<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; HAYRİYE ÜNAL</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/author/hayriye-unal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>OLAY YERİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 15:07:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13065</guid>
		<description><![CDATA[1. AŞTİ Gitmeleri gerekiyor. Navigasyona POI’yi yazdı. İçlerinden birisi yolu çok iyi biliyor. Dört mezhepten birine niçin inanmadığını anlatırken diş dolgusuna biri cevaz veriyormuş diğeri vermiyormuş gibi konuşmalar arasında araba bir anda Etimesgut’a sapıyor. Ankara avuç içi kadar yerdir. İki yanda bariyerler, üç şerit, dur durak yok, ilerliyor araba. Sağda kalınız. Kalıyorlar. 100 metre sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1. AŞTİ</p>
<p>Gitmeleri gerekiyor. Navigasyona POI’yi yazdı. <span id="more-13065"></span>İçlerinden birisi yolu çok iyi biliyor. Dört mezhepten birine niçin inanmadığını anlatırken diş dolgusuna biri cevaz veriyormuş diğeri vermiyormuş gibi konuşmalar arasında araba bir anda Etimesgut’a sapıyor. Ankara avuç içi kadar yerdir. İki yanda bariyerler, üç şerit, dur durak yok, ilerliyor araba. <em>Sağda kalınız</em>. Kalıyorlar. <em>100 metre sonra sola keskince dönünüz</em>. Dönüyorlar. Ankara tanınacak halde değil o gece. Gözlük yok, lens yok sürücüde. <em>800 metre sona hafifçe sağa dönünüz</em>. Saatlerce debeleniyorlar yolda. Ay bile yok. Yollar karanlık. <em>Hız sınırını aştınız.</em> Yasak yollara girip amaçsız u’lar çekiliyor. Çıkış yok. Konya yoluna bir inseler tamamdır. Buket’in sağ ayağı zangır zangır titriyor, pedal ayarsız şekilde inip çıkıyor, korkuyor, bir halt olacak, bariyerlere çarpabilir her an. Mezhepsizlere sapık gözüyle bakan çocukluğundaki yetişkinler geldi aklına. İşte çarpıyorlar. Şia’da taşa secde etmenin nedeni topraktan olduğumuzu anımsamak içinmiş. Gülümsüyor. Ercep sordu: Gülünecek hal mi? Denizli otobüsü bu gece yakalanamayacak. Orası belli. AŞTİ için yeni bir isim teklifi düşündüler: Şato. Şehirlerarası amansız tedbirsiz odunsu. Şato’nun şanlı efendisi Ercep kirli sakallarını yanağa sürsün. Buket yine gülümsedi. Ercep bu defa düşünceli. Ankara büyük bir mezar gibi oldukça karanlık. Yoldaki buzlanmadan dolayı tekerler dans ediyor. Su yok ki düşsünler, Buket sinsice espri yapıyor içinden. Önce can simidi at, bir sopa uzat, bir ip. Yoksa yüz, kazazedeye asla önden yaklaşma. Ercep çoktan <em>ölü kahramanlar hayat kurtarmaz</em> demiştir. Buket güya bu yolları avcunun içi gibi bilir. “–Allahın işi, hayret!” AŞTİ’nin zayıf ışıkları uzaktan görünüyor. Fakat yol o yol değil. <em>4.8 km sürün</em> dedi kaltak. Sinem koydulardı bunun adını. Sinem’i kocasından kıskanan sağ koltuk kadınları varmış, “-ahahah!” 4 km sürünce AŞTİ arkada kalıyor. Küfretti Ercep. “–Çok ayıp!” Otobüs zaten kaçtı ya, belki gece yarısını geçince de vardır. Yoksa oracıkta sabahlanacak. Ercep’in amansız paniği karşısında Buket “-dizimde biraz uyursun, beklerim ben senle”, boşa giden bir sakinleştirme çabası! “-Sen AŞTİ’ye var da bir”. Ciddi ciddi Buket’in cadı olduğunu sanıyor, deli. Otobüslerin girdiği yerden giriş yasak, ilerden dönüş yapıp varış noktasından yine uzaklaşıyorlar. Ercep, Sinem’i susturuyor, Buket sağa çekiyor. Son çaresiz hamleyle AŞTİ’nin 2 km açığındalar.</p>
<ol>
<li>ODA</li>
</ol>
<p>Beyoğlu’nda bir evi satın almak üzere yolda. Zaten üzgün. Evde kiracı varmış. Merdivenleri düzgün değilmiş. Bulunduğu sokak tekin değilmiş, ayrıca gürültüsü ziyade imiş. Zaten telefonda verilen bu bilgileri bir yere koyacak durumda değil. Konumunun merkezîliği nedeniyle uçmuş fiyatı caydıracak mı onu? Peki, anlatmaya değer miydi Savaş? Bilebilse. Zaten odayı bozmuşlar Savaş. Odayı adam etmişler. Ona söz vermiştin, ona bir şey yapmayacaktın. Bir şey yapmak! Odayı adam etmişler. Oda tüyü düzmüş. Mobilya kondurmuşlar odaya. Oda Exupéry’nin uzayında dönüyor. Zaten birkaç küçük eşya uzay boşluğunda. Duvarda bir pano bile. Odayı alacak. İçinde bulunduğu evle birlikte. Zaten anıların içine edilmelidir. Öyle mi anlaştıydılar. İçine kusulmamış odalar uzayda dolaşan modüllerdir. Zaten bir oda boşluktan başka ne verir insana? İddiaya var mısın: Modül araçtan uzaklaşırken paniğe kapılan sizden değildir. Pişmanlık sürdükçe Savaş, ithamlar da sürer. Modül görülemeyecek kadar uzaklaşmış. <em>Bu oda üç boyutludur. Duvarlar tavan ve zemin. </em><em>Kasıt bir davranışa dönüşmüştür. Fail kaçış yönünde ilerlerken mağdur henüz belli değildir. Hazır bulunanların arasındaki ilişki ve maddi deliller hakkında bilgiler yetersizdir. </em></p>
<p><strong>(Olay Yeri kısa öyküleri sürecek)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FÜNİKÜLERDE SON BAKIŞ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:24:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12741</guid>
		<description><![CDATA[Ayakta duruyor Defne. Beyaz pantolon var üzerinde. Ben oturuyorum. Küçük valizim ilk basımlarına ulaştığım eski şiir kitapları ile dolu, ayaklarımın arasında. Çamaşırlar, havlular arasından bulup bulamayacağımı bilmediğim için kalabalıkta açmaya cesaret edemiyorum. Ona kitaplardan birini vermeyi istiyordum. Şiir sever Defne. Daha çok şiirle süsler pürüzsüz hayatını. Basit acılara şiirle görkem katmayı sever. Birkaç saniye sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ayakta duruyor Defne. Beyaz pantolon var üzerinde. Ben oturuyorum. <span id="more-12741"></span>Küçük valizim ilk basımlarına ulaştığım eski şiir kitapları ile dolu, ayaklarımın arasında. Çamaşırlar, havlular arasından bulup bulamayacağımı bilmediğim için kalabalıkta açmaya cesaret edemiyorum. Ona kitaplardan birini vermeyi istiyordum. Şiir sever Defne. Daha çok şiirle süsler pürüzsüz hayatını. Basit acılara şiirle görkem katmayı sever.</p>
<p>Birkaç saniye sonra araç duracak, kapı açılacak, Defne inecek, benim birkaç durağım daha var. Kaygısızca oturuyorum. Vagonun hafif ışıkları altında yüzünün yansıması karşı camda çok güzel görünüyor. Defne’ye bakıyorum, bir elini hafifçe kaldırıp son selamı verip son bakışı fırlatacak bana. Yüzümün anısını yanına alıp gidecek. Vedalaşma bahanesi ile bile yüzüme yüzüyle temas etmeyişini veya elimi sıkmayışını hiçbir hücrem anlayamıyor. Demek ki diye yorumluyorum, birer görsel imgenin perdeye düşmesi gibi düşünüyor, gölge oyunu sahnesi türünde. Gözünde ziplenmiş bir Defne.</p>
<p><em>Şimdi kirpikleri yanıyor ateşten.</em></p>
<p>“-Zihnine girip bütün nöronlarını yakasım var” dediğini, son bakışmayla birlikte hatırlıyorum.</p>
<p>Buluşmalarımızın her biri için söyleyebileceğim şey bir karşılaşma olmasıdır. Biz hiç özellikle bir araya gelmedik. Bunu yaptığımız an birbirimize sunacağımızın hiç olmasından mı korkuyorduk? Bilmiyorum. Ama her karşılaşmamız müthiş hızla akan, kendi konusu ve hızı olan, bir bahanesi olduğu için orda olabildiğim, doğallığı bozulmadan tekrarı olması için birçok şeyi verebileceğim anlardı. Defne doğrudan bana bakmıyor, ama hani gözle olmayan o bakışın bana kitlendiğini biliyorum. <em>Defne</em><em>’nin kadınlığını bulup çıkaracağım uzun bir tünel tahayyül ediyorum.</em></p>
<p>“-Sen İstanbul gibisin” demişti, bana erkekliğimi aşan bir genişliği ona tattırdığımı anlamam için. Onun için de gösterge çarpışmaları haline gelen bu konuşmalar bir Dante cehennemi, bir Odysseus yolculuğu, insanlığın birikiminin gelip dayandığı ilkel haldir. Doğrudan cinsel bir konuşma yapabildiğimizde bile kontrolü elden bırakmayan Defne, insanlık olarak her şeyin sonuna geldiğimizi biliyor. Onun hep yaşattığı eskataloji içinde oyuna kendini bırakmaktan başka çare yok. Oyun oynuyor, hep online, aç kalmayacak kadar çalışmaktan yana. Detaylı bir öte dünya tasarımı yok belki, fakat dünyevi etiketlerin ötesinde kurabilmiş kendisini. Defne’yle bir öpüşmeye başlasak tüm insanlık birbiriyle öpüşmüş olacak. Hissettiğim şey bu. Üstümüzdeki bu ağırlık, dayandığımız bu nokta bizi yoğun parçacıklar haline getirdiği için, hep ayığız, bedenlerimizi hissedemiyoruz. Defne benim erkekliğimi görmeyi istiyor, ben basitçe onunla ne yapacağımı bile bilemiyorum. Görmek isteyen bir çift göz olarak, kendini hep bakış öznesi olarak sunuyor bana. Hazzı öteleyecek olan bu durumdan, aygıtların arkasından birbirimize bakışımızı çok tehlikeli buluyorum. Tüketici, kırıcı olacağını zannediyorum. Alelade bir zevki, tam da alelade olduğu için zevkli olacak o şeyi hiç bilemeyecek olmamız ne kötü!</p>
<p>Onu malzemeye dönüştürecek bu olası bakışa bedenini sunduğunda bulunduğu odada yalnız olacak ve dokunuşu hayal edeceğiz. Onun hiyerogliflerini sevişirken çözebileceğimi biliyorum, dokunduğum her noktası bana cevap verecek, fakat bakış olarak kurguladığında o kendini, benden korunabilecek. Savunmasız ortada durduğunda ise, gözümle <em>onu yorumlamaktan</em> kendimi alamayacağım. Bunu anlıyor. Hazzın içinde dağılıp dursa bile, benim katılımsız halim yorumumu görmediği o anlarda kafasını kurcalayacak: <em>Ne düşünüyor?</em></p>
<p>Defne bir yarı-tanrıça gibi karşımda, onu tanımlayamadığım bir şekilde seviyorum. Ama aynı anda hiç olmuyoruz, ben ordayken onu korunaklı buluyorum, ayrıldığım anda hep bana düşüncesi ile eşlik ediyor. Kafası kafamın yanında hep. Defne ve ben bedenlerini terk etmiş, aradaki aygıtlar kadar bedenleriyle kalabilen zihinsel organizmalarız.</p>
<p>“-İletişimimiz ölülerin iletişimi gibi Özgür” diyor o.</p>
<p>“-Neden ve nasıl anlamıyorum ama öyle” ve ekliyor “ancak Lazarus kadar ümitsizler bu kadar rahat anlaşabilirler”.</p>
<p>İşte o cümle. Hastalık bulaşmış. Ümit pandemik bir üçüncü dünya hastalığıydı. O kafasıyla geldiği sonda beni buluyor, ben kafamla gidilebilecek her yere gitmiş değilim, ancak yaşlanmanın, yani reel sonun farkındayım ve o sona gelmeden, kafamdan azat olmak istiyorum. Sevişebilseydik anlardık belki hakikaten sonsuzluğun Kierkegaardcı yorumlarına filan gereksinimimiz var mı? Belki de her şey son derece hormonaldi. Yokluyorum kendimi, onu kadın kendimi erkek gibi düşünmemişim hiç. Beynimde onun isteğinin karşı-kodları olmadığı için böyleydi bu. Bendeki istek tek başına yalıtık bir şey olarak &#8220;kapalı&#8221; idi çünkü. Ondaki arzuyu aklımla biliyordum, ama bunu mesela betimlenmiş bir iştah olarak görmemiş olmam beni hep ayık kaldığım bir sahada tutuyordu. O bakışı biliyorum, onda görmedim hiç. Son ana kadar.</p>
<p><em>İnmesine bir durak kala beyaz pantolonun tüm muhtevası da gözünün karasına doluşuyor.</em></p>
<p>O, gözün de bilgisayardan farksız bir aygıt olduğunu biliyor. Dank ediyor kafama birden, o durumda bedenini tümden bir malzeme olarak bana sunmayışı anlamsız bir cimrilik gibi görünüyordu bana, mesela “bir kahve alır mısın” demesi gibi onu ekranda görüntüleyebilmeliydim. Bedeni hiçbir mistik yük taşımayan bir aygıt ve amaçlar doğrultusunda yüceltilebilen, anlam yüklenen şey değil miydi üstelik. Ve memeleri de. “Çok hoş çok anaç görünüyor” dene de bilirdi bir çatala.</p>
<p><em>Tutuşmuş gözlerinde hepsini dize gelmiş görüyorum o anda. </em></p>
<p>Güzel bir müzikle biraz uzaklaşabildiğim, ancak sanatta kendine bir vaha yaratabilmiş ümitsiz zihnim, hiçbir mistik çareyle avunamayan kalbim, elle tutulur bedensel varlığım, hayatta bulunan total mutluluğun kimseye yar olmadığını pek iyi biliyor. Bütün perdeleri sımsıkı kapattım Defne’yle. Onu yanıltmayı istemedim hiç: Mutluluk sözcüğünü kullanışım, tanımsız iyilikleri hazları filan kendinde toplayan bir sözcük diye. Yoksa güneş sızmıyor içeri. Somut güneş. Hayat iyi bir program gibi dışımdan akıyor. Onu olmadığı bir kadın olarak hayal etmek haksızlık olurdu. İkimiz de belki cinsiyetsiz boş gösterenlerdik. Belki de gerçek bir son böyle bir şeydi. Etin tadıyla etin tahayyülü arasında milyon km. yol vardı. Defne, o cins kadın, aradaki fraktallarda, beklenmedik şekilde, sonsuzu umuyor olabilir miydi?</p>
<p>“-Sevişirsek geçer mi ki” dedi birden Defne, inmesine saniyeler kalmıştı. Ben saf saf teslim beklerken incelikle ateş açması! Bozuldum.</p>
<p>“-Sevişmeden de geçer” dedim “geçsinse dileğin”.</p>
<p>Aşk seyyar bir ruh olarak bir bedende konaklarken ardında kalana pek bakmıyordu. Çıktığı beden çöpü boylarken son bakış düşünsel bir efsane olmayı sürdürüyordu. Füniküler son bakışmamızın mezarı olurken biz entelektüel rolümüzün içinde kaskatı, toyluğumuzdaki düşüncesiz atılışlarımızın özlemine mahkûm edildik.</p>
<p>“-Hiçbir zaman cahil kuaför kızın aldığı tada dönemeyeceksin hanımefendi, oraya dönülmez” dedim zalimce.</p>
<p>Hesaplı darbesine karşılık beklemiyordu, kirpiklerini bile kaldırmadı bu kez, indi ve rahvan adımlarla yürüyen merdivene yöneldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GAME FOREVER</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:19:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12564</guid>
		<description><![CDATA[Şiirde yabancılaşmayı sağlayan unsurlar sıklıkla şaşırtıcılık veya buluş çerçevesinde değerlendirilir. İhmal edilen bir başka işlevi daha vardır ki o da şudur: kuralı henüz dil içinde oluşmamış bir kullanım yaratarak muhatabın zihninde bir inşa faaliyeti. Bu oldukça katı biçimci bir davranış gibi duruyor; fakat başka türlü fark kümesindeki anlamı aktarma şansımız yok. Bir şiirin dil içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şiirde yabancılaşmayı sağlayan unsurlar sıklıkla şaşırtıcılık veya buluş çerçevesinde <span id="more-12564"></span>değerlendirilir. İhmal edilen bir başka işlevi daha vardır ki o da şudur: kuralı henüz dil içinde oluşmamış bir kullanım yaratarak muhatabın zihninde bir inşa faaliyeti. Bu oldukça katı biçimci bir davranış gibi duruyor; fakat başka türlü <em>fark</em> kümesindeki anlamı aktarma şansımız yok. Bir şiirin dil içinde kaçak, içeri sızmış bir dil gibi kendi kurallarını işletmeye başlaması bundan dolayı dikkate değer ve nadiren gerçekleşen bir şeydir. Shelley’in kulakları çınlasın! Çoğunlukla da patenti yanlış ellere geçesi, kültürel iktidar eliyle. Şiir dili, muhatap olduğu topluluğa yabancı olabildiği oranda fark yaratır. Fark’ı oldukça özel bir anlam yükleyerek kullanıyorum.  Derrida’nın <em>differance </em>veya Lyotard’ın <em>differend</em>’inden kılpayı başka bir şey, şiire özel olarak. Muhataptaki karanlık bölgenin muhatap tarafından ortaya çıkarılmasını sağlayacak bir karşılık bölgesi. <em>Eşlenik</em> bölge. <em>Tek kullanımlık norm</em> diyelim ona.</p>
<p>Şiir diyalojik olabildiği oranda <em>kabul edilemez</em> olmayı da sürdürecektir. Çetin bir savaş durumundan söz etmiş oluyoruz. Bu, kuru sıkı bir muhalefetten, ezberlenmiş bir yer altı söyleminden, lafla etik gemisi yürütmekten oldukça başka bir şey. Diyalog ancak ve ancak karşılıklı mutabakatsızlık durumunda ortaya çıkabilir. Aslında –hadi bu sırrı da verelim- <em>einfühlung</em> da bir aldatmacadır. Kimse kimsenin yerinde değildir. “Yerinde olsaydım”ın nesnel hiçbir karşılığı yoktur. Önce candır.</p>
<p>Yeni bir oyun icat etmek ve birine kurallarını anlatmaya çalışmak oldukça diyalojik bir konuşma yaratmaktadır. Oyun icat etmek şiir yazmaktır. Mucit, başkasıyla olan dilsel bağda asimetriyi ortaya çıkararak çalışır. Şair de. “Herhangi bir sözcükle canın ne istiyorsa onu söylemek gibi bir şey olamaz. Yaptığımız her yeni uygulama karanlıktaki bir sıçrayıştır; her mevcut niyet, yapmak istediğimiz herhangi bir şeye uyacak şekilde yorumlanabilir. Öyleyse ne uyum olabilir ne de çatışma.” (Kripke)</p>
<p>Dua, günah çıkarma, Tanrıyla konuşma vb. görünüşte tekyönlü olan fakat inanan kimsenin bir şekilde –lütuf ve kazalara yüklenen anlamlar aracılığıyla- cevap aldığını düşündüğü eylemler de bize bu konuda bir şey öğretebilir. Bu eylemler esnasında olan şey, aslında kişinin benliğini kurmasıdır. Tövbe, affediş, istek, rica, tapınma vb. tümüyle başkasıyla olan bu ilişki –karanlıktaki bir sıçrama!- esnasında oluşan şey, ortaya çıkan sonuç dilseldir ve bu benliğin öteki sayesinde süreğen oluşudur. İnandığı için bir “şey”le, bir “kimse”yle <em>irtibat</em> halinde olan insanda benlik sürekli kurulma aşamasındadır. Kimse ve şey olarak genişletmemin sebebi, bunu cezbe gibi durumlardan ayırmaya çalışmamdır. Cezbe sağırdır. İrtibatı keser. Mutlak ötekiye katılarak ötekinin parçası olmayı düşler.</p>
<p>Oysa bizim için birisinin <em>kendisinden ayrılmadan</em> bu eylemlere devam ediyor oluşu önemlidir. Aşk gibi kuvvetli durumlarda <em>dilin kaçıyor </em>oluşu da bu dilsel kurulmanın sekteye uğradığının nefis bir kanıtıdır. Benlik askıya alınır. Fakat aşkın elde tutulamayan bir şey oluşu, ötekiyle ilişkinin hep asimetrik kalmaya mahkûm oluşu, yani dolaylı yoldan Zenon paradoksu (Mesafe ile başedilemez. Zenon paradoksu birçok esere uygulanabilir. Proust, heteroseksüel karşılaşmanın imkânsızlığı masalını beslercesine “her cins kendi köşesinde yalnız ölecek” demiştir.) sayesinde <em>zamanla</em> kendimizi yeniden <em>açıklıkla</em> görmeye başlarız. Şiir kendinden biraz geri çekilebilmeyi de gereksinir daha iyi görmek için. Kripke haklıdır. Ne gerçek uyum ne de gerçek çatışma mümkündür. Diyalog ancak bu ne başı ne sonu olan patika yolda sürer sürerse. Yanıtlar ve sorular hiç eşleşmeden. Korku ve ümit arasında sürüyor oyun.</p>
<p>*<em>Çoksesli Şiir Sözlüğü</em>’nün Asimetrik Diyalog maddesinde genişletilmiş olarak yer alacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR KERE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/bir-kere/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/bir-kere/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:20:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12089</guid>
		<description><![CDATA[Daha evvel hiç görmediğim ve bir daha hiç karşılaşmayacağım birinin yüzüne yakından bakarken onu ölünceye dek görmeyecek olmanın nasıl bir şey olacağını düşlüyorum. Bir kereliğine katıldığımda bir yaşama, bir ağacın altında biraz durduğumda, çektiğimde bir kokuyu derine hazla ama bir kere. Bir sabunu toprağa gömer gibi. Tek bir bilinçte bile olsa birini yok ediş. Bunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Daha evvel hiç görmediğim ve bir daha hiç karşılaşmayacağım birinin yüzüne yakından bakarken onu ölünceye dek görmeyecek olmanın nasıl bir şey olacağını düşlüyorum.</p>
<p>Bir kereliğine katıldığımda bir yaşama, bir ağacın altında biraz durduğumda, çektiğimde bir kokuyu derine hazla ama bir kere. Bir sabunu toprağa gömer gibi. Tek bir bilinçte bile olsa birini yok ediş. Bunu anlatmalıydım size.<span id="more-12089"></span> Güzel bir deneyimi ne zaman tekrar etmek istesem, ilkini öldürmekten başka bir şey yapamadığımı gördüm. Özlemi dindirme arzusu bizi sefilleştiriyordu. Özleyecek kadar çok sevdiğimizde bir şeyi, bir insanı, bir anıyı, bir şehri ona doğru yöneldiğimizde artık yönlü biriyiz. Yönü olan biriyiz. Yön insanı tekrara iter, yöneldiğimizde varırız. Varınca alırız. Artık ikincidir bu. İkincinin üçüncüye üstünlüğü yoktur. 5000. ve 5001. arasındaki ihmal edilebilir fark sıfır gibi görünen bir küçüklüktür. Özlemi dindirmediğimizde ise açık kalıyorduk. Açık kalmak, sefillikten iyidir. Tam anlamıyla boş bir yaşam yoktur. Güzel bir deneyim daha yaşanır. Kendi tekilliği içinde onu diğerinin yanına benzerlik kurmadan, ilişkilendirmeden koyabilir miyiz? Kuralımız açık: Yinelemek isteği bastırılacaktır. Özlem, özlem olarak korunacaktır. Tekil deneyim ve özlem birbirini yozlaştırmamalıdır.</p>
<p>“İnsanın karakteri varsa, tekrar tekrar olup biten tipik bir yaşantıya sahiptir.” (Nietzsche) Güvenilir mi olmak istiyorsunuz, tekrar etmeyi göze alın. Birisini göstererek “onun tarzı var” demişlerse bilin ki o kişi yaşamına tekrarın tekdüze büyüsünü serpiştiriyor. Tekrar insanı karakter sahibi kılar, evet. Filan kişi her gün bu saatlerde köprüden geçerdi. Alın işte, köprüden geçişi alelade olmaktan çıkarıp bir ayine dönüştürdünüz. Ayinler aklını başından alır insanın. Bir kerelik deneyimde bize tat veren ama hafızada kalmayan, hayalde değişen ayrıntılar, ayine dönüşmüş bir yaşamda temel gerçekler olarak boy gösterir. Bir kereliği ile bir kaza süsü edinmiş güzellik, törensel bir yaşamda yinelendiği anda korku vericidir. Fakat her gün aynı saatte köprüden geçen adam için değil, eve farklı dönüş yollarından dönen bir adam için köprüdeki taşlaşma korku vericidir. Biri için özel olan bir kadın, o anda, aynı kişi için alelade olan bir kadının aldığı zevke öykünür.</p>
<p>Sevgilinin dudaklarını en çok özlediğin anda bile “yeniden olmasın” diyebilmek, sadece “bir kere”cilerin cesareti. İlkinin güzelliğini tek olarak saklayabileceğin ve hatırada onunla baş edilemeyecek kadar büyüyeceği için. O anı; gerçek benzerlerini, taklitlerini doğurarak ölmek yerine, özleminin büyük itme gücüyle şiirini doğurmayı hak eder. Sevgilinin kokusunu bin kere alsa daha büyük bir “koku fikri”ne ulaşabilir mi insan? Yoksa aksine, bir kokunun nasıl da sıradanlaştığının büyük tanığı mı olur? Ama bir şiir, sevgilinin kokusunu koku olarak –kelime olarak değil- nasıl saklayacak? Güzel mi, harika mı, etkileyici mi, muhteşem mi, öldürücü mü, cezp edici mi, mahvedici mi? Yaşantısal tekrarla ölmesine razı olmadığımız kokuyu, nostaljiden arıtıp dile gömmemiz, bu da işte Tekrar’ın bize yaptığı nanik.</p>
<p>Yaşadığı hiçbir şeyin tekrarını gönülden istemeyen bir insan düşlemeye çalışıyorum. O, olmaya çalışıyorum.</p>
<p>Müzik, edebiyat, sinema hepsi tekrarın ve çeşitlemenin sayesinde bir üsluba sahiptir. Aralıklı tekrarlamayla leitmotifin gördüğü iş, müzikte nakarat, sonatta rondo. Ve ne tuhaf şairlerin bir kadını sevmekte hem de daha o anda tekrarı istemesi. “hıçkırıkların ve kahkahan, gülüm, / pırıl pırıl beyaz dişli kahkahanın tekrarı.” (Nâzım) “Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum / Ellerini beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz / Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum” (Cemal Süreya)</p>
<p>Edebiyat, tekrarlara bağımlı yazarların tekrarlayarak yaşamın o anda çakılı kalmasını arzu edişidir. Yazar, hareketi tekrarların sağladığı art ardalıkla ve o hız duygusuyla verir. Yaşamda tekil olarak yer alan ve şuursuzca kavranan hareket, ilk kez olup biten bir olay, onunla tanışık olmadığı için kişinin keşfine –olgunun mahiyetine dair bir anlamaya- bile izin vermeyen bir olgu, edebiyatın ritmik dünyasında ardışık hareketlerle temsil edilir. Kaderin oyunları eserde gösterilir. İnanılmaz bulunacak tesadüfler, onlara kanmamıza engel olacak biçimde edebîleşir. Gerçekte daha fazlasına maruz kaldığımız bu tesadüfler tekrarlandıkça hayattan daha da uzağa düşer ve yalnızca işe yaramayan bir imkânsızlıkla teskin ediliriz. Yeniden olacağı kanısı uyandırmak, işte edebiyatın sürekliliğini sağlayan şey bu hissi vermeyi becermesidir. Oysa hiçbir şey yeniden olmayacak. Güzel veya değil, yeniden olmayacak.</p>
<p>Uzayda iki farklı nokta asla çakışmaz.</p>
<p>Bir insan hastalığı olan ümidi körüklüyor edebiyat. Ümit ediyor ve nasılsa yeniden olacak diye hayatı hor görüyoruz. Sağlam bir okur, keskin gözleri olan bir okur gerçeği görüyor. Gerçek, keskin gözlere bile gerek olmadan ortada, apaçık.</p>
<p>Bir adım geri çekilip edebî karakterlerin kader kesitlerine değil, bütün olarak o esere bakalım. Büyük tabir edilen eserlere bakalım. O hayat bir kezdir ve tekrarı yoktur. Özellikle bir toplumun seçilmiş bir kesimini anlatan eserlere bakalım. İlişkiler ağı ve kişilerin birbirlerinin kaderleri üzerindeki etkisi tektir. Benzersizdir, harikuladedir, üstüne eğilinesidir, tektir. Yaşamda da öyledir. Ancak yaşamda bütün olarak göremediğimiz, iki kişi arasında kalan konuşmalarda dolaşan bir hayaletin bildiği, umulmayan gizli yakınlıkların deşifre edebileceği, farklı kişilerin anlarından çekilip çıkarılacak parçalarla belki biraz cisimleşebilecek olan o harika sarmal yavaş yavaş bizden uzaklaşıyor.</p>
<p>Onu öylece tutabilecek bir el düşlüyorum. Anılarımızı –biz yani aynı şeye tutunmaya çalışanlar- birlikte taze tutup donduracak ve onu nostaljiye bulamadan, çıkar duygusuyla köpürtmeden, ölüme karşı savunacak bir dimağ düşlüyorum.</p>
<p>Gerçekte bir kere sahip olunabilir bir yaşama. Dram da sevinç de bir kere bir bütün olan yaşamın içine dağılma biçimleriyle tektir. Tekrar gibi görünen benzerlikleri ilk fark ettiğimizde buraya kadarmış deriz, döngüye girdik sanırız. Sonra farklı bir şey gelir. O zaman döngünün değişkenliği ortaya çıkar. Döngüler çeşitli noktalarda kesişip ayrışmaktadır. Değişmeyen insanlardır. Yazgıların kesişmeleri ve insanların tek bir yazgıyı paylaşmaları olağandışı görünmekle birlikte oldukça gerçektir. Jameson der ki: “Bireysel yaşamlar birbirlerinden ayrı olsalar da, birbirleri üzerinde bizim pek de farkında olmadığımız gizemli bir etkide bulunmayı alttan alta sürdürürler. Bu tür etkilerin oluşturduğu ve George Eliot’ın ‘insan yazgılarının gizli çakışması’ olarak adlandırdığı ağ, olağanüstü görü anları dışında gündelik bilinçten gizlenen toplumsal dokunun gövdesini ve gerçekliğini oluşturur.”</p>
<p>Kendi hayatının bütününü görememe, insanın bütün edimlerindeki gafleti açıklıyor. Blanchot, bir yazarın kendi eserini okuyamaması üzerinde dururken, eserin erişilmezliğinden bahseder. “Kendi kendini okumanın olanaksızlığı, eserin açtığı boşluğa bu andan itibaren bir eklemede bulunmaya yer olmadığının ve dolayısıyla tek olasılığın aynı eseri sonsuza dek tekrar tekrar yazmak olduğunun keşfiyle çakışır.” Ama aynı hayatı sonsuza dek yeniden yeniden yaşama şansımız yok. Bütününü göremediğimiz kendi hayatımız, bütününü gördüğümüz kaderlere bakarak tefsir edilebilir mi? Edilsin veya edilemesin, hiçbir şey yeniden olmayacak.</p>
<p>Bütünüyle zamansallıkla yaralanmış –ama böylece- bir kerelik hayatımız, tümüyle tasarımsal bir ağız tarafından, kolektif bir rüya gibi, kendi muhtemel anısıyla çakıştırılmaya çalışılmadan zamansız bir boşlukta kurulabilir mi? Tekrarlayarak kirletmediğim muhteşem anları böylesi bir kurguda okuduğumu düşlüyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/bir-kere/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TATTOO</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/tattoo/2011/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/tattoo/2011/10/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Sep 2011 22:31:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11864</guid>
		<description><![CDATA[Gece indiğinde Kurtuluş parkının etrafında dört tur attı genç adam. Aynı gecenin sabahında bacağının ön tarafına kocaman bir simurg çizdirdi Burcu. Ankara’nın en iyi dövmecisi bu kuşu saniyede 150 defa deriye girip çıkan elektrikli iğnesiyle boyadı. Bir vazgeçişin bedene boyayla işlenmesi 1buçuk saat kadar sürdü. Burcu her uyandığında görmek istediği için kuşu bacağının ön kısmına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gece indiğinde Kurtuluş parkının etrafında dört tur attı genç adam. <span id="more-11864"></span>Aynı gecenin sabahında bacağının ön tarafına kocaman bir simurg çizdirdi Burcu. Ankara’nın en iyi dövmecisi bu kuşu saniyede 150 defa deriye girip çıkan elektrikli iğnesiyle boyadı. Bir vazgeçişin bedene boyayla işlenmesi 1buçuk saat kadar sürdü. Burcu her uyandığında görmek istediği için kuşu bacağının ön kısmına çizdirdi. Her uyandığında önce midedeki ağrıyı hissediyor ardından bacağındaki simurgu anımsıyordu. Simurg, Enes demekti. Enes’in gölgesi demekti. Hayır, aslında Enes’ten kalan boşluğun somutlaşması demekti. Boşluklarla baş edemiyorsak bir kuş çizerdik. Burcu, o sabah önce bacağındaki tüyleri aldı. İğne derinin 1 mm altına kadar giriyordu sadece. Derinin kemiğe yakın olduğu yerler acıyordu. Outline bittiğinde Burcu, Enes’in görüntüsünün bulandığını fark etti. Bacağa işlendikçe bir gerçek olarak kayboluyordu adam. İşi biten aydıngerin kendisine verilmesini rica etti kız kibarca. Üstünde 7-8 sigara içip söndürdü. Aynı saatlerde Münir uyuşmuş vaziyette yatakta uzanmaktadır. Öğlen 14:00 suları.</p>
<p>Karşılaşsınlar mı, Kurtuluş parkı etrafındaki olağan turlardan birinde, mesela Burcu ordan öyle geçerken Münir onu görebilir. Ama ben bunu inandırıcı bulmuyorum. Sokakta sizi kafanızın içindeki çınlamadan kurtaracak kimseyle karşılaşamazsınız. Münir’in Burcu’yu görmesi imkânsız. Bay C kimseyle karşılaşmadı mesela, biz bunu edebiyattan biliyoruz. Onun kalabalıklar arasına karıştığını hayal etmekle avunamayız. Münir’in bir insanda çok seveceği parça, Münir’in bir kadında bayılacağı fetiş nesne Burcu’da bulunuyor. Ama o fetiş nesne çıplak gözle, güpegündüz, sokakta görülemez. Hele gece hiç. Burcu, Münir’i kendisine âşık edecek o nesneyle doğduğundan beri yaşamaktadır. Burcu parkın kenarından yürüyüp giderken, akşamüzeri, karanlık çökmüş, Münir karşıdan ona doğru gelecek, Münir’in sokak saati yeni başlamış, Burcu ise eve dönüyor. Burcu bugün geç kalmış, hızlı adımlarla yürüyor, bacağında kabuk tutmaya başlamış kuşun tarihî anlamına sarılıyor. Münir’deki aşırılığın onu tatmin edeceğini biliyoruz. Ama bizim onları karşılaştırma gücümüz yok. Ne yaparsak yapalım, aralarında şu an 50 m’ye inmiş mesafe birkaç dakika sonra ters yöne açılacak. Aynı hizaya geldiklerinde Burcu bir erkek olduğunu bile fark etmiyor Münir’in, Münir’se doğal bir refleksle karşıdan gelen güzel kadına şöyle bir bakıp uykusuz gözlerini yine ayakkabılarına çeviriyor.</p>
<p>Münir Cebeci tarafına, Burcu da Kızılay tarafına yürümeye devam ediyor. Ay ışığında birinin gölgesi önüne diğerininki arkasına düşüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/tattoo/2011/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADALET AĞAOĞLU İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 13:24:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11709</guid>
		<description><![CDATA[ADA­LET AĞA­OĞ­LU’YLA RO­MAN­LA­RI, ÖY­KÜ­LE­Rİ VE Tİ­YAT­RO­LA­RI ÜZE­Rİ­NE: “HİÇ­BİR ŞEY­DEN ÖĞ­REN­ME­DİM YA­ZA­RAK  ÖĞ­REN­Dİ­ĞİM KA­DAR.” — Ya­zar­lı­ğa ti­yat­ro eleş­ti­ri­si ve şi­ir ya­za­rak baş­la­dı­nız. Son­ra oyun yaz­dı­nız. Oyun­la­rı­nız­da top­lu­mun so­run­la­rı­nı, gün­cel ge­liş­me­le­ri ve bi­re­yin dra­mı­nı top­lum­sal bağ­lam­da iş­le­di­niz. Oyun­la­rı­nız ti­yat­ro­lar­da oy­nan­dı. Rad­yo oyun­la­rı­nız­dan ba­zı­la­rı ya­ban­cı rad­yo­lar­da ses­len­di­ril­di. Da­ha son­ra ro­man­lar ve öy­kü­ler yaz­dı­nız. Bir Dü­ğün Ge­ce­si önem­li ödül­ler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADA­LET AĞA­OĞ­LU’YLA RO­MAN­LA­RI, <span id="more-11709"></span>ÖY­KÜ­LE­Rİ VE Tİ­YAT­RO­LA­RI ÜZE­Rİ­NE: “HİÇ­BİR ŞEY­DEN ÖĞ­REN­ME­DİM YA­ZA­RAK  ÖĞ­REN­Dİ­ĞİM KA­DAR.” </strong></p>
<p><em>— Ya­zar­lı­ğa ti­yat­ro eleş­ti­ri­si ve şi­ir ya­za­rak baş­la­dı­nız. Son­ra oyun yaz­dı­nız. Oyun­la­rı­nız­da top­lu­mun so­run­la­rı­nı, gün­cel ge­liş­me­le­ri ve bi­re­yin dra­mı­nı top­lum­sal bağ­lam­da iş­le­di­niz. Oyun­la­rı­nız ti­yat­ro­lar­da oy­nan­dı. Rad­yo oyun­la­rı­nız­dan ba­zı­la­rı ya­ban­cı rad­yo­lar­da ses­len­di­ril­di. Da­ha son­ra ro­man­lar ve öy­kü­ler yaz­dı­nız. Bir Dü­ğün Ge­ce­si önem­li ödül­ler al­dı. Ça­lış­ma­la­rı­nız üze­ri­ne bir­çok ya­zı ve ki­tap ya­zıl­dı. Bu­gün­den ge­ri­ye bak­tı­ğı­nız­da; “yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim, tat­min ol­dum” di­ye­bi­lir mi­si­niz? </em></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/adalet1.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-11718" title="adalet1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/adalet1.jpeg" alt="" width="200" height="200" /></a>— Ya­zar­lık se­rü­ve­ni­mi özet­le­me­niz be­ni ede­bi­yat tür­le­ri ala­nın­da ucu so­nu be­lir­siz ara­yış­la­rı­ma al­dı gö­tür­dü. Ara­dık­la­rı­mı bu­la­bil­dim mi, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim mi? Bu so­ru­nuz kar­şı­sın­da dü­şü­nüp kal­mak­ta­yım. “Evet, bul­dum” ya da “ha­yır, hiç” di­ye kes­ti­rip at­mak­ta da­ra düş­mek­te­yim. Çün­kü, önün­de so­nun­da her ye­ni adı­mı­mı bir ön­ce­ki­ni ye­ter­li bul­ma­dı­ğım için at­mış bir ya­za­rım. Ti­yat­ro oyun­la­rın­dan ro­ma­na, ro­man­dan hi­kâ­ye­ye ge­çiş­le­rim­de de de­ne­me­ler, değ­ini­ler der­ken yıl­lar son­ra bir sah­ne oyu­nu da­ha ya­zı­şım­da ay­nı yet­mez­lik duy­gum bas­kın ol­muş­tur. Ha­ya­tın so­mut­luk­la akı­şı çer­çe­ve­sin­de da­ha fark­lı kış­kır­tı­lar da var ta­bi­i. Ör­nek­se ruh­sal bu­na­lım, da­ral­ma, kay­gı ya da ânî bir ay­dın­lan­ma­ya uğ­ra­mış­lık ha­li gi­bi&#8230; Özel­lik­le, bir tra­fik sal­dı­sı­na uğ­ra­mam ne­de­niy­le ta­nış­mak zo­run­da kal­dı­ğım ça­re­siz­lik, bu­nun ya­nı­sı­ra mah­cu­bi­yet hal­le­riy­le ya­tıp kalk­ma­ya baş­la­mam gi­bi.</p>
<p>As­lo­lan bü­tün bun­la­rın na­sıl kur­gu­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği­nin pe­şi­ni ko­va­la­mak. Bu ara­yış­la­rım hâ­lâ da­ha sür­mek­te. Onun için: “Evet ta­mam, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi yap­tım bit­ti,” de­mem epey güç. An­cak şöy­le bir doy­gun­lu­ğum ol­du­ğu­nu his­se­de­bi­li­yo­rum: “Be­nim ya­zar­lı­ğa baş­la­dı­ğım sı­ra­lar­da, şi­ir­le­rim ara­da bir şur­da bur­da çı­kar­ken ol­du­ğu gi­bi oyun­la­rım oy­na­nır­ken, ro­man­la­rım, hikâye­le­rim ya­yın­la­nır­ken de hem ya­zı­lı hem gör­sel plan­da ge­niş bir ta­nı­tım ağı söz­ko­nu­su de­ğil­di. Bir iki ‘kül­yut­maz’ ede­bi­yat eleş­tir­me­ni var­dı ama on­lar da ka­le­mi el­le­ri­ne; ‘ben sev­dim, her­kes sev­sin, bu eser yay­gın­laş­sın, sa­tı­şı art­sın, ya­za­rı da da­ha iyi­ye doğ­ru ce­sa­ret bul­sun,’ di­ye de­ğil, san­ki he­men he­men ya­zar­da bir ku­sur ‘ya­ka­la­mak’ için alır­lar; ara­ya ta­ra­ya bu­lur­lar­dı da&#8230; Fa­kaa­at, bu­na kar­şı­lık ‘okur’ de­ni­le­bi­le­cek, oku­duk­la­rı üs­tü­ne tar­tış­ma­ya açık bir okur ‘ka­bi­le­si’ de var­dı. Ar­tık bu ka­bi­le üye­le­ri­nin ku­lak­tan ku­la­ğa fı­sıl­da­nış­la­rı­nın et­ki­si­ne gö­re ya var­dı­nız, ya yok­tu­nuz. İş­te ben, bel­ki de ye­ri ve za­ma­nı­na uy­gun düş­tü­ğün­den bu oku­run be­nim­se­di­ği, hat­tâ gi­de­rek sa­hip­len­di­ği ya­zar­lar­dan bi­ri­yim san­ki.”</p>
<p>Za­ma­nın akı­şıy­la okur sa­yı­sı, ka­li­te­si, tu­tu­mu de­ğiş­miş ol­sa da, ni­ha­ye­tin­de ben onun­la hep ele­le yü­rü­müş, de­ği­şip dö­nüş­mü­şüm duy­gu­su için­de­yim. Kı­sa­ca­sı ga­li­ba ken­di oku­ru­mun ya­za­rı­yım. Bu­nun böy­le al­tı­nı çi­zi­yo­rum, çün­kü her­hal­de bi­li­yor­su­nuz, il­kin­den so­nu­na ka­dar bü­tün eser­le­ri­min iç­le­rin­den parça­l­ar eş­li­ğin­de ele alın­dı­ğı Seç­me­ler ki­ta­bı­mın ye­ni ba­sı­mı İş Kül­tür Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan Oku­ru­nun Ya­za­rı di­ye ya­pıl­mış­tır. Bir ba­kı­ma ay­nı okur ede­bi­yat in­ce­le­me­le­ri­ni, eleş­ti­rmen­le­ri­ni de ken­di­ne kat­tı­ğı­na gö­re, ona olan bor­cu­mu çe­şit­li en­gel­le­me­le­re rağ­men sab­rım ve ener­jim ora­nın­da öde­miş bu­lun­du­ğu­mu dü­şü­nü­yo­rum. Bu an­lam­da içim ol­duk­ça ra­hat.</p>
<p><em>— “Kı­rıl­ma ânı” de­di­ği­niz bi­linç­li­lik du­rum­la­rı­nı önem­si­yor­su­nuz. Bü­tün ro­man­la­rı­nız­da böy­le top­lum­sal kı­rıl­ma an­la­rı­na yö­ne­lik bir za­man çer­çe­ve­si kur­du­nuz. Kı­rıl­ma an­la­rı bi­rey­ler üze­rin­de de kök­ten­ci de­ği­şik­lik­le­re yol açı­yor. Ro­man­lar­da­ki bi­rey­le­rin özel­lik­le bu de­ği­şik­lik­le­ri üze­rin­de iz­le­me­mi­zi sağ­la­yan gös­ter­ge­ler ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir mi? Eğer böy­ley­se bi­rey­le­re nis­be­ten edil­gen bir kim­lik de yük­len­miş ol­maz mı? </em></p>
<p>— ‘Kı­rıl­ma ânı’nı ‘Ay­dın­lan­ma ânı’ ile eş­de­ğer­de tut­mu­şum­dur. So­ru­nuz da za­ten bu­nu böy­le içer­mek­te. Ha­ni bir şey için eli­mi­zi al­nı­mı­za vu­ra­rak: “Hay Al­lah ya­hu!.” de­di­ği­miz bi­lin­ce çık­ma ânı&#8230; ‘Kı­rıl­ma’ ise yük­se­lip ge­len bir dal­ga­nın te­pe nok­ta­sın­dan kı­rı­la­rak par­ça par­ça da­ğıl­ma­sı ânı ol­du­ğu ka­dar, in­sa­nın ânî bir düş­kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ya­rak yı­kı­ma uğ­ra­ma ha­li&#8230;</p>
<p>Söy­le­mek faz­la ama, top­lum­la­rı bi­rey­ler yap­tı­ğı gi­bi bi­rey­le­ri de ta­rih­sel, si­ya­sal ve eko­no­mik ko­şul­la­rıy­la top­lum­lar ya­par. Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti’nin ana slo­gan­la­rın­dan bi­ri de: “Ta­ri­hi ya­pan el se­ni de ya­par” gi­bi bir şey­di. Ben bu slo­ga­nı Öl­me­ye Yat­mak ro­ma­nım­da bir hay­li de­for­me ede­rek açık­ca­sı ter­sin­den ba­ka­rak kul­lan­dım. ‘Kı­rıl­ma ân­la­rı’ ay­nı za­man­da da bi­lin­ci ha­re­kete ge­çir­me ân­la­rı­dır. Ro­man­la­rı­mın ki­şi­le­rin­de böy­le sar­sı­lış­la­rı, sar­sı­la­rak uya­nış­la­rı âni­den olup bit­miş sa­nı­lan ay­rın­tı­lar­la ver­di­ği­mi sa­nı­yo­rum. Kı­rıl­ma­lar, düş kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ma­lar ka­rar­ma­ya, umut­suz­lu­ğa mı yo­la­çar? Ha­yır, tam ter­si­ne! Ya­ban­cı ya­zar­lar­dan Rol­lo May’ın de­di­ği gi­bi: “İn­sa­noğ­lu­nun en ha­yır­lı lâ­ne­ti kı­rıl­ma, da­ral­ma, ça­re­siz­lik duy­gu­su­dur. Üs­tü­nü­ze dar ge­len göm­le­ği yırt­mak, düğ­me­le­ri­ni ko­pa­rıp ko­pa­rıp at­mak is­te­mez mi­si­niz? İş­te tam böy­le bir şey. Kı­rıl­ma ve da­ral­ma­nın te­mel kış­kır­tı­sı ne ola­bi­lir? Öz­gür­lük ara­yı­şı! Ba­ğım­sız­laş­mak, tam ken­di­si ol­mak öz­le­mi, hır­sı&#8230; Kur­tul­ma­ya, ha­re­ket­len­me­ye ne ka­dar esas­lı bir çağ­rı­dır bu. Öy­le de­ğil mi?</p>
<p>Ame­ri­ka­lı psi­ki­yatr ve fel­se­fe­ci ya­zar Rol­lo May’ın Ya­rat­ma Ce­sa­re­ti ki­ta­bı­nı okur­ken ba­kın iş­te şu sa­tır­la­rı­nın da al­tı­nı çiz­mi­şim: “Sa­nat­çı için ‘baş­kal­dı­ran’ sö­zü­nü kul­lan­dı­ğım­da ‘ih­ti­lal­ci­lik’ ya da de­ka­nın, rek­tö­rün bü­ro­su­nu ele ge­çir­mek gi­bi şey­ler­den bah­set­mi­yo­rum. Bu bam­baş­ka bir me­se­le. Sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) ge­nel­lik­le ken­di iç im­ge­le­ri ve hül­ya­la­rı­na dal­mış yu­mu­şak huy­lu in­san­lar­dır. Ama tam da iş­te bu on­la­rı bas­kı­cı bir top­lum için kor­ku­lu kı­lar. (Kay­gı­ya so­kar.) Çün­kü sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) in­sa­noğ­lu­nun ka­fa­ tut­ma gü­cü­nün ta­şı­yı­cı­la­rı­dır. Ken­di­le­ri­ni ‘Tan­rı­nın Ya­ra­dı­lış’ sı­ra­sın­da­ki ka­os­tan bi­çi­mi, (kar­ga­şa­dan dü­ze­ni) ya­rat­ma­sı gi­bi kao­sun içi­ne ona bi­çim ver­mek için gö­mül­me­yi se­ver­ler. Gün­de­lik, duy­gu­suz, alı­şı­la­gel­dik olan­dan hiç­bir za­man haz­zet­me­ye­rek de­vam­lı ye­ni dün­ya­la­ra doğ­ru ile­ri atı­lır­lar. Böy­le­ce ‘so­yun ya­ra­tıl­ma­mış vic­da­nı­nın’ ya­ra­tı­cı­la­rı olur­lar.”</p>
<p>R. May’ın “in­sa­nın en ha­yır­lı lâ­ne­ti da­ral­ma­dır,” de­di­ği şe­yi açık­la­ma­sı iş­te böy­le: Ka­os’un için­den in­sa­nın in­san gi­bi ya­şa­ma hak­kı­nı çı­kar­mak. Bir yer­de de: “Ge­çiş ve de­ği­şim dö­nem­le­ri psi­ko­lo­ji­si­nin bü­tün olum­suz­luk­la­rı da­ha iyi, da­ha gü­zel bir ge­le­ce­ğin gös­ter­ge­le­ri­dir” de­mek­te. Ben de bu­na kar­şı: “Çok iyi, ama teş­hi­se dik­kat!” uya­rı­sı yap­ma­dan ge­çe­mi­ye­ce­ğim.</p>
<p><em>— Baş­ka ro­man­lar­dan par­ça par­ça top­la­ya­bi­le­ce­ği­miz, ya­ni bir et­ki­si­ni ve­ya izi­ni gör­dü­ğü­müz, ya­kın ta­ri­hi de kap­sa­yan gü­nün ger­çek­li­ği ro­man­la­rı­nız­da özel­lik­le “Dar Za­man­lar” üç­le­me­sin­de so­mut bir ze­min ola­rak be­li­ri­yor. İn­san, ya­şa­ma­dı­ğı bir za­ma­nın psi­ko­lo­ji­si­ni bu ro­man ara­cı­lı­ğıy­la ya­şa­mış gi­bi iç­sel­leş­ti­re­bi­lir. Bir ro­ma­nın top­lum­sal ve si­ya­si ko­şul­lar­la âde­ta za­man­la ba­ğım­lı di­ye­bi­le­ce­ği­miz şe­kil­de bi­çim­len­me­si et­ki­le­yi­ci ol­mak­la bir­lik­te, za­man iler­le­dik­çe ro­ma­nın ba­zı yön­ler­den es­ki­me­si­ne yol aça­bi­lir mi? Okur ya­kın ta­rih bil­gi­sin­den uzak­laş­tık­ça ro­man­da­ki ba­zı ale­go­ri­le­ri an­lam­lan­dır­mak­ta zor­la­na­bi­lir mi? Si­zin ifa­de­niz­le “ta­rih­le oy­na­mak” bir ede­bi­yat­çı için “ateş­le oy­na­mak”a dö­nü­şe­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Za­man aşı­mı ya da anak­ro­nizm bağ­la­mın­da­ki en­di­şe­le­ri­niz­de bir hak­lı­lık pa­yı var. An­cak, –hay­li gü­le­sim gel­mek­te ama– özel­lik­le için­de bu­lun­du­ğu­muz bu za­man par­ça­sın­da şu­na da dik­kat ede­lim: Ha­liy­le tav­rıy­la gü­nü­müz­de ner­dey­se her şe­yi işgal et­miş bu­lu­nan post­mo­dern eti­ket­li ede­bi­yat, ro­man ‘her za­man her şey ola­bi­lir, ta­rih de, top­lum­sal ya­pı­lar da de­ği­şe­bi­lir; de­ğer­ler sis­te­mi gö­re­ce­li­dir, ya­pı­lan ya­pıl­mış, ya­zı­lan ya­zıl­mış­tır, an­la­tıl­acak olan çok­tan an­la­tıl­mış­tır; ya­ni ar­tık za­man za­man­sız­dır; yer­kü­re­nin dı­şın­da­dır’ vbg. ken­di­ne has ‘il­ke­ler­le’ ya­zıl­mak­ta, ha­ni san­ki bun­lar yep­ye­ni bir ya­ra­tıy­mış gi­bi su­nul­mak is­ten­mek­tey­se de onu bu­ra­ya ge­ti­re­nin dün­ler­de, uzak­lar­da kal­mış, ‘unu­tul­ma­ya mah­kûm’ sa­yı­lan bi­ri­ki­min ‘öz­gür­ce’ kul­la­nıl­ma­sın­dan iba­ret bu­lun­du­ğu­dur. De­ğil mi? Ay­dın­lan­ma dö­ne­mi­nin baş­la­rın­da, he­men he­men ay­nı ‘ta­ri­hi’ za­man­lar­da, Or­ta­çağ’dan Rö­ne­sans’a ge­çi­şin, öy­le­ki bir gün­den er­te­si gü­ne ol­ma­yan bir ge­çi­şin sı­nır­la­rın­da or­ta­ya çık­mış Ra­be­la­is ile Mon­ta­ig­ne’in, yet­me­di, Cer­van­tes’le Sha­kes­pea­re’in ağ­lar­ken gü­len, gü­ler­ken ağ­la­yan in­san­la­rı­nın ru­hun­dan esin­le­ne­me­miş bi­rin­den bu­gü­nün sa­hi­ci an­la­mın­da­ki post­mo­der­ni de çık­maz. Çün­kü ne ol­sa, ha­zı­rı­na kon­mak da bu­run de­lik­le­ri­nin şöy­le şöy­le oy­na­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Olup bit­mi­şin ko­ku­su­nu al­ma­yı&#8230; ‘Ta­rih olup bit­miş bir şey­dir’ di­ye bak­ma­mak la­zım.</p>
<p>Bu­gün ben, hat­tâ ye­ni­den bes­len­mek için dö­nüp dö­nüp Tols­toy’un Sa­vaş ve Ba­rış’ını, Stend­hal’in Kır­mı­zı ve Si­yah’ını, na­sıl de­sem me­se­lâ Gün­ter Grass’ın Te­ne­ke Tram­pet’ini Or­le­ans Dü­kü’nün özel sek­re­te­ri su­bay­dan ya­zar Cho­der­los de Lac­los’un Teh­li­ke­li Alâ­ka­lar’ını oku­yor, oku­mak is­ti­yor­sam bu her­hal­de ya­şa­dık­la­rı dö­ne­mi, gü­nü­bir­lik olup bi­ten­le­ri es­te­tik bo­yut­lar­la ru­hu­ma ve bey­ni­me nak­şet­tik­le­ri için olu­yor. Ale­go­ri­le­ri bu­gün­kü göz­lü­ğüm­le uf­ku da­ha ge­niş bi­çim­de an­lam­lan­dı­ra­bi­li­yo­rum. İçin­de ya­şa­dı­ğım za­ma­nın zih­ni­ye­ti­ni da­ha de­rin­li­ği­ne kav­ra­ya­bi­li­yo­rum. Hat­tâ “Aa­a, Stend­hal bi­zim çı­kar­cı-dö­nek Şe­fik be­yi ta­nı­mış mıy­dı ki Ju­li­en So­rel’i böy­le ya­za­bil­di!” gi­bi bir şey­ler de­di­ğim de olu­yor. Hat­tâ du­rup du­rur­ken Ta­rık Buğ­ra’nın ro­man­la­rın­dan ‘Fi­ra­vun İman’ın­da­ki ru­hu­nu şey­ta­na sat­mış Yu­suf ‘bey’ ak­lı­ma dü­şü­ver­mek­te&#8230;</p>
<p>Yok ca­nım, za­ma­nın iler­le­me­si gün­ce­li an­la­tan eser­le­rin mut­la­ka es­ki­me­si­ne, yo­ko­lup git­me­si­ne yo­laç­maz. Taş de­ğer­liy­se de­ğer­li­dir. Za­man iler­le­dik­çe de­ğe­ri de ar­tar. ‘Ta­rih­le oy­na­ma­yı’ gö­ze al­mak ge­re­kir; ‘Ateş­le oy­na­ma’ teh­li­ke­si­ni içer­se de ge­le­ce­ği ha­yal et­mek­te çok işe ya­ra­ya­bi­lir&#8230;</p>
<p><em>— Si­ya­sal tu­tum ile ya­şam­sal/sa­nat­sal ger­çek­ler ara­sın­da bir çe­li­şik du­rum ya­şa­dı­ğı­nız ol­du mu? Dö­ne­mi­ni­zin ka­dın ya­zar­la­rın­da gö­rü­len te­mel çe­liş­ki (dev­rim­ci tu­tum ve bur­ju­va du­yar­lı­ğı&#8230; çe­liş­ki­le­ri) si­zin öy­kü­nü­ze de yan­sı­dı mı? Bu ya­zar­lar si­ya­si an­la­yış/tu­tum adı­na yok­sul­la­rın ya­nın­da yer al­mak is­te­se­ler de bi­rey­sel se­çim­le­ri bur­ju­va du­yar­lı­ğı­dır&#8230; </em></p>
<p>— Ha­yat­la sa­nat ara­sın­da­ki asıl bü­yük çe­liş­ki­yi üni­ver­si­te­yi bi­tir­dik­ten son­ra ça­lış­ma­ya baş­la­dı­ğım An­ka­ra Rad­yo­su’nda ve bu­nun sü­re­ği ola­rak TRT’de ge­çir­di­ğim yıl­lar­da ya­şa­dım. Hem ka­dı­nın ikin­ci sı­nıf­lık­tan kur­tu­lu­şu­nun her şey­den ön­ce eko­no­mik ba­ğım­sız­lı­ğa ka­vuş­ma­sıy­la müm­kün ola­ca­ğı dü­şün­ce­si ta­şı­yor hem de “aca­ba ben top­lu­mu ay­dın­lat­ma­ya rad­yo ya­yın­la­rı yo­luy­la mı kat­kı­da bu­lu­na­bi­li­rim, yok­sa yaz­dı­ğım ki­tap­la­rın ya­yın­lan­ma­sı yo­luy­la mı” di­ye dü­şü­ne­rek. Ne ol­sa bir ka­dı­nın hem ya­za­rak ki­tap­la­rın ge­li­riy­le ge­çin­me­si ola­nak­sız hem de ge­nel­de okur/ya­za­rı çok az olan bir top­lum­da in­sa­nı­mı­za pa­ray­la sa­tı­n a­la­ca­ğı ki­tap ye­ri­ne her ev­de bu­lu­nan rad­yo­nun se­siy­le ulaş­mak da­ha iyi, gi­bi bir iki­lem için­de –bir yan­dan evi çe­kip çe­vi­rir­ken– ge­ce­le­ri sa­bah­la­ra ka­dar rad­yo me­tin­le­ri ya­zı­yor, rad­yo, sah­ne oyun­la­rı yaz­ma­ya ça­lı­şa­rak gün­lük­ler dol­du­rup du­ru­yor­dum&#8230; Ben­de­ki bu iki­le­min or­ta­dan kalk­ma­sı sa­nı­rım ‘de­mok­ra­tik so­la’ yat­kın ve ya­kın­lı­ğım ne­de­niy­le, ya­ni si­ya­sal bağ­lam­da ol­du. TRT’den is­ti­fa etmek zo­run­da bı­ra­kıl­dım. As­lî ya­zar­lı­ğı­ma da böy­le­ce ka­vuş­muş bu­lun­dum.</p>
<p>Açık­ça söy­le­ye­yim, Tür­ki­ye Cumhuriyeti Dev­le­ti’nin ilk ku­şak üye­le­rin­den ol­ma­say­dım, (Os­man­lı Tanzimatı’nın ışı­ğın­da ço­ğu de­fa Ba­tı­lı uz­man­lar, mü­reb­bi­ye­ler ta­ra­fın­dan ev­de eği­ti­len pa­şa kız­la­rı, to­run­la­rı ara­sın­da da bu­lun­ma­dı­ğı­ma gö­re) yaz­ma­yı bu ka­dar is­tek­le sür­dü­re­mez­dim. Ne de ol­sa, Cum­hu­ri­yet’in Ba­tı­lı­laş­ma ide­olo­ji­si kar­şı­sın­da es­ki­nin yü­kü­nü he­nüz için­den çı­ka­rıp ata­ma­mış­la­rın kız­la­rın­dan bi­ri­yim. Fa­kat ga­rip­tir, ‘Kü­çük bur­ju­va hü­ma­niz­ma­sı­nı’ sa­de­ce duy­gu­sal bir gü­dü di­ye al­gı­la­dı­ğım­dan ola­cak, dev­let için halk de­ğil, halk için dev­let dü­şün­ce­me, ge­nel­de bu yön­den iş­le­yen mu­ha­le­fe­ti­me rağ­men hiç­bir za­man po­pü­list bir du­yar­lık­la yaz­ma­dım. Ka­dın­lık du­ru­mum ba­kı­mın­dan ise ezen er­kek-ezi­len ka­dın for­mü­lü­nün ke­sin­li­ği de be­nim te­mel çe­liş­ki­le­rim­den bi­ri ol­ma­dı. ‘Er­ke­ği bu er­kek ya­pan’ bü­tün ko­şul­la­ra gö­zü­mü dik­mek, in­sa­nı ken­di var­lık ko­şul­la­rı­nın be­lir­le­di­ği in­san ma­ka­mın­da an­la­ma­ya ça­lış­mak­tan bü­yük he­ye­can duy­dum. Ya­ra­tı­cı ya­zar­la­ra, ede­bi­yat­çı­la­ra ‘ka­dın’, ‘er­kek’ di­ye cins ay­rı­mı kul­lan­mak ye­ri­ne ‘ya­zar cin­si’ den­me­si ba­na tam an­la­mıy­la bü­tün­leş­ti­ri­ci ge­li­yor. Ta­bi­i be­nim bu yak­la­şı­mı­ma eği­len ra­di­kal fe­mi­nist ‘ka­dın’ in­ce­le­me­ci­ler­den bi­ri­nin ya­zı­sın­da “ya­ni siz cin­si­yet­siz mi­si­niz?” so­ru­su­na gö­ğüs ge­re­rek&#8230; Ken­di­si de ya­ra­tı­cı ya­zar­lar­dan bi­ri ol­say­dı: “Bi­yo­lo­jik ola­rak ka­dın­sı­nız, ama ga­li­ba çok cins­li bir ka­dın­sı­nız” da di­ye­bi­lir­di pe­kâ­lâ. Yi­ne de ‘ya­zar cin­si’ gi­bi bir kav­ra­mın ya­nı­na şu ka­dar­cık yak­la­şa­ma­mış olur­du doğ­ru­su&#8230;</p>
<p><em>— Ner­dey­se ay­nı za­man­da ilk ro­ma­nı­nız ve ilk öy­kü ki­ta­bı­nız ya­yım­lan­dı. En çok da iki­si­nin içe­ri­ği­ne yas­la­na­rak öz­nel bir göz­le­mi ak­tar­ma­ma izin ve­rir­se­niz; ge­nel­de öy­kü­ler­de yok­sul, mah­pus bi­rey­ler ve­ya on­la­rın ya­kın­la­rı­nın (ama ge­nel­de top­lum­sal ola­rak alt kat­man­lar­da­ki ki­şi­le­rin) dram ve çe­liş­ki­le­ri, on­lar üze­rin­de ha­ya­tın/ka­pi­ta­liz­min/sos­yal dü­ze­nin ezi­ci­li­ği ve edil­gen­leş­ti­ri­ci ağır­lı­ğı iş­le­nir­ken, ro­man­lar­da da­ha ge­liş­miş bi­rey­le­rin iç dün­ya­sı, ya­şa­mı ve se­çim­le­ri ir­de­le­ni­yor. Me­rak et­ti­ğim şu: Ede­bî tür ola­rak ro­ma­nın im­kan­la­rı nis­pe­ten ge­liş­miş bi­re­yi ve­ya ay­dı­nı iş­le­me­ye öy­kü­ye oran­la da­ha uy­gun mu gö­rü­nür si­ze? Ve­ya ha­ya­tın/sos­yal ni­za­mın ki­şi üze­rin­de­ki ezi­ci­li­ği yok­sul­lar üze­rin­de da­ha kes­kin et­ki­ler (do­la­yı­sıy­la kı­sa sü­re­li göz­le­me da­ha uy­gun et­ki­ler) bı­rak­tı­ğı için öy­kü­ye da­ha uy­gun mu­dur siz­ce? Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’nü dı­şa­rı­da tu­ta­rak so­ru­yo­rum. </em></p>
<p>— Göz­le­mi­niz, hi­kâ­ye­le­rim­le ro­man­la­rım ara­sın­da­ki far­ka ba­kı­şı­nız bü­tü­nüy­le ge­çer­li. Bun­la­ra şu­nu da ek­le­ye­bi­li­rim: Emi­nim bi­li­yor­su­nuz­dur; ben alı­şıl­mı­şın dı­şın­da kal­dım. Ro­ma­na hi­kâ­ye­den son­ra geç­miş de­ği­lim. Ol­duk­ça ta­nın­mış bir oyun ya­za­rıy­ken bir­den ro­ma­na ku­cak aç­tım; bur­dan da tek hi­kâ­ye ya­yın­lat­mak­sı­zın ye­di hi­kâ­ye­lik bir ki­tap olan Yük­sek Ge­ri­lim’i ya­yın­lat­tım. O sı­ra­lar­da ede­bi­yat ala­nın­da çok tar­tı­şı­lan ko­nu ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’ idi. Hi­kâ­ye ola­rak so­mut ör­nek­le­ri or­ta­da pek gö­rül­me­yen bu tar­tış­ma­lar ba­na sü­rek­li Gram­ci’in ha­pis­ha­ne­de yaz­dı­ğı sa­tır­lar ara­sın­da bu­lu­nan ‘Ger­çek her za­man dev­rim­ci­dir’ sö­zü­nü ha­tır­la­tı­yor­du. İçim­de ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’, ‘ede­bi­yat/ide­olo­ji’ tar­tış­ma­la­rı­na bir ce­vap ha­zır­la­ma he­ve­si uyan­dı. So­ru­nuz­da hi­kâ­ye­ler (ya­ni iş­te öy­kü­ler) bağ­la­mın­da de­ğin­di­ği­niz sı­nıf­sal du­rum­la­rın, bur­da­ki ol­gu ve olay­la­rın her­bi­ri­nin ken­di­le­ri­ne öz­gü an­la­tı­mı­na, içe­ri­ği­ne uy­gun bir üs­lûp bir bi­çim ya­rat­ma de­ne­yi­ne gi­riş­tim. Bu ki­tap­ta­ki öy­kü­le­rin her bi­ri­nin an­la­tı­mı bir­bi­rin­den he­men he­men fark­lı­dır. Bu de­ney­le­ri ye­di ay­rı ör­nek­le ro­man­da ya­pa­maz­dım. He­men gö­ze alı­na­ma­ya­cak ka­dar uzun iş&#8230; Bu­nu da­ha son­ra­ki yıl­la­ra bı­rak­tım, der­ken kuşku­suz, ge­le ge­le Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’ne tos­la­mam da bir an­lam­da ka­çı­nıl­maz ol­du. Bir “ka­dın ya­zar” ta­ra­fın­dan ya­zıl­mış ve ya­zar­la sı­nıf­sal, dü­şün­sel, kül­tü­rel hiç­bir ya­kın­lı­ğı bu­lun­ma­yan bir ‘er­kek’ kah­ra­man­la kar­şı­laş­mak okur ka­tın­da bir şaş­kın­lık ya­rat­tı ya­rat­ma­sı­na.</p>
<p>Ka­pi­ta­list sis­te­min ken­di­ne ya­ban­cı­laş­tır­dı­ğı in­sa­nı Bay­ram’la za­ma­nın en göz­de mar­ka­la­rın­dan ara­ba­sı ara­sın­da­ki tut­ku­lu aşk bağ­la­mın­da GÖS­TER­MEK ya işi­me gel­di, ya ko­la­yı­ma git­ti. Her­hal­de ko­la­yı­ma git­ti, çün­kü so­ru­nuz­da par­mak bas­tı­ğı­nız gi­bi ye­tim, ök­süz, pa­ra­sız pul­suz köy­lü­den iş­çi bir yurt­ta­şa ‘üst kül­tür’ sa­hi­bi bir ‘ay­dın kim­lik’ göm­le­ği giy­di­re­mez­dim. Bay­ram’a üst­ten bir göm­lek giy­dir­mek ye­ri­ne ken­di­si gi­bi ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi bı­rak­tım. İti­raf ede­yim, bu da ya­za­rın dü­şün­sel kurt­la­rı­nı dök­mek­ten fe­da­kâr­lık et­ti­ği an­la­mı­na gel­me­li­dir.</p>
<p><em>— Yi­ne öy­kü ve ro­man­la­rı­nız ara­sın­da gör­dü­ğüm bir fark var: Ro­man­lar­da ıs­rar­la pe­şi­ne düş­tü­ğüm hal­de ne­şe ve­ya bu­nun çe­şit­le­me­si, ör­ne­ğin iro­ni, alay, her­han­gi bir gül­me­ce un­su­ru ya yok ya da ola­bil­di­ğin­ce zi­hin­sel­leş­ti­ril­miş. Oy­sa öy­kü­le­re ba­kın­ca, ör­ne­ğin “Adi Suç­lu”, “Bi­le­yi­ci”, “Te­şek­kür Ede­rim” ve­ya “Muz” öy­kü­le­ri ak­lı­ma ge­li­yor. Bü­tü­nüy­le ka­ra mi­za­hın öy­kü­yü bi­çim­le­di­ği gö­rü­lü­yor. İro­ni ile da­ha çok yay­gın/bas­kın an­la­yış­la­ra kar­şı eleş­ti­rel ba­kı­şı­nı­zı ifa­de edi­yor­su­nuz. Gün­de­lik ha­yat­ta ya­şa­dı­ğı­mız pek çok gü­lünç ama acı­na­sı hâl­le­ri iro­ni di­liy­le izah edi­yor­su­nuz. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Yol”, “Öz­gür­lük­çü”, “Gün Üç Da­ki­ka”; Ses­siz­li­ğin İlk Se­si’nde­ki “Yan Ka­pı”, “Ku­lak Tı­kaç­la­rı”; Ha­di Gi­de­lim’de­ki, “Ki­mi Za­man da&#8230;”, “Şi­ir ve Si­nek”; Ha­ya­tı Sa­vun­ma Bi­çim­le­ri’nde­ki “Çın­la­ma”, “Tan­rı’nın So­nun­cu Teb­li­ği” gi­bi. Ro­man­lar­da acı, ça­tış­ma ve ger­gin­lik bü­tün kes­kin­li­ğiy­le omuz­la­ra çö­ker­ken, öy­kü­ler­de in­sa­nı bir neb­ze ha­fif­le­ten, “dün­ya iş­le­ri iş­te böy­le­dir” yar­gı­sı­na gö­tü­ren bir sü­reç var âde­ta. Üçün­cü bir fark da ro­man­lar­da bi­rey­ler ölü­mü is­ter gi­bi; in­ti­har ro­man­la­rın et­kin bir iz­le­ği; oy­sa öy­kü­ler­de ölüm bi­rey­le­ri âde­ta ga­fil av­lı­yor. Hep­si ya­şa­mak için mü­ca­de­le eden ki­şi­ler, ölü­me ne­re­dey­se bir has­ta­lık gi­bi ya­ka­la­nı­yor. </em><em>Ne der­si­niz? Bir de iro­ni, öy­kü­le­ri­niz­de si­ze na­sıl, han­gi ola­nak­la­rı sağ­lı­yor?</em></p>
<p>— Aa­a ba­kın, bu çok tu­haf&#8230; Be­nim ro­man­la­rı­mın iro­ni yük­lü ol­du­ğu çok söy­len­miş, ya­zıl­mış­tır da, hi­kâ­ye­le­ri­min ne­şe do­lu ol­du­ğun­dan söz açan pek ol­ma­mış­tır. An­cak ro­man­la­rı­mın ‘ağır’ ol­du­ğu, an­la­yıp an­lam­lan­dır­ma­nın her oku­run har­cı ol­ma­ya­ca­ğı ba­na epey­ce his­set­ti­ril­miş­tir. Si­zin de­di­ği­niz ‘öy­kü­ler’in ro­man­la­rı­ma gö­re, ha­di di­ye­lim ki iça­çı­cı­lı­ğı, umut aşı­la­yı­cı­lı­ğı şun­dan ile­ri gel­miş ola­bi­lir. Hi­kâ­ye’yi ba­şın­dan be­ri hep kü­çük bir ol­gu­yu, bir ola­yı, bir ba­kı­şı, bir du­ru­şu, bir ân­lık iç­çe­ki­şi, bir ut se­si­ni, pa­ro­dik bir ha­li AN­LAT­MAK di­ye an­la­mı­şım­dır. Hi­kâ­ye ke­li­me­si­nin ye­ri­ni ‘öy­kü’ye bı­rak­ma­sı­na da bu ne­den­le bir tür­lü ısı­na­ma­mı­şım­dır. ‘Öy­kü’nün fii­li yok. Ha­re­ket­siz. Kar­şı­mız­da­ki bi­ri­ne; “Dur sa­na bir hi­kâ­ye an­la­ta­yım da gör.” de­ni­lip du­rul­ma­sı her şe­yi açık­lar sa­nı­yo­rum. Bi­ri bi­ri­ne ‘öy­kü’ de­ğil bir ‘hi­kâ­ye an­la­tır­ken’ din­le­ye­ni de ken­di­ne kat­mak is­ter. An­la­ta­ca­ğı­nı da­ha çe­ki­ci kıl­mak için mi­mik­ler, jest­ler ya­par, işin ağ­la­na­cak yön­le­rin­den çok gü­lü­ne­cek yan­la­rı­nı or­ta­ya  çı­kar­ma­ya ça­lı­şır. Ki­şi­ler ara­sın­da­ki huy fark­la­rı­nı or­ta­ya çı­kar­mak da, bi­ri­ni öte­kiy­le kar­şı­laş­tır­mak da bu­nun en iş­lek yan­la­rın­dan bi­ri­dir. Cim­riy­le cö­mer­tin bir di­len­ci kar­şı­sın­da­ki fark­lı tu­tum­la­rı­nı gös­ter­mek, me­se­le­yi acı­yı unut­tu­ra­cak ka­dar gü­lünç kıl­ma­ya ye­ter de ar­tar bi­le. Ta­bii bu ara­da ya­za­rın için­de­ki mu­zip­lik ya­nı da he­sa­ba ka­tıl­ma­lı. Ben üç er­kek kar­deş ara­sın­da tek kız ço­cu­ğu­yum. Biz dört kar­deş ba­ba­mı­zı açık açık eleş­tir­me­di­ği­miz için onun otu­rup kalk­ma­sı­na ka­dar her şe­yi­ni gü­lünç­leş­ti­rir­dik; bü­tün söy­le­yip et­tik­le­ri­nin bir gü­lünç ya­nı­nı bu­la­rak kı­kır­da­şır­dık. Hi­kâ­ye­le­rim­de gö­rü­nen acı­lı ne­şe böy­le bir alış­kan­lık­tan da ile­ri ge­le­bi­lir ve her­hal­de ga­yet iyi bi­lir­si­niz, ro­man­lar pek çok hi­kâ­ye­nin ada­bın­ca yan ya­na do­kun­ma­sıy­la bü­tün­le­nir; bu do­ku­nuş­lar ro­man­la­rın çok bo­yut­lu­lu­ğu­nu, dü­şün­sel de­rin­li­ği­ni sağ­la­mak için ‘işe ya­rar.’ Kı­sa­ca şöy­le de di­ye­bi­lir­dim: Hi­kâ­ye­ler an­la­tı­lır, ro­man­lar oku­nur. Ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği­nin öne çık­ma­sı üs­tü­ne gö­rü­şü­nüz­de hak­lı­sı­nız. Bu ki­tap­la­rı­mın he­men hep­sin­de za­man­la, me­kân­la he­sap­laş­ma­nın ya­nı­sı­ra kim­lik­le­rin ka­rak­ter­leş­me­si, bi­rer ki­şi olu­na­bil­me­si/olu­na­ma­ma­sı ile he­sap­la­şıl­ma­sı da söz ko­nu­su­dur.</p>
<p>Küt­le ve bi­rey ara­sın­da­ki uçu­rum de­rin­leş­tik­çe yal­nız­la­şan ‘ki­şi’ye ken­di ken­di­ni or­ta­dan kal­dır­mak­tan baş­ka çı­kar yol kal­ma­ya­bi­lir. Dik­kat et­miş­si­niz­dir; ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği hep ‘ay­dın he­sap­laş­ma­la­rı’ üs­tü­ne­dir. Ar­tık için­de ya­şa­dı­ğı­mız ‘nük­le­er çağ’ın de­ğer­le­riy­le he­sap­la­şan Ha­yır&#8230; ro­ma­nım da du­rum dö­nüp do­la­şıp Ay­dın İn­ti­har­la­rı ve Ge­le­ce­ğin Baş­kal­dı­rı­sı he­sap­laş­ma­sı­na ka­dar da­yan­mış­tır. Mec­bu­ren!</p>
<p>İz­ni­niz­le si­ze bu ro­man­da­ki şöy­le bir çığ­lı­ğı ha­tır­la­ta­yım da bu so­ru­nuz bu­ra­da bu ka­dar­la kal­sın: Her du­rum­da öz­gür kim­li­ği­mi­zi ko­ru­ya­bil­mek an­cak edim­le söy­le­ne­bi­le­cek şu tek ve son sö­ze bağ­lı: Ha­yır&#8230;</p>
<p><em>— Ül­ke­miz­de öy­kü ya­zar­la­rı­nın son­ra­dan ro­man yaz­ma­sı sık rast­la­nan bir du­rum. Her iki tü­rün de hak­kı­nı ver­dik­ten son­ra tar­tı­şı­la­cak bir du­rum yok el­bet­te ama il­gi çe­ki­ci olan şu: Ro­man yaz­dık­tan (üs­te­lik çok emek ve­ril­miş bir ro­man­dan) son­ra öy­kü ya­zan ilk siz­si­niz. İki şe­yi me­rak edi­yo­rum: Bu tek­nik bir ter­cih miy­di? Bi­linç­li bir se­çim mi? Ro­man bit­tik­ten son­ra içi­niz­de bit­me­miş olan ve da­ha kes­kin an­lat­mak is­te­di­ği­niz te­ma­lar ta­ra­fın­dan bir bas­kı mı his­set­ti­niz? Si­zi ro­man ya da öy­kü yaz­ma­ya iten ne­den­ler na­sıl fark­lı­la­şı­yor?</em></p>
<p>— Hay Al­lah, böy­le bir so­ru­nuz ol­du­ğu­nu ön­ce­den bil­sey­dim, bun­dan ön­ce­ki­ler­de o ka­dar uzun­boy­lu ko­nuş­maz­dım. An­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğım gi­bi iş­te, bir tür­den öte­ki­ne ge­çiş­ler el­bet­te bi­linç­li bir se­çi­mim­di. Oyun ya­zar­lı­ğın­dan Öl­me­ye Yat­mak’la ro­ma­na ge­çi­şim gi­bi: Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin do­ğu-ba­tı gi­bi iki kül­tür ara­sın­da sı­kı­şıp kal­ma­sı­nı, Cum­hu­ri­yet top­lu­mu­nun he­men bü­tün kat­man­la­rın­da his­se­di­len ra­hat­sız­lı­ğı teş­his edip ame­li­yat ma­sa­sı­na ya­tır­ma­yı sah­ne oyu­nu ola­rak ya­za­maz­dım. Ti­yat­ro sa­na­tı top­lu ya­pı­lan bir iş ve ya­za­rın met­ni da­ha or­ta­ya çık­ma­dan san­sü­re uğ­ra­ma ih­ti­ma­li bi­le çok faz­la. Ro­man ise ya­za­rı ta­ra­fın­dan tek ba­şı­na ya­ra­tı­lır. Ye­ter ki vir­gü­lü­ne ka­dar tam ola­rak ba­sıl­sın. Ba­sıl­dık­tan son­ra ar­tık o, o’dur. Ya­za­rın de­di­ği de­dik, öt­tür­dü­ğü dü­dük­tür&#8230;</p>
<p>Ben bir de Göç Te­miz­li­ği ile ‘anı-ro­man’ tü­rü icat et­mi­şim­dir. Bi­linç­le ara­nıp bu­lun­muş­tur. Çün­kü bur­da söz­ko­nu­su olan ço­cuk­luk anı­la­rı­nı, ha­yat hi­kâ­ye­si­ni fa­lan yaz­mak de­ğil­dir; için­de yir­mi beş yı­la ya­kın ça­lı­şıl­mış bir oda­nın ‘ha­fı­za­sın­dan’ dö­kü­len­le­rin kur­gu­la­nıp Ruh Üşü­me­si’ne ‘oda ro­ma­nı’ de­me­yi seç­mem de böy­le: Bu ro­man çok çal­gı­lı or­kes­tral bir ro­man de­ğil, az çal­gı­lı, olup ola­bi­le­ce­ği ka­dar in­tim bir oda mü­zi­ği kı­va­mın­da ol­sun is­ten­miş­tir ta­ra­fım­dan&#8230;</p>
<p><em>— Dar Za­man­lar’da Ay­sel’in du­yar­lı ki­şi­li­ği so­run­la­rı pa­ra­to­ner gi­bi üze­ri­ne çe­ki­yor. Ko­ca bir top­lu­mun ağır­lı­ğı san­ki onun üze­rin­de. Dur­mak­sı­zın dü­şü­nen bir ki­şi­li­ği var. Bu­na rağ­men çö­zü­me yö­ne­lik bir dü­şün­me bi­çi­mi yok. Ah­met Ok­tay’ın Üç Beş Ki­şi üze­ri­ne bir de­ğer­len­dir­me­si var. O ya­zı­da Fe­rit Sa­kar­ya’nın fi­kir­le­ri­ne kar­şı di­ğer ro­man ki­şi­le­ri­nin al­ter­na­tif üre­te­me­di­ği­ni söy­lü­yor Ok­tay. Bu­nu, si­zin ede­bi eser­de son­la­rı ve fi­kir­le­ri “ucu açık” bı­rak­ma­ya düş­kün­lü­ğü­nü­zün bir so­nu­cu mu say­ma­lı­yız? Yok­sa ede­bi ese­rin iş­lev­le­ri ara­sın­da top­lum­sal/si­ya­sal so­run­la­ra ve­ya sı­nıf çe­liş­ki­le­ri­ne ha­ya­li bir çö­züm ya da yak­la­şım ge­tir­mek ol­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Üç Beş Ki­şi’nin Fe­rit Sa­kar­ya ki­şi­si hak­kın­da­ki de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni ne Ah­met Ok­tay’a ne de Fe­thi Na­ci’ye ya­kış­tır­mı­şım­dır. Çün­kü her iki­si de Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti top­lu­mu­nun sos­yal, si­ya­sal, eko­no­mik dö­nü­şüm ve de­ği­şim­le­ri­nin olum­lu yön­de sey­ret­me­di­ği­ni bal gi­bi bil­mek­te­dir­ler. Fe­rit Sa­kar­ya için “ro­ma­nın se­vi­len, en gü­ve­ni­len, çok öz­le­nen, is­te­nen tek ki­şi­si bu adam,” de­ni­lip çı­kıl­dı. Es­naf­lık­tan iş adam­lı­ğı­na geç­me gay­re­ti için­dey­ken ai­le­nin ge­le­ce­ği önü­ne çı­kan bir ka­dın ‘en­ge­li­ni’ bir otel oda­sı ya­ta­ğın­da se­vi­şip kul­la­na­rak önü­ne iki kâ­ğıt pa­pel at­mak su­re­tiy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı&#8230; İş­te bu­nun gi­bi ‘pa­ra ah­lâ­kı­na yat­kın­lık işa­re­ti’ gör­mez­den ge­li­ne­rek&#8230; Her­ke­sin öz­le­di­ği, hu­zur­lu gün­le­ri adı­na umut­lar bes­le­di­ği adam Fe­rit Sa­kar­ya! Evet öy­le. Es­ki­şe­hir Cer atöl­ye­si iş­çi­le­rin­den bi­ri­nin dos­doğ­ru, düp­dü­rüst ana­sız ba­ba­sız ve er­kek kar­de­şi­ne bak­mak zo­run­da kal­mış kı­zı Kıs­met’e bir ‘iş ka­pı­sı’ aç­mış, ayak­ta kal­ma­sı­nı sağ­la­mış tek kim­se ‘bü­yük umut’ Fe­rit Sa­kar­ya!&#8230; Her şey ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi ol­mak­ta­dır. (Bakz.: Yaz­so­nu ro­ma­nı, ilk cüm­le.)</p>
<p>Kur­tu­luş sa­va­şı­nın ilk ha­ber­leş­me mer­ke­zi olup Cum­hu­ri­yet’in ilk fab­ri­ka­sı ‘Şe­ker’in sa­hi­bi, de­mir­yo­lu­nun ilk is­tas­yon­la­rın­dan bi­riy­le ilk mo­tor atöl­ye­si­nin ye­ri olan Es­ki­şe­hir’in taş­ra es­naf­lı­ğın­dan fab­ri­kas­yo­na geç­me he­ve­si ta­şı­yan Fe­rit Sa­kar­ya’sı&#8230; Mem­le­ke­tin kal­kın­ma ça­re­si­nin ulu­sal eko­no­miy­le ken­di­ne yet­mek­te yat­tı­ğı gö­rü­şü­ne bağ­lı. Bu­nun ya­rat­tı­ğı he­ye­can ken­di­si­ni ne ka­dar ace­le­ci­li­ğe it­miş­se, 1980 dar­be­si­nin ya­rat­tı­ğı kao­tik or­tam­da ro­ma­nın bu kah­ra­ma­nı­nı not­la­mak da sev­gi­li Ah­met Ok­tay ile –ede­bi­ya­tı­mı­zın ba­şı sağ ol­sun– de­ğer­li Fet­hi Na­ci’nin de o ka­dar ace­le­si­ne gel­miş­tir. Önün­de so­nun­da kal­kın­ma yo­lun­da­ki atı­lım­cı­lar­dan Fe­rit Sa­kar­ya hiç de­ğil­se şim­di­ki ‘la­ik ve ulu­sal’, AB dı­şın­da ka­lıp ke­ndi içi­ne ka­pa­lı eko­no­mi kal­kın­ma­cı­la­rı­na’ bir ib­ret ışı­ğı ye­ri­ne ge­çe­bil­se ba­ri. Ro­man ya­za­rı­nı böy­le böy­le şey­le­ri iş­le­me­ye iten umut, bu umut ola­bi­lir&#8230; ama di­şi cins­ten ya­zar­la­rın ‘ro­man­la­rıy­la fa­lan’ böy­le cid­di cid­di me­se­le­le­re bu­run­la­rı­nı sok­ma­la­rı­nı kim ta­kar!!! Yi­ne de şu­na bi­le de­ği­ne­yim: Üç Beş Ki­şi’nin fi­gür­le­ri ara­sın­da­ki ko­lej-üni­ver­si­te me­zu­nu, aka­de­mis­yen, bi­lim adam­la­rı­mı­zın yan­la­rı­na öğ­ren­ci­lik yıl­la­rın­dan o gü­ne ka­dar ya­kın dost­la­rı olan Fe­rit Sa­kar­ya’yı da kat­mak farz ol­muş­tur!</p>
<p>Hal­kın in­sa­nî hak­la­rı­nın he­men he­men hiç­bi­ri­ni sağ­la­ya­ma­mış ka­mu hiz­met­le­ri kar­şı­sın­da göç­ler­le bir­lik­te ABD’ye si­lah gü­cü eşit­tir pa­ra gü­cü borç­lan­ma­la­rı gi­bi bir ba­ğım­lı­lı­ğın çık­tı­ğı bi­li­nip dur­mak­ta. En­düs­tri dev­ri­mi ger­çek­leş­miş bu­lun­mak­ta. Ge­liş­miş dev­let­ler se­ri üre­tim­le ge­niş pa­zar­la­ra yö­nel­miş­tir. Ar­tık taş­ka kent­le­ri­miz­de es­naf ya da tar­la­sı ta­ba­nı olan ki­şi­ler (ai­le­ler) ala­cak ve­re­cek­le­ri­ni ka­sa ba­şın­da­ki kü­çük he­sap def­ter­le­ri­ne mor ka­le­mi du­dak­la­rı ara­sın­da ıs­la­ta­rak kar­ga­cık bur­ga­cık kay­det­me za­ma­nın geç­ti­ği­nin de far­kın­da­dır. Ço­cuk­la­rı­nı üni­ver­si­te­ler­de okut­ma güç­le­ri olan­lar, ka­pa­lı eko­no­mi­ye kar­şı bir ye­ni­leş­me is­te­ği ta­şı­ma­ya baş­la­yan oğul­la­rı­nı ya­ban­cı üni­ver­si­te­le­re ka­pi­ta­list sis­te­min yollarını yön­tem­le­ri­ni, kı­sa­ca­sı ‘eko­no­mi po­li­ti­ği’ öğ­ren­me­ye gön­der­mek­te­dir­ler. Koç, bu an­lam­da­ki ele­ma­na duy­du­ğu ih­ti­ya­cı genç­le­re burs ve­rip ken­di işi­ne gö­re ye­tiş­ti­re­rek gi­der­me­ye ça­lış­mış de­ğil mi­dir?</p>
<p>Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi­nin ilk es­naf ku­şa­ğı ken­di­si­ne ye­ter­li de­ğil de ka­mu üre­ti­mi ‘mil­le­ti­ni’ sağ­lık­lı, in­san­ca ya­şa­ma şart­la­rı­nı ye­ri­ne ge­tir­mek­te ye­ter­li mi? Sıt­ma ile mü­ca­de­le ba­şa­rıl­mış, ‘de­mir­yol­la­rı yur­du bir uç­tan bir uca sa­ra­cak’ken Ba­tı mo­tor­lu araç­lar­la, trak­tör, oto­mo­bil, oto­büs­ler­le dün­ya­yı bir uç­tan bir uca sar­ma­ya baş­la­mış­tır. Sar­mış­tır. Eh bu­yur­sun ar­tık üç beş tar­la­nın sa­hi­bi ve Cum­hu­ri­yet mil­let­ve­kil­le­rin­den bi­ri­nin oğ­lu Fe­rit Sa­kar­ya! İn­san­lar ‘ha­di gel, ha­di gel!’ de­yip dur­mak­ta. Aran­mak­ta. Bek­le­mek­te&#8230;</p>
<p>Fet­hi Na­ci bir ya­zı­sın­da: “Bu ro­ma­nın An­ka­ra’da­ki bir evin te­ra­sın­da top­lan­mış ‘ay­dın ta­kı­mı’ sah­ne­sin­de bun­la­rın ara­sın­da ne­den Ke­nan So­mer yok ki?” di­ye sor­muş­tu.   Ona: “Sev­gi­li Fet­hi Na­ci, Ke­nan bey her­hal­de ‘o ta­kı­mın’ ulu­sal­cı Fe­rit Sa­kar­ya’ya ya­kın du­ran ‘sol­cu­luk­la­rı­nı’ be­ğen­mi­yor­du ki top­lan­tı­ya ka­tıl­ma­dı,” di­ye­bil­sey­dim, en­se to­kat gü­le gü­le ba­rı­şır­dık her­hal­de. İçim­de kal­mış­tır.</p>
<p>Hiç de­ğil­se ka­tı fe­mi­nist­le­ri­miz Çağ­daş Ya­şa­mı Des­tek­le­me Der­ne­ği’nin ‘Her­kes Oku­la’ kam­pan­ya­sı des­te­ğin­de­ki ki­tap ad­la­rıy­la bü­tün çi­çekçi ve ma­nav ad­la­rı­nın an­sı­zın ner­den na­sıl ‘Kar­de­len’ler ke­sil­di­ği­ne mim koy­muş ola­bil­se­ler­di ro­man­da­ki Kar­de­len ka­rak­te­ri­nin es­te­tik bo­yu­tu­na say­gıy­la&#8230;</p>
<p>So­ru­nu­zun ilk bö­lü­mü çok kış­kır­tı­cı idi; ya­nı­tı da çok uzun sür­dü. Ar­tık olan ol­muş­tur. Eser­le­ri­mi son­la­rı­nı hep ucu açık bı­rak­tı­ğım göz­le­mi­ni­ze ge­lin­ce. Doğ­ru. Ke­sin çö­züm­ler­den hep ka­çın­mı­şım­dır. Ders ve­rir gi­bi ya­zıl­mış ro­man ve hi­kâ­ye­ler pek il­gi­mi çek­me­miş­tir. Ha­yal­le­ri bes­le­mek kes­ti­rip at­mak­tan çok da­ha üre­ti­ci de­ğil mi?</p>
<p>Üç Beş Ki­şi’yi oku­muş bu­lun­du­ğu­nu­za gö­re far­kın­da ol­muş­su­nuz­dur: Ben bu­ra­da ol­ma­sı çok is­te­nen, öz­le­nen bir şe­yi o ân olu­yor­muş gi­bi de yaz­dım, ol­ma­sın­dan çok kor­ku­lan bir şe­yi, sır­tı­nı­zı ter ba­sar­mış­ça­sı­na ora­cık­ta olu­yor­muş gi­bi de&#8230; Ha­va­da ası­lı ka­lan boş­luk­lar okur du­yar­lı­ğı­na do­ku­nuş­lar­dır.</p>
<p><em>— Ruh Üşü­me­si sırf bu­nu ko­nu edin­di­ği hal­de ora­da fan­te­zi­ye gir­me­di­ği­ni­zi, cin­sel­li­ğin bi­le dai­ma ho­şa git­me­yen ger­çek­ler­le göl­ge­len­di­ği­ni, oy­sa Ha­yır’da ol­du­ğu gi­bi ölü­mün/in­ti­ha­rın fan­te­zi­si­ni ya­par­ken (Ay­sel’in fark­lı ha­ya­lî ölüm şe­kil­le­ri) çok ra­hat ol­du­ğu­nu­zu dü­şü­nü­yo­rum. Ka­çı­nıl­maz ola­na kar­şı bir ace­le­ci­lik var mı bu­ra­da? “Ne ola­cak­sa bir an ön­ce ol­sun” ve­ya “na­sıl­sa ge­le­cek, ba­ri he­men gel­sin” gi­bi. Baş­ka tür­lü so­ra­cak olur­sak Ada­let Ağa­oğ­lu “ölüm” (bi­yo­lo­jik bir son ola­rak, bir in­san ey­le­mi –in­ti­har- ve­ya in­sa­nın in­sa­na yö­nelt­ti­ği bir zu­lüm bi­çi­mi –öl­dür­me- ola­rak) kar­şı­sın­da na­sıl bir ta­vır ta­kın­dı­ğı­nı dü­şü­nü­yor? Me­se­la “Bi­le­yi­ci” öy­kü­sün­de öl­dür­me­yi âde­ta “hak­lı” gös­te­ren bir son var. </em></p>
<p>— Be­şir Fu­ad gi­bi ölü­mün fel­se­fe­si­ni ön­ce­den, ner­dey­se tem­rin­le­ri­ni ya­pa­rak ölü­mü se­çen­le­rin­ki­ne in­ti­har di­ye­bi­li­rim ben. Ölü­me bi­yo­lo­jik bir ge­rek­li­lik di­ye se­rin­kan­lı, ‘akıl­cı’ bir yak­la­şım­la bak­mak da var, ya­kın­la­rı­nız­dan bi­ri­nin can çe­ki­şe çe­ki­şe öte­ya­na doğ­ru ka­yı­şı kar­şı­sın­da­ki bü­yük ça­re­siz­li­ği ya­şa­ya­rak ölüm­le duy­gu­sal an­lam­da ta­nış­mak da&#8230; Ben cen­ne­te, ce­hen­ne­me ina­nan bi­ri de­ği­lim. Öl­mek kor­kum yok, ama sü­rü­ne­rek git­mek­ten kor­kum her kor­ku­mun üs­tün­de; o da ba­şu­cu­nuz­da­ki ya­kın­lar şu bü­yük ça­re­siz­lik çi­le­si­ni çe­ke­cek­le­ri için. Ye­ri ve za­ma­nı­nı doğ­ru seç­ti­ği­mi san­dı­ğım in­ti­ha­ra ya­kın­lı­ğım ya da yat­kın­lı­ğım var. Çe­kin­di­ğim de “ya tut­tu­ra­maz­sam” di­ye&#8230;</p>
<p>Bi­ley­ci adın­da­ki hi­kâ­yem­de bas­kı­cı, soy­suz, fa­şist ‘mülk sa­hi­bi’nin in­sa­noğ­lu­nu kı­yı­ma sev­ket­ti­ği­ni, ken­di me­za­rı­nı ken­di­si­nin kaz­dı­ğı­nı söy­le­mek is­te­mi­şim­dir. Yok­sa ba­na ola­bi­le­cek en bü­yük kö­tü­lü­ğü do­kun­muş bi­ri­ni yok et­mek üze­re ki­ra­lık ka­til tu­ta­bi­le­cek­ler­den de­ği­lim. Tar­tış­ma­ya çok açık ol­sa da kur­ban eti yi­ye­mem; ye­me­dim. Gö­zü­nü can­lıy­ken ıpıl ıpıl gör­dü­ğüm ba­lı­ğın eti­ni hâ­ke­zaa­a.</p>
<p>Dep­rem­de yı­kın­tı­lar al­tın­da kal­mış olan­lar­la bir­lik­te ya­şa­dı­ğı­mı söy­ler­sem, lüt­fen ina­nın. Ha­yır&#8230;’da­ki yaş­lı şa­ir ya­za­rın Ay­sel’in ölüm bi­çim­le­ri­ni ha­yal­le­me­le­ri­ni ya­zar­ken­se ina­nın pek ke­yif­len­miş, hat­tâ gü­lüp dur­mu­şum­dur. Eh, önün­de so­nun­da fan­te­zi fan­te­zi­dir. Bu ro­ma­nın so­nu da be­lir­siz­dir ya? Ay­sel’in ba­şı­na ne gel­di­ği­ni, ne­re­ye kal­kıp git­ti­ği­ni so­ran okur­lar ol­muş­tur. Üni­ver­si­te­ler­de­ki kon­fe­rans­la­rım da­hil. “Val­la ben de bil­mi­yo­rum.” de­mi­şim­dir. Kim­bi­lir, be­ki de bir ân’ın ro­ma­nı­nı yaz­ma­yı is­te­yip dur­muş, bir tür­lü de ya­za­ma­mış yaş­lı şa­ir ya­zar bi­li­yor­dur. Ay­sel’in ölüm sah­ne­le­ri­ni o ha­yal edip dur­du­ğu­na gö­re?..</p>
<p><em>— Bir ro­man gü­cü­nü ba­zen ver­di­ği haz­dan, ba­zen de ya­rat­tı­ğı tip­le­rin ruh­la­rın­da­ki ça­tış­ma­dan, de­rin­lik­ten ala­bi­lir. Ba­zen­se, ha­ya­ta ver­di­ği ce­vap­lar­da­ki kap­sa­yı­cı­lık­tan. Dos­to­yevs­ki gi­bi ro­man­cı­la­rın ça­tış­ma­yı ve şid­de­ti, Or­han Pa­muk gi­bi ro­man­cı­la­rın haz­zı he­def­le­di­ği, Or­han Ke­mal gi­bi ro­man­cı­la­rın ha­ya­ta ce­vap üret­me te­la­şın­da ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Mu­hak­kak ki her bi­ri iyi­ce ay­rış­mış ol­ma­dı­ğı gi­bi ya­zar­la­rın dün­ya gö­rüş­le­ri ve yat­kın ol­duk­la­rı tek­nik­ler de bu­nu be­lir­le­me­de esas­tır. </em><em>Bel­ki si­zin için de bu­nu bi­zim tes­pit et­me­miz ve in­ce­le­me­miz ge­re­kir ay­rı­ca ama si­zin yo­ru­mu­nu­zu me­rak edi­yo­rum. Bir ese­re baş­la­dı­ğı­nız­da si­zin he­def­le­ri­niz­den han­gi­si ağır ba­sar? </em></p>
<p>— Ya­za­rın yaz­dık­la­rı­nı be­lir­le­yen hiç kuş­ku­suz dü­şün­ce­le­ri, hat­tâ inanç­la­rı bağ­la­mın­da ha­yat­ta du­ruş bi­çi­mi­dir. İn­san hak­la­rı­na te­ca­vüz­de bu­lu­nan her tu­tu­ma kar­şı dur­mak, görüyorum, bi­li­yo­rum çığ­lı­ğı at­mak, bun­la­rı in­sa­nî ba­kım­dan inan­dı­rı­cı kıl­mak be­nim hiç üs­tüm­den ata­ma­dı­ğım bir so­rum­lu­luk duy­gum­dur. Or­ta­lık­ta bo­şu bo­şu­na ka­la­ba­lık ede­rek do­la­şıp dur­mak ye­ri­ne ha­yat­ta ol­ma­nın bor­cu­mu öde­mek gi­bi bir şey.</p>
<p>Dar Za­man­lar’la uğ­raş­mak, dar­lı­ğın, da­ral­ma­nın ana da­ma­rı­na in­me­ye ça­lış­mak ba­na ik­ti­dar, par­ti, der­nek, hüc­re, çe­te me­te’ler ta­ra­fın­dan ve­ril­miş bir gö­rev de­ğil. Bu da Dos­to’nun çe­liş­ki­le­rin kö­tü mey­ve­si olan şid­de­te kar­şı dur­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Or­han Ke­mal ‘ka­çış’ mec­bu­ri­ye­ti­ne dü­şen, Je­an Val­jan gi­bi ça­lıp çır­pan in­san­lar için de­rin­le­me­si­ne an­la­yış­lı­dır. On­da­ki bu em­pa­ti hep yer­li ye­rin­de­dir, ama as­la şid­det öğüt­le­mez. Or­han Pa­muk ya­za­rak ke­yif­le­ni­yor, bun­dan haz al­mış olu­yor­sa; bu da onun tek ih­ti­ya­cı­nın içi­ni dö­ke­rek fe­rah­la­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Ca­nım iş­te önün­de so­nun­da he­pi­miz ‘va­rız’ de­me­ye, var­lığ­mız­dan se­vinç duy­ma­ya ge­tir­mek­te­yiz (!) Bu da kuş­ku­suz el ve kol kuv­ve­tiy­le beş ço­cuk bes­le­me­ye ça­lı­şan­la­ra gö­re bir ke­yif de­ğil. An­cak sa­yı­sı on­lar­dan çok da­ha az fi­kir emek­çi­le­ri­ne lâ­yık bir te­sel­li ne­şe­si&#8230;</p>
<p>Be­nim için bir ro­ma­na baş­lar­ken ağır ba­san ney­se, ya­zar­ken de odur. İn­san­la­rı eğit­mek gi­bi di­dak­tik bir fi­kir­le baş­la­mam işe; çok sat­sın, çok oku­na­yım; öy­ley­se şun­dan şu ka­dar, bun­dan bu ka­dar ko­ya­yım di­ye de sı­va­mam kol­la­rı. Ak­lım­dan bi­le geç­mez. Bü­tün me­se­le içi­me dü­şe­ni na­sıl in­şa ede­ce­ğim, bi­li­nir kı­la­ca­ğım me­se­le­si. Di­ye­lim ki, hız­la ya­vaş­lı­ğın bir kö­şe­ba­şın­da çarp­tı­ğı ânın bi­lin­ci be­ni tam şu­ram­dan ya­ka­la­dı; iş­te ar­tık bu bi­linç ânı gir­di­si çık­tı­sıy­la bir po­li­si­ye ya­zı­yor­mu­şum gi­bi ko­va­lar du­rur be­ni. Bu da za­man de­nen şey­le he­sap­laş­mak de­me­ye ge­lir. Baş­lar­da de­di­ği­niz ‘ta­rih­le oy­na­ma’nın ya­za­ra bah­şet­ti­ği bir  ke­yif de yok de­ğil­dir. Bir an­lam­da şöy­le: Ne­re­de san­ki du­rup du­rur­ken bir çar­pış­ma, bir ça­tış­ma, iş­te ora­da ateş ba­sar­ca­sı­na mu­ha­lif bir sil­ki­ni­şin se­si&#8230; Bu se­sin yan­kı­la­nış­la­rı­na ku­lak ver­me­den du­ra­mam. İçi­ne düş­tü­ğüm hal­ler bun­la­ra ben­zer şey­ler iş­te&#8230;</p>
<p><em>— Ro­man­la­rı­nı­za baş­la­ma­dan ön­ce pek çok oyun ya­za­rak ya­zı de­ne­yi­mi­ni­zi art­tır­dı­nız. Bu­nun ro­man­la­rı­nı­za za­man ve söz­cük eko­no­mi­si açı­sın­dan çok olum­lu kat­kı­sı ol­du­ğu­nu sa­nı­yo­rum. Oyun ya­zar­ken sa­nı­rım ko­nu­şan­la­rın bir­bi­ri­ni duy­du­ğu­nu ve bu­na gö­re ya­nıt­la­dı­ğı­nı gö­zet­mek zo­run­da­sı­nız. Ya­ni her ko­nu­şan öz­ne di­ğe­ri­ne gö­re ko­num­lan­mak zo­run­da. Her­kes öz­ne. Me­se­le­yi dra­ma­ti­ze edip so­nuç­la­rı ve yar­gı­la­rı oku­yu­cu­ya bı­rak­mak, bu­nu se­vi­yor­su­nuz. Za­ten “Akıl ver­mek ba­na düş­mez” de­yi­şi­niz de bu­nu doğ­ru­lu­yor. Bu yön­te­min ro­man­la­rı­nız­da­ki açık uç­lu­lu­ğu/bir­den faz­la so­nu­cu ima eden so­nuç­suz­lu­ğu be­lir­le­di­ği söy­le­ne­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Ya­za­rın ki­tap­la­rı­nı oku­muş, bun­lar üs­tün­de olum­lu olum­suz fi­kir­le­ri olan­lar­la, ge­nel an­lam­da ede­bi­yat, sa­nat, kül­tür üs­tü­ne gö­rüş­le­ri bu­lu­nan ki­şi­ler­le ko­nu­şup tar­tış­mak şim­di ol­du­ğu gi­bi zevk­li, gü­zel bir şey ay­nı za­man­da da soh­be­ti ko­yul­tu­cu. Bu şim­di­ki so­ru­nu­za bir ya­nıt ola­bi­lir bel­ki. Ro­man­lar­da­ki za­man ve ke­li­me eko­no­mi­si­ne bir ka­pı ara­la­ma açı­sın­dan, de­mek is­ti­yo­rum.</p>
<p>Baş­ka söy­le­şi­ler­de de be­lirt­tim sa­nı­yo­rum: Ti­yat­ro oyu­nu yaz­mak de­mek, za­man­la sı­nır­lı­lık de­mek; bu­nu gö­zö­nün­de tut­mak. İz­le­yi­ci­yi bir ti­yat­ro sa­lo­nun­da üç sa­at­ten faz­la otur­ta­maz­sı­nız. Mü­zi­kal­ler, şi­ir­ler, dans­lar, film/kuk­la gi­bi gör­sel av­la­yış­lar­la bel­ki, ama me­tin­le, di­ya­log­lar, ya­ni söz­ler, ke­li­me­ler­le as­la&#8230; Ba­zı ro­man ya­zar­la­rı ken­di dü­şün­ce­le­ri­ni kah­ra­man­la­rın­dan bi­ri­nin ağ­zı­na ve­rir, an­lat­tı­rır du­rur­lar. Sah­ne oyu­nun­da bu ola­maz. Bur­da ‘evet” ve ‘ha­yır’lar bi­le bo­şu­na söy­len­me­me­li. Öy­le bir ‘pe­ki’ de­dirt­me­li­si­niz ki, bu­nun al­tın­da se­kiz on cüm­le­lik bir an­lam yat­ma­lı. Çe­hov’un de­di­ği gi­bi: Eğer oyun­da bir ta­ban­ca­dan bah­se­dil­miş­se, o ta­ban­ca mut­la­ka pat­la­ma­lı­dır. Ben ba­zı ro­man­lar­da­ki; şu bu­na de­di ki:&#8230;. O da ona de­di ki:&#8230;.. Bu se­fer öte­ki de:&#8230;.. di­yor­su­nuz ama:&#8230;&#8230; di­ye ce­vap ver­di vb. za­ma­nın ge­rek­li akı­şı­na ve an­la­mı­na tek kat­kı­sı bu­lun­ma­yan di­ya­loğ­la­rı okur­ken şöy­le bir baş ha­re­ke­tiy­le bun­la­rı ki­tap­tan si­lip çı­kar­dı­ğı­mı far­ket­mi­şim­dir. Bu ba­na ro­man­da­ki di­ya­loğ­la­rı ola­bil­di­ğin­ce azalt­ma uya­rı­sı ye­ri­ne geç­miş­tir. Ro­man oku­ru­nu zo­ra koş­mak için de­ğil bu­nun böy­le olu­şu. Onu bu nok­ta­ya ge­le­ne ka­dar leb den­me­den leb­le­bi­yi an­la­ma­sı­na ha­zır­la­mak.</p>
<p>Es­ki­den ro­man­la­rın son say­fa­sı­na ‘Son’ ve­ya ‘bit­ti’ di­ye ya­zı­lır­dı. San­ki ro­ma­nın na­ma­zı kı­lın­mış, me­za­rı­na gö­mül­müş gi­bi. Böy­le­ce ya­zar oku­ra apa­çık el koy­muş­tur. Ha­be­ri­niz ol­sun, bu iş bu­ra­da böy­le­ce bit­miş­tir, de­mek­te; onun ta­sav­vur et­me öz­gür­lü­ğü­ne el koy­mak­ta­dır. Ben ‘fi­nal’in açık uç­lu­lu­ğu­na ilk ro­ma­nım­la baş­la­mı­şım­dır. Fa­kat ya­yın­cı oku­ra bir yar­dım­da bu­lun­mak is­te­miş ola­cak ki, son say­fa­nın so­nu­na bir ‘Bit­ti’ ke­li­me­si at­tır­mış­tır. Ayıp­tır söy­le­me­si; kah­rol­muş­tum. Doğ­ru­su ha­ya­tım ro­man de­ğil ama, ro­ma­nım ha­yat­tır.</p>
<p><em>— Ka­dın, öy­kü­le­ri­ni­zin ve oyun­la­rı­nı­zın ana öz­ne­le­rin­den bi­ri. Ki­mi öy­kü­le­ri­niz­de Do­ğu-Ba­tı kar­şıt­lı­ğın­dan yo­la çı­ka­rak ka­dı­nı­nın ezil­miş­li­ği­ni, top­lum­sal bas­kı­la­rı, çev­re ve inanç bas­kı­sı­nı an­lat­tı­nız. Bu­ra­da da si­zi ay­rı­ca­lık­lı kı­lan fark­lı ke­sim­le­rin (ile­ri­ci-ay­dın) ka­dın al­gı­sı­nı da eleş­tir­me­niz ol­du. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Öz­gür­lük­çü” öy­kü­sün­de ile­ri­ci bir po­li­ti­ka­cı­nın iki­yüz­lü­lü­ğü­nü an­lat­tı­nız. Ka­dı­na gün­de­lik ha­ya­tın­da in­san gi­bi bak­ma­yan, ama la­fa ge­lin­ce on­la­rı öz­gür­leş­tir­me­ye ça­lı­şan (po­li­tik söy­lev­le­riy­le) bir po­li­ti­ka­cı ti­pi­ni eleş­tir­di­niz. </em><em>Ben­zer bir yak­la­şı­mı da Ha­di Gi­de­lim’de­ki “Ki­mi Za­man da&#8230;” öy­kü­sün­de ser­gi­le­di­niz. Köy ede­bi­ya­tı­nı, po­pü­ler ede­bi­ya­tı gün­de­me ge­tir­di­ği­niz öy­kü­de, ile­ri­ci bir ya­za­rın ka­dı­na ge­le­nek­sel “er­kek­si” ba­kı­şı­nı eleş­tir­di­niz. So­rum şu: Ül­ke­miz­de ka­dı­nın yaz­gı­sı de­ğiş­mi­yor mu ya da de­ği­şik­lik­ler yü­zey­sel mi? Bu yan­lış ka­dın al­gı­sı­nı, er­kek­si ba­kı­şı ne­ye bağ­lı­yor­su­nuz?</em></p>
<p>— ‘Er­kek Ya­zar’la­rın ki­tap­la­rın­da­ki ka­dı­na ba­kış­la­rı, ha­yat­ta ol­du­ğu gi­bi hep ufa­la­yı­cı, cin­sel ob­je açı­sı­na odak­lan­mış­tır; ka­dın hak­la­rı­na say­gı­lı, fe­mi­nist ko­ca­lar, sev­gi­li­ler­miş gi­bi yap­ma­ya ça­lış­tı­lar­sa da bu ya­lan­cık­tan öy­le­dir. Ben hep sert fe­mi­nist ka­dın ya­zar­la­rın ikin­ci sı­nıf­lık­tan sü­rek­li şi­kâ­yet et­me­le­ri­nin, ya­ni ken­di­le­ri­nin ya­nı­ba­şı­na ‘er­kek ya­zar­lar’ın bir­den asıl on­la­rın ikin­ci sı­nıf ol­duk­la­rı­nı, ken­di­le­ri­ney­se ra­hat­ça bi­rin­ci sı­nıf­lık pa­yı­nın dü­şe­ce­ği­ni dü­şün­mü­şüm­dür. Şim­di bu­ra­da is­ta­tis­tik ve­ri­ler, iki cins ara­sın­da­ki fark­lı­lık­la­rı aş­ma gi­ri­şim­le­ri­nin il­mi­ne bi­li­mi­ne dal­mak­sı­zın şu ka­dar­cı­ğı­nı söy­le­ye­yim ki; er­kek cins hep ‘er­kek­li­ği­ne tut­sak’ bir cins bü­yü­ye­me­miş ço­cuk, ço­cuk­tur. Öy­le­ce de ka­la­kal­mış­tır. Açık­ca­sı, önü­müz­de du­ran asıl so­run er­ke­ğin er­kek­lik so­ru­nu­dur. Ka­dın­lar de­ği­şim­le­re kar­şı da­ha açık­lar, bu­na da­ha yat­kın­lar çün­kü du­rum­la­rın­dan hoş­nut de­ğil­ler. Ken­di­le­rin­den kur­tul­mak is­ti­yor­lar. Ne ka­dar ezi­lir­sen o ka­dar baş­kal­dı­rır, di­re­nir­sin. Fa­kat na­sıl?</p>
<p>Sa­nı­rım so­ru­nu­zun ya­nı­tı iş­te bu ‘na­sıl?’da yat­mak­ta. Ka­pi­ta­list de­ğer­ler bas­kı­nı so­nu­cu top­lu­mu­muz­da pek çok şey ‘de­ğiş­ti­ği’ gi­bi ‘ka­dı­nın yaz­gı­sı da ‘de­ğiş­mek­te&#8230; Bü­tün dün­ya­da böy­le bu.</p>
<p>Ka­dın­lar es­ki­si­ne oran­la ya­vaş ya­vaş ‘ev ka­dı­nı’ ol­mak­tan çık­mış, dı­şar­da ça­lış­ma­ya baş­la­mış, bir an­lam­da ‘eko­no­mik öz­gür­lük­le­ri­ni’ ka­zan­ma­ya baş­la­mış­lar­dır. Ka­dın er­kek ara­sın­da­ki iliş­ki­yi bü­yük öl­çü­de be­lir­le­yen şey­le­rin önem­li­le­rin­den bi­ri bu. İkin­ci el­den ge­lir sağ­la­ma, da­ya­nış­ma iliş­ki­le­ri de de­ğiş­mek­te. İyi. Pe­ki ama na­sıl? Ne yön­de? İş­te bu­ra­sı iyi de­ğil. Ka­dı­nlar ken­di­le­ri­ni oto­ri­te­ye aday gör­me­ye, ‘er­kek gi­bi ol­ma­ya’ baş­la­mak­ta. Bas­kı ve şid­de­ti ele ge­çir­me eği­lim­le­ri git­tik­çe art­mak­ta. Na­sıl ya­ni?</p>
<p>Biz­de da­ha ya­kın­dan göz­lem­le­yip gö­re­bil­di­ğim ka­da­rıy­la şu oto­ri­te sa­hi­bi ol­ma eği­lim­le­ri ya­nı­sı­ra ‘öz­gür­leş­me’ hal­le­ri de yü­zey­sel. Ya­ni bi­çim­sel.</p>
<p>Gü­nü­müz de­ğer­ler sis­te­mi­ne ba­ka­rak söy­le­ne­bi­lir ki, ner­dey­se ge­nel an­lam­da ka­dın­lar şöy­le nok­ta­lar çev­re­sin­de dö­nen­mek­te, dö­ne dö­ne öle­si­ye yo­ru­lup düş­mek­te­ler: Eros, Aşk adı­na Gö­ze gir­mek, do­la­yı­sıy­la Tü­ke­tim, Tü­ke­tim do­la­yı­sıy­la Lüks, Lüks do­la­yı­sıy­la Ka­zanç, Ka­zanç do­la­yı­sıy­la dü­şün­ce ürün­le­ri­nin üs­tü­nü ör­ten bi­yo­lo­jik ser­ma­ye­nin, açık­ca­sı Be­den’in pa­za­ra sü­rül­me­si: Hay­dan ge­len hu­ya git­mek­de&#8230; Bu da bir tür­lü bü­yü­ye­me­miş, ken­din­den kur­tu­la­ma­mış er­kek cin­sin hâ­lâ da­ha cin­sel ob­je­ye ba­ğım­lı­lı­ğı­nın ya­rat­tı­ğı bir pi­ya­sa. Ezil­miş­li­ğin en ezil­mi­şi olan ka­dı­nın ‘öz­gür­leş­mek­ten’, ya­ni kur­tu­luş­tan an­la­dı­ğı ya­zık ki ge­ce­kon­du­da­ki kom­şu­su­na fi­lan­ca fir­ma­da man­ken­lik ‘ka­zan­dı­ğı’nı, fa­lan­ca ya­rış­ma­da gü­zel gö­ğüs yıl­dı­zı se­çil­di­ği­ni muş­tu­la­ya­bil­mek&#8230; Pi­ya­sa­nın ma­lı.</p>
<p>Ay­dın­lan­mış, fe­mi­nist bi­linç edin­miş er­kek­le­ri­miz de ka­dın­lar­la tü­ke­tim ye­ri­ne da­ha ya­ra­tı­cı ilişki­le­rin­de sık sık ya­ya kal­mak­ta; çün­kü ka­dın­lar da on­la­ra sık sık ana ku­ca­ğı ik­ram edip epey­ce de on­la­rın çağ­daş kah­ra­man­lık­la­rı­na âşık ol­mak­ta: Hay­di bu­na da eşit­lik pe­şin­de­ki ay­dın­lan­mış biz­le­rin za­fe­ri, di­ye­lim! Es­ki des­tan­la­rın Gi­yom Tel aş­kı­na, Or­ta­çağ­la­rın Kül­ke­di­si ma­sa­lı­na ka­vuş­ma­nın (!) za­fe­ri. Te­vek­ke­li Mi­lan Kun­de­ra za­ma­nı­mı­zın Or­ta­ça­ğa dö­nüş za­ma­nı ol­du­ğu dü­şün­ce­si üs­tün­de öy­le uzun­boy­lu dur­mak­ta&#8230;</p>
<p><em>— Ro­man­lar­da çev­re­ye da­ir tas­vir­le­ri ay­rın­tı­la­rıy­la gör­mek müm­kün. Ya­ni ola­bil­di­ğin­ce so­mut ola­rak be­tim­li­yor­su­nuz or­ta­mı. Hat­ta tas­vir­le­ri­niz­de ta­san­nu’a va­ran bir süs­le­me­ci­lik ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Yaz­so­nu’nda me­se­la. Bu­na rağ­men ben­de olu­şan bir ka­na­at var. San­ki yok­luk­la var­lık ara­sın­da kay­gan bir ze­min­de var olu­yor ki­şi­le­ri­niz. Bu­nu düş­sel an­la­tı­mı­nız­la özel­lik­le sağ­lı­yor­su­nuz. İki ay­rı kod­la­ma var ço­ğu ese­ri­niz­de. Bal­zac has­ta­lan­dı­ğı za­man ken­di ya­rat­tı­ğı köy he­ki­mi­ni is­te­miş ya ba­şın­da. Siz hiç­bir du­rum­da ya­rat­tı­ğı­nız ki­şi­le­ri ça­ğır­ma­ya­cak ka­dar bi­li­yor­su­nuz on­la­rın bi­rer ya­zın­sal fi­gür ol­du­ğu­nu. Bu­nu inan­dı­rı­cı­lı­ğın ye­ter­siz­li­ği bağ­la­mın­da söy­le­mi­yo­rum. Mah­sus böy­le ol­sun­lar is­te­miş­si­niz san­ki; ya­şam­la-ölüm, ger­çek­le-ger­çek­dı­şı­lık, ger­çek­le-düş­ler, so­mut­la-so­yut ara­sın­da, vb. Ne der­si­niz? </em></p>
<p>— Doğ­ru­dur. ‘Nük­le­er ça­ğın de­ğer­le­ri’ni ‘tü­fek icat ol­du, mertlik bo­zul­du’yu bil­me­den an­la­ya­ma­yız. Sa­na­yi dev­ri­mi, tek­no­lo­jik gi­ri­şim­ler çev­re­yi de ya­şan­maz, so­luk alı­na­maz ha­le ge­tir­mek­te. Yaz­so­nu’nda­ki be­tim­le­me­le­ri özel­lik­le bu­nun için öy­le in­ce­den in­ce­ye uzun uzun yaz­mı­şım­dır. As­lın­da bu ro­ma­nı salt bu amaç­la yaz­dım. Bâ­kir, ter­te­miz kum­sal­la­rın üs­tün­de­ki TİT (Türk İn­ti­kam Tu­ga­yı) şif­re­si­ni bi­le göz­den ka­çır­ma­ma­ya ça­lı­şa­rak.</p>
<p>“Bi­lin­sin ki dün­ya de­nen yer­de bir za­man­lar böy­le cen­net mi­sa­li yer­ler de var­dı ya­aaa­a, lâ­kin iş­te&#8230;” de­miş ola­bil­mek için; yer­kü­re­mi­ze bir çe­şit şah­sî ta­nık­lık. Kuş­ku­suz, her şey bi­ter, ama ya­zı bit­mez, gi­bi saf sa­fa­lak, ço­cuk­su bir hayale bel­bağ­la­ya­rak&#8230;</p>
<p>Var­lık­la yok­luk ara­sın­da­ki kay­gan bir za­man­da­yız. De­ği­şim­le­rin hı­zı­nın ya­rat­tı­ğı be­lir­siz­lik. Dü­şün­se­ni­ze or­ta­lık­ta da­ha post­mo­dern ede­bi­ya­tın P’si bi­le yok­ken ya­yın­lan­mış bu ro­ma­nın Av­ru­pa üni­ver­si­te­le­rin­den bi­rin­de in­ce­le­ne­rek bir ‘Pre Post­mo­dern’ ro­man ol­du­ğu­nun or­ta­ya çı­ka­rıl­mış bu­lun­ma­sı ak­lı­mı­za ge­lir miy­di? Yaz­so­nu’nun İn­gi­liz­ce­si bu yı­lın Ni­san ayın­da New York’da ya­yın­lan­mış bu­lu­nu­yor. Ba­kar­sı­nız elin oku­ru bu be­tim­le­me­le­rin tu­za­ğı­na düş­müş de ta­til­le­ri­ni ora­lar­da ge­çir­me­ye he­ves­le­ni­ver­miş! Aman sa­kın yi­ne ır­za geç­me ola­yı­nın kur­ban­la­rın­dan bi­ri ol­ma­sın da.</p>
<p><em>— Mo­dern ede­bi­ya­tı­mı­zın ge­li­şi­mi­ni, si­zin baş­la­dı­ğı­nız gün­ler­den bu­gün ilk ki­ta­bı­nı çı­ka­ran ya­zar­la­ra ge­le­ne ka­dar na­sıl bu­lu­yor­su­nuz? Özel­lik­le de ro­man­da&#8230; </em></p>
<p>— Ge­nel­lik­le bu ko­nu­da sus­kun kal­ma­yı yeğ­le­dim. Genç ya­zar­la­rın yaz­ma ve ya­yın­lan­ma hı­zı­na ye­ti­şe­me­mek­te­yim. Si­zin­ki­ne ben­zer bir so­ru ba­na ya­zar­lı­ğı­mın 55. yı­lı­nı kut­la­ma top­lan­tı­sın­da da so­rul­muş­tu. Top­tan: “Bun­la­rı he­men he­men hor­mon­lu mey­ve­ler, mo­ra bo­yan­mış ka­ran­fil­ler, erik ye­şi­li, gül­ler gi­bi bu­lu­yo­rum,” de­yip çık­mış­tım. Vit­rin­le­re ba­kın­ca öy­le ça­ğır­gan­lar ki, do­lap­ta yer kal­ma­dı­ğı hal­de, ca­zip gö­rü­nüş­le­ri­ne da­ya­na­ma­ya­rak uza­nıp alı­yor­su­nuz; ama vah vah, el­ma­lar­dan el­ma ta­dı ala­mı­yor, ka­ran­fil­ler­de ka­ran­fil ko­ku­su du­ya­mı­yor­su­nuz. Be­li bü­kül­müş­le­ri ba­ğış­la­ma­sı ge­re­ken­ler bu­nu da mo­dern son­ra­sı ye­ni­lik­çi­li­ğin­de ya­ya kal­mış­lı­ğa ve­re­rek omuz sil­kip geç­sin­ler. Za­ten öy­le ol­mak­ta. New York’lar­da ro­man yaz­ma okul­la­rı bi­ti­rip dön­müş ‘post­mo­dern’lik­ler­den mü­te­şek­kil bir ka­bi­le: “Bı­ra­kın ar­tık şu 1960-70’ler ya­zar­la­rı­nı. İş biz­de. Ken­di po­po­la­rı­mı­zı biz ken­di­miz si­le­lim,” de­yip çık­mış­lar­dır ya?</p>
<p>Şim­di­lik iş­te böy­le böy­le si­lin­me dö­ne­min­de­yiz. Ba­ka­lım ar­tık te­mel­siz mi­ma­ri­nin ne­ye ya­ra­rı do­ku­na­cak&#8230;</p>
<p><em>— Post­mo­der­niz­min ge­tir­di­ği çok­ses­li, çok renk­li, ede­bi­yat dı­şı gös­ter­ge­le­rin de ede­bi­ya­ta da­hil edil­di­ği or­ta­mın ko­la­ya kaç­ma­yı sağ­la­yan bir es­nek­li­ği var. Tür­ler ara­sı sı­nır­lar ya­za­rı sı­nır­la­mı­yor. Tür­le­rin bu de­re­ce iç içe ge­çi­şi­ni ve sı­nır­la­rı­nın be­lir­siz­leş­me­si­ni na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? </em></p>
<p>— Bu me­se­le­nin ya­nı­tı so­ru­nu­zun için­de. Ka­pi­ta­liz­min ya­rat­tı­ğı ken­di­ne da­hi ya­ban­cı­laş­mış in­san, be­lir­siz­lik za­ma­nı­nın bir ya­nı­tı de­ğil mi?</p>
<p><em>— Son ola­rak siz­den “ye­ni baş­la­yan­lar için bir mot­to” is­te­sek, ne der­di­niz?</em></p>
<p>— Hiç­bir şey­den öğ­ren­me­dim ya­za­rak öğ­ren­di­ğim ka­dar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AŞIRI AŞK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/asiri-ask/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/asiri-ask/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:25:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11315</guid>
		<description><![CDATA[bugün + 35 spalarla doluysa çantam senle ne ilgisi var diyebiliriz nasılsa hiç sevişmeyeceğiz ve senin bir muharrik gücü kazanıyor gözlerin belki sadece öyle boş bakıyorsun herkes kadar hızlı giden biri ölüme belki sadece bir ölü ama ben buradan ileriye sıçrayabilirim ve senle hiç binmeyeceğiz doğuya doğru karda bir trene bilerek bunu burada oturmuş şiirler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>bugün + 35 spalarla doluysa çantam<br />
senle ne ilgisi var diyebiliriz<br />
nasılsa hiç sevişmeyeceğiz ve senin</p>
<p>bir muharrik gücü kazanıyor gözlerin<br />
belki sadece öyle boş bakıyorsun herkes <span id="more-11315"></span>kadar hızlı giden biri ölüme<br />
belki sadece bir ölü<br />
ama ben buradan ileriye sıçrayabilirim ve senle</p>
<p>hiç binmeyeceğiz doğuya doğru karda bir trene<br />
bilerek bunu burada oturmuş şiirler okuyorum senden kendime<br />
yazdığın her sözcük bir kırbaç darbesi<br />
aşk elde değilse çekilecek demektir ve senden</p>
<p>düşen kalem zaten çizmişmiş beni<br />
o kadar benimmişsin dalmışız hikâyenin ortasından<br />
ahbaplığa vurulan şiire saklanarak öleyazmak ne bildim<br />
beş saniye ve yerdeyim rodeo bitti</p>
<p>ve seni</p>
<p>bir daha hiç görmeyeceğimi<br />
bilsem bile bir kere…</p>
<p>telefon edeceğim kulübenin camına yaslanarak<br />
ellerim el boynum boyun olacak dudağım dudak<br />
yazdığım parmaklarım sözlerim kadar gerçek<br />
dokunacak gerçek sakal sendeki üç günlük gerçek bendeki<br />
kol bacak saçlar yine kısa ve jölelenmiş olacak</p>
<p>üstümdekileri sorarsan</p>
<p>balıkçı kazak -kıştır- etek severim çizmeyle arasında dört parmak<br />
mesafe iyidir aşk değilse<br />
telefonun çalmıyorsa o sensindir bil kimse ateş yak<br />
mayacak bir dağda isyan çıkarmayacak bir köle daha azad<br />
-bir kez olan bir daha asla olmayacak-<br />
masadaki adam bir kez kalktı mı yüzüne iyice bak hiç unutmayasın diye bak<br />
seni aptal! bir daha sıkmayacak aşırı aşk</p>
<p>şimdi uyumaya gidiyorum kuşlar uyandı<br />
eti uyutup hayvanları sağlam bağlarım<br />
“ben istesem pusu bile kurarım”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/asiri-ask/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CAN HAVLİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/can-havli/2011/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/can-havli/2011/07/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2011 22:33:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11032</guid>
		<description><![CDATA[Sonra sessizlik geldi candan çekilen canın acısı Eti taşıyan her bedenden bulaşan –dünya burda henüz büyük bir yerdir Kıskançlığım için fazladır geniştir Ne kadar büyüsem her yeri kaplayamam Bir tetiğe bassam Var üşüyenleri bir ısıtan –sen olma o- olmasan- Her balığın bir tanrısı var –biri çekecektir ağdan Bir iğne geçtiğinde damağa Biri çektiğinde sudan Biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sonra sessizlik geldi candan çekilen canın <span id="more-11032"></span>acısı<br />
Eti taşıyan her bedenden bulaşan<br />
–dünya burda henüz büyük bir yerdir<br />
Kıskançlığım için fazladır geniştir<br />
Ne kadar büyüsem her yeri kaplayamam<br />
Bir tetiğe bassam<br />
Var üşüyenleri bir ısıtan –sen olma o- olmasan-</p>
<p>Her balığın bir tanrısı var –biri çekecektir ağdan<br />
Bir iğne geçtiğinde damağa<br />
Biri çektiğinde sudan<br />
Biri yanındakine hafifçe dönüp<br />
-üşüyor musun<br />
Dediğinde<br />
Başlayan<br />
Büyük av mevsimi başladığında<br />
Hızlanan kanın akışıdır<br />
Tuzak çukurlardan çektiğimdir kendimi<br />
Ustalıkla izledin ve yaklaştın</p>
<p>Bitti<br />
dedikleri zaman<br />
Biri “Son” diye bağırdığında bir film koptuğunda<br />
Bir kazma toprağa ilk vurduğunda<br />
-ölüyü gömecekler Mehmet<br />
Her ölü gömülecektir<br />
Terminallerden otobüsler kalkıyor saat başları<br />
Saatleri vursunlar mı<br />
Objektife bakıyoruz beraber -tiktak<br />
Yalnız yalnız koyuyor paketlere biz birer fidanı<br />
Biz sadece güzel olanı<br />
Biz ağzımızdan çıkanı<br />
Füturla ismimiz içinde kımıldamadan<br />
Durabildiğimiz için dik<br />
Her birimiz<br />
Ters yöne gittiğinde<br />
Biri kalıyor gibi olacak –kural bu<br />
Gider gibi olan gittiğinde de kalmıştır<br />
-tiktak</p>
<p>Aşk<br />
Bir ayrılma anında kaldırımda<br />
Karşıya geçip hızla döndüğünde<br />
Gitmemiş olandır</p>
<p>Şimdi<br />
Kemiklerimi eziyor gece<br />
Bunu söyleyebildim -hadi hayran kal cesaretime</p>
<p><em>Üşümemiz geçmeyecek biliyorum</em><br />
<em>hangi ruhun yongasıyız bulmadan</em></p>
<p>Sen, acı çektirmeden sona erdirebilen avı<br />
Delirip delirip bir kucak çalı çırpıyı<br />
Kucağıma bırakan -fetusum<br />
Sönmesin o ateşi<br />
diye harlayan<br />
kimdi o, tanıyor muyuz onu -sen ve ben<br />
Karşılıklı<br />
Konuşuyor muyuz sahiden<br />
İlk atılacak ağırlık, ağırdan alınan, her ağrının sebebi<br />
Mideden başa doğru yükseldin<br />
Varım işte sana varım –ben, ilk atılacak ağırlık<br />
Baştan kalbe inecektin<br />
Gerçek bir denize girmeden<br />
Gerçek bir uykuya henüz dalmadan<br />
Son uyanıklık anında –küçük bir evdesin –denize yakın<br />
Bir kanama belirtisi –ve düştün!</p>
<p>Sonra sessizlik geldi candan çekilen canın acısı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/can-havli/2011/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EFENDİNİN FENDİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/efendinin-fendi/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/efendinin-fendi/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 22:19:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10710</guid>
		<description><![CDATA[-sakıncası var mı -eminim kastedilmedim hiçbir yerde geçmiyor adım, hafif anımsatsa da kasıt ben değilim nisayım ben nisa -ben nisa -bütün nisaların nisa oldukları kadar tanıdığın ve tanımadığın bütün kadınlarım -göbeğinde piercing olan -sakıncası var mı- fönlü saçları ters tarafa yatmış bundan dolayı tedirgin kameralara yan bakan -resimdeki şair -sanırım şimdilik sakıncası yok – resimde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-sakıncası var mı -eminim <span id="more-10710"></span>kastedilmedim<br />
hiçbir yerde geçmiyor adım, hafif anımsatsa da kasıt ben değilim<br />
nisayım ben nisa -ben nisa -bütün nisaların nisa oldukları kadar</p>
<p>tanıdığın ve tanımadığın bütün kadınlarım -göbeğinde piercing olan<br />
-sakıncası var mı- fönlü saçları ters tarafa yatmış bundan dolayı tedirgin<br />
kameralara yan bakan -resimdeki şair -sanırım şimdilik sakıncası yok –<br />
resimde sol başta ikinci sıra hafif kambur o sene önlükler kara &#8211; - -<br />
astrologlara sorarsan böbrekleri ağrırmış aralıksız ………..ne hoş<br />
içerdik karşılıklı…………………..nisa ve sen burçlarında………….<br />
napolyon kirazı bir bayrak dalgalanırmış……………………………<br />
sen beşir astrologlara sorarsan sırttan çabuk soğuk alırmışsın -osmanın<br />
yakın akrabasıymışsın &#8212; müjdeci yanın ağır basıyor kanımca -hiç<br />
sakıncası yok -hem herkes birinin akrabası &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - &#8211; - -<br />
o fütuhat -doğru vuruşlarla hep kazanan -kısa içer -hep açar<br />
hiç utanmaz bütün kilitleri ……. mükemmel mesrur mühim biri<br />
tesellisi peygambersiz toplumların &#8211; o işte o! O o işte o -gücenik kalçaları<br />
yalpalamadan yürüyeni &#8211; çabuk adımlı mezzo sesli bazen kabarır da<br />
çın çın yankılanır kulakları iyi işitenlerin iyi adamların iyi kulakları<br />
(çalkalar ama içine doğru alırken hiç utanmaz<br />
dışarı bırakırken -ortanca olmanın yan etkisi olsa gerek<br />
gülerek çiçek miçek derlermiş buna -sokakları sıcak ilçenin işvelisi)<br />
evlere yakındı kaldırımlar &#8211; - &#8211; bugün de akşam oldu –bütün kadınlar<br />
bugün takunyaları tak tak yaparak inecek bir kez daha -tak takk takkk<br />
küçümen bir kız ahşap merdivenleri…………. babasına el sallayacak<br />
<strong>n e d e n s e    p e k    m ü h i m d i    o   s e n e</strong><br />
<strong>b a b a y a     e l     s a l l a m a k</strong></p>
<p>benden sonra ge gelir<br />
kısaca g dedik ona gülmez o kocası almanya’da<br />
kocasının karısı var başka<br />
kocasının karısının kocası ölmüş -ama nüfusta<br />
yani her harften sonra ne geliyor bilmek gerek<br />
bu sözcükten sonra ne gelecek?!? bir vedaı<br />
kıstas yapmak mümkün mü diğer vedaa?!?<br />
ya vedasız!?! sonu olmadan bir hıçkırık!!! -dinlemeye sabırsız<br />
bi kahır? bi küfür? bi geri adım? bi şey?<br />
bi şey&#8230;?!?&#8230; bi saç teli filan bırakmaksızın…?!?&#8230;<br />
bi sabır  gösterisi… bi şamar olsun atmaksızın… bi kavga&#8230;<br />
hiç değilse bi aldatma… bi geçimsizlik… bi eksik… bi kusur…<br />
bi şirretlik… bi şey olmalı… bi şey… şimdi olsa da olur, şu an…<br />
bi şey, bi işaretsizlik anlamında her şeye kabul<br />
bir fark yok densin -bir fark yok -sen de birisisin işte o hepsine benzer biri<br />
(<em>ha öyle ki hepiniz bi serçe olsanız</em>)<br />
(<em>bi serçe olsanız bilinmez hangisinin hangisinden daha tatlıdır eti</em>)<br />
işte şurdaki kumral gibi yürümektesin<br />
şu sarı saçlıdan hafif şişman -şu esmerin biraz heybetlisi</p>
<p>-haayır haayır bir oğlum olsa iyi olurdu<br />
bir kurşunum olsaydı gider seni bulurdu<br />
bir kından ancak<br />
koparak ayrılırdı bir bıçak<br />
yüzüme damladıkça terlerin<br />
hiç şüphem yok dünyaya kansız gelmişsin<br />
kandırmazdı ki beni<br />
ellerin birbirini hararetle buluşu<br />
haydi! çıkar saatini! bir durdur! atışını! nabzımı tavana vurdur!<br />
gene de bitmesin geçişi leylakların gözbebeklerimde çakmak çakmak duruşu</p>
<p>nasıl olacaksa bu gidişin gelişin<br />
bir tren her gardan çıkışında senin, ters tarafa koşuşun</p>
<p>ne anlamı var artık kerbelasız hüseynin<br />
bu saatten sonra tasmasız<br />
boynundan tutup seni sever miyim</p>
<p>bin yılın konusu bu<br />
gürül gürül ırmağın vara vara bir yokuşu buluşu</p>
<p>geçer mi trenler ortasından bir kır evinin<br />
kaybetti samsun asfaltı da eski trendini</p>
<p>aynı ateş mi işaya’nın dilini iğdiş -benimki kopuk<br />
seninle birlikte tutmayacağım pırıltılı yasını -benimki kopuk<br />
kestik olası güzelliği ayinlerle alnıma sürdük kanını<br />
bir benmişim o uzun o yorucu muhakemenin muhatabı<br />
bezgin değil yılgın değil bıkmış değil sadece meyus<br />
şimdi yasını tutmanın –pardon- hangi satırdaydı makable şamil kanunu<br />
biz tabii gıyabında az konuşmadık<br />
iki kişi uçlarından bahsettik<br />
suçların kamaştırdı gözlerimizi<br />
nasıl inkar edecek ki, dedik, yargıcın suç ortağıyız<br />
yargıçla aynı anda aynı işte karşılaşmışız<br />
küçük ortakmışız, olsun, birinin suç ortağıysan<br />
<strong>ölüm ayırana kadar sizi kopmaz</strong><br />
<strong>en güçlü bağdır suçun nikahı</strong></p>
<p>sevdim bu terörü saçtığın dehşeti sevdim yaklaştıkça<br />
henüz ödemeden karşılığını… senden kalan hırsla bir süre idare ettim<br />
ne mümkündü dokunmak görkemiyle salınan<br />
senin yaşam dediğin benimse küçümsediğim<br />
yasla örülmüş yaşlarıyla bir kadının hiç süresiz iç sıkıntısıyla<br />
bir sürek avı avlayanın yüzüne bile bakmamış<br />
bir anlık duruşta &#8211; bir geri bakışta &#8211; bir ayak atışta avlanırmış<br />
ayıbı var bir avı kendinden büyük taşla vurmanın<br />
kadın olmanın ayıp olmakla eş –bu nisa söylemi –silik yılmış<br />
kentin ortasında rotasız kalmanın &#8211; - ibreler titrek &#8211; - kıbleler çoğullaşmış<br />
sırf erkeğin eli değsin bir kere kutsanmakla eş –bu fütuhat böyle kepazebidişi<br />
bir kadın bilmezse ün tutkusu –bu kendiliktir-<br />
bilmezse tekil ve tikel ve hüzünlü kalmayı<br />
uçurtma ipine bağlanmış gibi sersemleşir<br />
gibi bağlanarak uçmayı bilebilir –belki?-<br />
tipi yemezse fırtına çıkmazsa –hmm belki? zor-<br />
bir erkeğin peşinde güzel havaların katilidir</p>
<p>hepsinden vazgeçtiğimin bilmem farkında mısın<br />
ne sensizlik nedeni ne mutluluk dinleri böyle gevişlerim yok<br />
ıssız ve çorak toprağımdan kaçış bitti………………………..<br />
kendimin tadında kendimin göbeğinde kendimin ortasındayım<br />
dünyanın da tam göbeği burası<br />
buradan başlıyor şehir de şiir de şaibeler de<br />
bitti saltanatı poetik hırsların -bana rağmen bittiyse-<br />
bitti yazınsal dervişliğin sırları açıldı -kamu kamuysa hâlâ-<br />
fahiş kamu fahiş fiyatlarla değişti herkes gidebilir<br />
kapılar ardına kadar açık <em>laissez écrire laissez chier*</em></p>
<p>kaleler kapışılmış olabilir -sen de pisliğin tekisin biraz kansız ve serseri<br />
olabilirsin -senden acayip hoşlanıyorum hâlâ.. belki.. ihtimal ki..<br />
seni sevmek üslubunu da sevdirir<br />
kaşların ki sevdirir çatılışı<br />
düşmanı, cedelin çetin alametleri<br />
bir form ki iç içe köprülerin altı ve kıyısı güneşli sahillerin<br />
iç içe dip dibedir kehanetle bilimsel içerikli özdeyişlerin<br />
bir ânı kovalayan öteki ânın hatırı için<br />
hatırı için iki kişiyi birbirinden ayıran şeyin<br />
köleliğimin, natıkası kesilmiş tutulmuş dilleri<br />
itaatimin, kusursuz dikkatimle sarf eden gerekli kipleri yerli yerinde<br />
<strong>varsa çıkışı hepsinden sana çıkmış -bu ne güzel bir başlangıç!</strong><br />
<strong>nasıl bir buluş böyle beni bana yedirişin!</strong><br />
varsa kadın / bir yerimde saklı kirli / vesair bir kadın kalabilmişse<br />
kadın kalmış bir yerim filan varsa hepsi senin…</p>
<p>benim cevherim &#8211; tiyeklerim &#8211; sıradan edimlerimde saklı kalmış<br />
muhteşem üslup -meğer benim köleliğim… ben şimdi biraz<br />
oda diplerine gidiyorum -sürüklenecek şeylerim var peşim sıra<br />
benden korkacak kimse var mı? –sanmıyorum, korkmaya gidiyorum<br />
şimdi köşelere doğru itaatimi göreceksin görecek<br />
dilimi yutup sözcüklerimi sana verişimi<br />
benim evetlerim vardır -tir tir titreyişlerim<br />
- kerhen olsa da bir hayırı evetleyişimde gizli<br />
erotizmi bulup getirdin bana hediye ettin<br />
sözcüklerim olamaz -hesap etmem çarşıya çıkmam salınmam topuk dövmem<br />
seçmeyi bilmem bildiğim an biter köleliğim<br />
başım yana eğik -gözlerimde isyancı bir ifade yok<br />
bütün teçhizat tam teslim -susuşum imalı değil –üzengim yok üzengiyim<br />
bana bazı sözcükler verdin -<em>evet efendim -emredersiniz</em> -beni yavaşça<br />
silin hoyratça silin beni her şekilde silin yeter ki silin<br />
<strong>-açıkla!</strong><br />
müsaade ederseniz -evet aşağılık biriyim ama<br />
<strong>-açıkla!</strong><br />
evet hımmm… -şey duruşumu beğendiyseniz böyle durabilirim biraz daha<br />
henüz ölmedim… ama şey… efendim… birazcık doğrulmama<br />
izin verir misiniz… yani parmak uçlarımda bir sızlama… yüküm ağır<br />
diyemem bu yakışmaz bana… esmer atalarım varmış bir zamanlar<br />
bir de tatar atalarımdan kalma aksi bir damarım var ama…<br />
bana bazı sözcükler verdiniz –evet- birkaçını değiştirerek kullanmama<br />
izniniz varsa… itiraf etmeliyim aşağılık biriyim -ama izniniz olursa<br />
bir soru sahibiyim <strong>-açıkla!</strong><br />
-efendim, bir efendi, sever mi kölesini biraz da olsa<br />
-sever mi onun sevdiği şeyi<br />
ve onun aldığı şeyi alır mı o da ağzına<br />
ve ne pahasına der mi onun gibi -<em>olursa olsun ne pahasına!?!</em><br />
-ve o kaba saba duruşuyla bir köle, efendisine şöyle kaşının altından bakarsa<br />
alınmaz mı efendi -yani daha açık olmama izin varsa <strong>–açıkla!</strong><br />
-efendim bir parça utanmakla birlikte kendimden bahsetmeme kızmazsanız –<br />
…………….neyse<br />
<strong>açıkla!</strong><br />
bağışlayın merakımı efendim -bir efendi kölesinin<br />
kendisini beğenip beğenmediğini takar mı hiç kafasına?!?<br />
efendim bir şey&#8230; bir itirafa daha izin verin -kalmasın içimde<br />
-sözcüklerimi azalttıkça siz<br />
beni bir köpeğe benzettikçe siz -ben anlamaya başladım…<br />
derimde bir hislenme oldu bir kaşınma!<br />
azaldıkça ağzıma alacaklarım…<br />
sayıca azaldıkça sözcüklerim o bana –lütfettiğiniz sözcüklerin her biri<br />
genişleyip bir dolu oldular desem –abarttın aptal! evet…<br />
derseniz ben itiraz edemem ama…<br />
bir evetimin köprüleri yıktığı -aramızda kurulan her şeyin bir bir kırıldığı<br />
aramızda sözcükler azaldıkça ve siz bana yukarıdan baktıkça<br />
-evet efendim -sanırım ben köle doğmuşum<br />
şimdi tuhaf bir hazla –hazzı böyle iki büklüm buluşum<br />
–ne tuhaf –ben -evet yasaktı bu sözcük ama- <em>ben</em><br />
köşeye doğru gidiyorum ve -evet dört ayak üstünde kesinlikle sızlandığımı<br />
görmezsiniz bile…<br />
- &#8211; - bir köpek nasıl haşrolacaksa efendim<br />
ve efendim -bana kalırsa dememe izniniz varsa-<br />
bir kadın öyle haşrolmalı <em>bana kalırsa</em> &#8211; - -</p>
<p>*Adam Smith, elbette tahrifle</p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/efendinin-fendi/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HERHANGİ BİRİ&#8217;NİN POETİKASI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/herhangi-birinin-poetikasi/2011/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/herhangi-birinin-poetikasi/2011/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 May 2011 10:32:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10621</guid>
		<description><![CDATA[-Anonim Hiciv, Sokak İronisi, Yeni Kuşak Moda Söylemler- Bugün her saat sonunda değişen bir dünya içinde yaşamakla yükümlüyüz. Etkilerini hesaplayamadığımız, kişisel olarak hesaplayamayacağımız zincir şeklinde her yöne ivmelenen bir dalgalanma var. Şaire kaybolma hissi verebileceğini tahmin ettiğim bir kaos ortamında ne yazık ki bir harita bilgisi mevcut değil. Ne yazık ki veya ne şans ki! [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Anonim Hiciv, Sokak İronisi, Yeni Kuşak Moda <span id="more-10621"></span>Söylemler-</p>
<p>Bugün her saat sonunda değişen bir dünya içinde yaşamakla yükümlüyüz. Etkilerini hesaplayamadığımız, kişisel olarak hesaplayamayacağımız zincir şeklinde her yöne ivmelenen bir dalgalanma var. Şaire kaybolma hissi verebileceğini tahmin ettiğim bir kaos ortamında ne yazık ki bir harita bilgisi mevcut değil. Ne yazık ki veya ne şans ki! Herhangi biri olmak, şairin karşısındaki tek yol bu gibi görünüyor, bu aynı zamanda fırsat da. Harita da her dakika yeniden hesaplanmalı. İyi bir haritacıdır şair, eğer şiirle gerçekten ilgiliyse. Haritanın başlangıcına bakıldığında insanın toprakla, zeminle ilişkisi görülür. Bulunduğu yeri anlama arzusu. Yaşamsal bir öneme sahip. Örneğin; bilinen ilk haritalar akarsuların davranışlarını tespit etmek içindir.</p>
<p>Herhangi biri, bir tür tanrı-şair olarak icat edilmiş bulunan günümüzdeki şairin antikoru anlamına da gelir. İcat edilmiş şair gerçeklikle ilişki kurmanın acemisidir. Mevcut gerçeklikle yeni bir ilişki kuramadığı takdirde sözlerden ördüğü tuhaf zırhla kendini ve çevresini aldatmaya çalışacak, daha kötüsü bunu şiir diye adlandıracaktır. Ondan sanatsal imgelerin iş görmediği yeni dünyada “yeni bir iş kolu olarak şiir”in tanımını geliştirmesi istenmeli. Bu yazı da bunun bir araştırması sayılmalıdır. “Herhangi biri” olarak adlandırdığım antikor, sokağın, sanal sokakların edebiyata kazandırılması gibi pragmatik bir amacı ifade etmiyor. Daha doğru bir ifadeyle edebiyatı diğer her şeyden bir çırpıda ayırmıyorum; ki buna bir sınır çizeyim.</p>
<p>Herhangi biri, şairin özel olduğu duygusunu zaten elinden alıyor. Herhangi birilerinin cennetine dönüşüyor dünya. Bunun şair tarafından alınacak önlemi herhangi birine dönüşmek mi olmalı? Herhangi biri ve şair arasındaki mesafenin çeşitli etkenlerle kapanması, yaratım anlamında şairin geriye bile düşüyor olması, toplumda hâlen “sırlı” addedilen pozisyonunu dolduramıyor oluşu, yergi, ironi ve eleştirel araçların, herhangi biri tarafından daha ustalıkla veya daha pervasızca hayata/dolaşıma sokuluyor oluşu geri döndürülemez bir sürecin sonucu olduğuna göre, bize düşen bu durumu irdeleyerek yeni bir şiir tanımı geliştirmek olabilir. Belki buna uygun bir herhangi biri poetikasından bile bahsedebiliriz. Ona artık yazı boyunca Herhangi Biri diyelim. Herhangi Biri’nin görece gelişmiş nükte anlayışı, kendi durumunu betimlemede yeterlilik anlamında humoru, yarattığı karma izleyici toplumu ona bir persona bahşediyor. Küçük veya büyük, bir sahne bahşediyor.</p>
<p>Herhangi Biri, şiirin bir Tür oluşuna tehdittir. Tür olmak, şiirin şiir olarak koruma altına almaya çalıştığı yapıya süreklilik vaat eder. Şimdide türün temsilcisi olarak bulunan şiir, aynı zamanda türün sürekliliğine bir katkıdır. Bir şiirin bu yapıya uzak düştüğü oranda şiir olarak tanımlanması gecikecek, buna rağmen kendini bu tanıma dâhil edebildiği oranda da türün sınırlarını genişletecektir. Herhangi Biri ise, çoğunlukla, “yaratıcı belleğin temsilcisi” olan türü yeterince tanımayan biridir. Hariçten okuduğu gazelin şiirle buluştuğunu, Şaire esin kaynağı olduğunu veya şiire ayna tuttuğunu bilmediği gibi, doğal olarak kendini türle sınırlı da hissetmeyecektir. Onun doğallığından sudur eden poetikası bunun için kusurlu, eksik, pejmürde, aşırı kişisel, yer yer iğrenç olabilir. Fakat yine de bir bütün olarak Herhangi Birileri yaşamın görünmeyen hassas bir kulağı gibi, duyarlı bir termometre, bir desibelmetre gibi hayattaki tüm titreşimleri, en uzak yankıları almamızı sağlamaktadır. Sokaktaki sesleri dinlemeye çıkardım, toplu taşım araçlarında günlük konuşmalardaki ritmi dinlerdim, bugün artık bunu Herhangi Biri bilgisayarımın ekranına bizzat servis ediyor.</p>
<p>Herhangi Biri, Herkes gibi değil. Herkes’le onu ayıralım. Herkes daha ayıklanamaz ve şifahi kültürün işaretlerini yeniden ve yeniden üretmekle meşgul olandır. “Cana geleceğine mala gelsin” der o, bir kaza sonrası, milyonuncu tekrarcı olarak. Herhangi Biri ise kendisinden bir şey katmayı sever. Her ne kadar benzerlerinin çok olduğunu bilse de hayatının önemli olduğuna inanır ve her türlü ayrıntıyı, gözlemini, vücudundaki ısı değişimlerini, ev ve iş çevresindeki acayiplikleri, normalleri ile birlikte kaydeder. Bu özel kişiyi sevmeye başladığınızda hızlıca benzerlerinin de bir o kadar sempatik olduğu düşüncesine kapılırsınız. Herkes ve Herhangi Biri arasındaki tatlısert gerilim ve etkileşim genişleyen dalgalar olarak çevreye bulaşır. Herhangi Biri zaten neredeyse sadece bulaşabildiği oranda vardır. İzleyicileri oranında önemlidir. Ona verilen filan sayı karakter boşluğun ebadı kadardır.</p>
<p>Herhangi Biri’nin ironisi, insanın içinde bulunduğu durumu değiştirme amacının boşunalığı üzerine kuruludur. Yazgıyı kabulle başlar Herhangi Biri oyuna. Sophokles’e kadar uzanacak bu trajiğin temel belirtisi, kişinin yazgısının ayırdında olmasıdır.</p>
<blockquote><p>çekirge bir sıçrar iki sıçrar üç sıçrar dört sıçrar beş sıçrar altı sıçrar çekirge işte sıçrar aq.(1)</p></blockquote>
<blockquote><p>iki saatlik filmlerin mutlu sonlarına özenmekten değil ama aynılarını iki saatlik çabayla edinmek ümidi yüzünden hayaller hep kırık (2)</p></blockquote>
<blockquote><p>telekom neden özelleştirildi dersin<br />
türkan şoray da kanunlarını değiştirince ne alakası<br />
var bütün bunların<br />
bir kereden bir şey olmaz<br />
(3)</p></blockquote>
<blockquote><p>Sen dönüp bakmadıkça, ne ölüyüm ne diri. Scrödinger&#8217;in kedisi gibi, arafta kalmış biri(4)</p></blockquote>
<blockquote><p>öpülepsi hastalığına yakalanmışım. öpülünce geçiyormuş(5)</p></blockquote>
<blockquote><p>Bir ultrason faciyası koy adımı<br />
Ellerimin, yüzümün şeklini<br />
Hatta etimin rengini belirle<br />
Kanıma durumu anlat<br />
Kırmızı olması gerektiğini söyle<br />
Buna bütün üroloğlar şaşırsın<br />
(6)</p></blockquote>
<p>Hadi farkı bulalım. “Tescilli” şiir kıtasının diğerlerinden farkını bulmak istesek ne sözdizimsel ne de kurgu açısından bir fark göremeyeceğiz. Peki, fark olmalı mı? Bunun yanıtını da Herhangi Biri veya Şair versin. Şiir kimsenin tekelinde değildir. Söz alıp başını gitmiştir. Herhangi Biri’nin editöre meditöre eyvallahı yoktur. Herhangi Biri, iradenin gücüne ve önemine inanmaz. Ruhsal ve ahlâksal anlamda insanın dönüşeceğine içten içe inansa bile toplum karşısında ifade etme gücü taşımaz. Büyük işlerden bahsedenlerin fiyasko çıktığına dair yeterince anısı vardır yirminci yüzyıl sonundan. Ne inancı ne inançsızlığı yeterince keskindir.</p>
<p>Sıradan insanın kendini ifadesi –sahnede ifadesi-, zamanlama olarak sıradan / sıra dışı ayrımının ortadan kalkmasına ve edebiyatın postmodern dönemine denk geliyor. “Bana trajedi değil sahne lazım”; artık halkımızın -ve şairlerin- mottosu budur; bunu TV’ler de sağlıyor, İnternet medyası da. Karşılıklı bir ihtiyaç belirlemesi bu. Herhangi Biri de sahnede olduğunun ve bir <strong>Beckett </strong>kahramanı bile olabileceğinin, olduğunun farkındadır. Küçük şeylere inanmaya inanır. Bunun büyük sahnede bir yeri olduğunu bilir. İzleyici argoyla karışık bir dili severek kullanan bu esprili sokak kişisini bağrına basar.</p>
<blockquote><p>Bayram namazlarında düşündüğüm tek bir şey varsa o da kapının önünde ki ayakkabılarımdır aga.(7)</p></blockquote>
<p>His ve yara teşhirinden –şiiri böyle kullananların açısından- haz / an teşhirine bir geçişi sembolize edecektir 2000 sonrası dönem. Çünkü dikkatle incelenirse haz / an teşhir edenlerin evvelki yara teşhircileri olduğu görülür. Ya da onların şiirsel genlerini alanlar. Orji, acıya galip gelmiştir. <strong>Rabeleis</strong>’nin dünyasında olduğu gibi. İnternet yaralarımızı sarıyor, gündüz toplumsal formaliteleri yerine getiriyoruz, geceyse deliler bayramına davetliyiz. ‘90’lar modernist ciddiyetin, ciddiye almanın, lirikle epiğin lokal savaşlarının, şiirde ciddiyetin zamanıysa 2000 sonrası bu ciddiyetin indirgenmiş gülme unsurlarıyla baltalanmasının sergilendiği zamandır. Ama gülmenin ciddiyetin ciddi bir parçası olduğu gerçeğini de bilmeli şair.</p>
<blockquote><p>Gülme dogmatizmden, hoşgörüsüz ve korkutucu olandan arındırır; fanatiklik ve ukalalıktan, korku ve sindirmeden, öğreticilikten, toyluk ve yanılsamadan, tekil anlamdan, tekil düzeyden, duygusallıktan kurtarır. Gülme ciddiyetin körelip hep tamamlanmamış kalacak olan tek varlıktan koparılmasına izin vermez. Bu, zıt değerler içeren bütünlüğü yeniden canlandırır. Kültür ve edebiyatın tarihsel gelişiminde gülmenin işlevi böyle bir şeydir (8)</p></blockquote>
<p>O gülme bu gülme mi? Teşhirle tanımladığım durum, ne zaman şiire yakınlaşıyor? Şiirle temas noktalarında ortaya çıkan nedir? Bakalım. Web aracılığıyla başkalarına ulaşan ve başkalarında iz bırakan gündelik yaşam, buhar olup uçan konuşmaya, günlük konuşmaya oranla nispi bir kalıcılığa sahiptir. Bundan dolayı da yazı ve şiir sorunlarıyla buluşabilir. Aynı düzlemde değerlendirilmeyi hak eder. Kitap yayımı gibi tek yanlı olmaktan da çıktığı için eşsiz bir diyalogun umudunu da doğurmaktadır. Yan tesirlerini düşünmüyoruz şu an. Hem kişiler arasında, hem de konular arasında herhangi bir mesafe olmaksızın, önemliyle önemsiz olan birbirine karıştırılarak sunulur. <strong>Nietzsche</strong>’nin acıyla yoğrulmuş şu gerçeği, bugün Herhangi Biri’nin facebook sayfasında henüz imlayı bile sökmemiş biri tarafından layklanabilir: “Sonunda birden fazla yüze sahip oldum. Ve hangisinin hangisine güldüğünü bilmiyorum.” (9) Tüm yazı bir kenara belki de çözmemiz gereken en zorlu şifre bu cümledir. Oysa ironi adlı bir şiir tanrısı yoktur; ve <strong>Sümbülzade</strong>’den Muhsin Ünlü’ye bir çeyrek gelişme yoktur. (10)</p>
<p>Şiirde yaşça da genç olan belli bir kesimin –sıklıkla müstear ad altında bile olsa- itibar ettiği yöntemlerden biri olarak bu, elektronik yayımlanabilirliğin hızı ve dış göz tarafından denetlenmeme fırsatı ile kendini geliştiren, ucu açık, türü hem ihya hem ifsat eden bir yöntem. Ama burada bu ihya ve ifsat kıyıda köşede kalarak kendi çapında gerçekleşiyor olabilir. Sözgelimi seçtiğimiz örneklem kümesi –e-posta şiir, blog, twitter, MSN, buzz iletileri, facebook eklentisi, web tabanlı sözlük maddeleri, bir şairin şiiri veya bir gazete kupürü ne olursa- şiirle ilgili bir bağlama getirip sokmadığımız zaman birçok kişi tarafından şiir olarak tanımlanmayacaktır, doğrusu da bu. Burada konu edindiğimiz şeyin başarısından veya başarısızlığından söz etmediğimiz de böylelikle açıklığa kavuşsun. Daha çok web tabanlı oluşumlarla, burada oluşturulan söz dağarı ve deforme edilmiş söz kalıplarıyla şiirin ortak yönelimini veya denk düştüğü momentleri inceliyoruz. Örneğin Franko Buskas’ın yenilerde çıkan kitabında ifsadın derecesi şiirsel bir bağlama alınarak bile bakılsa eleştirel bir tutum oluşturacak kadar ileri götürülmüyor. “elimde bir şişe kolayla mı ağlasam dünyaya sarılıp” ibaresi rahatça Herhangi Biri’nin ifadesi olarak üretilip tüketilebilir. Ki anlaşılırlığı ve insanî duygusu ile kitabın kalan kısmından daha iyi bir ifade diye bunu alıyorum. Bunu vb. ifadeleri rahatça İkinci Yeni’den alınacak alışılmadık bağdaştırmalara çaktırmadan ekleyebiliriz de, o yedi farkı kimse bulamaz. Bir örnek de <strong>Nazmi Cihan Beken</strong> adıyla şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanan ci. isimli blog kullanıcısından:</p>
<blockquote><p>ha annem ha akira ogata<br />
ankara&#8217;da soğuk suyla yıkandığım sabahlar<br />
kar sırf taşıtların aydınlığında<br />
a.ına koyardım o törenin böyle<br />
sezon finali olmasaydı (11)</p></blockquote>
<p>Bir ucu 50 sene önceki yapıbozum kalıplarına, bir ucu da günümüzde webde üretilen anlık iletilere pervasızca dayanan, bununla birlikte “şiir” etiketini ısrarla takınarak ortaya çıkan bu söz/yazıya dayalı oluşumlara nasıl yaklaşmalıyız? Görsel şiir gibi ayrı, bağımsız ve iddialı bir poetika da geliştirmedikleri için, hâlen sözün, hatta basbayağı şifahi sayılabilecek bir geleneğin sürdürücüleri olarak söz aldıkları için “deneysel” veya “avangard” da diyemiyoruz. Çünkü bu yıkıcı güce ve alternatif üretme araçlarına sahip değiller. Modernist ciddiyeti baltalamak tek başına bir iş sayılabilir mi? Öyleyse bile modernist ciddiyeti baltalayan İnternet ehlinin konuşma balonlarından şiiri nasıl ayıracağız? Müstearların ve gerçek isimlerin, rumuzların da hızlı üretimdeki payıyla artan bu anonim hazne, İnternet dolambaçlarında başıboş bir sıvı gibi yayılıyor, etkiliyor, etkisizleşiyor, kılık değiştiriyor ve referans noktalarına başka bir şey olarak dönebiliyor.</p>
<p>Bahsettiğim ciddiyetin sıradanlaşmasını vurgulayan, yakın geçmişte insanları etkilemiş bir şiiri bile fazla naif bulacak uçarı bir zihin geliştiren sonrakilerin kendilerinin de şiiri, kırılgan bir poetikayla sürdürmek istemesine ne demeli? Boşu bir değer yargısı olarak vurgulamaksızın soralım, boş konuşma rağbet görmeli midir? Peki. Anonimleşmeye dair bir soru da, <strong>Ellul</strong>’un pasajından çıkarıyorum: “Sözler sadece esintidir. Onlar geçip giderler ve hiçbir önemleri yoktur: insan, konuştuğu sözün arkasına bütün bir hayatının anlamını yerleştirmediği sürece bir ifadeyi diğerinden nasıl daha fazla ciddiye alabiliriz?”</p>
<p>Şunu akılda tutarak ilerlemekte yarar var. Son günlerde deformatif bir oluşum olan wikileaks örneği bile bilginin tekeliyle ayakta duran iktidarların o kadar da çabuk yara almadığını gösteriyor. Şiirde iktidarlaşan yapının ise kolay kolay yıpratılamadığına, iktidarın simgesi pozisyonundaki şairlere, birkaç yıl evvel direnç geliştiren genç şairin bugün boyun eğmesi pekâlâ kanıt olarak gösterilebilir. Sonuçta şairlerin tepkilerini bu toplumun tepkilerinden ayıran çok az güdü var. Bugün sinizm konusunda şairlerin rekora koştuğunu görmek için yukarıda adı geçen örneklem alanına bakmak yeterli. Wikileaks konusunda bir yazıda geliştirilen şu argüman şiir için de aynen geçerlidir:</p>
<blockquote><p>Wikileaks gibi bir sitenin tefrika ederek yayımladığı malumatlar, iktidar ve bilginin karmaşık ve dağılmış yapısı içinde kolektif sinizmin duvarına kolaylıkla çarpıp, salt boş gösterenler gibi söylemin dünyasında uçuşabiliyorlar da. Zaten kılını kıpırdatmaktan imtina eden, elindeki imkanları da kaybetmekten korkan ve aynı zamanda da değişime, direnişe inancı kalmamış birey ve kolektifler için bu sunulan malumatların var olan toplumsal yapılarda, sinizmi besleyen bilgi ve hafızaların içinde ve tüketimciliğin fabrikasında hızla ‘seyirlik malzemelere’ ya da bilinmiyormuş gibi yapılacak bilgi parçacıklarına dönüşmesi kuvvetle mümkün (13)</p></blockquote>
<p>Mahlasları bir kenara bırakarak daha genel konuşmak gerekirse, şiirden günlük iletişim diline, edebiyatın çeşitli türlerinden web sitelerinin ortak jargonuna, bu konuya dair en iyi yaklaşımı menippos yergisine dayandırarak geliştirebileceğim kanısındayım. Çünkü yergi bugün edebiyatta belirleyici bir yerde duruyor. Bu konuyla ilgili <strong>Bakhtin</strong>’in “Dostoyevski’nin Yapıtlarında Tür ve Olay Örgüsü Kompozisyonunun Karakteristikleri” adlı makalesinde geniş bir bölüm bulunuyor. Belki böylece Herhangi Biri’nin özbilinçli olmayan poetik yönelimini biz saptayabiliriz. Ama bu yönelimin ne tür bir edebiyat eserleri toplamı, nasıl bir külliyat yaratacağı, yaratıp yaratmayacağı endişeli bir soru olarak önümüzde. Şiirle ilgili her manipülasyon, aldık ve kabul ettik desek de, şiirin etkisizleşmesi için geliştirilmiş organize bir işe benziyor son yıllarda. Her örneğimize “bu mu şiirde yuvalanan bazı boş inançları yıkacak şiir” demek gelebilir içinizden. Durmayın, sorun! Başka türlüsüne olan inancı oluşturmak mesele. Bu türlüsünün içsel dinamiklerini anlayalım bir.</p>
<p>Menippos yergisinin önemli özelliklerinden biri, barındırdığı mistik uçların “sefalet doğalcılığı” ile organik bileşimidir. Bakhtin’e göre, bu, Dostoyevski’ye gelene kadar da romansı düzyazının tüm evrelerinde korunmuştur. Sefalet doğalcılığından anlaşılması gereken, hakikatin serüveninin o kadar da steril kanallarda akmadığıdır. “Yeryüzünde hakikatin serüvenleri anayollarda, genelevlerde, hırsızların batakhanelerinde, meyhanelerde, pazar yerlerinde, hapishanelerde, gizli tarikatların erotik grup seks ayinlerinde vb. gerçekleşmektedir. Buradaki fikir sefaletten korkmamak, yaşamın herhangi bir pisliğinden çekinmemektir.” Sinema, dizi, roman dilinin ve İnternet sitelerinde gelişen jargonun sefalet doğalcılığına tam bir örnek teşkil ettiğini söylemek bile fazla. Şiirin argoyla buluştuğu noktalar, sokağın, kişisel hâllerin sansürsüz olarak şiire girmesi; sözgelimi anlatım bozukluklarının deforme edilmiş bir üslup gereği olarak sunulabiliyor olması, bedenin ruhla yolunun ayrılışı, bedenin ruhu soğurup tüketmiş olması, yahut ruhtan, acıdan bahsetmenin tuhaf bir utanç uyandırması, şiirde de bir sefalet doğalcılığının habercisidir.</p>
<blockquote><p>İnsanın kendine gerekli olmadığı için – buna ayrılmış delikten dışarı attığı kütlenin – dışarı çıkarken geçtiği yer – deliğin ağzı – vücudun sinirle donanmış bir bölgesi olduğu için haz bırakır – posadan kurtulma hazzı – alaturka helalarda bakıp göremezdik – ama alafranga helalarda son bir bakış atabiliyoruz – boka – ters bir koku var mı yok mu – koklayabiliyoruz da mesela – en yakınımızınkini gördüğümüzde bu araştırmaların dışına çıkıp – birden iğrenerek bütün algılarımızı neden kapatıyoruz? BİR KURAM : Bok yoksuldur çünkü, vücut her şeye geride el koymuştur (16)</p></blockquote>
<p>Menippos yergisinin andığım özelliğine denk düşen başka bir özelliği, yine şiirimizin belli bir eğilimini açıklamaya yarayacak olan “ahlâkî-psikolojik” deneyselliğidir.</p>
<blockquote><p>İnsanın alışılmadık, anormal ahlâki ve psişik hâllerinin bir temsili –her tür delilik, çılgınlık (kaçıklık teması), bölünmüş kişilik, denetlenemez hayal kurmalar, alışılmadık rüyalar, delilik sınırlarına dayanan tutkular, intiharlar vb. (…) Rüyalar, hayaller, delilik bir kişinin ve yazgısının epik ve trajik bütünlüğünü parçalar: kişide başka bir kişinin ve başka bir yaşamın olanakları açığa vurulur, kişi son biçimini almış olma niteliğini yitirir ve sadece tek bir şeyi ifade etmekten çıkar; kendi kendisiyle örtüşmez olur (17)</p></blockquote>
<p>Bir kişinin, özellikle de yazınsal bir karakterin nihai şeklini almamış olması tam da o edebî olan şeyi ortaya çıkarmak için gerekli görünüyor. Sıra dışı olguların, gündelik hayatı bütün sıkıcılığıyla aktaran belli moda dönemler dışında, edebiyatın en önemli malzemesi olduğu inkar edilemez. Yaşamın pisliğini içermek, bir kişinin tüm zamanlarda bu aynı duyguyu taşımaması anlamına da gelir. Çünkü hiç kimse kendisini sürekli ve süreğen bir şekilde “büyük mahv” durumunda tahayyül edemez. Dolayısıyla tam da kendisiyle örtüşmeyeni kendisi olarak algılar ve aktarır. Şiir, şairin kendini bir yanlış görme biçimidir denilebilir. Aziz ironi, şairin kulağına çok da dipte olmadığını fısıldamaktadır.</p>
<blockquote><p>Demek kösnül bir rüyadayım üçtür gece. gece pasak! gece<br />
pasak! gece demek ağzımın tavanında bir çatlak! yarıldı<br />
yarılacak! sıcak koynumda bir kaltak! soyup sevecek beni<br />
(…)<br />
ancak bu büyük mahva kimse mani olamayacak! ola ki<br />
cesedim yıkanacak (…)<br />
ola ki leşim kaldırılacak. ola ki nehre mut iksiri<br />
içitilecek. ancak kanım benim o zaman sanmam ki arınmış olacak.<br />
(18)</p></blockquote>
<p>Başka türlerden sıkça yararlanmak da menippos yergisinin bir özelliğidir. Bugün şiirin roman ve resim başta olmak üzere diğer türlerin sınırlarını zorladığı kolayca tespit edilebilir. Bu özellik, “güncel ve revaçta” olana ilgiyle birleşince, yukarıda örneklediğim gibi twitter’ın spontone şairleri de genişleyen tür kapısından rahatça geçebilir. Şiirimiz; -birçok orta yolcu görüşün aksine- uygunluk fikrinin -birçoğu isimsiz olmayı göze alan şair-kişi tarafından da- sorgulanarak şiirsel normların yıkıldığı bir eşiğe adım atmıştır. Fakat “buradan çıkış yok”u da işaretlemektedir bazı belirtiler. Aşırı kişiselliğin toplamda hep bir portreyi birbirine benzeterek bir karikatür çıkardığını iddia etmek de çok mümkün. Bozuk ağız, açık algı, güncel bakış, farklılık isteği ile oluşan ayrıksı tutum aynılaştırmış karakterler oluşturuyor ki şairler de bundan hariç değil. Sahi şair kim? Şairlik beratını kimden alacak bundan sonra?</p>
<blockquote><p>Bana kandan elbiseler dikme anneciğim!<br />
Sevgim yıllardır çekirdek çitliyor sıkıntıdan<br />
Yaşamak, bende temassızlık yaptı galiba<br />
Ya da<br />
Hayallerimi yıktı yavşaklar<br />
(…)<br />
Ben bu gece geç gelicem Arthur<br />
Orhan Gencebay’a söyle: Yatsın bu dünya<br />
Beklemesin beni.<br />
(19)</p></blockquote>
<p>Karnaval ortamı kutsalla cismani olanı, yüceyle aşağıyı, bilgelikle aptallığı bir araya getirir. Bunda da tüm hayata yayılmadığı için yalnızca bir askıya alma olduğu söylenebilir. Saygısızlık, karnavalesk bir kategoridir. Bugün edebiyatta izleri hissedilen, ancak daha ziyade web paylaşımlarında görülen “karnavalesk küçük düşürme ve yeryüzüne indirme sistemi” (20) işletilmektedir.</p>
<p>Bir fikri yıpratmanın en iyi yolu olan hiciv görevini yerine getiriyor.</p>
<p>allahcc isimli kullanıcıdan birkaç örnek:</p>
<blockquote><p>“mevcut erkeklerden hoşlan(a)mayan kızlar için &#8220;ademoğlu 2.0.1&#8243; yolda.”</p></blockquote>
<blockquote><p>“kuran&#8217;ı kerim&#8217;in sayfaları arasında para saklayan aile büyükleri var. hırsızlar düşündüğünüz kadar imanlı değiller.”</p></blockquote>
<blockquote><p>“cehennemde hiç hafta sonu yok, hep hafta içi var, şimdiden uyarayım. her gün pazartesi bile olabilir o derece.”</p></blockquote>
<blockquote><p>“bir dahaki sefere ‘yağ, şeker, un’ üçlüsünü en yararlı besinler yaparken, brokoli ve enginarı en zararlı besinler yapacağız. söz&#8230;”</p></blockquote>
<blockquote><p>“bazı matematikçiler biradaki alkol oranı düşük olduğundan alkolü yok sayıyormuş. kendileri, çarpma işlemini de bizden iyi bilirler.”</p></blockquote>
<p>Kabak tadı vermiş olan şiirseller açısından kazanıma dönüşebilecek bu çoklaşma, çokdillilik, çok açılı üretkenlik bilginin kullanılma ve yayılma biçimi düşünüldüğünde tehlikeli bir kontrolsüzlüğü beraberinde getirmiştir. Totaliteryen bir kaygıyla bilgiyi sınırlandırmak gerektiği gibi saçma düşüncelere sahip değilim. “Jorge kompleksi” adını verdiğim bu tutuma inanmıyorum. Fakat üzerinden zaman geçtikçe yazılı olarak işlenen yanlış bilginin nasıl ayıklanacağı konusunda öngörüye sahip değilim. Etkisiz söz bulutları olarak dağıldığını düşündüğümüz fikirler, hızlı bir şekilde akış oluşturup bizi de dönüp baskısı altına alan iktidarın dilini oluşturuyor. Sahi biz, “otorite anlamların mahkûmları” olmaktan başka bir tiranın tebaası olarak kurtulmayı hayal ediyor olabilir miyiz?</p>
<p>Mesele yalnızca aykırı fikirler, argonun sınırsız kullanılışı değil, elbette değil; mesele hatta çoğunluk tarafından tehlikeli, aşırı veya abartılı bulunan fikirlerin bile tefrika edilir edilmez nasıl da zararsızlaştığı, kanıksandığı ve umursamazlık kabuğunu kalınlaştırdığı da değil; fakat artık tırnak bile kullanmaya lüzum görülmeden verilen alıntılar, uydurulmuş bir sözün tırnak içine alınarak altına bir fikir adamının, bir filozofun adının konması, Borgesvari bir uydurma oyunculluğun sokaktaki adam tarafından bile uygulanması baş edilemeyecek bir galat-ı meşhurlar yumağı ve haksız anonimleşme oluşturacaktır. Buna hakikaten hazır mıyız? Her birimizin yekdiğerinden sadece tüylerinin rengiyle farklılaşan birer papağan olduğumuz düşüncesini içselleştirmiş olabilir miyiz?</p>
<p>Ben henüz meseleye duygusal yaklaşmıyor, yalnızca sorular soruyor ve şairlerin bu konularda ne düşündüklerini, sır gibi sakladıkları fikirlerini doğrusu merak ediyorum. Bunun severek bir parçası olduklarına göre –aletlerin salt alet olduğu saçma fikri dışında- bir fikir de geliştirmiş olmalılar. Ki karnavalın sadece aptallık, saygısızlık ve düşüklük kısmını almaktan bahseden hiç olmamıştı.</p>
<p><strong>La Bruyere</strong>, gülme fikrinin piri Rabeleis için “İncelikli ve yaratıcı bir ahlâk ile küfürbaz bir ahlâksızlığın akıl almaz karışımıdır. Kötü olduğu yerlerde, olabileceği en kötünün ötesine geçer ve yalnızca ayaktakımını eğlendirmeye uygundur; iyi olduğu yerlerde ise, zarif ve mükemmeldir ve en zarif olanı eğlendirebilir.” demekteydi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Hüseyin İncesu, kullanıcı adı: drejman, <a href="http://twitter.com/drejman">http://twitter.com/drejman</a> (erişim 11.01.2011)</p>
<p>[2] Büşra Nur D., kullanıcı adı: bndglr, <a href="http://twitter.com/bndglr">http://twitter.com/bndglr</a> (erişim 12.01.2011)</p>
<p>[3] Alıntı Ekşi Sözlük’te Osman Konuk maddesinden.</p>
<p>[4] F., kullanıcı adı: nabokovokoban, <a href="http://twitter.com/nabokovokoban">http://twitter.com/nabokovokoban</a> (erişim 11.01.2011)</p>
<p>[5] Okan Vardarova, kullanıcı adı: oky, <a href="http://twitter.com/oky">http://twitter.com/oky</a> (erişim 12.01.2011)</p>
<p>[6] Kazım Baran Yılmaz, “Düş Kürtajı”, <a href="http://www.antoloji.com/dus-kurtaji-siiri">http://www.antoloji.com/dus-kurtaji-siiri</a> (erişim 20.01.2011). Bu antoloji, kişilerin kendi şiirlerini ekleyebildikleri, Herkes’e açık bir site.</p>
<p>[7] Eldo, kullanıcı adı: eldoorado, <a href="http://twitter.com/eldoorado">http://twitter.com/eldoorado</a> (erişim 12.01.2011). Bu örnekleri, çok iyilerini bularak çoğaltmak çok mümkün.</p>
<p>[8] Mikhail Bakhtin, <em>Karnavaldan Romana,</em> haz., Sibel Irzık, çev., Cem Soydemir (İstanbul: Ayrıntı yayınları, 2001), 142.</p>
<p>[9] George Bataille, <em>Nietzsche Üzerine</em>, çev., Mukadder Yakupoğlu (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1998), 93.</p>
<p>[10] Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,<br />
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.</p>
<p>Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,<br />
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman. (Sümbülzade Vehbi)</p>
<p>&#8220;emmeyince sencileyin akmıyor bebeğim<br />
kan ağzıma gürül gürül &#8211; alnımda süt dişleri&#8230;<br />
seni öyle seviyorum ki condeleezza , bebeğim<br />
ağzına veresim geliyor<br />
ağzımdaki dişleri.&#8221; Ah.Muhsin Ünlü</p>
<p>(bu iki alıntı İnternet’te arama motoru ile bulundu, yazım yanlışı olabilir, matbu kaynaklarla kıyası yapılmadı.)</p>
<p>[11] d. &amp; ci., <a href="http://www.kafamdakikaplumbaga.blogspot.com/">http://www.kafamdakikaplumbaga.blogspot.com</a> (erişim 13.01.2011)</p>
<p>[12] Ellul, <em>a.g.e.</em>, 194.</p>
<p>[13] Burçe Çelik, “WikiLeaks’ten Sızanlar, İnternet Teknolojisi ve İktidar”, <em>Birikim</em>, sayı 261 (Ocak 2011).</p>
<p>[14] Bakhtin, <em>a.g.e.,</em> 228.</p>
<p>[15] Bu üsluba “şiir bilinçli” bir örnek: 029ur adlı blog kullanıcısının metinleri, <a href="http://029ur.blogspot.com/">http://029ur.blogspot.com</a></p>
<p>[16] Buradaki normalleştirme ile Can Yücel’in “memleketin hali benim halim, / öyle bir kabız olmuşum ki / boğazıma kadar bok içindeyim&#8230;” dizelerinde olduğu gibi anormali nitelemek için kullanma arasında büyük fark var. Güntan’ın şiiri için bkz.  <a href="http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2009/04/kitaplk-dergisi-nisan09-ahmet-guntan.html">http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2009/04/kitaplk-dergisi-nisan09-ahmet-guntan.html</a> (erişim 20.01.2011)</p>
<p>[17] Bakhtin, <em>a.g.e.,</em> 230.</p>
<p>[18] Ceyhun Tuna, <em>Terk Gürültüsü</em>, “Sır Dibekleri” (İstanbul: Norgunk Yayınları, 2010).</p>
<p>[19] Merve Burma, “İyi Geceler Arthur”, <em>Fayrap</em>, sayı 17 (Temmuz 2009).</p>
<p>[20] Bakhtin, <em>a.g.e.</em>, 239.</p>
<p>[21] Kullanıcı adı: allahcc, <a href="http://twitter.com/allahcc">http://twitter.com/allahcc</a> (erişim 07.02.2011)</p>
<p>[22] Akt. Bakhtin, <em>a.g.e.</em>, 128.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/herhangi-birinin-poetikasi/2011/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

