217;nda sayfalarının arasından yine mırıltılar yükselir. Kediseverler olarak Cheshire Kedisi ile karşılaşmanın ayrıcalığını yaşarız.  Ama hiç biri  &#8216;Ölen Bir Kedi İçin Gözyaşları&#8217; kadar dramatik değildir.  Domenico Balistrier, Ölen Bir Kedi İçin Gözyaşları&#8217;nda dramanın bütün imkanlarından faydalanırken edebiyata nitelikli bir eser kazandıran romantiklerdendir.</p>
<p>Edgar Allan Poe, kedi konusunda sicili kabarık yazarlardandır. Poe&#8217;nun Caterina adlı kedisi dillere destandır. Poe tekinsiz bir yazar olduğunu kedileri yazarken de göstermiştir. Karısını ve kedisini öldüren adamın hikayesi de Poe&#8217;nun karanlık noktalarından biridir. Büyük bir dram etrafında örülü hayatının &#8216;en iyi öyküm&#8217; dediği eseri Siyah Kedi&#8217;den başkası değildir. Fakat Siyah Kedi&#8217;deki dramı bize yaşatan Poe, gerçek hayatta ölen karısının yasını üç renkli kedisiyle birlikte tutmuş hassas bir yazardır. Poe bu bakımdan tam bir kedi aşığıdır diyebiliz, aşığını hem sever hem de öldürür.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/beyas.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-9886" title="beyas" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/beyas-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Kipling&#8217;de kedi, sadece yazılabilen bir &#8216;özne&#8217; olmaktan çıkıp çizgiye de yansımıştır. Kipling 1902 de kaleme aldığı öykülerde bir ev kedisinin ağzından hikayeler kurgular. Kedisini yazarak kendisi gibi ölümsüzleştiren Fransız yazar Chateaubriand ise çizgiye bulaştırmadığı kedisini yazının özgürlüğünde ölümsüzleştirir. Yazara 12. papa tarafından bir kedi hediye edilir. Bu özel hayvan, yazarın bütün yazın hayatını etkiler. Eserlerinin çoğunda ona da yer ayırır ve onu unutulmaz kahramanlar arasına sokar.</p>
<p>Alexandre Dumas&#8217;ın Mysouff adlı kedisini bilmeyen yoktur. Onu her gün sokağın başına kadar yolculayan ve akşam eve gelişini yine sokak başında bekleyen Mysouff&#8217;dan başkası değildi. Dumas&#8217;ın fakir ve şöhretsiz dönemlerinde can yoldaşı olan kedisi, ışıltılı ve zengin sofraların kuruluşunu göremeden öldüğünde Dumas kahroldu. Mysouff&#8217;un ölümünden sonra ünlenen Dumas, onun yokluğunu derinden hissettiği bir günde, evin hizmetlisinin yukarı kata çıkarken elinde tuttuğu küçük, cılız, pireli ve pasaklı kediyi büyük bir sevinçle avuçlarına aldığında, bodrum katının rutubetli havasını solumaktan harabolmuş kediye şans gülüyordu. Kısa süre sonra Mysouff&#8217;un yerini alamasa da en az onun kadar sevilecek ve ondan daha çok şımartılacak olan &#8216;İkinci Mysouff&#8217; Dumas&#8217;ın gözdesi oldu.</p>
<p>Zengin ve ünlü bir sahibin bütün ayrıcalıklarını yaşayan II. Mysouff, bir gün Dumas&#8217;ın büyük paralar ödeyerek sahip olduğu kuş bahçesine girip bütün kuşları afiyetle midesine indirdi. Dumas&#8217;ın gözdesi olan bu bahçe, pahalı ve eşi bulunmaz kuşlarla dolu idi. II. Mysouff&#8217;un suçu aralık kapıdan içeri girmekti ve Dumas ona bir ceza vermek istedi. Fakat içindeki sevgi nasıl bir ceza vereceği konusuda onu kararsızlığa itiyordu. Sonunda çareyi bir kurul oluşturmakta buldu. Arkadaşlarında oluşan bir jüri II. Mysouff&#8217;a gereken cezayı tayin edecekti. Yapılan toplantı sonunda, kuş bahçesinin kapısının, diğer hayvan bahçesinde bulunan maymunlar tarafından açıldığına ve bu durumda bir kedi için açık bir kapının bir merak unsuru olarak göreüleceğine ve mutlaka o kapıdan içeri gireceğine, böylece asıl suçlunun kedi değil maymunlar olduğuna karar verildi. II. Mysouff ucuz kurtulmuştu. Fakat, bu defa maymunlarla bir arada kalma cezasına çarptırıldı ve beş yıl bu ceza için yeterli görüldü.</p>
<p>Gitgide azalan ünü ve serveti sonunda, yine Mysouff&#8217;la başbaşa kalan Dumas, onu yeniden yanına aldı ve ölümüne dek birlikte yaşadılar. II. Mysouff da tıpkı birincisi gibi Dumas&#8217;ın yokluk günlerinde onun yanında kalan tek şey oldu. <em>&#8216;Kediler aristokrattır, saygımızı hakeder. Oysa köpek dalkavuktur.&#8217;</em> diyen Dumas, ömrü boyunca kediler hakkındaki bu iddialı sözünü savundu.</p>
<p>Kedilerin polisiye edebiyatına girişinin tarihi eski olsa da 1900&#8242;lerin başında Madame Phloi&#8217;nin Günahı adlı kitap ile Lilian Jackson Brown, kedili hafiyeler serisine başlar. Brow&#8217;nun yazdıkları, onun çocukluğunun birer sevimli yüzü gibi karşımızda belirir. Komuşularının siyam kedisinin ölümü üzerine çok etkilenen Brown, daha sonraki yazı hayatında 25 kitaptan oluşan bu seriyi edebiyat dünyasına armağan edecektir.</p>
<p><strong>Korkak yazarlar&#8230;</strong></p>
<p>Peki kedi denildiğinde tüyleri diken diken olan yazarlar var mı? Elbette. Sayılarının çok olmaması bir teselli olsa da, bütün bir dünya edebiyatına iz bırakmış Shakespeare&#8217;in kedilerden korkması edebiyat dünyası adına büyük bir kayıptır. Nasıl olmasın, Shakespeare bu &#8216;korkaklığını&#8217; yenebilmiş olsaydı en az yapıtları kadar meşhur olmuş kedilere sahip olacaktık. Fakat büyük bir bahtsızlık, Shakespeare ile kedi adını yanyana getiremiyoruz. Bu kadar romantik bir yazarın kedilerden korkması üzerine spekülasyonlar yapılsa da şahsen onun çocukluktan kalma bir &#8216;tırmalamaya&#8217; maruz kaldığı yönünde hislerim var.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/kitapfoto.jpeg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-9887" title="kitapfoto" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/kitapfoto-120x150.jpg" alt="" width="120" height="150" /></a>Hadi Shakespeare&#8217;i bir yere kadar anladık -anlamadık ama hadi neyse-, ya Cervantes&#8217;e ne demeli. Cervantes belki gerçek hayatta kedileri pek sevmeyen ya da onlardan korkan bir yazar olmayabilir. Ama ilk roman diye nitelendirdiğimiz  Don Quixote, ciddi şekilde kedilerden korkmaktadır. Onun cesur karekterinin altında kediden korkan bir &#8216;pısırık&#8217; görmek ciddi bir hayal kırıklığı oluşturur biz kedi ve edebiyat severler için.</p>
<p>Peki Türk edebiyatında kedi severler var mıdır? Olmaz olur mu?</p>
<p>Hüseyin Rahmi Gürpınar Heybeliada&#8217;nın simgesi haline gelen kedisiyle, Sait Faik, Tevfik Fikret, Nurullah Ataç, Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Rasim, Necip Fazıl, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Asaf Hâlet Çelebi, Orhan Veli, Behçet Necatigil, Haldun Taner, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Hasan Âli Yücel, Hızıroğlu Bedri, İbrahim Aleaddin Gövsa,  Nâzım Hikmet, Cahit Sıtkı Tarancı, Bilge Karasu, Tomris uyar, Cihat Burak, Samim Kocagöz, Ayhan Bozfırat, Oktay Rıfat, Onat Kutlar, Ali Pasinler, Orhan Duru, Cahit Kayra, Hulki Aktunç, Haydar Ergülen, Ersin Salman, Enis Batur gibi isimler kedileri sadece çalışma odalarında tutmamışlar onları Türk edebiyatına kazandırdıkları çalışmaları içinde bir yere oturtarak kedileri, Türk edebiyatının, yazarların ve kitapların doğal birer parçası olarak göstermek istemişlerdir.</p>
<p>Günümüzde ise tesbit edebildiğim çok az yazarın evinde kedinin olması, modern zamanların kedi ve benzeri öznelerden yalıtılmış yaşamları daha çok benimsemeye başladığımızın bir göstergesi olarak görülebilir. Öte yandan küresel döngünün yalnızlaştırdığı insan, kedileri ya da diğer evcil hayvanları sahiplenerek insandan kaçmanın yollarını aramaktadır.</p>
<p>Kedi demek sorumluluk demekken, yazarların kitapları ile kurdukları bağın bir benzerini kediler ile kurmalarının yol açtığı iletişim, onlara daha nefes alınabilir bir iletişim tarzı sağlamaktadır. Tek taraflı sorumluluğun olduğu bu iletişim tarzında yazar, kitapları kedilerden ayırmadan varlık dünyasını şekillendirmekte, ilham kaynaklarını zenginleştirmektedir.</p>
<p>Afet Ilgaz&#8217;ın (adını öğrenemediğimiz) kedisi, Ümit Meriç&#8217;in Kadife&#8217;si, Ayşe Kara&#8217;nın kaçkın Hanfendi&#8217;si, Ahmet Büke&#8217;nin kedisi, Nazan Bekiroğlu&#8217;nun mevta olan Aybar&#8217;ı, Necip Tosun&#8217;un nazik Lara&#8217;sı, Sibel Eraslan&#8217;ın gizemli Kara&#8217;sı, Güzin Canan&#8217;ın Benek&#8217;i, Ömer Lekesiz&#8217;in pamuk şekeri Beyas&#8217;ı, bendenizin nazlı Petit&#8217;i ve munis Kazoku&#8217;su ve daha adını bilmediğimiz onlarca yazar ve kedisi, kitaplarla örülü kulelerinde her gün, bir öykünün, bir şiirin, bir araştırma notunun ya da eleştiri cümlesinin şahitleri olarak, kitaplar olduğu sürece hayatımızda varolmaya devam edecekler.</p>
<p>Karikatürist Tan Oral, <em>&#8220;Doğru dürüst, elle tutulur hiçbir işe yaramadığı halde, insan soyu ile bir arada yaşayan ve onunla böylesine içli dışlı olmayı başaran kediden başka bir hayvan bulmak zor. Onların fare tutarak yararlı olduklarını söylemeyin, pek inanmıyorum. Üstelik bu söylentilerin onlar tarafından çıkarılmış olabileceğini düşünüyorum.&#8221;</em> der. Oral&#8217;ın kedilerde bulmaya çalıştığı yararlılık boşuna bir çabadır görüldüğü üzere. Kedilerin, farelerin peşinden koştuğu dönemler eskide kaldı. Modern zamanların kedileri artık kitaplarla aynı istikamette gitmeyi gururlarına yediremeseler de yazarların (sahiplerinin) izini takibetmekten hoşnutturlar.</p>
<p>***</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/ozdemirasaf.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9889" title="ozdemirasaf" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/ozdemirasaf-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>bir mum yanıyordu bir evin bir odasında.<br />
o evde bir de kedi vardı<br />
geceler indiğinde kendi havasında<br />
mum yanar, kedi de oynardı.</p>
<p>mumun yandığı gecelerden birinde<br />
kedi oyunlarına daldı.<br />
oyun arayan gözlerinde<br />
mumun alevi yandı,<br />
baktı,<br />
mumun titrek alevinde<br />
oyuna çağıran bir hava vardı.</p>
<p>oyunlarını büyüten kedi büyüdü<br />
kendi türünde çocukçasına,<br />
döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü<br />
geldi mumun yanına, oyuncakçasına.<br />
bir baktı, bir daha, bir daha baktı<br />
mumun alevinin dalgalanmasına<br />
uzandı bir el attı.<br />
bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı..<br />
ilk kez gördüğü mumun yakmasına<br />
inanmayacaktı&#8230;.</p>
<p>ö.asaf</p>
<p><strong>(edebistan 2011 ocak)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/kediler-kitaplar-ve-yazarlar/2011/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UMUDUN BAŞLADIĞI YER</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/umudun-basladigi-yer/2011/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/umudun-basladigi-yer/2011/02/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2011 22:16:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9866</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemizdeki her bürokratın Masal Bitince gibi bir yapıta imza atması gerekiyor. Çünkü bu tarz kitaplar tarihin bir başka şekilde okunması demektir ki, bu da resmi tarihin yanılgılarından, kabullerindenve dayatmalarından kurtulmamıza ve hayata, tarihe, sosyolojiye kısaca sosyal bilimlere daha farklı bir gözle bakmamıza olanak sağlar Ülkemizde, bürokratların edebiyat dünyasındaki sayısı hayli fazladır. Şimdi bunlara bir yenisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ülkemizdeki her bürokratın Masal Bitince gibi bir yapıta imza atması gerekiyor. Çünkü bu tarz <span id="more-9866"></span>kitaplar tarihin bir ba</strong><strong>ş</strong><strong>ka </strong><strong>ş</strong><strong>ekilde okunması demektir ki, bu da resmi tarihin yanılgılarından, kabullerindenve dayatmalarından kurtulmamıza ve hayata, tarihe, sosyolojiye kısaca sosyal bilimlere daha farklı bir gözle bakmamıza olanak sa</strong><strong>ğ</strong><strong>lar</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/B.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-9867" title="B" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/B-143x150.jpg" alt="" width="143" height="150" /></a>Ülkemizde, bürokratların edebiyat dünyasındaki sayısı hayli fazladır. Şimdi bunlara bir yenisi eklendi. Kadir Çalışıcı’nın kaleme aldığı Masal Bitince adlı eser, Ötüken Yayınları’nın titiz çalışması sonucu edebiyat dünyasında yerini aldı.</p>
<p>Masal Bitince, gazetelerin çoğunlukla üçüncü sayfalarına düşen ve popüler haberciliğe kurban giden konuların, ülkemizdeki sosyo-kültürel köklerini gözler önüne seren anlatılarla yüklü bir kitap.</p>
<p>Çalışıcı, uzun yıllar Türkiye’nin değişik illerinde kaymakamlık, valilik ve merkez valiliklerinde bulunmuş. Onun, bürokrasinin sıkıcılığından ve tekdüzeliğinden edebiyatın renkli ve engin iklimine sığındığını gösteren Masal Bitince, özellikle Doğu’da hayatın olağan kareleri olarak görülen fakat insan onuru ile örtüşmeyen gözlemleri okuyucuya taşımış.</p>
<p>Altı anlatının bulunduğu Masal Bitince, Töre bölümü ile başlıyor. Küçük bir kızın Doğu’daki törelere göre cezalandırılmasının acı sonuçlarını gözler önüne seriliyor. Çalışıcı Töre’de bir kelebeğin insan özgürlüğü ile olan ilintisini kurarken, edebiyatın o naif dilinden faydalanmayı had safhaya çıkarmış. Bir yanda kelebek hafifliğinde bir özgürlük varken, öte tarafta törenin ağır ve ezici havası tek anlatı içinde ustalıkla verilmiş.</p>
<p><strong>Ya</strong><strong>ş</strong><strong>lılık belini bükse de dimdik</strong></p>
<p>Kitapsızlar başlıklı anlatıda, yaşlı bir ninenin, yaşlılık karşısında eğilen belinin, zalim yöneticiler karşısında dik duruşuna şahit oluyoruz. Dilinden düşürmediği beddualarıyla Arife Nine, hayatın renklerini bir gökkuşağında toplamış gençliğine özlemle baksa da umudunu yitirmemeye yeminli duruşuyla Kara Davud’a pabuç bırakmaya niyeti olmayan sevimli bir karakter çiziyor.</p>
<p>Özür Borcu adlı anlatı ise bir köylü çocuğu olan Kadir’in ilk gençlik aşkındaki örselenmişliği ile yıllar sonra kaymakamlık makamında karşılaşmasını anlatan içten ve sıcak bir konu ile karşılaşıyoruz. Zila, sınıf farkını iyi bilen ve bunu bir büyük bir maharetle kullanan kentli bir kızdır. Ancak yıllar sonra Kadir’i makamında ziyaret ettiğinde, yıkık, yıpranmış örselenmiş ve hayatın bütün trajedisini yüklenmiş bir kadındır artık. Kadir Çalışıcı’nın kitabındaki bütün anlatılarda olduğu gibi bu anlatıda da gözlemler, yaşanmışlıklar edebiyatın renkli tonlarından akmış satırlara. İlk gençlik aşkına yazdığı şiirin ve notun derinliği de yine Çalışıcı’nın edebi üslubu içinde anlam kazanmış görünüyor.</p>
<p><strong>Kaderi sürgün olan aile</strong></p>
<p>Mihri Tav, kökeni Kafkaslar’a dayanan bir ailenin anne ve teyze dilinden aktarılan sürgün trajedisine odaklanmış içli bir anlatı. Bürokrasinin sürgününe kurban giden bir kaymakamın, sülalesinin de yıllar önce Kafkaslar’dan sürgün edilişinin kader planında örtüşen duygusal yapısı bu anlatıda edebi bir derinlik ile okuyucuya sunulmuş. Valinin, bir toplantıda yaptığı konuşmaya fikren katılmadığını söyleyen bir kaymakam başka bir uzak şehre ‘sürgün’ edilir. Çok sevdiği şehirden ayrılmayı istemeyen kaymakam, bürokrasinin ehl-i keyf durumlarından birisine maruz kaldığını bilir ve boyun eğer. Fakat bu olay onu yıllar önce annesinin ve teyzesinin anlattığı Kafkas göçüne zorlanan toplulukların dramına götürür. Anlatıya adını veren Mihri Tav, mitoloji kaynaklarında Elbruz adı ile anılan ve kutsal olduğuna inanılan bir dağdır. Anne ve teyze, topraklarına olan sevdalarını Mihri Tav ile ölümsüzleştirmişlerdir. Onlara göre Mihri Tav, bir kara sevdadır fakat sürgün bu sevdayı bir yasak aşka dönüştürmüştür. Sürgünün trajik yüzünün bir sevdaya dönüşmesi hiç şüphesiz vatan toprağına bir daha ayak basamama korkusunu da içerir. Anlatının içinde yer alan Mihri Tav söylencesinin sözlü kültürde ürettiği şiir-ağıt örneği, çok kültürlülüğün siyaset ve ideolojiden uzak perdelerini aralaması bakımından önemli bir yere sahip.</p>
<p>Yaralı Kuş ise, bir özürlünün duygusal dünyasına inmeye çalışan kaymakamın çırpınışlarını içeriyor. Kadir Çalışıcı’nın bu anlatıda da edebi naifliği gözlerden kaçmıyor. Kısmet adlı genç ve özürlü bir kızın dünyasındaki renksizliğin ve umutsuzluğun resmini gören kaymakam, onu gökkuşağının altından geçirmenin ümidi ile hayatın renklerini göstermek istiyor. Fakat kader, bir özürlünün yaşamına dokunmaya çalışan bir çaresiz kaymakam çıkarıyor önümüze.</p>
<p>Kitabın son anlatısı, kitaba adını veren Masal Bitince. 1980 döneminde, insanları savurduğu kimliksizlik içinde bürokratlar da çeşitli sürgünlerle, tayinlerle karşılaşır. O yılları yaşayanlar bilir ki, kurallarını kendilerinin koymadıkları bir hayata mahkum edilmişlerdir. Üstelik o hayata katkı yapmaları da beklenir. Böyle bir ortam içinde duygusal, hassasiyet sahibi ve ülkesi için elinden gelen ne varsa yapmaya yeminli, vefalı bir kaymakam ile karşılaşırız. İnsanların vefasızlık ile başlayan yozlaşmalarını birebir yaşayan kaymakam, hayatın dar alanlarına yine edebiyat ile kaçar ama ülke gerçeklerinin yakıcı dramlarını da gözler önüne sermekten çekinmez. Acıların, yoksullukların kol ezdiği bir coğrafyada duyarlı bir bürokratın, edebiyatın sağaltıcı ikliminde bu acıları dile getirmesi, onun kuru bir gözlem ile yetinmeyip, gözlemlerine duygularını, çözümlerini, ideallerini ve düşlerini eklemesi oldukça anlamlıdır.</p>
<p><strong>Masıl son bulurken neler olur?</strong></p>
<p>Masal Bitince, üslubu, olaylara bakış açısı, gözlemlerin betimlemelerle bütünleşmesi, naif anlatımı, güçlü vurgusu ve hayatın gerçeklerini edebiyata taşıma başarısı ile dikkat çekiyor. İnsanın edebiyata kattıkları ile edebiyatın insana kattıkları arasındaki dengeyi Çalışıcı’nın titiz üslubunda görmek mümkün.</p>
<p>Son olarak; bir bürokratın duygusal dünyasını edebiyat ile harmanlarken edindiği hassasiyeti göstermesi bakımından kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum: “İdareci olarak, kurumlaşmış yanlışlara karşı, kuraldışı bazı güzelliklerin büyülü gerçeğini bilmeme rağmen, duygularımın tonunu, sesimin rengini, gülüşümün akışını, gövdemin devinimini hesaplamaktan, içimdeki suların  yatağını değiştirmekten, sonu hep çıkmazlarda biten yollara sürülmekten ne kadar yorgunum” diyor Çalışıcı.</p>
<p>Masal Bitince, masalın bittiği yerde acıların başladığını değil, acıların masalların içine gizlenmiş umut tanecikleri olduğunu göstermesi bakımından alanında önemli bir yapıt.</p>
<p><strong>(STAR K</strong><strong>İTAP EKİ, 14 OCAK 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/umudun-basladigi-yer/2011/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYAT ÇİFTLİĞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/edebiyat-ciftligi/2011/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/edebiyat-ciftligi/2011/01/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 09:17:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9659</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar edebiyatın, toplumu değiştirici, dönüştürücü, onarıcı ve onurlandırıcı yönü vardı. Hatta sanat bir toplumun can damarı olarak görüldüğünden yazarlar, düşünce adamları bu mekanizmanın bir damarını da ben koparmayayım endişesiyle canhıraş çaba içindeydiler. Ustalarının dizinin dibinde, talebelerine karşı müşfik ve kendilerine karşı acımasızdılar. Şimdilerde çoğu ukbaya intikal etmiş, içimizde yaşayanları ise o güzel atlara binip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar edebiyatın, toplumu değiştirici, dönüştürücü, onarıcı ve onurlandırıcı yönü vardı.</p>
<p>Hatta sanat bir toplumun can damarı olarak görüldüğünden yazarlar,  düşünce adamları bu mekanizmanın bir damarını da ben koparmayayım  endişesiyle canhıraş çaba içindeydiler.</p>
<p>Ustalarının dizinin dibinde, talebelerine karşı müşfik ve kendilerine  karşı acımasızdılar. Şimdilerde çoğu ukbaya intikal etmiş, içimizde  yaşayanları ise o güzel atlara binip gitmeyi bu dünyada yaşamaya bin  kere tercih edecek kadar hüznü kuşanmış, kendi köşelerine çekilmiş  bilinçli bir susuşu tercih ediyorlar.</p>
<p>Gözlerim, artık kitaplarından kendilerini tanıdığımız eskileri  arıyor. Tek bir sözü tek bir mısrası yankılar uyandıran, politik olsun  ya da olmasın, toplum içindeki misyonu işaret eden ve her daim hedefe  &#8216;sanatın sağaltıcı, onarıcı ve güzelleştirici&#8217; yönü ile bakan o samimi  damardan bahsediyorum.</p>
<p>Düşünce adamlarının, aksiyon anıtları oldukları dönemlerden bahsediyorum.</p>
<p>Böyle bir döneme yetişemedim.</p>
<p>Kıyıda köşede kalmış temsilcileri ise o kadar azki, onları arasam  bulsam, sanki sayıları azalacakmış hissine kapılıyorum. Ya da  serzenişlerinden nasibimi almanın utancını yaşayacağım. Seslerindeki  sitemkâr ifadeleri duymak için kahin olmaya gerek yok.</p>
<p>Peki ne oldu da edebiyat için insanı, insan için edebiyatı dirilten  bu insanlar çoğalmadı?  Eskisinden daha fiyakalı, daha popüler, daha ses  getiren yazarlarımızın sayısı hayli fazla olmasına rağmen, elektronik  dergi yayıncılığında çok başarılı gelişmeler görülmesine rağmen,  iletişimin, dağıtımın, ulaşımın, reklam çalışmalarının bu denli kolay  olduğu devirde edebiyat, işlevini yerine getiriyor mu?</p>
<p>Ya da soruyu şöyle soralım. Ne oldu da sanatçı kendisini misyonu  olmayan dağınık renkler harmonisi içinde silikleştirdi? Edebiyat sözcüğü  ile &#8216;kalpazan, münafık, vurguncu, fırsatçı, tirübünlere oynayan&#8217;  sözcükleri nasıl oldu da yanyana geldi ve birbirini besledi? Ve tam da  böyle bir arenada &#8216;yazmak&#8217; eylemi neyi &#8216;eylemek&#8217;teydi? Yoksa yazar  kalemden çok silgi mi kullanıyordu da farkında değildi?</p>
<p>Sanatın -özelde edebiyatın- topluma neyi borçlu olduğunu sormanın  bile &#8216;kuramsal sıkıcılık&#8217; olarak nitelendirilmesinden korkan bir  &#8216;edebiyat dünyası&#8217;na sahip olmak her topluma kolay kolay nasip olmaz.  Dolayısıyla böyle bir düzlemde edebiyatın işlevinin, neye yaradığının  sorulması, çarkların kurulu haliyle işleyişine tersken, böyle bir  hayalin peşine düşmek de abesle iştigal olsa gerek. Bir &#8216;şaşkınlık  sanatı&#8217; olarak edebiyatın pandomim sanatçılarını andıran yazarları,  sahnenin perdelerinin daha uzun süre açık olmasını hiç bir çağda bu  kadar çok istememişlerdir. Çünkü reklam (ya da halklailişkiler) denilen  modern zaman efsanesi tılsımlı sopasıyla harikalar yaratmaktadır.</p>
<p>Bu tılsımlı sopanın, has edebiyat işçilerinin tepesinde keskin bir  kılıca dönüşmediğini iddia edebilir miyiz? Yazının başında sorduğumuz  sorunun da cevabı burada gizlidir. Edebiyata insan için, insana edebiyat  için ruh veren o güzel adamların çoğalamamasının nedenlerinden  birisidir bu kılıç.</p>
<p>Edebiyatın bireyleri olan yazarlar, şairler düşünce adamları;  bireysel buhranlarından sıyrılamamanın, egolarını her gün biraz daha  şişiren ayrıcalıklardan kopamamanın, iş olsun torba dolsun hesabı  didinişleri hafifletememenin, hangi yöne bakarsam politik poz vermemiş  olurum endamlarının, grafiklere ve sayılara boğulmuş metin avcısı  fırlamacılığının sonuçlarını &#8216;edebiyat artık işlevsizdir&#8217; ekşi tadına  dönüştürmüş durumdadırlar. Ve tam da böyle bir ortamda &#8216;ben neden  yazıyorum?&#8217; sorusu sorulamıyorsa eğer, bu işin acıya evrilen ekşi  kokusu, hassas mideleri mutlaka bulandıracaktır.</p>
<p>Edebiyatı diri tutan ve onu vareden Söz, onu sahiplenen, işleyen,  yayan, ifşa eden, sırlayan, sükûta erdiren, çığlığa boğan bir öznenin  (yazar) elinde asıl işlevlerinden kopartılıyorsa, edebiyata hakim olan  şey Söz değil artık bir lakırtı, mırıltı ya da sayıklamadır. &#8216;Çağımızda  insan, edebiyata karşı münafıklık etmektedir&#8217; sözü tam da bu noktada acı  bir gerçek olarak suratımıza çarpılır.</p>
<p>Çok okumuyoruz naraları atanlar acaba içten içe edebiyatın bu hali  pür melalini okurlara mı yüklemek niyet ve kastındadırlar? Bir yazarın,  nitelikli okurdan bahsetmesi bir hassasiyettir. Ama çok okumayan okurdan  bahsetmesi (dolayısıyla da çok satmayan kitaptan) şikayet etmesi ya da  okur merkezli şikayetleri sıralaması &#8216;edebiyat kalpazanlığı&#8217;nın en has  versiyonu değil de nedir? Adama demezlermi Söz&#8217;e sahip çıktın da, onun  ayağa düşmemesi için mi çabalıyorsun?</p>
<p>Çok okumamak bir mesele olabilir, ama asıl mesele, çok okunsun diye  ana damarlarından özünden ve işlevinden sökülürcesine kopartılan Söz  değil midir?</p>
<p>Büyük bir medeniyet birikimini, geleceğin kör kuyularında yitiren  yazarlar, edebiyatı düştüğü yerden kaldırmakla sorumludurlar,  vebaldedirler.</p>
<p>Kimse üstüne alınmazsa şu soruyu sorarak &#8216;mesele&#8217;mizi kapatalım gitsin. Zaten bu yazı, kör kuyuya atılmış taş mesabesindedir.</p>
<p>Suskun ve huysuz ihtiyarların, kibirli yetişkinlerin, şaşkın ve  hiperaktif gençlerin, yeni yetme  metin avcılarının arzı endam ettiği bu  edebiyat çiftliği kimin malı olaki?</p>
<p>(aralık 2010)</p>
<p>edebistan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/edebiyat-ciftligi/2011/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ARINMADAN ÖNCE KİRLEN!</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/arinmadan-once-kirlen/2010/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/arinmadan-once-kirlen/2010/12/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Nov 2010 22:27:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9286</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;Her ne kadar dışarıda vahşi ve harikulade şeyler olsa da ben Doğu&#8217;daki muhitlere kaçıyordum ve Musa&#8217;nın çoban kabilelerinin arasında en büyük yalnızlık ve aynı zamanda en büyük meclisi buluyordum.&#8217; Geothe Kaçış, bir arınma yöntemi olabilir mi? Şüphesizki Faust&#8217;u yazarken Geothe, &#8216;fliehe&#8217; (fırla, kaç!) dediğinde, bir bağlamdan çok bir olguya atıf yapıyordu. Çünkü Faust&#8217;taki &#8216;fliehe&#8217; Doğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8216;Her ne kadar dışarıda vahşi ve <span id="more-9286"></span>harikulade</em><br />
<em>şeyler olsa da ben Doğu&#8217;daki muhitlere</em><br />
<em>kaçıyordum ve Musa&#8217;nın çoban kabilelerinin</em><br />
<em>arasında en büyük yalnızlık ve aynı</em><br />
<em>zamanda en büyük meclisi buluyordum.&#8217;</em><br />
<strong><em>Geothe</em></strong></p>
<p>Kaçış, bir arınma yöntemi olabilir mi?</p>
<p>Şüphesizki Faust&#8217;u yazarken Geothe, &#8216;fliehe&#8217; (fırla, kaç!) dediğinde, bir bağlamdan çok bir olguya atıf yapıyordu. Çünkü Faust&#8217;taki &#8216;fliehe&#8217; Doğu ve Batı Divanı&#8217;ında &#8216;flüchte!&#8217; (hicret et!) e dönüşmüştü. Geothe kaçarak arınmayı kafasına koymuştu bir kere. Kaçışın bir olaydan çok bir olgu olduğunu Fauste- Doğu Batı Divanı bağlamında en iyi ancak bu sözcükle dile getirebilmişti.</p>
<p>Bir yolculuğun oluşu, bir yolcunun varlığını gerçek kılar. Bir yolcunun varlığı; yolu, mesafeyi, zamanı, başlangıç ve bitişi, hareketi, sekmeyi, ilerlemeyi, duraksamayı düşüşü kirlenmeyi ve çöküşü gerekli kılar. Bütün bu eylemlere giydirilmiş tek varlık giysisidir kaçış.</p>
<p>Geothe&#8217;ye dönersek, onun Faust&#8217;taki kaçışı-nın arınma öncesi &#8216;iyice&#8217; kirlenmeye, kire iyice bulaşmaya tekabül ettiğini görürüz. &#8216;Fırla!&#8217; tam kirlenmemiş bir nesnenin ve ruhun arınmayı bir ihtiyaç olarak algılamamasına benzer sürecin Faust&#8217;taki en belirgin izidir.   <em>&#8216;Heyhat der Fauste, ateşli bir gayretle ve esaslı bir surette felsefe, hukuk, tababet ve hatta maalesef ilahiyat bile okudum&#8230;. Sonra dünyada ne malım ne mülküm ne param ne itibarım ve ne de asaletim var. Bu halde daha fazla yaşamayı bir köpek bile istemez.&#8217;</em></p>
<p>Arayışın bir kaçış öyküsü olacağının sinyalleridir bu mısralar. Bir nevi, arınmadan önce iyice kirlenmenin bütün yollarını kullanmanın ve kire iyice bulaşmanın gerçekleşme gerekçesidir.</p>
<p>Eylemin gerekçesi de bellidir aslında. Ne kirli ne arınmış, o a&#8217;raf düzlemi. Ne tam karar vermiş ne kararsız kalmış, ne niyet etmiş ne niyetini farkedememiş, ne kendini aramış ne arama düşüncesine sahip olabilmiş.  &#8216;Fırla&#8217; manın eylemini harekete geçiren gerekçe işte tam o arada durma hali.</p>
<p>Bir türlü ne olduğuna karar verememe, nasıl olacağına dair muğlak düşünceler ve en nihayet hiç durma &#8216;fırla!&#8217;</p>
<p>Kaçışın yatay düzlemine tekabül eden bu hareket hali, zamanı değiştirmeden, mekanın, objelerin, karşılaşmaların, denkleşmelerin ve aynılaşmaların değişmesidir. Yatay düzlem, dikey düzlemin sağladığı boyutu insana sunamamasıyla yolculuğun boyutsuzluğunu bir &#8216;fırla&#8217;ma hareketine dönüştürür. Sıçramanın, harekete geçerken bile &#8216;gidememe&#8217;nin nedenlerini kendi içinde oluşturur. Böylece kaçış&#8217;ın; yerinden kalkıp harekete geçmekle, yürümekle ya da koşmakla hiç bir alakasının olmadığı görülür. Kaçış o an kılının bile kıpırdamamasına tekabül edebilir ve bu durum, insanın bıktırıcı bunaltıcı hareketliliğine bir meydan okuma olabilir.</p>
<p>Bir insanla karşılaşırsınız, o insanın boyutlarının derinliği sizin de o boyuta girmenize olanak sağlar.</p>
<p>Karşılaştığınız şey sığsa, bir derinliği yoksa siz de yüzeyde kalırsınız, kuyuya inemezsiniz.  Bu türden karşılaşmalar boyutunuzda bir değişime neden olmuyor, sizi &#8216;harekete geç&#8217;irmiyor ya da mevcutlarınızı başkalaştırmıyorsa, bu karşılaşmanın bir rastlaşma olduğuna emin olabilirsiniz.</p>
<p>Yatay düzlemin sıradan, olağan, aynılaşmış ve kanıksanmış rastlaşmalarında bir korkunun, tedirginliğin ve dahası bir keşfin cazibesi bulunmaz.</p>
<p>Mucizesiz rastlaşmalardır yatay kaçışlar.</p>
<p>Her karşılaşma bir keşif iken, her rastlaşma o keşiften mahrum kalma ve bir kez daha mahrum bırakılma demektir. Mahrumiyet, boyna asılmış bir hüküm tasması gibi hayatlarımızı kuşattıkça, boyut değiştirmenin ya da boyutumuzu değiştirecek karşılaşmalara denk düşmemizin acı reçetesi gibi kimliğimize ilişecektir.</p>
<p>Boyutun değişmemesi ve aynı düzlemde yatay rastlaşmalara neden olması gündelik yaşamlarımızın trajik tabloları olarak önümüzde durmaktadır. Bu bir nevi kendi yalnızlığımızı da çoğaltmanın kurnaz bir yöntemidir.</p>
<p>Karşılaşmaların rastlaşma ile geçiştirilmesi! Ne onulmaz bir yaradır, ama aynı zamanda ne bulunmaz bir sağaltıcı.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Şüphesizki, kaçış ediminin böyle bir hız ve harekete, içerik ve ruha bürünmesini engelleyen  şey &#8216;hicret et!&#8217; deyimi ile altüst olur.</p>
<p>Hicret, yatay düzlemin sağlayamadığı derinliği içinde saklar. Dikey derinliktir bunun adı ve yer-gök ile sıkı bağı vardır. Bu derinlik yerin sağladıklarıyla göğe ulaşmanın şifrelerini kendinde saklı tutar.</p>
<p>Dikey yolculuk yatay yolculuktan sıyrılmadan gerçekleşemez. Boyutun değişmesi, yatay düzlemin sağladığı olanakların ve konforun terkedilmesi ve daha çok ruha gizlenmiş kırıntıları bir yol azığı bilerek boyutu değiştirmeyi göze almaktır. Geothe&#8217;nin Doğu-Batı Divanı&#8217;ndaki &#8216;hicret et!&#8217; böyle bir derinliğe davet eder insanı. Kirlenmenin artık arınmaya evrildiği aşama başlamıştır artık. Yeterince kirlenen ruh artık arınmaya gitmektedir.</p>
<p>Yitiği ararken, önce kirlenmenin yitirdiklerini yerine koymak gerekir. Yoksa ne kirlenme ne de arınma insan ruhuna uyumlu hale gelecektir.</p>
<p>Geothe&#8217;nin Doğu-Batı arasındaki duraklarında nelerle karşılaştığı &#8230; bir başka yazı konusu.</p>
<p>(2010 aralık 2010)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/arinmadan-once-kirlen/2010/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KORKU&#8217;NUN ANATOMİSİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/korkunun-anatomisi/2010/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/korkunun-anatomisi/2010/11/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Oct 2010 22:18:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9089</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;Bizler korkuyu soyutlamaya, başka bir deyişle korku hakkında bir fikir oluşturmaya eğilimliyiz. Ama görünüşe bakılırsa, kendi öyküsünü anlatan korkunun sesini hiç dinlemiyoruz.&#8217; Fantastiğin bizatihi kendisinin &#8216;korku edebiyatı&#8217;nı oluşturması, temalarında korku üreten unsurlar bulunduğu anlamına gelmez. Korkunun tekinsiz alan oluşturması, algının ürettiği anlam üzerinden hareket etmesi demektir. Gece karanlığı kimisi için son derece romantik bir durumken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8216;Bizler korkuyu soyutlamaya,</em><br />
<em>başka bir deyişle <span id="more-9089"></span>korku hakkında bir fikir</em><br />
<em>oluşturmaya eğilimliyiz. Ama görünüşe bakılırsa,</em><br />
<em>kendi öyküsünü anlatan korkunun</em><br />
<em>sesini hiç dinlemiyoruz.&#8217;</em></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/10/Gonulyazisina.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9090" title="Gonulyazisina" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/10/Gonulyazisina-204x300.jpg" alt="" width="204" height="300" /></a>Fantastiğin bizatihi kendisinin &#8216;korku edebiyatı&#8217;nı oluşturması, temalarında korku üreten unsurlar bulunduğu anlamına gelmez. Korkunun tekinsiz alan oluşturması, algının ürettiği anlam üzerinden hareket etmesi demektir. Gece karanlığı kimisi için son derece romantik bir durumken bir başkası korkuya kapı aralayan tedirginliğin başlangıcı sayabilir karanlığı.</p>
<p>Demekki korku, algılandığı şekle bürünüyor. Diğer bütün sözcüklerin hayatımıza kattığı anlam kadar bizi kuşatıyor. Güçlüyse güçle, zayıfsa cılız bir şekilde, ama illede kuşatıyor yaşamlarımızı.</p>
<p>Fantastik edebiyata karşı akademik ve kuramsal alan dışında öne sürülen eleştirilere baktığımızda bir korku duygusunun hakimiyeti ile karşılaşırız.</p>
<p>Ortalarda dolaşan, çok satanlar listelerinde ilk sırlarda yer alan, gençlerin hatta artık çocukların bile bir oturuşta üçyüz sayfayı bitirdikleri fantastik yapıtlar ile ilgili olarak ebeveynlerin ve eğitimcilerin ciddi kaygılarının varlığını görmekteyiz. Korkunun hakim olduğu bu duygunun, bir edebi türü bu denli içine alması aslında şaşılacak bir durum değil.</p>
<p>Revaçta olduğu dönemlerde fantastiğe baktığımızda, korku unsurunun &#8216;bilinmeyen&#8217;e yönelik, tedirginlik oluşturan alanların insanları ürküttüğünü görmekteyiz. Bu nedenle fantastiğe hep şüpheyle bakılmış ve &#8216;cin çarpmış&#8217; ların hayalet hikayeleri, &#8216;aklın marazi durumları&#8217; olarak görülmüştür. Yalnızca fantastik özelinde değil, mesela realist dönemde de aynanın &#8216;aynen&#8217; gösterdiği şey insanı yine ürpertiye sürüklemiş, sanatın biraz daha perdeli, saklı ya da sırlanmış açılarına edebiyatın dikkat kesilmesi istenmiştir.</p>
<p>Sanat yapıtlarının korku duygusunu taşıması bize korkunun anatomisi hakkında enteresan bilgiler verir.</p>
<p><strong>J. Krishnamurti,</strong> <em>Korku Üzerine&#8217;</em>de korkunun anatomisini çizerek, kendi anarşist bakış açısını biraz daha toplumun dışına itecek argümanlarla desteklerken, dayandığı en önemli yerin insanın psişesi olduğuna dikkat çeker. Korkularımızın en önemli nedeni hakkında Krishnamurti, <strong>karşılaşma</strong> sözcüğünü kullanır. Kendini bir başkasıyla karşılaştırma sonucunda onun gibi olma korkusu ve onun egemenlik alanına girme endişesi korkularımızı besleyen nedenlerin başında geliyor.</p>
<p>Bu pencereden baktığımızda özellikle ebeveynlerin ve eğitimcilerin fantastik edebiyat söz konusu olduğunda neden korku duyduklarını ve endişelendiklerini anlamak mümkün. Korku, kendini bir başkasıyla karşılaştırma tehlikesine karşı gardını aldığında, farklı bir kültürle temasa geçtiğinde aynı duygu ile yüzyüze geliyor ve kendini büyütüyor.</p>
<p>Farklı bir kültürün baskın unsurlarının edebiyatta kullanılışı, kültür emperyalizminin artık sektörel hale gelmiş bir yüzü olarak her yerde karşımıza çıkıyor. Fantastik yapıtların belirgin bir şekilde bu kültürü yani baskın kültürü empoze edecek derecede ivme kazandığı ne derece doğrudur? Doğruluk payı, eğitimcilerin ve ebeveynlerin haklılık payını da etkileyecektir kuşkusuz.</p>
<p>Günümüzde çok satılan ve okunan fantastik kurguların temalarına baktığımızda gotik ortaçağ Avrupa&#8217;sının donelerinin yoğunlukla sunulduğunu görmekteyiz. Hristiyan teolojinin başat unsurlarının, Yunan mitolojisi ve Helen kültürünün arketipleri ile donatılmış olduğunu gören ebeveyn ve eğitimciler ister istemez &#8216;istilacı kültür&#8217;ün bir edebi türde bu denli baskın oluşundan kaygılanmış görünmekteler.</p>
<p>Krishnamurti&#8217;ye dönersek, farklı bir kültür ile kurgu alanında yüzyüze gelme psikolojisine şahit oluruz. Karşılaşmanın iki bakımdan sarsıcı olduğuna kanaat getiren eğitimciler ister istemez bu kaygıların uzun sürmemesi yönünde staratejiler izlemek üzere fikir yürtüyorlar. Farklı olmasından ziyade baskın bir kültürle karşılamanın birinci sarsıcı yanı, <strong>emperyal unsurların varlığının edebiyat üzerinden taşınmış olması</strong> kaygısı.</p>
<p><strong>Noam  Chomsky</strong>, siyaset dünyasının yeni bir dünyayı biçimlendirme aşamalarında kapitalist düzene ne kadar rol biçtiğini anlatırken, bundan düşün dünyasının da payına düşeni aldığına değinir. Ona göre düşün dünyası yeni bir zihinsel faaliyet için iyi &#8216;biçimlendirilmeli&#8217;dir. Bu biçimlenişte kurgunun payı elbette yadsınamaz. Zihin yönlendirenlerin, kurgunun sınırsız dünyasında fantazmalara yer vermesi, öte yandan dünyanın olası düzeni için &#8216;çabalayan&#8217; zihinler açısından gerekli bir süreçtir.</p>
<p>Chomsky&#8217;nin siyaset bilimi alanındaki muhalif tutumuna ve eleştirilerine diyecek bir şey yok. Fakat iş düşün dünyasına ve hele de fantazyaya gelip dayandığında işin renginin değiştiğini söylemekte fayda var. Onun, &#8216;isteklerimizle ihtiyaçlarımız&#8217; arasında seyreden siyaset provakasyonlarına karşı öne sürülen araçlardan biri olarak düşün dünyasının bestsellerini görmesi ancak &#8216;zihin yönlendirme politikaları&#8217; kapsamında değerlendirilebilir. Halbuki biz başlıbaşına bir edebi tür olan ve aslında zamanında Batı dünyasında da çokça eleştirilen, dışlanan alaya alınan bir folklor zemininden bahsediyoruz. Bu zeminin kazanımlarını paranoyayı çoğaltan stratejilerin girdaplarında, bütün bir insanlık olarak kaybetmek gibi bir lüksümüz yoktur.</p>
<p>Yukarıdaki kaygıya dönersek, eğitimcilerin <strong>ilk kaygı </strong>kaynağının emperyal yüzünün silik olduğunu görmemiz gerekir. Evet bir emperyal kültür var. Fakat bu kültür fantastik üzerinden yürüyor dersek türün iyi örneklerine haksızlık etmiş olduğumuz gibi, türün tarihsel gelişim ve değişiminin de resmini iyi okuyamamış oluruz.  Edebiyatın, mitolojiyle, sözlü kültürle, folklorla, tarih ve kültürle varolduğunu kabul ettiğimiz an Batı edebiyatının da Doğu edebiyatının da kendi kaynaklarına uzanması gerektiğini kabul etmiş olmamız gerekir. Batı edebiyatının Batı kültüründen bağımsız olması gibi bir gülünçlük söz konusu olamaz. Demekki burada emperyal bir vazife en azından genel bir edebiyat birikimi ve fantastik için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>İkinci kaygı</strong> kaynağı ise daha içsel bir durum arzeder. <strong>Karşılaşmanın oluşturduğu travmadan sonra, &#8216;onun gibi olma ya da olamama&#8217; korkusu</strong> belirmeye başlar.</p>
<p>Bu durum, eğitimcilerin mevcut fantastik yapıtların karşısında takındıkları tavır ile örtüşmektedir. Eğitimciler bu yönde iki noktanın kaygısı içindedirler. Birincisi &#8216;onlar gibi olma&#8217; kaygısı. İkincisi, onlar gibi olamama yetersizliği.</p>
<p><strong>Onlar gibi olma</strong></p>
<p>Kaygının birinci ayağında gençlerin, özellikle zeki gençlerin, fantastik kurgularda özendikleri tipleri ya da rolleri benimsemelerine karşı duyulan endişe yatmaktadır. Özellikle yaratılış efsaneleri ya da mitlerin izleklerine sahip çıkan fantastik kurgular, muhayyilenin karanlık dehlizlerinde tehlikeli eğilimlere açık konumdadırlar.</p>
<p>Üçüncü cins eğilimler, insan-tanrı yaratıklar, insanı önemsizleştiren güçler, farklı ırkların çekiciliği, korkuyu besleyen depresif, karanlık, şeytan gibi izlekler bu yönü ile toplumsal olarak tedirginlik uyandırmaktadır.</p>
<p>Yalnızlaşan insanın bireysel eğilimlerini de besleyen bu yapılar, yalnızlaşma sendromunun ateşleyicisi konumunda olduğunda işin içine daha psikolojik nedenler de dahil edilmiş olur. Mesela zeki gençlerin, fantastik kurguları daha hızlı okuduğuna dair olan gözlem burada kendi dayanaklarını sağlamlaştırmış olur. Zeki gençler daha içe kapanık, sosyalitenin zihinlerini dağıttığı, bundan dolayı toplumsal olarak girişken olmayan gençlerdir.</p>
<p>Fantastiğin izleklerinde kaybolan gençlerin, bu yapıtlardan aldığı tat, onların sosyalleşmesinde hiç bir katkı sağlamazken aksine toplum ile aralarındaki bağı da gevşetmeye katkı sağlamaktadır. Çünkü gerçeğin dışındaki kurgular ve muhayyilenin ürettiği enteresan kurgular ve izlekler çekici gelmekte ve yalnızlığı zenginleştirerek çoğaltmaktadır.</p>
<p>Tam bu noktada &#8216;gerçeklerden kaçan&#8217; gençlerin varlığı sorulanır hale gelirken fantastiğin bir &#8216;kaçış edebiyatı&#8217; olup olmadığı da tartışılmaktadır. (Konuyu uzatmamak için bir im koyup geçmeliyiz: gerçek hangi gerçektir? Kaçılan şey bir gerçek midir?)</p>
<p><strong>Onlar gibi olamama </strong></p>
<p>İkinci kaygı noktası; &#8216;onlar gibi olamama&#8217; bağlamından hareketle yetersizlik duygusu oluşturan kaygıdır. Bu kaygı &#8216;bizim kültürümüzde bu tür örnekler yok mu?&#8217; sorusunu sorduran bir endişedir. Bu nokta, &#8216;bizde bu alanda neler var?&#8217; artık endişeden biraz daha sıyrılıp türün örneklerine uzanmanın ve kültürde varolan imkanları taramanın olacağı geniş bir açılımı da beraberinde getirir.</p>
<p>Doğu edebiyatının dokusunda varolan &#8216;hayal&#8217; kavramı, bugüne kadar masalların, efsanelerin, menkıbe ve her türlü sözlü kültürün arasında folklor çalışmalarının konusu olarak varlığını devam ettirmiştir. Bugün, Doğu edebiyatında &#8216;fantastik&#8217; var mıdır ya da ne tür örnekler elimizde mevcuttur dediğimiz zaman başvuracağımız en temel alan folklor bilimi kaynaklarıdır. Çünkü masalların milli karakterleri o kadar baskın bir şekilde  folklor biliminin içinde yer almıştırki, bunların evrenselliği sadece bir takım sebep-sonuç ve gidişat konusunda sınıflandırılmıştır. Halbuki masallar efsaneler ve bütün sözlü kültür kaynakları insanlığın ortak hafızasıdır. Bunların milli oluşları ancak bölgesel doneleri bünyelerinde ne denli taşıdıkları ile ilintilidir. O halde kaynaklara baktığımızda evrensel bir dil yakalamanın imkanlarını kollamalıyız.</p>
<p>Evrensel dili gördüğümüz zaman &#8216;onlarda olan bizde olmayan&#8217; algısının da yersiz olduğunu görebiliriz.</p>
<p>Edebiyatın &#8216;onlarda olan bizde olmayan&#8217; ayrışmasına şiddetle karşı durmasının önündeki tek engel &#8216;üretim&#8217;dir. Nitelikli insanların varlığı bu alanda olan/olmayan ilişkisinin de temelini teşkil eder. Nitelikli adamın varsa kültürün de derinlemesine incelenir, bilimin de, edebiyatın da. Yoksa, açık toplumun &#8216;alacağı/ithal edeceği&#8217; bir kültür mutlaka olacaktır. Mesela 13. yüzyılda Doğu&#8217;da bir Mevlana gerçeği varken, Batı&#8217;da aynı yüzyıl Dante&#8217;nin İlahi Komedya&#8217;sındaki cennet-cehennem tasvirleri  toplumu yapılandırmıştır.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın cennet-cehennem tasvirleri ile Dante&#8217;nin tasvirleri arasındaki muazzam &#8216;duyu&#8217; farkı, yukarıda bahsettiğimiz evrensel dili yakalama başarısının bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p>Fakat bugün gençlere dayatılan (sektörel Mevlana yılı düzenlemelerini saymazsak) Mevlana&#8217;dan çok Dante&#8217;dir. <strong>Yerli kültürün küçümsenişi bir kompleksin sonucu olabilir fakat sürecini gençlere yaşatmaya hakkımız yoktur.</strong></p>
<p>Fantastiğini bugün kitap raflarında Batılı örneklerini görmemizin nedenleri üzerine çok şey söylenebilir. <strong>Bizde 90&#8242;ların başından itibaren gelişen Batı tarzı fantastik edebiyat, hala köklerinden faydalanma konusunda cesaretli davranamamaktadır. </strong>Bunun nedenlerini düşünürken &#8216;baskın kültürün kanıksanması yerlinin küçümsenmesi ekseninin basite alınmaması gerektiğine inanıyoruz.</p>
<p>Korkunun anatomisinde varolan unsurların, birebir fantastik edebiyata uyarlanarak eğitimcilerin ve ebeveynlerin bu türe karşı olan kaygılarını açıklamak bir süreç takibi analizi olarak gelişmeye muhtaçtır. Kaldı ki, korku duygusunun; ikiyüzlülüğü beslemesi, kaçış yollarını tıkaması, hareketi engellemesi, boşluğu sevmeyiş, doğallığı engelleyişi ve sığınma duygusuna yolaçması gibi kişisel olumlu-olumsuz taraflarını ele aldığımızda, daireyi oluşturan fantastiğin o kadar da tü kaka edilmemesi gerektiği görülecektir. Bütün bunların bir bağlam etrafında ele alınmasını bir başka çalışmanın satırlarına iliştirmek, konunun derinlemesine incelenmesini gerektirmektedir.</p>
<p><strong>(2010 ekim)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/korkunun-anatomisi/2010/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABSÜRDDEN VAHŞETE SANAT NEREYE?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/absurdden-vahsete-sanat-nereye/2010/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/absurdden-vahsete-sanat-nereye/2010/10/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Sep 2010 22:20:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8988</guid>
		<description><![CDATA[Sanat, kendiliği içinde kalsaydı insan müdahalesi ya da katkısı olmadan daha saf ve naif bir dünya sunabilir miydi?  Değilse, bu vahşet ve çılgınlık kimin eseri? Hep anlatır yazarız. İnsan sanata ne katar? Sanat insana ne verir? Bir araştırma esnasında yolum dadaist Joel Witkin&#8217;e çıktı.  Ekpresyonist ve sürrealist sanattaki bilinçaltı, düş dünyası, cinsellik, erotizm ve ölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sanat, kendiliği içinde kalsaydı insan müdahalesi ya da katkısı olmadan daha saf ve naif bir dünya sunabilir <span id="more-8988"></span>miydi?  Değilse, bu vahşet ve çılgınlık kimin eseri?</em></p>
<p>Hep anlatır yazarız. İnsan sanata ne katar? Sanat insana ne verir? Bir araştırma esnasında yolum dadaist Joel Witkin&#8217;e çıktı.  Ekpresyonist ve sürrealist sanattaki bilinçaltı, düş dünyası, cinsellik, erotizm ve ölüm gibi kavramları kendi fantastik fotoğraf dünyasında ve sanat anlayışında da  kullanmaktadır deniliyordu kendisi için. Yapılan yorumlar ise, bir &#8216;dahi&#8217; ile karşı karşıya olduğumuz yanılgısına sürüklüyor. Son yüzyılın en iyi ressamları arasında sayılması sanat adına fotograf adına kaygı verici olduğu kadar, sanatın nereye doğru yol aldığı konusunda da ürkütücü ipuçları taşımaktadır.</p>
<p>Kısa bir araştırma sonucunda karşıma hemen Witkin&#8217;inin o &#8216;muhteşem, şaheser&#8217; resimleri çıktı. Bir bakanın bir kez daha bakmak konusunda epey cesaret göstermesine gerek duyacağı ya da buna gerek olmayacak kadar iç kaldırıcı bir tablolar bütünü ile karşılaştım. Yaşamına dair, çocukluğuna dair anektodların varlığı ise sanki onun &#8216;sanatsal&#8217; yolunun gerekçeleri olarak kapının yanıbaşından dikiliyordu.</p>
<p>Witkin&#8217;i &#8216;izlerken&#8217; Susan Sontag&#8217;ın şu cümlesini hatırlamamak mümkün değil. &#8216;Modernitenin kocaman midesi, gerçekliği çiğneyip yutmuş ve sonra da yediğini görüntüler şeklinde geri tükürmüştür.&#8217;</p>
<p>Witkin özelinde tartışılması gereken şeyin, sanatın nasıl bir serüvene doğru yol aldığıyla ilgilidir. Doğunun ve Batı&#8217;nın sanat anlayışının, argümanlarının, çıkış noktalarının farklı olduğunu, bunun bir kültür birikmesi sonucu ontolojik gerekçeler kazandığını her zaman söyleriz. Ama şunu da ekleriz, Batı, ahlaki normları parodileştirmenin de mümessilidir aynı zamanda.  Modern anlayışın aşamalarına baktığımızda bunun kaçınılmaz sonuçlarını  okuyuveririz.</p>
<p>Parodileştirmenin sanatın bütün alanlarında gözle görünür hale gelmesi üstelik de bunun bir &#8216;akım&#8217; la yaygınlaştırılması bizi; hastalıklı yazarların, yapıbozuma uğrayan metinlerin, neyi nasıl &#8216;okuması&#8217; gerektiği konusunda hiçbir kriteri bulunmayan  okurun ve bütün bunların jel sürülmüş bir zemin üzerindeki kaygan hallerine kadar götürür. Hiçbir yazar psikanalizin acımasız eleştirisinden kurtulamaz, hiçbir metnin estetik olmak ya da değer ifade etmek gibi bir kaygısı yoktur ve hiçbir okur, iplerini tam olarak salmış, özgür, bireysel ve kaotik değildir. Bu sonuç bize şunu sordurabilir mi? Sanat, kendiliği içinde kalsaydı, insan müdahalesi ya da katkısı olmadan daha saf ve naif bir dünya sunabilir miydi?</p>
<p>Savaşların, kıyımların, zulümlerin fotoğraflandığı ve adına ödüller alınarak &#8216;görme-görünme&#8217; bağlamında şiddetin kanıksandığı, edebiyat, sinema resim gibi sanat alanlarının kullanımıyla şiddetin estetize edildiği ve kötülüğün &#8216;şeffaf&#8217; damarlarında yeni peydahlanmaların oluşturulduğu 21. yüzyılın başında, bu kadar vahşeti üretenin de kendi cehennemini hazırladığını görmekteyiz. İnsan tekinin Tanrı ile olan hesaplaşmasında &#8216;tanrısal&#8217;ın tahammül edilemez derecedeki estetik, bütünleştirici, kuşatıcı ve her an tazelenen eserlerine karşı topyekün bir savaş açılmış ve insan kendi pörsümüş organlarıyla Tanrıya kafa tutmanın bir başka cephesinde savaşmaktadır.</p>
<p>Biz bugün &#8216;frenkeştayn gıdalar&#8217;ı tartışırken onların yalnızca sağlığımıza olan zararlarından hareketle endişe unsuru oluşturup oluşturmadıklarına bakıyoruz. Asıl dramatik olan, bu gıdaların nasıl bu hale geldiği, limonun kivinin genini nasıl &#8216;çaldığı&#8217;dır? Sanatta da insanoğlu tanrının varlığıyla olan hesabını bitiremediğinden, onu bir türlü öldüremediğinden, şimdi onun eserlerini /yapıtlarını bozarak, dönüştürerek, parodileştirerek ve daha da ötesi vahşileştirerek ortadan kaldırma çabası içine girmiştir.</p>
<p>Bu dönüştürmenin en bariz görüldüğü tür fantastiktir. Daha doğrusu tür buna alet edilmiştir. İlk çıkışından bu yana kadim kültürlerin mitolojileri ile beslenen, ortaçağ gotik akımın her türlü donesini kendine eklemleyen, bir amaç etrafında iyi-kötü mücadelesi çizgisinde &#8216;konum&#8217; oluşturan, dahası bir düş aleminde insanın düşünme sınırlarını sonuna kadar kullanan, masal dünyasının kapılarını kışkırtıcı bir şekilde sonuna kadar açan bir yeni dünya kurgusu vardı.</p>
<p><strong>Değişen algı ve sanat</strong></p>
<p>Eğer bugün, fantastik edebiyata gönderme yaptığımızda, satan-ist figürlerin atbaşı gittiği bir dünya algılayışı karşımıza çıkıyorsa, miti parodileştirirken &#8216;akıldışı&#8217; olarak algılanan &#8216;olağanüstü&#8217;lüğü küçümseyici bir vahşet gerçekliği ile karşılaşıyorsak, gotik dönemin ürkütücü vampirleri Witkin&#8217;in tabloları yanında Kırmızı Başlıklı Kız kadar masum kalıyorsa bundan fantastiği sorumlu tutmak ne kadar insaflıcadır?  Görünen şey, insafsız olan şey, insan tekinin, kendi vahşetine tapmasının yolunu açacak her türlü aracı kullandığıdır. Bu, edebiyatın bir türü olsa bile.</p>
<p>Herşey çıplaktır artık. Duygular, hisler, algılayışlar, görünenler ve görünmeyenler. Kendi dramını yeterli bulmayan insan son kalesi sanatı; olağandışı yaratıkların, mitolojik anlatıların, her türlü fantastik ürküntünün çok uzağına iterek onu tamamen sanat-sal olandan dışlayarak gerçek-vahşet kategorisine yerleştirme peşindedir.</p>
<p>Tam da bu noktadan alarak şunu teslim etmemiz ve görmemiz gerekiyor. Batı dünyası önce keşfettiği, ardından kullandığı, geliştirdiği, sonra değiştirdiği, dönüştürdüğü yozlaştırdığı ve en nihayet parçalayarak absürd hale getirdiği sanatı şimdi vahşet sahnesine taşıma işiyle meşguldür.</p>
<p>Bir sanat dalı nasıl olurda insan eliyle kendi kendini vahşileştirebilir. Bunun cevabını verenlerden en kıdemlisi şüphesizki Susan Sontag&#8217;dır. Sontag gerçekliğin artık seyirlik bir manzaraya dönüştürüldüğünü anlaltırken müsebbib olarak Batı&#8217;nın kendini herşeyin üstünde gören kibir ilahları olarak sanata yön verdiklerini iddia eden bir seçkinci sınıfın varlığından bahseder. Ona göre bu sınıf, &#8216;seyir alışkanlığımızı&#8217; evrensel hale getirerek sanatı yozlaşmaya uğratmakta mahir davranışlar içindedir.</p>
<p><strong>Yeniden fantastik, yeniden sanat</strong></p>
<p>Sanat üreten toplumun, ürettiği sanatla insanları vahşileştirdiğine, etik değerlerden boşandırdığına ve dönüp dönüp kendine tapındırdığına şahitlik ettiğimiz bu yüzyılda, temel referansların değişmesi gerektiğine, ibrenin yönünü değiştirerek sürekli görmezden gelinen Doğu dünyasına doğru çevrilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bugün sanat adına dünyanın; Orta Asya anlatılarından, Dede Korkut satırlarından, Attar&#8217;ın zengin sofrasından, Şeyh Galib&#8217;in pınarından devşireceği olağanüstü güzellikte değerler olduğuna görmemek mümkün değil. Gittikçe yaygınlaşan fantastik edebiyat, okullarımızda klasik dönem ve akım anlatımlarından vazgeçilerek ve güzide örnekleri tanıtılarak müfredata alındığında gençlerin, vahşet üreten sanata karşılık,  Doğu&#8217;nun hazine sandığını keşfetmemeleri için sebep yok.</p>
<p>(2009 yediiklim ekim)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/absurdden-vahsete-sanat-nereye/2010/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEDUSA&#8217;NIN DİNLEDİKLERİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/medusanin-dinledikleri/2010/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/medusanin-dinledikleri/2010/06/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 09:58:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÖNÜL YONAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8366</guid>
		<description><![CDATA[Tarih, insanlığın ortak hafızası olmaya devam ediyor. 2010&#8242;un güzel bir bahar mevsiminde Kahramanmaraş topraklarında Türk edebiyatının birikimi olan öykü konuşulurken, aynı toprağın altında Antik Germanicia Kent Agorası&#8217;nın henüz 16 parsellik bölümünde yapılan kazılarda M.S.IV-V. yüzyıl civarında (geç Roma erken Bizans) mozaikleri gün yüzüne çıkarılmaya devam ediyordu. Bu bölgede çok sayıda tarihi yamaç villası olduğu ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span>Tarih, insanlığın ortak hafızası olmaya devam ediyor<span id="more-8366"></span>.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>2010&#8242;un güzel bir bahar mevsiminde Kahramanmaraş topraklarında Türk edebiyatının birikimi olan öykü konuşulurken, aynı toprağın altında Antik Germanicia Kent Agorası&#8217;nın henüz 16 parsellik bölümünde yapılan kazılarda M.S.IV-V. yüzyıl civarında (geç Roma erken Bizans) mozaikleri gün yüzüne çıkarılmaya devam ediyordu. Bu bölgede çok sayıda tarihi yamaç villası olduğu ve bu villaların odalarının taban döşemelerinin mozaiklerle donatıldığı uzmanlarca kaydedilmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/06/medusa.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8372" title="medusa" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/06/medusa-300x203.jpg" alt="medusa" width="300" height="203" /></a>Türk edebiyatının ağır konuları Mayıs&#8217;ın ortasında en güzel mevsimde Maraş&#8217;ta &#8216;Öykü Günleri&#8217; çerçevesinde, her biri üzerinde derinlemesine durulacak kadar önemli konular vardı masada. Türk öykücülüğünün geleneksel dokusundan toplumsal izdüşümlerine, düşünsel boyutundan dönemler akımlar ve temalara kadar katılımcıları uzun bir serüven bekliyordu. Modernizmin Türk öykücülüğündeki genel özellikleri, postmodern açılımlar, ironinin izleri ve fantastiğe uzanan bir Türk edebiyatı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Maraş&#8217;taki toplantının konularından birisinin &#8216;Türk Edebiyatında Fantastik&#8217; olması ilginç bir rastlantıyı da hatırlamamıza neden oldu. Nitekim arkeologların titiz ve sabırlı çalışmaları neticesinde Maraş topraklarının altından 16 bin yıl öncesine ulaşılıyordu. İlginçti çünkü, tam da bu konuyu Maraş topraklarının üzerinde konuşuyorduk. Tarihin, milletlerin ortak hafızası olduğunu, mitolojinin bu ortak hafızaya yaptığı eşsiz katkıyı, inançların toprak altındaki katmanlarla anımsanışlarını, folklorik unsurların küçük bir ikonada bile belirginleştiğini ve bütün bunların fantastik edebiyatın beslendiği ana damarların toplamını oluşturuyor olması ilginç bir tevafuktu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Arkeolojiye Kulak Vermek</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Anadolu&#8217;nun asırlarca Bizans ve Roma kültürünün bir parçası olması, yerin altındaki sese kulak verme çabalarına ayrı bir heyecan katıyor. Arkeolojik kazı seviyelerinde ortaya çıkan eserler, Anadolu&#8217;nun bütün bir folkloruna ışık tutacak nitelikte. Maraş halkının büyük bir merakla beklediği Türkoğlu bölgesindeki Şekeroba mevkiindeki kazılarda, yüzlerce kaya yerleşim yeri bulunmaktadır. Saklı tarihin bu topraklara kazandırılması açısından Maraş hayli önemli bir şehirdir. Burada bulunan höyükler ve seramikler -özellikle Kubat mıntıkasında- 10 bin yıl öncesinin<span> </span>yaşam izlerini gün yüzüne çıkarmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kazı çalışmalarının ikisine değinmek konumuz açısından önemli. Bunlardan birisi Göksun-Elbistan yolu üzerindeki Yarıkavak mevkiindeki bulgular. Buradaki kazılar bir antik kentleşmenin izlerini ortaya çıkarırken, bir mozaik tablet üzerinde Grekçe beş satırlık bir yazı dikkat çekmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>&#8216;Eşin Hedıa ve çocuklarınla burada sağlıklı banyo yap, Ey Iphıkradtes! Düşmanlarına karşı müşvik, dostlarına karşı kararlı ol, tek başına olsan bile kendini büyük bir kalabalık gibi sunarak en güzel şekilde yaşa, benim için ne istiyorsan tanrı sana iki katını versin.&#8217;<span> </span>Bir villa yapısı içinde banyo mekanının tabanında bulunmuş olan bu mozaik tablet yazı, bazı uzantıları ile hala kültürümüzde yaşayan dilekleri içermesi bakımından ilginçtir. Anadolu topraklarına sinen kültür, hangi katmanda olursa olsun dokusunu ve duygusunu o toprakların havasına sindirmiş hali ile yaşamaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İkinci önemli bulguda bir ana tanrıça ikonası görülür. Maraş&#8217;ın 72 km. uzağında Döngel kasabasının Direkli Mağarası&#8217;ndaki arkeolojik kazılarda 16 bin yıllık olduğu düşünülen ceviz büyüklüğünde bir ana tanrıça figürü ortaya çıkarıldı. Arkeologlar bu bilginin daha önce bulunan &#8216;ana tanrıça ikonaları&#8217;ndan daha da geriye gittiğini Anadolu&#8217;daki ana tanrıça kültünün daha da derinlere indiğini ifade ediyorlar. Mitolojik veriler ise, bu kazılarda bulunabilecek bulguların çok daha eskilere uzanacağını gösteriyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Germenicia Antik Kenti&#8217;nde bundan başka; çoğunu av betimlemelerinin oluşturduğu, yerel yaşamın tasvir edildiği ve günlük yaşamdan karelerin bulunduğu rengarenk taban mozaikleri bulunmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Medusa mozaiği ise başlıbaşına bir mitolojik unsuru gözler önüne sermektedir. Bilindiği üzere antik Yunan döneminde yeryüzünün tanrılar tarafından bölüşüldüğüne ve tanrıların her birinin bir meşgalesi olduğuna inanılırdı. Bu inançlar etrafında oluşmuş mitolojiler bütün bir Roma ve Bizans sanatına, kültürüne ve yaşam şekline de yansımıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Medusa da bunladan biridir. Bugün, Maraş&#8217;ın arkeolojik kazılarda Anadolu kültür tarihine kazandırdığı Medusa&#8217;nın diğer Yunan tanrıları gibi bir hikayesi var: Zeus&#8217;un kızı zeka tanrıçası Athena&#8217;ya ait bir tapınakta Medusa adında güzel bir kız yaşar. Athena Poseidon ile birliktedir. Ama Poseidon&#8217;un Medusa&#8217;ya olan ilgisini engelleyemez. Medusa&#8217;yı bir ifrite çevirir. Saçlarının her bir telini zehirli yılana dönüştürür. Kalıcı bir büyü ile de bu cezasını taçlandırıp Medusa&#8217;ya bakan herkesi taşa çeviren bir büyü yapar. Artık bundan sonra Medusa&#8217;ya bakan kimse taşa dönüşür.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Medusa başının pek çok şehirde bulunmuş olması bizi bir başka gerçeğe götürür. Medusa figürleri, kötülükten ve büyüden koruyan bir inanca dönüşerek, zamanla insan topluluklarının dini inançlarını şekillendiren bir olgu haline gelmiştir. Özellikle IV.yüzyıla dayanan Roma kültüründe Medusa başlarının eski Bizans&#8217;ta önemli yapılara, kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlenmiş olduğunu görmekteyiz.<span> </span>Didim Apollo Tapınağı bahçesinde, Yerebatan Sarnıcı&#8217;nda ve Anadolu&#8217;nun gün yüzüne çıkartılmamış tarihinde Medusa&#8217;nın izlerini görmekteyiz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sonuç olarak diyebilirizki, tarih, onu şekillendiren insan fiilleriyle geleceğe bir iz bırakır. Medeniyet beşiği olan Anadolu, mitolojisiyle, efsaneleriyle, inanç ve kültürüyle, bütün bir folkloru ile dünya tarihine paha biçilemez zenginlikte hazine sunmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu kadar bereketli topraklar üzerinde fantastiği, ironiyi, postmoderni, sosyolojik açılımları, düşünce dinamiklerini, eğilim ve temaları ve genel olarak bütün bir Türk edebiyatını konuşmak büyük bir ayrıcalıktı. Emeği geçenler, tarihin derinliklerinden çıkıp gelen Medusa&#8217;nın kulaklarının pasını silen hoş bir sâdâya vesile oldukları için gurur duymalıdırlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(2010 Mayıs)</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gonulutku/medusanin-dinledikleri/2010/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

