<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; ÖMER LEKESİZ</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/author/omer-lekesiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>KAHİRE KİTAP FUARI VE TAHRİR MEYDANI ÜZERİNE NOTLAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 22:06:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13079</guid>
		<description><![CDATA[1-Geçtiğimiz hafta, Uluslararası Kitap Fuarı için Kahire’deydim. Onların “park” dedikleri, bizimse ancak “tarla” diyebileceğimiz çok geniş bir alanda kurulmuştu kitap fuarı. Bizdeki semt pazarlarından daha salaş, daha gürültülüydü. Çığırtkanları kulak zarı patlatan cinsindendi, tezgahtarları ise soğan satıcıları kadar bilgiliydi. Uluslararası Fuar’ın Arap ülkelerine mahsus kısmı birazcık daha derli toplu gibiyken, Suudi’lerin standı ise ancak kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1-Geçtiğimiz hafta, Uluslararası Kitap Fuarı için Kahire’deydim.</p>
<p>Onların “park” dedikleri, bizimse ancak “tarla” diyebileceğimiz çok geniş bir alanda kurulmuştu kitap fuarı. Bizdeki semt pazarlarından daha salaş, daha gürültülüydü. Çığırtkanları kulak zarı patlatan cinsindendi, tezgahtarları ise soğan satıcıları kadar bilgiliydi.</p>
<p>Uluslararası Fuar’ın Arap ülkelerine mahsus kısmı birazcık daha derli toplu gibiyken, <span id="more-13079"></span>Suudi’lerin standı ise ancak kendi ülkelerinde gerçekleştirebilecekleri bir fuar görünümünde olmasının ötesinde kraliyetin kibrini yansıtan her türlü araçla  tahkim edilmişti.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-13085" title="fuar" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/fuar-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></p>
<p>Sahaflara ait bölüm dahil, bilimsel kitapların sergilendiği yerler iğreti çadırların içindeydi. Fuar tarlası çok geniş olduğundan yayınevleri için sanırım bir alan sınırlamasına da gidilmemişti; bu yüzden kitap çoktu ancak katılımcı sayısı, bizdeki gişe tarzlı Tüyap Fuarı’ndaki kadardı.</p>
<p>Yayıncıların konumlanmasında ciddi bir tür ayrımı yoktu; ilgili harita, kroki gereksiz görülmüştü; stantlara numara verme işlemi ise henüz keşfedilmemişti.</p>
<p>Fuar alanındaki kadın ve çocuk sayısı, erkek sayısının yaklaşık üç misliydi. Bu yüzden yayınevi sayısı kadar da mısırcı, dondurmacı vardı.</p>
<p>Fuarın açılışı Tahrir Kıyamı’nın birinci yıl dönümüne denk geldiği için, pislik dahil her şeyi abartmakta çok mahir olan Kahireliler büyük olaylar çıkacağı söylentisini her yere yaymışlar. Bir ara iptal edilmesi bile düşünülen fuar, söz konusu nedenle gerilimli bir şekilde açıldığından hareketini, neşesini biraz geç bulmuş.</p>
<p>2-Fuardaki işlerimi bitirip, Cuma günü, Nil’in aslanlı köprüsünden Tahrir Meydanı’na yürüyen protestocuların arasında karıştığımda, ne yalan söyleyeyim bizim ya da Solcuların 12 Eylül öncesi mitinglerindeki ortamı tekrar yaşayacağımı sanıyordum ancak meydana varır varmaz yanıldığımı anladım.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-13086" title="tahrir1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Tahrir Meydanı kalabalıktı kalabalık olmasına ama neredeyse hemen herkeste “geçiyordum uğradım” kabilinden bir rahatlık vardı.</p>
<p>Ellerindeki megafonlarla grupları yönetmeye çalışanları, onların slogan buyruklarını anında takip edenleri ve elbette polisleri bir saat kadar yakından inceleyince neden yanıldığımı anladım.</p>
<p>Durum özetle şundan ibaretti: Protestocular neyi, nasıl yapacaklarını tam olarak bilmedikleri gibi, polisler de onların olası eylemlerine nasıl karşılık vereceklerini bilmiyorlardı. Bu karşılıklı bilgisizlik aşırı hesaplı bir davranışı beraberinde getirdiği için tekinsiz bir ortam da oluşmuyor, tekinsizliğin olmadığı yerde toplumsal heyecan eriyor, protesto için orada bulunan kalabalık sanki (Ankara’daki malum örnekleriyle) bir partinin olağan genel kurulu için toplanmış gibi görünüyordu.</p>
<p>Çaycısı, çorbacısı, mısırcısı, bayrakçısı, düdükçüsü işlerini rahat rahat görürlerken, protestocularla, polisler karşılıklı bilgisizliğin doğurduğu tedbirli bir duruşla meydanda bekleşiyorlardı.</p>
<p>Siz şimdi haklı olarak “Peki o gün dört kişi daha neden öldürüldü?” diye soracaksınız. Benim edindiğim intibaya ve bu intibamı destekleyen yerli gözlemcilerin verdikleri bilgilere göre Tahrir Kıyamı’nın ilk gününden beri ölenler polisin tecrübesizliği ve beceriksizliği yüzünden ölmüştür. Polis, yukarıdan aldığı talimatların protestocular tarafından ihlal edildiğini gördüğü anda hemen -varlığını ispat eden tek şey olarak- tabancasına sarılıyor ve şuursuzca çevresine ateş açıyor; kendi meslektaşları dahil kurşun kime denk gelirse o ölüyor.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-13087" title="tahrir2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Buradan bakıldığında Hüsnü Mübarek’i gönderenin aslında protestocular olmadığı, dost bildiği ülkelerin desteğini yitirmesinin onun sonunu hazırladığı söylenilebilir.  Yitirdiği dış desteklere karşılık, yıllardır iliklerine kadar sömürdüğü halkına ve onun evlatlarından oluşan askere, polise yaslanacak yüzü de kalmadığından paşa paşa gitmiş gibi görünüyor Hüsnü.</p>
<p>Bu yüzden Tahrir Kıyamı, meydana geldiği ülkeden çok diğer Arap ülkelerini etkilemesiyle asıl büyük bir değer ifade ediyor. Yetmiş üç kişinin öldüğü son büyük olayı saklı tutarak söyleyecek olursam, Tahrir’in iki güne bir hareketlenmesi yukarıda söylediğim abartılı bakışın, dilin bir sonucudur. Kahireliler mendil almak için tesadüfen aynı anda toplanan on kişilik bir gruba bile “nümayişçi” gözüyle bakıyorlar çünkü.</p>
<p>Dolayısıyla Mısır planında Arap Baharı’nın, halk tarafından gerçekleştirilmiş değil, birileri tarafından öyle uygun görülmüş bir bahar olduğunu söylemiş oluyorum ama bilesiniz ki şunu da hatırımdan hiç çıkarmıyorum: O topraklar Seyyid Kutub’un, Halit İstanbuli’nin toprağıdır; orada sükunet bile büyük bir direniş, tam zamanında söylenen her Kelime-i tevhid bir el bombasıdır.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 08.02.2012)</strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ESİR ŞEHİR ÜÇLEMESİ: &#8216;GELDİK YOL AYRIMINA&#8217;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:16:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13048</guid>
		<description><![CDATA[Kemal Tahir “sanat için sanat” anlayışını, sanatın kuvvetlinin emrine verilmesi olarak değerlendirdiği için kendi sanat anlayışını, burjuva elitizmine mahsus sanat anlayışının dışında oluşturmakla kalmamış, burjuva elitizminin 19. yüzyıldan itibaren ürettiği tüm roman estetik ve eleştirisine dair kuramları da reddetmiştir. Bu yanıyla, o kuramları büyük bir hayranlık içinde taklit ederek konuşma kabiliyeti kazanabilen eleştirmenler nezdinde kural [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kemal Tahir “sanat için sanat” anlayışını, sanatın kuvvetlinin <span id="more-13048"></span>emrine verilmesi olarak değerlendirdiği için kendi sanat anlayışını, burjuva elitizmine mahsus sanat anlayışının dışında oluşturmakla kalmamış, burjuva elitizminin 19. yüzyıldan itibaren ürettiği tüm roman estetik ve eleştirisine dair kuramları da reddetmiştir.</p>
<p>Bu yanıyla, o kuramları büyük bir hayranlık içinde taklit ederek konuşma kabiliyeti kazanabilen eleştirmenler nezdinde kural tanımaz bir konuma oturan Kemal Tahir, romanın modern döneminde oluşan şehir romanı, tarihi roman, nehir romanı, tezli roman, satirik roman, otobiyografik roman, psikolojik roman&#8230;. gibi alttürleri içinde pragmatist bir tutumla gezinmekle kalmayıp, bu alttürlerdeki “tematik merkezi” belirleyen tarihi, sosyolojik, politik ve psikolojik verileri de güya kendi kural tanımaz sanat anlayışı doğrultusunda kullanan biri olarak mimlenmiştir.</p>
<p>Bu yazıda incelemeye çalışacağımız <em>Esir Şehrin İnsanları</em> (EŞİ, 1956), <em>Esir Şehrin Mahpusu</em> (EŞM, 1961) ve <em>Yol Ayrımı</em> (YA, 1971) [<em>Esir Şehir</em> üçlemesi] örneğinden baktığımızda ise onun, öncelikle aristokrat bir ailenin hikayesine yaslandığını, uzun ve şehir merkezli metninde kurucu unsur olarak tarihi malzemelere dayandığını, bireysel gerçekliği toplumsal gerçekliğe feda etmeksizin gündelik hayatın temel dinamiklerini soyutladığını, ekonomi – siyaset –yönetim ilişkisini bir çelişkiler matrisi içinde topladığını, epik olandaki dramatik özü gözettiğini, kahramanlarla kaybedenlere mahsus  bir yaşama felsefesini içten içe işlediğini ve dolayısıyla “çoklu düzey”de kurguladığı <em>Esir Şehir</em> üçlemesinde burjuva estetik eleştirinin kuramlarına karşı çok “müstagni olduğunu” görürüz.</p>
<p>Bu durumda, söz konusu çoklu düzey üzerinden, Kemal Tahir’in yazarlık tutumunu, Maurice Merelau-Ponty’nin “Yazara, felsefeciye danışılır ya da fikir sorulur, dünyayı askıda tutmaları kabul edilmez, tavır almaları istenir; onlar konuşan insanın sorumluluklarından kaçamazlar” yorumunun içine çekmemiz ve <em>Esir Şehir</em> üçlemesini malum burjuva sanat zihniyetinin ve eleştiri ezberinin dışında durarak okumamız gerekmektedir ki, Kemal Tahir’in kendisi de zaten bizi buna yönlendirmektedir: “Görünürdeki olaylar, birbirini tutmaz, parça parça maskaralıklar&#8230; Bunları birbirine bağlamak için akıl ister&#8230; Yoğurup yeni anlamlar çıkaracaksın! Öyle anlamlar ki, geçmişlerin karanlıklarını aydınlatacak&#8230; Günün en dolaşık düğümlerini çözecek&#8230; Geleceğe yol gösterecek&#8230;” (YA, s: 182)</p>
<p><em>Esir Şehir</em> üçlemesi, adını <em>Esir Şehrin İnsanları</em> adlı ilk romanın giriş bölümünden (Esir İstanbul) alır; kapsamı aynı romanın 194. sayfasında “esir memleket” olarak genişletilir ve  ikinci bölümde yer alan (Bulanık Su) şu gerekçeye bağlanır:</p>
<p>“Muharebede düşman karşıdadır. Üniformalıdır. Az da olsa, çok olsa da bir zaman sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın&#8230; Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama, hep ileri bakmanın rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez!” (EŞİ, s: 228).</p>
<p>Üçlemede 1912 yılından başlatılan hikaye, şu dört tarihteki dört önemli siyasi kırılmanın üzerinden anlatılır: Nisan- 16 Mart 1920 (Kâmil Bey’in İstanbul’a dönüşünü izleyen günlerde İngilizlerin İstanbul’u İşgali), 14 Temmuz 1921 (Fransız Balosu),  9 Ağustos 1930 (Serbest Parti oluşumunun Vakit gazetesinde duyurulması), 17 Kasım 1930 (Serbest Parti’nin kapanma kararının Vakit gazetesinde duyurulması).</p>
<p>Üçleme, her şeyden önce bir İstanbul (şehir) romanıdır; ondan sekiz yıl uzak kalanlarla, onu korumak için canlarını feda edenlerin “Canım İstanbul’um” nidalarına hemen aynı düzeyde muhatap olan İstanbul’daki hayat, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Şevki Bey’in yaveri Mehmet Ali’nin intihar haberiyle birlikte bir dergide yayınlanan (içeriği Mehmet Akif’in dizeleriyle güçlendirilmiş) mektubuyla özetlenir:</p>
<p>İstanbul’un can damarları kesiktir. Haydarpaşa’dan Eskişehir’e kadar tren yoluna İngilizler el konmuş, İzmir hattını Fransızlar, Konya’ya kadar olan kısmını da İtalyanlar almıştır çünkü.</p>
<p>Son on yıl içinde 50.000 evin yandığı İstanbul’da, Kasımpaşa’da çıkan yeni bir yangında 400 ev, 9 dükkan, iki cami, bir kilise ve bir karakol yanmıştır. Yangın yerlerinde kendini satan 113 küçük kız çocuğu toplanmıştır. Belsoğukluğunun, frenginin, cinayetlerin arttığı, Hrisantos’un polisi öldürdüğü, polisin de vatandaşları vurduğu bir zamandır; utanmazlık en büyük suç olarak yakalara yapışmış, Osmanlı insanı rüzgarın önündeki kuru yaprak gibi savrulmuş, hiç kimse eski yerinde bulunmaz olmuştur.</p>
<p>Ekmek 17 kuruşa çıkmış, amele gündelikleri ödenmez olmuş, ihanet, ihbar ödül verme nedenine dönüşmüştür. Buna karşılık Beyoğlu’nda sinemalar, birahaneler, gece kulüpleri, meşk yerleri, tiyatrolar, müşterilerine Beyaz Ruslar’ın hizmet ettiği garden barlar açıktır.</p>
<p>Kılık kıyafetlerini düzeltmeleri için yardım yapılacağı haberi duyulunca büsbütün hırpani giyinmeye başlayan subaylara karşı saygı unutulmuş, bilakis tahkir etmeler başlamıştır (EŞİ, s:30-42).</p>
<p>Söz konusu mektupta özetlenen İstanbul hayatı, üçlemenin en önemli karakterlerinden biri olan Kâmil Bey’in metnin ilerleyen kısmındaki yaşantısı ve tanıklıklarıyla birlikte daha malumat yüklü, daha zengin bir anlatıma kavuşacaktır.  Örneğin Üsküdar’da halk içinde yaşamaya başlayan Kâmil Beyin gerçek sandığı birçok şey tepetaklak olacak, polisin, jandarmanın, memurun, işgal kuvvetlerine var güçleriyle çalıştıklarına inanışı, Kuvayı Milliyecilerden birisini tutmaya gelmiş İngiliz polisine yardım eder görünen yorgun bir polisin belki aynı gece Anadolu’ya geçen kalabalık bir takıma kılavuzluk edeceğini öğrenişiyle kayboluverecektir. (EŞİ, s: 110). Öte yandan adliye iş takip eden, yargılanan insanlarla tıklım tıklım dolacak; hapishane yetmediği için yeni yapılan tevkifhanede (EŞİ,  s: 118) dışarıdaki hayatın çirkin yüzünü aynıyla temsil eden bir yaşayış biçimi oluşacaktır (EŞM, s:  104-200). “Bir orman yangınında bütün dalları yanmış kocaman bir çam gövdesine” benzeyen Çemberlitaş, Binbirdirek Meydanı’ndaki bayram yeri kalabalığı, şeker işpotası önündeki izdiham, (EŞM, s: 17, 18), Cambaz Kadı Medresesi üzerinden medreselerin kapanması ve tarihi mekanların yağmalanışı, Kapalıçarşı’daki ticari hareketlilikte el emeğinin göz nurunun yok pahasına satılışı (YA, s: 94-98, 303, 308) hikayenin genel akışı içinde anlatılacaktır.</p>
<p>Kâmil Bey, Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğudur; Galatasaray’da ve Oxford’da okumuştur; Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve İspanyolca bilmektedir. Spora ve zamanın ünlü ressamlarıyla arkadaşlık edecek kadar sanata düşkün bir aristokrat olarak zamanının çoğunu Avrupa’da geçirmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki yıl önce Avrupa’ya gitmiş, savaşın başladığını  Saint-Tropez’de bir  İspanyol prensi ahbabının yatında, Osmanlı’nın savaşa girişini ise Kordova’da bir İspanyol şatosunda ikamet ederken öğrenmiştir (EŞİ, s: 9, 29, 103; EŞM, s: 149; YA, s: 242).</p>
<p>Atletik yapılı, soğukkanlı, durgun, ciddi (şakayı beceremeyen) kendisine “yavrum” denilmesinden ve omzunun okşanmasından hoşlanmayan, başkalarının yardımına muhtaç olmayı kendisine yediremeyen otuzlu yaşlarındaki Kâmil Bey, Osmanlı’nın yenilme süreci hızlandıkça mülklerinin gelirlerine ulaşamaz olup, Londra ve Paris’teki nakit kapılarının yüzüne kapanması üzerine, bir süre karısının elmaslarını satarak geçinip, bu kaynak da tükenince Madrid Elçiliği’nde çalışmak zorunda kalmasa ve ortalığın düzelmesi beklentisi boşa çıkıp, orada barınması imkansız hale gelmese İstanbul’a dönmeyi düşünmeyecektir (EŞİ, s: 9, 11, 13, 43, 44, 132).</p>
<p>Kâmil Bey’in kendisi gibi bir paşa kızı olan karısı Nermin Hanım ve altı yaşındaki kızı Ayşe’yle birlikte İstanbul’a dönüşünü “ekonomik nedenlere” bağlayan Kemal Tahir, hem onun Avrupa’daki sekiz yılını hem de bu sekiz yıl içinde olup biten büyük tarihi olayları (Trablus, Balkan yenilgilerini, Sarıkamış bozgununu, Çanakkale savunusunu, Bolşevik ihtilalini, Anadolu hareketinin başlamasını, savaşa ilişkin kimi aşamaları) zikretmekle yetindiği gibi, Kâmil Bey’in, Nermin Hanım’ın ve Ayşe’nin dönüş yolundan önceki hikayelerini, yine Kâmil Bey’in  hapse girişiyle (1921) Yol Ayrımı’nda tekrar ortaya çıkışı (1930) arasındaki dokuz yılı çok genel hatlarıyla vermekle yetinmiştir. Bunlar üçlemenin olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmamakla birlikte onun kimi halkalarını silikleştirmektedir.</p>
<p>Ki, bu da Kemal Tahir’in, anlattığı (ve üçlemenin tümünde anlatacağı) hikayeyi onun kendi zamanıyla ve mekanıyla mukayyet olarak, çok az sayıda geri dönüşlerle (romancı tutumu saklı olarak) bir tür vakanüvis tutumuyla anlatmasından kaynaklanmıştır; Kâmil Bey’in İstanbul’a geliş nedenini ve hemen bu gelişi izleyen Kerkük’teki petrol yataklarında bulunan topraklarını satma baskısını salt ekonomik bir çerçevede sunması da öncelikle bu vakanüvis tutumundan beslenmektedir. Ancak bu belirlememiz, olguların kendi nesnelliği içinde sunulması (nesnel tutum) şeklindeki bir değerlendirmeye de engel teşkil etmemektir. Burada asıl üzerinde durulması gereken Kemal Tahir’in söz konusu ekonomik çerçeveyi, hikayenin ileriki aşamalarındaki hamiyet, fedakarlık, kahramanlık, vefakarlık vb. kavramlarla şekillenen “milli” bir idealizmle çelişkiye düşmeksizin bütünleştirmiş olmasıdır.  İstitraden söyleyecek olursak bu durum, Kemal Tahir’in Solcular ve Sağcılar tarafından “çelişkili”, İslamcılar tarafından “hidayete ermiş” biri olarak nitelenmesinin de asıl nedeni oluşturmaktadır.</p>
<p>Kâmil Bey’in, “büyük din adamlarımızdan Sait Molla’nın” başında bulunduğu İngiliz Dostları Derneği’ni temsilen gelip, kendisinden Kerkük’teki topraklarını Ermeni Gülbenkyan’a satmasını isteyen İngiliz subayına verdiği olumsuz cevap, kelimenin tam manasıyla onun için sonun başlangıcıdır.</p>
<p>Kâmil Bey’i ikna etmek maksadıyla söylenen “Osmanlı hanedanı üyeleri çoktan satmaya başladılar hisselerini&#8230; Geçenlerde, Abdülhamit’in kızlarından Şaziye Sultan’a küçük bir hisse için on bin İngiliz altını verdik. Aslında, biliyorsunuz, Musul ve çevresindeki petrol alanlarının gerçek sahibi, Abdülhamit’ti. İttihatçılar elinden aldılar mülkiyetini&#8230; Biz, bunu olup bitti de sayabiliriz. Barışta bu topraklar mutlaka sınırlarınızın dışında kalacak&#8230; Kılıç hakkının ne demek olduğunu siz Osmanlılar iyi bilirsiniz. Hiçbir şey ödememek de mümkündü” şeklindeki sözler onun perspektifinin maddi olandan ideal olana evrilmesine sebep olacak fakat hayatının gelecek on yılında yokluk, hapislik, ayrılık, acı, üzüntü ve hastalık gibi ağır bedelleri ödemesini de beraberinde getirecektir.</p>
<p>Bu bağlamda, üçlemedeki süredizime göre Kâmil Bey:</p>
<p>1-Ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiklerinde, Nermin Hanım’ın “kocalarını, görüşte kılıbık, gerçekte pis zampara eden dediği dedik” halasına ait Nişantaşı’ndaki “en değerli” kargir konağa misafir olurlar. Halanın kocası Enişte Bey, mason nişanı taşıyan, politikadan anlamazlığa vurduğu halde, bütün işlerini parti kodamanlarına dayanarak, hükumetle çeviren, Edirne’den ötesini bilmez göründüğü halde Almanya’nın en önemli şirketlerine yıllardır temsilcilik eden, Abdülhamit zamanında işleri tıkırında olan, İttihatçılar gelince durumu daha da güçlenen, Mütareke’dense hiç şikayet etmeyen biridir. (EŞİ, 25). Hala, enişte ve kadın özgürlüğünü orospuluk hakkının artması olarak anlayan dul kızları Sabriye’nin Kamil Bey’in Kerkük’teki topraklarını satınalmak isteyen İngiliz subayın faydasından fayda sağlama niyeti taşıdıkları ortaya çıkınca (EŞİ, s: 59-60) Kâmil Bey, onların konağını terkederek,   anneannesinden kalan Bağlarbaşı’ndaki harabe köşkün bir kısmını acilen onartarak, oraya yerleşir.</p>
<p>2-“Başı sarıklı, dili Kuranlı dalaverelere sarılarak, ekmek parasını çıkarmaya uğraşmak” Kâmil Bey’e “pek ayıp bir iş gibi” geldiğinden (EŞİ, s: 115), kendisiyle aynı sosyal role sahip olmasına rağmen yanlış bir evlilik yüzünden hayatı kararıp, yaşamak için dervişlikte karar kılan (EŞİ, s: 69) Mahir Paşa’nın oğlu Fuat Bey’in Anadolu’ya geçme kararından da etkilenip, parasızlık yüzünden yoğun olşarak yaşadığı med-cezr içinde Galatasaray’dan arkadaşı İhsan’la karısı Nedime’ye ait (Anadolu hareketini destekleyen) Karadayı gazetesinin yönetimini üstlenir. Dolayısıyla artık Anadolu hareketine inanmakla kalmayıp (EŞİ, s: 156) Kuvayı Milliyecilerin safında yer alır (EŞİ, s: 189-190).</p>
<p>3-Bir gizli kurye işinde yakalanınca (EŞM, s: 294) tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne götürülür, Harp Divanı tarafından kendisine isnat edilen şuçu üstlenip, 7 yıla mahkum edildikten sonra da Yeni Tevkifhane’ye nakledilir (EŞM, s: 19). Aynı olaydan tutuklanan arkadaşı Ramiz aradan on yıl geçtikten sonra bu olayı şöyle değerlendirir: “Abdülhamit’in en güvendiği adamlarından Selim Paşa’nın oğluna kızdı Damat Ferit, Millicileri ele vermediğinden&#8230; Yargılanmayı izledi aralıksız. Başkaca, petrol yataklarında toprakları vardı. İngilizler sıkıştırıp almak istemişlerdi. İyi de para verdiler. ‘Satmam’ diye diretince, onlar da galiba baskı yaptı Harp Divanı’na&#8230; Kâmil Bey, Nedime Hanım’ı kurtarmak için suçu üstüne almıştı düpedüz&#8230; Beni kurtaran Harp Divanı, Kâmil Bey’i kurtaramadı. 15 yıl kürek cezasını ancak yedi yıla indirebildi” (YA, s: 180).</p>
<p>4-Kâmil Bey, Yeni Tevkifhane’de “Müslüman yatağı” denilen ancak din sömürüsüyle yolunu bulan it kopuk takımının doldurduğu ikinci kısıma verilir. Hiç namaz kılmamış, hangisinin kaç rekat olduğunu bile çoktan unutmuş olan Kâmil Bey (EŞM, s: 53), buradaki adı ağaya dönüşen Faytoncu Osman’ın din üzerinden sürdürdüğü sömürüye alışmakta güçlük çeker.  Ramiz Efendi’nin Karısı Fatma Hanım’ın bir görüş sırasında verdiği un kurabiyesini (EŞM, s: 187) çalanlardan biri olan Seringel’in Fatma Hanım için “orospunun biridir” demesi üzerine, ona ve destekleyicisi Faytoncu Osman’a sille tokat girişir. Hatırlılar koğuşundan Arif Bey olaya müdahil olarak Kâmil Bey’i hapsane kopuklarının elinden kurtarır. Nermin Hanım’ın eniştesi vasıtasıyla Kâmil Bey’in ayak takımı ile bir arada bulundurulmaması hususunda Müsteşar’dan intikal eden bir emir üzerine o da Arif Bey’le birlikte kalmaya başlar.</p>
<p>5-Uzun zamandır kızı Ayşe’yi babasıyla görüşe getirmeyen (EŞM, s: 344) Nermin Hanım’ın, Kâmil Bey’in durumunu bilmeyen hatta onun İspanya’da olduğuna, Nermin’in ondan boşanması için boş kağıdının beklendiğine inandırılan Doktor Lütfi Bey’le flörtünü açığa çıkaran 14 Temmuz 1921 tarihli Fransız Balosuna katılma haberi üzerine şu notu yazarak Nermin Hanım’ı boşar: “Nermin, Sizi boşuyorum. Ayşe’ye bırakacağım dükkanla köşk için avukatım eniştenizi görecek, (&#8230;) Madam Eleni’nin buraya gelmesine artık hiç lüzum yok. Ayşe’yi de göndermeyin. Babalık haklarımı tam olarak kullanmaya başladığım zaman, ben onu arar bulurum” (EŞM, s: 378).</p>
<p>6-Bir yıl dokuz ay süren hapis hayatından Kuvayı Milliye affıyla kurtulan (Kâmil Bey, hapishane arkadaşı Arif Bey’le birlikte onun Amasya’daki çiftliğine giderler. Davalarını kazanıp, sınır dışındaki çiftliklerini, petrol hisselerini alıncaya kadar da İstanbul’a dönmez (YA, s: 179)</p>
<p>7-Bir arkadaşına yazdırdığı “öldü” notunun Nermin’e ulaşmasını sağlar. Bağlarbaşı’ndaki köşkün onarımında çokça yardımı gördüğü, oraya yerleştikten sonra da dostluğunu ilerlettiği Fuat Mahir’in hayat felsefesini (“İnsan, bir kere tek başına kalmaya görsün! Nerede olsa tek başınadır. Meydan savaşında bile&#8230;”, EŞİ, s: 69) ve yıllardır görmediği kızıyla ilgili tutumunu (“Baktım, beni yüzüstü bırakıp giden anasına çekmiş&#8230; Hiçbir şey demeden ayrılacaktım”, YA, s: 214) içselleştiren Kâmil Bey,  Nermin Hanım’dan sonra hiç bir kadınla da ilgilenmeksizin (hatta ona olan cinsel tutkusundan da hiçbir şey kaybetmeksizin, YA, s: 235), ilk karşılaşmalarında Ayşe’nin kendisini tanımamasından çok sezgilerinin zayıflığına üzülerek (YA, s: 234) Soğanağa’daki konağında yaşamayı sürdürür. Kendisi gibi bir Kuvayı Milliyeci olan Ayşe’yle kavuştuktan sonra da aynı şekilde devam eder hayatı.</p>
<p>Yukarıda zikrettiğimiz “vakanüvis tutum”la,  yine orada saklı tuttuğumuz romancı tutumunu birlikte değerlendirdiğimizde, Kemal Tahir’in karakterlerin psikolojilerine mahsus belirlemelerinde ilk tutumundan tümüyle sıyrıldığına ve adeta bir insan kaşifi olduğuna tanık oluruz. Bundan daha da ilginci, karakterlerin psikolojk durumlarına ilişkin hemen tüm yorumlarında “Tanrısal göz”e hemen hiç başvurmaksızın, karakterlerin iç  dünyalarını kendilerine veya doğrudan diğer karakterlere keşfettirme yöntemini uygulamış olmasıdır. Ayrıca karakterlerinin tarih, din, dini kurumlar, yobazlık, çağdaşlık, devrimcilik, hainlik, çıkarcılık, düşmanlık ilişkilerini de yine anlatıcı (yazar) merkezli olarak değil, doğrudan onların ruhsal yapıları ve hayat telakkileri üzerinden mezkur yönteme yaslanarak vermekle kalmaz, aynı kavramlar çevresinde kimi zaman çelişkiye düşmek pahasına okuru sormaya ve sorgulamaya yöneltmeyi hedefler:</p>
<p>Bu bağlamda Fuat Mahir kendi içini okuyan, kendi eleştirisini kendisi yapan biridir: “Gençliğinde görüş tutan, boks yapan, iyi ayak topu oynayan, eskrimde Avrupa’nın en ustalarıyla başa çıkan, zengin, güçlü, yakışıklı olduğu kadar da uçarı hovarda, birkaç Batı dilini ana dili gibi bilen” Fuat Mahir içinden geçtiği kıyametten Kadirilik, Ruafilik limanına sığınmıştır. Kız çocuklarının kadınlar tarafından eğitilmelerine, Batı kültürüyle  yetiştirilmelerine karşı olan Fuat Mahir, dünya ile arasına bir kara cüppeyi gerdiğini (EŞİ, s: 69) fark edecek kadar bilinçli, Türklerin tarikat kurucusu olduklarını, Arap mezheplerinin sufiliğe, Türkler’ce benimsenen tarikatların ise tasavvufa dayandığını bilecek kadar da aydındır (EŞİ, s: 67-68, 69, 72, 80, 84).</p>
<p>Kâmil Bey, belki de son parasını tekkeye bağışlamaktan vaz geçip, elinin en dar olduğu zamanda borç olarak ona bırakan Fuat Mahir’in (EŞİ, s: 99) seçimini ve hayat felsefesini anlayışla karşılamasına rağmen, yine onun etkisiyle şu değerlendirmeyi yapar: “ Eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmaya çalışmışlardı. Yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmaya çalışmaktan daha zavallı bir iş olur mu? Zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. İşte, her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz, şeriat hileleriyle dolu. Kâmil Bey, o zamana kadar bir türlü anlayamadığı bazı şeylerin sebeplerini şimdi bulmuştu. Sözgelimi, İstanbul’u dolduran büyük camilerin yanına neden böyle sürü cemaatsiz mescit yapılmış? Devrin, bir fermanla baş kesip aynı fermanla bütün bir serveti yağma etmek düzenine çare bulmak için&#8230; Her vakıf, din perdesi altında garanti edilmiş bir servetten, güvene alınmış bir mirastan başka bir şey değil&#8230;” (EŞİ, s: 115).</p>
<p>Kemal Tahir, öte yandan  bu ve benzeri aydın bakışının nasıl bir akibete bağlandığını sorgulamaya da aracı kılar Kâmil Bey’i: “Çöken imparatorluk, aydınlarını da uçuruma beraber sürüklemekteydi. İslamcılığın 350 milyonla sayılan kalabalığı, Turancılığın yüz  milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız stepleri üzerine kurulan hayaller, Balkan bozgunundan sonra asırlık baskılarla hadım edilmiş sinirlere, şehvetî bir kımıldama vermiş, dört yıllık kanlı boğuşma bu bunak sinirleri işte bu bitkin kımıldamanın tam ortasından çekip koparmıştı.”</p>
<p>Bununla da yetinmez Kemal Tahir, burada eleştirilmeyen üç tarzı siyasetten biri olan Batıcılığı (ve onu temsil eden Kemalizmi) adı farmasona çıkmış eski İttihatçı yeni Kuvayı Milliyeci Doktor Münir’in diliyle eleştirerek hem yol ayrımının nedenini hem de yol ayrımını ortadan kaldıracak yeni siyasi düşüncenin çerçevesini de belirlemekten geri durmamıştır: “Bir dünya imparatorluğu, yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, bu tasfiyeye karar verebilir mi? ‘Veririm’ derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? Yani, bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekaletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Bunları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak, biri çıkıp kurcalayacak er geç&#8230; Hem de, ‘Bunlar ne kansız heriflermiş yahu, yediden yetmişe!’ diye mezarımıza tükürerek&#8230; Durumun gerçeği şudur yavrum! 1908’in padişahçı İttihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu&#8230; Ne durumdaydı son zamanlarında bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim, 1908’de İttihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan yirmi iki yıl öncesinin durumunu (&#8230;)1908’de Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezair, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk topraklarından sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya islamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet oturuldu masaya&#8230; Karşımızda yirmi iki devlet&#8230; Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan anlaşmasının bütün oturumları ne kadar sürmüştü? (&#8230;) Beş buçuk ay (&#8230;) Değil bir dünya imparatorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karara bağlanamaz. Haklar her zaman silahla savunulmaz. Hakkımız olanlara önce mutlaka sahip çıkardık. Fırsat kollayarak beklerdik. Sırası geldikçe yeniden pazarlık teklif ederdik. Hesaplaşma isterdik. Güç yetmeye geldi mi, elimizden zorla alınanı zorla geri alamazdık belki ama, bize zorla da ‘Bağışladık’ dedirtemezlerdi. Diyelim ki, bıçağın altına yatırdılar ve dedirttiler, hatta işkenceyle bir şeyler de imzalattılar. Böyle anlaşmalar kişiler arasında da, toplumlar arasında da, bütün tarih boyu geçerli sayılmamıştır. İlk fırsatta böyle bir imza reddedilir. İşkencecilerin yakasına sarılınır. Yoksa, bu durumda ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diye şişinerek dolaşılmaz. (&#8230;) Yunanlılar (&#8230;) Anadolu’da yenildikleri halde, Lozan’da Batı Trakya’yı bizden almayı bile başardılar, sanki biz yenilmişiz gibi&#8230; Böyledir, milletlerin milli amaçlarına varmaları. Kurtuluş iki türlü olur: Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun, ki gerçek kurtuluş budur. Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! Bu da bir kurtuluştur ama, öyle pek övünülecek, kasınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinde tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Söz gelimi Bolşevikler, Çarlık İmparatorluğuna pekâlâ sahip çıktılar. (&#8230;) Mümkün olsun olmasın isteyeceksin! Çünkü, vazgeçmeye, bağışlamaya hakkın yok!&#8230; Babanın malı değil! Her fırsatta isterdik, dengine düşerse alırdık! Ama o zaman dünya içindeki yerimiz, güdeceğimiz politika, başka türlü olurdu. Tarihte birikmiş haklar böyle aranır. Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi&#8230;” (YA, s: 461-464)</p>
<p>Yine aynı bağlamda Kâmil Bey, karısı Nermin Hanım’ın, Nermin Hanım’ın da onun piskolojisini okumaktadır:</p>
<p>Anadolu’ya dönerlerken 28 yaşında olan Nermin Hanım, salt güzel değil aynı zamanda onurlu, kibar ve en nankör durumlarda bile kat kat güzelleşen kadınlardandır (EŞİ, 15). Kâmil Bey nasıl paşa oğluysa, Nermin Hanım da paşa kızıdır. Yirmi yaşına kadar yoksullukla, güvensizlikle, maddi manevi hiçbir zorlukla karşılaşmamıştır. Babası Taceddin Paşa aşırı kumar tutkusu içinde aniden ölünce fakirlikle yüz yüze gelmekle kalmamış, alacaklıların borçlu bir eve nasıl saldırdıklarına, yağma eder gibi, her şeyi nasıl kapıp götürdüklerine, arkada bıraktıkları sefil boşlukların insanın içine nasıl dayanılmaz bir umutsuzluk saldığına tanık olmuştur. O günlerden sonra “dengeli kişiliğinin ruh gücündeki en yalınkat yön, yaşama zorluklarına karşı hiç beklemediği bir anda güvensiz kalmak korkusu” olmuştur (EŞİ, s: 15-16).</p>
<p>Kâmil Bey, o umut kırıcı yoksulluk içinde (EŞİ, s: 65) Nermin Hanım’ı güvenlik içinde tutma azmiyle çeviri yapmak da dahil iş imkanları üretmeye çalışmasına rağmen, hayatındaki biricik güçsüzlüğün, güvenlik arama budalalığı olduğunu (YA, s: 471) söyleyen Nermin Hanım’a göre (Fuat Mahir’in de etkisiyle) tam da bu noktadan kaçmak durumunda kalmıştır: ”Mahpustaydı Kâmil Bey (&#8230;) Kuvayı Milliye’ye çalıştığı için yedi yıl cezaya çarpılmış bir insanın karısı, düşmanların milli bayramları onuruna verdikleri bir baloya katılmıştı. Suçluydu. Hiçbir özürü de olamazdı. (&#8230;) Kâmil Bey için, var olmak yok olmak günleriydi. Fazladan mahpustu. İyice sıkıştırılmıştı. Mektubunu okuduğum zaman bunları böyle düşündüm diyemem. Sonra sonra buldum. Hak verdim. Zafer kazanılıp mahpustan kurtuluncaya kadar, daha doğrusu, malını mülkünü yeniden eline geçirinceye kadar sürdü, bu hak veriş&#8230; (&#8230;) Sonra&#8230; Durum değişmişti. Yıllar duyguları sakinleştirmeli, yoksulluğun bunaltısı geçip gittiği için, insan daha serinkanlı, daha çok yönlü düşünmeli, yüzde yüz haklı olmanın imkansızlığı üzerinde durmalı, değil midir? (&#8230;) Ödevini mertçe yerine getirmiş insanların yürek rahatlığını mahpushanede Kâmil Bey’in duymadığına eminim. Arada bir bizim sorumluluğumuzdan kaçtığını sezip bunalmıştır. ‘Vicdan acısı duydu’ demiyorum. Bu kadar bencil olanlar, vicdan acısını da, kaytarmacılıkla örtbas etmekte kullanırlar kolayca&#8230; Çektikleri bütün acıların suçunu karşılarındakine yükletirler. Bu kadar karmaşık bir yürekle iskambil oynanamazken vatan kurtarıcılığına çıkılır mı? (&#8230;) Ayşe’nin babasına, 1921’lerde, İstanbul şehrinde, bize ekmek parası kazanmak, hapse girmekten daha zor geldiğine eminim. (&#8230;) Geçim zorluğuyla karşılaşır karşılaşmaz, sorumluluktan kaçmayı seçti. (&#8230;.)  Başına gelenlerin etkisinde mi kaldı, diyeceksiniz? Ben böyle etkilere inanmam! Ancak, yatkın olduğumuz şeylerin etkisinde kalırız. Derviş arkadaşı kin tutmadı, demiyorum ki&#8230; Tersine, onun kin tutmaya hakkı vardı. Ayşe’nin babası bize karşı duyduğu kinle etkilendi arkadaşının başına gelenlerden&#8230; Yıllar boyu, onun gibi davranmaktan başka bir yol aramadı. Artık zengin olduğu halde, yoksul kılığına girip gelmiş&#8230; Kızıyla, babasının arkadaşıymış gibi konuşmak istemesi düpedüz gaddarlıktır. (&#8230;) Biz mi dedik, ölmüş? Hayır! Avukatı böyle bir şey duyduğunu yazdı. Sonraki mektuplarımıza da artık hiç karşılık vermedi. (&#8230;) Ayıplamıyorum. Bunlar gerçekten romantik yaratıklardır. Gerçek romantikler, ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler, gerçekten üzülmezler. Çünkü, romantik olmak bencil olmaktan gelir bence&#8230; Gerçekten üzebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir. Kâmil Bey, kızının ne sağlığıyla ilgilendi, ne okumasıyla&#8230; Sonra bir gün apansız, pusudan atlar gibi, yoluna çıkmak istedi. Kinin korkunçluğuna bakın ki, bir kere bile uzaktan görmediğine eminim! Nasıl dayandı buna! Hangi güçle! Kin tutma gücüdür bu&#8230; (&#8230;) Kaytarmak&#8230; Kız, gönlünün dilediği çıkmazsa, sorumluluk yüklenmeden savuşup gidecek! (&#8230;) Ayşe’nin babasını sevmediğimi anladım. Sevip sonra sevmemek değil, hiçbir zaman sevmediğimi&#8230; Galiba o da beni, hiçbir zaman gerçekten sevmemişti. Aslında&#8230; Nasıl demeli?.. Biz, yani ben, Ayşe, babası çok benziyoruz birbirimize&#8230; Aslında bizimkisi gerçekten yaşamak değil&#8230; Bizler yaşama şaşkınlarıyız galiba&#8230; Olur mu böyle şeyler? Oluyor işte” (YA, s: 471-476).</p>
<p>Kâmil Bey’le Nermin’in bu karşılıklı psikolojiik analizleri Doktor Münir’in şu muhteşem gözlemiyle tamamlanıyor: “Bir gariplik var gibi geldi bu yaman güzellikte&#8230; Nasıl demeli? Güzelliği çekici değil Nermin Hanım’ın, sanki itici&#8230; Daha doğrusu, ısıtıcı değil, tersine üşütücü&#8230; Bir kalın zırh bu güzel kadını sımsıkı sarmış, bütün tehlikelere karşı koruyor&#8230; İlle de erkeklere karşı&#8230; Yeşil gözleri bile zırh gibi&#8230; Derinliği hiç yok&#8230; Göstermek istemiyor ama, gülümsemesi çok kibirli olduğunu meydana vuruyor.” (YA, s: 445). Yine Doktor Münir’in “Aslında bu bizim Kuvayı Milliyeciler bir başka insan soyu. (&#8230;) Yirmi dört saate bir kere vatanı kurtarmazlarsa sapıtırlar” (YA, s: 243); “Hayalperver adamlar&#8230; Gerçeğin yerine kolayca uydurmayı koyup kendilerini aldatarak rahatlamayı yadırgamazlar. Oturup sabırla beklemeyi, sabırla acı çekmeyi, yoksulluğun her çeşidine katlanmayı bilirler” (YA, s: 248) şeklindeki tespitlerinin de Nermin Hanım’ın Kâmil Bey’le ilgili tespitlerini güçlendirdiğini zikretmeden geçmeyelim.</p>
<p>Nedime Hanım’sa kendi psikolojisinin ve telakkilerinin ifşa edicisi olarak çıkarılır okur karşısına. Hamileyken, doğacak çocuğunun adını Murat koymak isterken ( EŞİ, s: 220), yeni modaya uyarak onun adını Mustafa Kemal koyan (EŞM, s: 282) ve Mustafa Kemal mitinin üretilmesine katkıda bulunan (EŞM, s: 212) Nedime Hanım, bizim zamanımızdaki Türkan Saylan’ın rol modeli gibidir. “Hele şu savaşlar bir bitsin&#8230; İlk işim, kadın çarşaflarıyla boğuşmak olacak&#8230;” diyen (EŞİ, s: 169) Nedime Hanım “Geriliği atmak için zorunluğa hiç bakmamalı&#8230; Aklım erdi ereli ben çarşaftan nefret ediyorum. Ne zaman peçemi indirsem, bir çalınmış mal haline geldiğimi düşünerek sıkılırım. Çarşaf yobaz uydurması&#8230; Tersine, kapalılık, hele peçe kullanmak kadını daha hayasız ediyor. Peçede bir çeşit kesin güven var&#8230; Oysa insan, bugün, hayat karşısında kesin güven duymamalı” sözleriyle (EŞİ, s: 170) yukarıda vurguladığımız her şeyi sonuna kadar sorma ve sorgulama niyetinin tipik ve elbette faşist örneklerinden biri olarak, kendi zamanından çıkıp bizim zamanımıza uzanır.</p>
<p>Hikayesi üçlemenin ikinci kitabında büyük yer tutan, üçüncü kitabında ise adı zaman zaman zikredilen Binbaşı Arif Bey, muhalif bir mahkum tarafından “İttihatçıların domuzu, koca levazım paşasını tepeleyen deli bir herif ” olarak niteleniyor. Kâmil Bey’e hapsanedeki kavgasında sahip çıktığı sırada revirde kalan (EŞM, s: 102) Merzifonlu Arif Bey’in kimliğini, mizacını hemşerisi Sefer anlatıyor. Yeni binbaşı olmuştur, nişancı, mert, cesur ve (Sefer ona layık görmese de) kitap okuyan biridir. Mutemet biri olduğu için Talat Paşa tarafından kötüleşen iaşe işlerine bakmakla görevlendirir. Askerin iaşesini birilerinin çalıp çırptığına tanık olup, bunları yetkililerine haber verdiğinde ‘savaşı kazanınca icaplarına bakarız’ cevabıyla karşılaşınca işten yılmış, vicdanı elvermeyince tekrar ilgilenmeye başlamış ama problemin ucu “Kaynata beyin katibi”ne dayanınca, ona kaynatasının yanında meydan dayağı atmış. Talat Paşa buna sevinir gibi görünmesine rağmen, Arif Bey’in Harp Divanı’na verilmesine engel olmayınca, yargılanmış ve askerin yiyintisini geçe bırakma, ordunun gücünü azaltma, dövme, sövme suçundan üç yıla hüküm giymiştir. Bu yüzden “Jöntürk ne demek? Padişah düşmanı demek&#8230; Bir adam vatan-millet haini olmayınca padişaha karşı gelemez. Padişaha hainlik ettin mi, ister istemez korkacaksın! (&#8230;) Binbaşımın Jöntürklüğü başka&#8230; Binbaşımın Jöntürklüğü ‘Askerin yemesi içmesi, giyim kuşamı düzelsin’ diye bir Jöntürklük&#8230; Berikine geldi mi, beriki rezil Jöntürk” yorumunu da yapan Sefer, halkın İttihatçılarla ilgili bakışını temsil etmekle birlikte, Arif Bey’in şahsında istisnai bir durumun da altını çizmektedir (EŞM, s: 205-210, 227-228).</p>
<p>Üçlemenin son kitabında en önemli karakterlerden biri olan Kuvayı Milliyeci Murat’la, siyasi ve ekonomik açıdan bir pragmatist olan Kadir, üçlemenin ikinci kitabında 185. ve 186. sayfalarda birlikte görünürler. Ramiz Bey’in karısı Fatma Hanım Kâmil Bey’e görüşe gelirken, Murat “İlle ben de geleyim Fatma Teyze” diyerek ona takılmıştır; Fatma Hanım’a göre kendini Kuvayı Milliyeci sanmaktadır. Kadir ise Fatma Hanım’ın Ramiz Efendi’den olma oğludur.</p>
<p>Genç olması nedeniyle dünya görüşü, düşünce ve yorum kabiliyeti daha çok Doktor Münir tarafından –kendisine fark ettirilmeksizin- belirlenn Murat’ın İstanbul çocuklarının büyük çoğunluğu için de geçerli olan yetişme şartlarıyla, hayat algısı ve siyasi görüşleri Şükran’ın sorgulamalarında ve Kadir’in ilgili yorumlarında sergilenir daha çok. Kadir’in psikolojisine ilişkin okumaları da Murat’la, yine Şükran birlikte yaparlar.</p>
<p>Şükran’ın “Ne zaman aç kaldınız? Nerede, niçin?” sorusunu “Dünya savaşı patladığı zaman sekiz yaşındaydım. Yıllarca et yemedik biz bütün mahalleli, doyasıyla, şeker yüzü görmedik. Kadınlar, erkenden fırınların kapısına yığılırlardı da, akşama kadar itişe kakışa vesika ekmeği beklerlerdi. Adam başına üç yüz gram&#8230; Süpürge tohumlarıyla karışık hamur&#8230; Biz, sokaklarda dolaşırdık, köpek yavruları gibi başıboş&#8230; Aç acına&#8230;” (YA, s: 482) şeklinde cevaplayan Murat’ın annesi o küçükken ölmüş, babası da bir daha evlenmemiştir. Uysal bir çocuk olduğu halde annesinin zorlamasıyla dövüşçü bir karakter edinmiştir (YA, s: 417). Şükran’ın Kadir’le ilgisi sorusuna verdiği cevap (onda eleştirdiği şeyleri kedisinin yapmıyor olma esasına göre) onun kimliğini belirleyen hususları içeriyor: “Kadir, insanları kendi çıkarı için köle gibi çalıştırmaya hazırlanıyor. Eğer bir yerde tökezlerse, köle işletenlerin en kıyıcısı olacak&#8230; Babası yedeksubaymış&#8230; Yüzbaşılıktan emekli&#8230; ‘Binbaşı’ diyor. Bu kadarcık olsun, yalan söyleyecek. Anası bir kayyumun kızıymış&#8230; ‘Paşa kızı’ dedi. Tuttuğu yol, yalansız söktürülmez. ‘Atak değildi. Yumuşak başlı görünürdü’ dediniz. Yanlış. Her şeyi hırsla istiyor. Ama bu hırs, onurlu erkek hırsı değil&#8230; Köle hırsı&#8230; Canı neyi isterse alacak, hak etsin, etmesin&#8230; Gücü yeterse zorla&#8230; Yetmezse ayaklarımıza kapanıp ağlayarak&#8230; Yalanlarını tutsanız, yüzleri kızarmaz bunların&#8230; biraz üsteleseniz, doğruyu alırsınız ağızlarından&#8230; Direnme nedir bilmezler. Kendilerini alçaltmaktan tat duyuyor sanırsınız!” (YA, s: 485).</p>
<p>Kuvayı Milliyeci olmasıyla Kâmil, Arif, Münir, Cemil ve Celadet Beylerle, Ramiz Efendi’nin rahle-i tedrisatından geçtiği, Ankara’ya yakınlıklarıyla bilinen Hakkı Tarık ve Asım Us’un (YA, s: 8, 11) Vakit gazetesinde çalışıyor olmakla da iktidar ilişkilerini, oyunlarını iyi bildiği belli olan Murat, Serbest Fırka olayını birinci ağız olarak anlatan Ağaoğlu Ahmet’ten sonra gerek hazırladığı haberler gerekse yorumlarıyla mezkur olayı tashih eden, aydınlatan asıl kişi olarak öne çıkar. Diğer bir söyleyişle Murat, hem halkın hem de yeni rejim taraftarlarının gazını almak, tepkisini ölçmek maksadıyla sahnelenen bir siyaset oyunun en iyi okuyucusu olma rolünü üstlenir. Fevzi Çakmak’ın engellemesiyle Ağrı İsyanı bölgesine röportaj için gidemez ama, Serbest Fırka’nın kapanışını Meclis’te bizzat izleyerek (YA, s: 428-431, 451-460), “derin devlet”i ilk ifşa eden, Partiyi Kurarken, kendilerine Ankara’dan verilen paranın Fethi Bey’le Tahsin Bey arasında kaldığını söyleyen ilk ağız olur (YA, s: 452).</p>
<p>Murat Kuvayı Milliyeci’dir, dolayısıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nı tutmaktadır ama onun bir çıkmaza sürüklendiğinin hatta faaliyeti dizginleşmiş ve iptal edilmiş Serbest Fırka’ya karşı “çoktan” yenildiğinin bilincindedir (YA, s: 461). Kadir ise Serbest Fırka yanlısı gibi görünmemeye çalışsa da onun temsil ettiği fikirleri de aşan dizginsiz, ilkesiz, sorumsuz ve idealsiz bir yaşayıştan yanadır.</p>
<p>Murat, güçlü bir karizmaya sahiptir. Kadir’se  onunkine göre silik olan kişiliğini hem Murat’ın çevresine yaslanarak hem de fırsatını bulduğunda onu kötüleyerek kendini göstermeye çalışmaktadır (YA, s: 415).</p>
<p>Oysa ki, ikisi de aynı mahalleden yetişmiştir. Kanserden ölen Fatma Hanım her ikisini de annelik yapmıştır; Murat ona “teyze” kocası Ramiz Efendi’ye ise “amca” diye hitap etmekte (YA, s: 151); Ramiz Efendi’ye örselenmez bir sevgiyle bağlı ve onun son zamanlardaki fakirlikten yılgınlığını, içine kapanışını, sessizliğini ve hırçınlığını, yol ayrımına gelme nedenini anlama gayreti içindedir (YA, s: 171, 328-331, 440). Oğlu Kadir ise babasının onca sevgisine ve onu koruma çabasına rağmen adeta onun varlığından utanç duymakta  (YA, 151, 173), dava arkadaşlarıyla birlikte onu düşüncelerinden, vatanseverliğinden, ideallerinden dolayı mahkum etmektedir: “Hep Serbestçi&#8230; Bütün işe yarayanlar Serbestçi. Bir de babamla arkadaşlarına bak! En başta Kâmil Bey&#8230; Sonra Doktor Münir denilen geveze&#8230; Sonra binbaşı emeklisi Arif Bey&#8230; Sonra Cehennem Topçu Cemil Bey&#8230; Bir Kuvayı Milliye’dir tutturmuşlar. Kimi hapis yatmış yıllarca, kimi sürünmüş. Hele babamın durumu hepsinden acıklı. Bilmem sana anlattı mı? Bir gemi dolusu mavzer satacaklarmış Anadolu’ya, az kalsın! ‘Kırk bin tüfek’ diyor. Tüfek başına, beş lira komisyon almak işten değilmiş. İki yüz bin lira tutar aşağı yukarı. Bizi on parasız bırakıp gitmiş, Sakarya Savaşı’na&#8230; İki yerinden yaralanmış. Sürünüyor şimdi, öğretmen aylığıyla, üstte yok, başta yok&#8230; Kendisini yoksulluktan kurtaramamış&#8230; Vatanı kurtarmakla övünüyor. Bir memlekete düşman girdi mi, millet yediden yetmişe ayaklanır, bu bakımdan vatan kurtarmak kolay! Zor olan! Milleti hür yaşatmak&#8230; Bolluk içinde&#8230; Takriri Sükun Kanunu çıkar, İstiklal Mahkemeleri kur! Bugün şunu as, yarın bunu&#8230; Millette on para kalmamış&#8230; Köylü inim inim inliyor&#8230;” (YA, s: 212-213)</p>
<p>Ramiz Efendi ise Kadir’deki değişime ilişkin hayretini gizlemeksizin, anlamaya çalışır onu: “Hepimize oyun etti köpoğlusu, bilir misin? Bana, Kâmil amcasına, Arif Bey amcasına, Doktor Münir Bey’e&#8230; Doktor Münir Bey söyler. Hele Kâmil Bey&#8230; ‘Nereden çıkardık biz bu oğlanın tüccar olacağını’ der durur. Nereden çıkardık sahi?.. Biz neden, ev ocak, bu oğlanı dükkan tezgah sahibi olacak diye düşündük? Bir çapaçuldu evet, okumaya yazmaya yatkın değil gibiydi. Nobrandı hep böyle&#8230; Eline geçeni biriktirirdi. İşe yarasın yaramasın&#8230; Okulda, öteberi alır satar, hiç akla gelmedik şeyleri yan yana getirerek trampalar yapardı. Bundan yanıldık galiba. Ama nasıl değişiverdi köpoğlusu, ortayı bitirince? Parlak öğrenci olmadı hiçbir zaman ama, hiçbir sınavdan da korkmadı.” (YA, s: 170).</p>
<p>İttihatçı Avukat Celadet Bey’in yazıhanesinde staj yapan Kadir’le babasının ilişkisini en iyi değerlendirmek de -Fatma Hanım’dan kalan hatıra yatak takımını satma işi çevresinde- yine Murat’a düşer: “Anladım ki, onunkisi baba-oğul ilişkisi değil, var olmak – yok olmak meselesiydi&#8230; Kendi kendiyle yaptığı ne korkunç bir boğuşma sonunda yatak takımını satmaya karar verdi, kim bilir? Hayır, buna ‘karar verdi’ denemez! Baş eğmek zorunda kaldı. Ama kendisi de, eminim bunun böyle kesin bir kopuş olacağını kestirememiştir. Böyle bir şeyi kökünden koparacağını&#8230; En korktuğu şeyin kendi tarafından, kendi başına getirileceğini&#8230; Evet, ne olduysa kahvede bizi beklerken oldu. Evirdi çevirdi, sanırım, boşa koydu dolduramadı, doluya koydu aldıramadı, sonunda kendisini yaşamaya bağlayan son bağın –oğlu Kadir bağının- koptuğunu anladı. (YA, s: 442)”</p>
<p>Kadir’in karakterini cazibesini kullanarak açığa çıkaran (YA, s: 194-201) Avukat Celadet’in zengin dul baldızı Şükran’ın bilinçaltını –Dostoyevski vârî bir derinlikte- deşelemeyi de yine Murat başarır: “Yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. Bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil&#8230; Zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi&#8230; (&#8230;)  Şu bakımdan süprüntü&#8230; Bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. Daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. Koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa&#8230; Hepsi maroken ciltli&#8230; Çoğu tek kalmış dünyada&#8230; (&#8230;) Birini bile açmamışsın&#8230; (&#8230;.) Milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. Tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz. Gene de boyuna biriktiriyorsunuz. (&#8230;) Siz kendisini güçlü sanan kölelerdensiniz&#8230; Daha dün tanıdığınız bir erkeği, içmeye alıkoyuyorsunuz, baş başa, gece vakti&#8230; Ona, yatmaktan, adlı adınca, laf etmeyi kabadayılık sanıyorsunuz. Budalalık bu&#8230;” (YA, s: 489-491)</p>
<p>Üçlemenin üçüncü kitabında Murat’a yüklenen psikolojileri yorumlama görevi, Kemal Tahir’in Murat karakterini içselleştirmesinden, diğe bir söyleyişle bir yazar olarak Murat karakterini kendi karakterine göre oluşturmasından kaynaklanıyor olabilir. Onu yer yer kendisinin de çok iyi bildiği Çorum ağzıyla konuşturması (YA, s: 10) ve orta oyunundan fırlayıp gelmiş bir tip gibi kurguladığı Saray şoförü Dadal Efendi tipini de yine ona çözümletmesi (ve yukarıda benzer örneklerini gördüğümüz şekilde, yine bu vesileyle Murat’ı da  -bir ucu toplumsal analizlere çıkacak şekilde- kendisine çözümletmesi) söz konusu ihtimali daha da güçlendirmektedir: “Evliya Çelebi’yi okudu okuyalı anlamadığı şeydi bu. Enikonu bir dünya görüşüne benzeyen, onun kadar sistemleştirilmiş bir bakış özelliği&#8230; İnsanları, olayları, fikirleri abartmak.. Kendini de –elbette-  abarttığı için her şeye abartarak bakmak&#8230; O kadar ki, bu abartış, Osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. ‘Neden peki? Nereden gelmiş?’ (&#8230;) Çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba&#8230; On yedinci yüzyılda&#8230; Başlamış, sonlarına doğru çok gelişmiş&#8230; Belki de Kanuni’de başlamış&#8230; Çünkü, imparatorluktaki gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü Süleyman döneminde başlar. Doğaya karşı büyümeye, yani, kansere dönüş&#8230; Evet, imparatorluğun bu en güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. Padişah kırk beş yıl tahtında kaldığı halde, bu tahtın çevresinde aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. Medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkiyalığa soyunmaları&#8230; Sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş&#8230; (&#8230;) Böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için Osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir. Bugün imparatorluk çöküp dağıldığı halde, Dadal Efendiler, dünyaya abartılı bakmayı, Osmanlı insanı olarak, fırsat buldukça sürdürmektedirler. Bu açıdan, Dadal Efendi’nin buraya gelirken İstanbul Valisini Hakkari’ye sürmesi ne kadar gerçek hesaplara dayanıyorsa, komiserle konuştuktan sonra, bütün güvenini yitirerek dehşete kapılması da o kadar gerçek hesaplara dayanıyordu. Osmanlı insanı, şartlar değişmedikçe, en aptal iyimserlikten, yani umuttan, en aptal umutsuzluğa yuvarlanarak şaşkın, aynı zamanda hem güçlü, hem de güçsüz debelenecekti.” (YA, s: 404-406).</p>
<p>Murat’ın özelde Dadal Efendi’yle genelde ise Osmanlı insanıyla ilgili bu analizlerinin nedeni ise Vakit gazetesinde musahhih olarak çalışan, Edebiyat Fakültesi öğrencisi, Kurtuluş adlı bir dergiyi çıkaran, Cambaz Kadı Medresesi’ni işgal ederek orada barınan, sağlığı bozuk, yoksul ama idealist şair Selim Nuri’nin “Komünistlik”le suçlandığını duyan hemşerisi Dadal Efendi’nin nu hemen terk etmesidir.</p>
<p>Arkadaşları arasında idealleriyle kendisine özel bir yer oluşturmaya çalışan Selim, ideolojinin asıl muhatabından daha Kemalist, daha sıkı bir Kuvayı Milliyecidir. Babası Nuri öğretmen medreseli bir Çorumlu’dur. Selim üç yaşındayken Balkan Savaşı’na gönüllü olarak gitmiştir. Seferberlikte yedek subay olarak tekrar silah altına alınmış, 1918’de, ateşkes anlaşmasının imzalandığı günün sabah nereden geldiği anlaşılamayan bir serseri kurşunla şehit düşmüştür. O sırada yedi yaşında olan Selim, üvey babası zenaatı olmasını istemesine rağmen ona direnerek okumakta karar kıldığı için ilkokulu yarı aç, yarı çıplak olarak bitirmek ve liseyi parasız yatılı olarak okumak zorunda kalmış. Orta ikiden beri şiirle uğraşan Selim, Murat’a göre şiirden çok, belki edebiyat tarihçisi olabilecek kadar nesire yatkındır. Hiçbir şeyden şikayet etmemesi, hiç kimseden bir şey beklemeksizin inançlarını savunması onu komik olmaktan kurtarmaktadır. “Kurtuluş kime yaramış, haksız baskı, açık soygun, sürünen halk yığınları&#8230; Fasafiso bunlar arkadaş&#8230; Kurtuluş olduğu için oluyor bunlar&#8230; Kurtuluş olmasaydı namussuzluk bile var olmazdı” diyen Selim, (YA, s: 21-22), kapağına Hürriyet Heykeli resmini koymakta ısrar ettiği Kurtuluş dergisinin basımı sırasında, oğlancılığı kendisine de isnat etmeye kalkışan oğlancı bir matbaacıyı dövmüş, onun ihbarı üzerine Moskova’dan para alan “Komünist” suçlamasıyla sorguya çekilmiş, sorgu esnasında da yine onurunu korumak için gücünü kullanınca öldüresiye dövülerek sokağa bırakılmıştır.</p>
<p>Tasavvuflar ilgili kimi olumlu değerlendirmelerine rağmen, din eleştirisinde ilke olarak “Marksist bir terminoloji” içinde duran Kemal Tahir konu ölüm karşısındaki acizlik olunca, metafizik duyarlılığının yükselmesine engel olamayıp, Şükran’ın dilinden şu kelimelerle haber verir Selim’in ölümünü: “Ne gençlik&#8230; Ne doktorluk bilimi&#8230; Ne de ruh gücü&#8230; Ne de para&#8230; Hatti şiir bile hiçbir işe yaramadı. Kaptırdık ölüme Selim Nuri’yi&#8230;”</p>
<p>Yirmi yaşında Selim’e ulaşan ölüm, bugünü sorgulayarak aydınlık geleceğe ulaşmak isteyen yeni neslin doğru sorulara doğru cevaplar üretmesinin ertelenmesidir bir bakıma. Çünkü geleceğin doğru kurgulanması açısından son derece elzem olan, dil, edebiyat ve kültür konularını Selim bakış açısıyla –hem de sorgulama esnasında- irdeleyen başka bir kimse bulunmamaktadır üçlemede:</p>
<p>“Arapçayı bırakıp gavurcaya yönelmenin farkı nedir?” diyen Selim, dergide radyo programını neden yazdın? sorusunu da “Yazılıdır. Altı parça var. Altısı gavur musikisinden. Kelen’den uvertur, Berliyoz’dan Suit Trayena kartaj&#8230; Hele, Grig denilen herif her kimse ondan Antante sonat maskaralığı&#8230; ayıptır” diye cevap verir.</p>
<p>His ve yaşayış planında Selim’e yakın duran tek kişi olmasına rağmen, bir tür ölmeden önce ölmekle ondan ayrılan Ramiz Efendi’nin öncelikli ruhsal gözlemcisi Murat’tır, Kadir ve Münir de onu izlerler.</p>
<p>Ramiz Efendi, savaş sırasında dayanıştığı insanların sulh zamanında kendi dertlerinin telaşına düşmeleriyle hem halen devam ettirdiği “kurtuluş” heyecanında, hem de yoksulluğunda yine bir başına kalmıştır. Arkadaşları (özellikle Kâmil Bey’le Münir Bey) severler sevmesine Ramiz Efendiyi ancak, kendileri (örneğin Soğanağa’daki köşkte Picasso, Utrillo, Modigliani’nin yüksek pahalı orijinal tabloları arasında, Caddebostan’daki köşkte hizmetçiler eşliğinde) zengin hayatı yaşarlarken, Ramiz Efendi’nin yeni bir elbise içinde bile hoyrat, huzursuz ve devasa yalnız duruşunu (YA, s: 442) sadece Murat fark edebilir.</p>
<p>Karısı Fatma Hanım’dan kalan yatak takımının satılmadıysa da satılığa çıkarılmış olması (YA, s: 329), Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak’ında incir ağacının kesilmesinin kahraman üzerindeki derin etkisine benzer bir etki yaratır Ramiz Efendi’de.  Bu yüzden, nicedir zihninde dönmedolap gibi dönen “Yol ayrımı” sözünden ve onun çağrışımını güçlendiren “Şu dağın oylumuna / doyulmaz yaylımına / hakkınız helal edin / geldik yol ayrımına” (YA,  s 327)  şeklindeki bir dörtlükten nihilizme yuvarlanır Ramiz Efendi: “Biz yol ayrımına bile gelemedik! Yol ayrımına, yolu olan gelir! Hani bizim yolumuz? Hani diyorum!&#8230;. Hani?..” (YA, s: 327, 330)</p>
<p>Kâmil Bey’in kızı Ayşe üçlemedeki karakterlerin tümünde sevgi, acıma duygusu uyandıran en etkili dramatik figür olmasına rağmen, olayların gelişiminde, kendisiyle ilgili hayatlar üzerinde hemen hiçbir etkiye sahip değildir. Babası tarafından zayıf sezgili biri olarak nitelenen (YA, s: 234) Ayşe’nin psikolojini, babasıyla kavuşmasını hazırlayan Doktor Münir’le Naci değil, annesi Nermin Hanım’la, Şükran belirlerler. Nermin Hanım, Ayşe ile Kadir’in nişanlanmalarına, Kadir’in pragmatist kişiliği, Ayşe’nin ise “istediği gibi çekip çevireceği, dilediği biçime sokacağı bir adam” araması nedeniyle itiraz ederken, Şükran, Ayşe’nin babalığı Lütfü’yü Alman kadınla yatarken yakalamasındaki hınzırlığı “O yaşta kızlar, içeride ne göreceklerini kestirdilerse kıyıcılıklarından vurmazlar kapıları” sözleriyle görünür kılarken, babasının yanına geçmek için Lütfü’nün evinden ayrılırken söylediği sözleri de kişiliğine mahsus önemli bir ipucu olarak gördüğü halde, o davranışını “anlamaya aklım ermedi pek” diyerek yorumsuz şekilde sunar: “Lütfü Bey’e saygılarımı lütfen söyleyin! Bana şimdiye kadar harcadıklarını bir işe girer girmez ödemeye başlayacağımı da söyleyin ltüfen” demiş. Babalığına allahaısmarladık demez mi diye sormuşlar. “Burada allahhaısmarlanacak, bir bu kırmızı balıklar var! Diye cam havuzu gösterip yürümüş.” (YA, s: 478)</p>
<p>Kemal Tahir’in üçlemenin tümünde Osmanlı, dini, sosyal ve ekonomik hayat, siyasi hayatın göstergeleri durumudaki Cumhuriyet Halk Fırkası (Kurucusu ve yöneticileri) ve Serbest Fırka Olayı üzerinden naklettiği “tarihi hakikatler”, üçlemenin yayınlandığı tarihler (1956, 1961 ve 1971) itibariyle, resmi tarihteki  bilgilere göre fevkalade yeni, çapıcı (hatta çoğunun öğrenilmesi, öğrenilmişse bile açıklanması yasaklanmış) bilgilerdir. Ancak bugün itibariyle bu konulara orta seviyede ilgi duyanların bile  çok daha fazlasını öğrendikleri, konuştukları bilgiler hükmündedir.</p>
<p>Dolayısıyla Esir Şehir üçlemesi’ne söz konusu bilgilerin zihinleri ayartıcı cazibesi üzerinden değil, o zamanki insanların duygu ve düşünceleri, toplumsal, siyasal ve ekonomik şartları, savaşın, yoksulluğun, hürriyet talebinin yol açtığı çatışmalar, çözülmeler hatta travmalar üzerinden okuduğumuzda asıl Kemal Tahir’in Batı romanın sınırlarını da kıran romancılık hakkını teslim etmiş oluruz. Öte yandan, ATÜT düşüncesi, Anadolucu Sosyalizm açısından da Kemal Tahir’in öncü olma rolünü yine bu sayede belirleyerek, onun romancı ünvanının yanına tarihçi, sosyolog, aydın kimliğini ekleyebiliriz ve <em>Esir Şehir</em> üçlemesinin son romanında, Münir Bey’in dilinden verilen ve “Biz, Batıyla er geç, ister istemez hesaplaşmak zorundayız! Bunu gerçekten yapmadıkça, Batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz!&#8230; Bunu böyle bilesin, Gazeteci Murat! İşini ona göre tutasın” cümleleriyle biten toplumsal manifestoyu, kolonizasyona ilk güçlü itiraz (aynı zamanda ilk yerli vurgu) ve kolonizatörlerin ifşasına bir katkı olarak okuğumuzda ancak Kemal Tahir’i daha iyi anlamış oluruz.</p>
<p>Tüm bunarla birlikte, bir alacağını ancak kadın kullanmak suretiyle Ankara’dan (devletten) tahsil edebilen Mahmut Celalettin Bey’in yaşadığı travmayı (YA, s: 252, 263-269) ve Kemal Tahir’in -birkaçını aşağıda da aldığımız- ayrıntılarla zenginleşerek çoğalan, büyüyen romancılık dehasını, salt edebi hazzını gereğince yaşamak için Esir Şehir üçlemesini okumayı da ihmal etmemelidir:</p>
<p>Hapishane değiştirirken: “Kâmil Bey&#8230; yıllarca Avrupa otellerinde yatıp kalkmış, zengin paşa oğlu alışkanlığıyla bavulunu almayı düşünmeden yürüdü”. (EŞM, s: 9)</p>
<p>“Bilmez misin? Hürriyetten bu yana, oğlanların yarısı Niyazi, yarısı Enver&#8230;” (EŞM, s: 247)</p>
<p>“Mısırlı Prenses Fahire Hanımefendi’yle Kontes Maria Blokinova&#8230; Prensesin burnu biraz küçülecek&#8230; Rus kontesin tatar gözleri de bir parça irileştirilecek&#8230;” (EŞM, s: 286)</p>
<p>“Dünyanın bütün kadınları güven ister” (EŞM, s: 377)</p>
<p>“Avukat Mahmut Celalettin Bey’in yazıhanesinde dört kişiydiler, daha doğrusu dört eski İttihatçı&#8230; (&#8230;) Dördüncüleri, burada bulunanların hepsinden daha gerçek, daha canlı İttihatçı, duvarda rahatça yerleştiği yaldızlı çerçevesinden konuşanlara biraz küstün bakan Sadrazam Talat Paşa merhumdur” (YA, s: 40)</p>
<p>“Artık Deniz Yolları vapur işletmiyor, balolar düzenliyor! Balo için sebep de aranmaz oldu çoktandır” (YA, s: 43)</p>
<p>“Gerçek madrabaz hiç maaş istemeyecek&#8230; Çünkü, benim vereceğim aylığın on kadını, bana sezdirmeden, hem de beni zarara hiç sokmadan çıkaracak!” (YA, s: 131)</p>
<p>“Biliyorum vuramadı ama, kaldırdı ya vurmak için sen ona bak!” (YA, 191)</p>
<p>“Doktor Manir, Murat’ın yüzüne ürküntüyle baktı. Bu bakışta ‘Eyvah, gene savaş anılarından açacaklar!’ anlamı vardı.” (YA, s: 248)</p>
<p>“Böyle karışıklıklarda, kahraman ölçüsü her zaman doğru kullanılmıyor.” (YA, 289)</p>
<p>“Yazık ettik! Satmadınız! Olabilir. Satılığa çıkardık ya&#8230; Ne demektir satılığa çıkardık? Gözden çıkardık!” (YA, s: 329)</p>
<p>“Takılırdık arkadaşlar&#8230; ‘Kaçıncı Selimliğin üstünde bugün?’ diye sorardık. Ya ‘Birinci Selimliğimiz’ derdi, ya ‘İkinci Selimliğimiz&#8230;’ Tanıdım tanıyalı bir kere bile ‘Üçücü Selim’ dediğini duymamıştım. (&#8230;) Birinci Selim, ‘Öfkeliyim’ demek, yani, Yavuz Selim, ‘Bi kadeh atalım!’ Yani, Sarhoş Sarı Selim&#8230; Pansiyona götürdüğümüzün galiba üçüncü günüydü. Bir şeyler konuştuk. Biraz iyileşmiş gibi geldi bana&#8230; ‘Bugün kaçıncı Selimlik üstümüzde arkadaş’ dedim. Birden keyfi kaçtı. Yere bakarak yavaşça, ‘Üçüncü Selim’ demesin mi? ‘’Neden arkadaş’ diye sordum! “Yenildik, Kabakçı Mustafalara da ondan’ diye gülümsemeye çalıştı.” (YA, 451)</p>
<p>NOT: Bu yazıda <em>Esir Şehir</em> üçlemesinin, İthaki Yayınları’nca yapılan 2005 yılı basımları esas alınmıştır.</p>
<p><strong>(HECE DERGİSİ, KEMAH TAHİR ÖZEL SAYISI, OCAK 2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜLŞEN-İ RAZ şerhi CAM-I DİL-NÜVAZ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/gulsen-i-raz-serhi-cam-i-dil-nuvaz-cikti/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/gulsen-i-raz-serhi-cam-i-dil-nuvaz-cikti/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:15:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12951</guid>
		<description><![CDATA[Mahmud-ı Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz adlı ünlü eseri, Lâhîcî tarafından Mefâtîhu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz adıyla şerh edilmiş ve bu eser de Cemâleddin Mahmûd Hulvî tarafından Câm-ı Dil-nüvâz adıyla kısaltılarak, eklemeler yapılarak Osmanlı Türkçesi’ne aktarılmıştır. Bu son eser Sait Okumuş tarafından günümüz alfabesiyle Türkçeye aktarılmış olup yine Câm-ı Dil-nüvâz adıyla ve orjinal metniyle birlikte İnsan Yayınları’nca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmud-ı Şebüsterî’nin </strong><em><strong>Gülşen-i Râz </strong></em><strong>adlı ünlü eseri, Lâhîcî <span id="more-12951"></span>tarafından </strong><em><strong>Mefâtîhu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz</strong></em><strong> adıyla şerh edilmiş ve bu eser de Cemâleddin Mahmûd Hulvî tarafından </strong><em><strong>Câm-ı Dil-nüvâz</strong></em><strong> adıyla kısaltılarak, eklemeler yapılarak Osmanlı Türkçesi’ne aktarılmıştır.</strong></p>
<p><strong>Bu son eser Sait Okumuş tarafından günümüz alfabesiyle Türkçeye aktarılmış olup yine </strong><em><strong>Câm-ı Dil-nüvâz </strong></em><strong>adıyla ve orjinal metniyle birlikte İnsan Yayınları’nca gectiğimiz günlerde kitaplaştırılmıştır.</strong></p>
<p>Muhyiddin İbn Arabî’nin 1200’lü yılların başında Kuzey Afrika, Tunus, Mısır, Mekke, Bağdat, Musul, Konya, Malatya ve Şam hattında, Seza Karakoç’un kelimeleriyle “Yolları bir urgan gibi ayağına” sararak seyr ü sefer etmesinden sonra bu topraklarda yazılan birçok irfanî / tasavvufî / edebî eser onun nefesinden, dilinden ve düşüncesinden mutlaka bir iz taşımaya, bu izi taşımayan kimi eserler bile öz ilişkisi nedeniyle onun görüşlerinin içinden okunmaya başlanmıştır.</p>
<p>Bunda Şeyh’in görüşlerinin tesir kudreti kadar, o görüşlerin İbn Sevdekin, Sadreddin el-Konevî, Afîfüddin et-Tilmisânî, Fahrüddîn el-Irakî, Saîdüddin el-Fergânî, Müeyyedüddîn el-Cendî, Abdürrezzâk el-Kâşânî, Şeyh Mahmud Şebüsterî, Dâvud el-Kayserî, Abdülkerim el-Cîlî, Molla Fenârî, Kutbuddin İznikî, Yazıcızâde Muhammed, Abdurrahmân-ı Câmî, Şemsüddin Lâhicî, Cemal Halvetî, İdris-i Bitlisî, Sofalı Bâlî Efendi, Üftâde Muhammed Muhyiddin, Aziz Mahmud Hüdâyî, Musliheddin Mustafa Efendi, İsmail Ankaravî, Abdullah Bosnevî, Hulvî Cemâleddin Efendi, Sarı Abdullah Velî, Karabaş Velî, Osman Fazlı İlahî, Niyâz-ı Mısrî, İsmail Hakkı Bursevi, Nasuhî Mehmet Efendi, Köstendilli Süleyman Şeyhî, Salâhî-i Uşşâkî, Seyyid Muhammed Kemâleddin, Muhammed Nûru’l-Arabî, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’den Ahmed Avni Konuk’a kadar yüzlerce hakikat ehli tarafından müsmir bir fener olarak kendi zamanlarına ve bu sayede geleceğe taşınması etkili olmuştur.</p>
<p>Elinizde bulunan eser de bu cümleden bir tesiri günümüze güçlü bir şekilde aktaran üçlü bir silsilenin sonuncu halkasını oluşturmaktadır.</p>
<p><strong><em>Gülşen-i Râz</em></strong><strong> </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12965" title="SEHID ALI PASA  1253-_-2 12.04.2005" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/1-300x232.jpg" alt="" width="300" height="232" /></a>Esas eser, Şeyh Sadüddîn Mahmûd b. Abdülkerîm b. Yahyâ’ya (1289?-1340?) ait olan <em>Gülşen-i Râz</em> adlı meşhur eserdir.  İranlı bir sûfî olan müellif, Tebriz yakınlarındaki Şebüster kasabasında doğduğu için Mahmud-ı Şebüsterî adıyla tanınmıştır. Doğum tarihi bilinmediği gibi, kaynaklarda ailesi ve hayatının diğer safhaları ile ilgili pek az bilgi vardır. İyi bir eğitim aldığı, genç yaştan itibaren bilgi ve görgüsünü arttırmak amacıyla Şam, Hicaz ve Mısır’a gittiği, buralarda birçok âlimin ilminden yararlandığı, şahsıyla ilgili kaydi bilgilerden ve eserlerinin muhtevasından anlaşılmaktadır.</p>
<p>Mahmûd-ı Şebüsterî’nin gençliğinde, Kirman’a giderek orada evlendiği ve çoluk çocuk sahibi olduğu aktarılmaktadır. Ancak <em>Gülşen-i Râz</em> adlı eserini Tebriz’de yazdığına bakılırsa, ömrünün son yıllarını orada ve Şebüster’de geçirmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kabri, Şebüster’de bugün <em>Gülşen-i Pehlevî</em> denilen bahçe içinde, hocası Bahâuddîn Ya’kûbî-i Tebrîzî’nin kabrinin yanındadır.</p>
<p>Şebüsterî, kendisine büyük bir şöhret kazandıran <em>Gülşen-i Râz</em> adlı manzum eserinin mukaddimesinde, bazı mensur risâlelerinin de bulunduğunu kaydetmekte ise de, isimleri hakkında bir bilgi vermemektedir. Aynı mukaddimede, bu eserini telif ettiği tarihe kadar manzum olarak bir eser yazmadığı da anlaşılmaktadır. <em>Gülşen-i Râz</em>, Sühreverdî şeyhi Horasanlı Mîr Hüseynî-i Sâdât’ın (öl. 1319) bir mektup ile Tebriz âlimlerine şiir şeklinde yönelttiği felsefî ve tasavvufî sorulara cevap olmak üzere kaleme alınmıştır. Şebüsterî, rivayetler değişse de, 15 beyit civarındaki bu soruları cevaplandırdıktan sonra, çevresindekilerin ısrarı üzerine, söz konusu cevapları genişleterek bir risâle haline getirmiştir. Soru sayısı kadar cevaptan oluşan <em>Gülşen-i Râz</em>’ın beyit sayısı hususunda da farklı görüşler bulunmakta ve bu sayı 999 ile 1008 beyit arasında değişmektedir.</p>
<p><em>Gülşen-i Râz</em>, tasavvuf nazariyeleri ve sûfiyâne aşkın mahiyeti ile; sûfîlerin, maddî mefhumlara delâlet eden kelimelerden (kaş, göz, yüz, ben vs.) ne anladıklarına dair yazılmış eserlerin başında gelmektedir. Müellif, eserin ilk kısımlarında daha çok bir âlim kimliğini taşır, sûfiyâne aşk ve onunla ilgili hususlardan bahsetmeye başlayınca şairlik yeteneği ortaya çıkar. Şebüsterî’nin sanat ve düşüncesi üzerinde Muhyiddîn İbn Arabî ile birlikte,  kendisinin çok takdir ettiği Feridüddin-i Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin etkisi de görülmektedir. Tasavvufi aşkı, özellikle tasavvufî mecazları ve sûfîlerin bu me­cazlardan kastettikleri manâları anlamak için <em>Gülşen-i Râz</em>, başvurulması gereken en önem­li kitaptır. Gülşen-i Râz, yazıldığı tarihten itibaren vahdet-i vücûdu anlatan ve me­cazları yorumlayan müelliflerin Kur’an, hadis ve Mesnevî’den sonra başvurduk­ları ana eser olmuş, birçok kişi tarafın­dan şerhedilmiştir.</p>
<p><em>Gülşen-i Râz</em>’da felsefeciyi parlak güneşi mumla arayan kişiye benzeten Şebüsterî’ye göre âlem Allah’ın nurudur, akılda bu nu­ru görmeye kudret yoktur. Felsefecinin iki gözü de şaşı olduğundan Allah’ı bir olarak göremez. Allah’ı mahlûkâta ben­zetmek (teşbîh) körlükten, O’nu bütün sıfatlardan yoksun saymak (tenzîh) ise tek gözlü olmaktan ileri ge­lir. Hülûl ve tenâsüh görüş darlığından ortaya çıkar. İ’tizâl yolunu tutan kişi ana­dan doğma kör gibi bütün yüceliklerden nasipsizdir. Tevhid zevkini tanımayan kelâmcı taklid bulutuyla örtülmüş ve ka­ranlıkta kalmıştır. “Yolcu kimdir?”; “Kendinden sefer etmek ne demektir?”; “Vah­det sırrına kim vâkıf olur?”; “Arif olan neyi bilir, anlar?”; “Ene’l-hak diyen kişiye ne dersin?” gibi soruların cevaplandırıldığı eser, öğretici bir şiir kitabı niteliğindedir. Sonraki bölümler­de şarap, mum, put, zünnar, meyhâne, sâkî, pîr-i mugân gibi tasavvufî mecaz­lar yorumlanmıştır.</p>
<p><em>Gülşen-i Râz</em>’ın önceleri kaleme alınmış nazireleri bulunduğu gibi, Muhammed İkbâl’in de <em>Gülşen-i Râz-ı Cedîd</em> adlı bir naziresi vardır. Eserin yazıldığı tarihten itibaren büyük bir ilgi gördüğü, üzerine yapılan birçok şerhin bulunmasından anlaşılmaktadır. Gülşen-i Râz üzerine yapılmış otuz beş şerh tespit edilmiştir. Şebüsterî’nin kendi oğlununki başta olmak üzere, Şucâeddin-i Kerbâlî, Şâh Nimetullâh Velî (öl. 1430-31), Dâî İlallâh-ı Şîrâzî (öl. 1462-63) Halvetîliğin ikinci pîri Seyyid Yahyâ-i Şirvânî (öl. 1463-64), Şemsüddin Muhammed-i Lâhîcî (öl. 1506-07), Bâhâ Nimetullâh-i Nahenvânî (öl. 1496-97), İdrîs-i Bitlisî (öl. 1506-07) gibi müelliflerin şerhleri başlıcalarıdır. Bunlar arasında Nûrbahşiyye şeyhlerinden Şemsüddin Muhammed-i Lâhîcî’nin <em>Mefâtîhu’l-İ’câz fî Şerhi Gülşen-i Râz</em> (telifi: 1472-73) adlı eseri, en dikkate değer şerh olarak kabul edilmektedir. Söz konusu şerhin Türkçe’ye ve Urduca’ya çevirileri yapılmıştır. Gülşen-i Râz’ın aslı XV. yüzyıl Türk mutasavvıf şairlerinden Şeyh Elvân-ı Şîrâzî tarafından aynı vezinle, manzum olarak Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bosnalı Ab­dullah, <em>Gülşen-i Râz-ı Ârifân</em> adlı mes­nevisini Gülşen-i Râz’dan ilham alarak yazmıştır. Ahmet Avni Konuk, Gülşen-i Râz’ın 157 beytini Lâhîcî’nin şerhinden fayda­lanarak şerhetmiş, ancak tamamlayamamıştır. Mensur çevirisi ise Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmıştır. Gülşen-i Râz, Almanca ve İngilizce’ye de tercüme edilmiştir.</p>
<p><strong><em>Mefâtîhu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz</em></strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12966" title="SEHID ALI PASA  1253-_-56 12.04.2005" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/2-300x256.jpg" alt="" width="300" height="256" /></a>İkinci eser, yukarıda da belirtildiği gibi <em>Gülşen-i Râz</em> üzerine yazıldığı tespit edilen otuz sekiz şerhten ünü en parlak olanıdır. Bu eser, Şemsüddîn Muhammed b. Yahya b. Alî-i Gîlânî el-Lâhîcî’ye ait <em>Mefâtî</em></p>
<p><em>hu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz</em>’dır. Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin görüşlerini taşıyan Lâhîcî, <em>Gülşen-i Râz</em>’ın her beytini ayrıntılı bir şekilde şerh etmeye 1472 yılında başlamış, Cüneyd-i Bağdadî ve Abdullah-ı Ensârî gibi eski sûfîlerin görüşlerinden de yararlanarak sürdürdüğü şerhini, dönemin ünlü mutasavvıfı Abdurrahmân-ı Câmî’ye göndermiş, Câmî de yazdığı bir rubâî ile ona takdirlerini bildirmiş­tir.</p>
<p>Lâhîcî, Gîlân’da Hazar denizi yakınlarında bulunan Lâhîcân’da doğmuş, şiirlerin­de Esîrî mahlasın</p>
<p>ı kullandığı için Esîrî-i Lâhîcî olarak da tanınmıştır. Bazı kaynaklarda onun kadı ve şair olan ve kendisinden kırk yıl sonra ölen Yahyâ-i Gîlânî’nin oğlu olduğuna dair bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır.</p>
<p>Lâhîcî’nin eserlerinden iyi bir öğrenim gördüğü ve baş­ta tefsir, kelâm, hadis gibi dinî ilimler ol­m</p>
<p>ak üzere döneminin ilimlerine vâkıf ol­duğu anlaşılmaktadır. Bu ilimlerin bir bölümünü yirmi yaşlarında intisap ettiği Nûrbahşiyye ta­rikatının kurucusu Muhammed Nûrbahş sayesinde elde etmiş olmalıdır. Zira on altı yıl (şeyhinin 1464’te ölümüne kadar) hizmetinde bulunduğunu ve irşad iczetini aldığını, bizzat kendisi ifade etmektedir. Timurlular’dan Şâhruh’un ölümünden (1446) sonra şeyhiyle birlikte Şîraz’a giden Lâhîcî, bir ara Tebriz’e uğram</p>
<p>ış, bu­rada altı ay kalıp Hac için Mekke’ye gitmiş (1477) ve Hac dönüşünde kısa bir süre Yemen’in Zebîd şehrinde kalarak, baba oğul olmak üzere iki kişiye Nûrbah­şiyye hırkası giydirmiştir. Şeyhi Şîraz’da ölün­ce onun yerine geçen Lâhîcî, Nûriyye Hânkâhı adıyla görkemli bir tekke yaptırarak irşad faaliyetine başlamıştır. Burada Celâleddin ed-Devvânî ve Sadreddîn-i Şîrâzî gibi ünlü bilginler tarafından ziyaret edilip saygı gördüğü gibi, I. Şah İsmail tarafın­dan da ziyaret edilmiştir. Şîraz’da ve­fat eden Lâhîcî, Hânkâh’ın yanına defnedilmiştir.</p>
<p>Şairin, Gülşen-i Râz şerhleri arasında en mükemmel şerh olarak kabul edilen <em>Mefâtîhu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz</em> adlı eseri, Şebüsterî’nin eseri­nin şerhidir. Lâhîcî’nin şerhinin bazı yazma nüshaları Türkiye’de Nuruosmaniye Yazma Eser Kütüphanesi (34 Nk 4051 ve 4051); Manisa İl Halk Kütüphanesi (45 Ak Ze 1444) ve İstanbul Millet Kütüphanesinde (34 Fe 1255 vd.) bulunmaktadır. Söz konusu şerh, Muhammed Nâzır-ı Sıddîk-i Feyzâbâdî tarafından Urduca’ya çevrilmiş ve 1334/1915-1916’da <em>Meşhed-i Nâz</em> adı ile bastırılmıştır. Ayrıca eser, Şirazlı Muhammed b. Mahmûd-ı Dihdâr-ı Fânî tarafından kısaltılarak <em>İ’câz-ı Mefâtîhu’l-İ’câz</em> adıyla Bombay’da (1894-1895) ya­yımlanmıştır.</p>
<p><em>Câm-ı Dil-nüvâz</em><strong> </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/cdn.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12994" title="cdn" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/cdn.jpg" alt="" width="250" height="384" /></a>Üçüncü eser, Lâhîcî’nin <em>Mefâtîhu’l-İ’câz fî Şerhi Gülşen-i Râz</em> ad­lı eserinin kısaltma ve eklemelerle Osmanlı Türkçesi’ne aktarılmasından oluşan eserdir.</p>
<p>Bu eserin sahibi Cemâleddin Mahmûd Hulvî, eserin adı ise <em>Câm-ı Dil-nüvâz</em>’dır. Şimdi elinizde bulunan bu eser, 1635’te müellif hattıyla yazılmış olması kuvvetle muhtemel nüshası’ndan  (Süleymani­ye Kütüphanesi, Şehit Ali Paşa Koleksiyonu, Nu. 1253) sadeleştirme yapılmaksızın, doğrudan bugünkü alfabeye aktarılarak sunulmuştur. Diğer nüshaları ise Topkapı Sarayı Kütüphanesi (Revan Bölümü, Nu. 1917) ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Türkçe Yazmaları (YY08) koleksiyonundadır.</p>
<p>Mutasavvıf şair Cemâleddin Mahmûd, 1574’te İstanbul’da Şehremini civarında doğmuştur; saray Helvacıbaşısı Ahmed Ağa’nın oğludur. Şairin “Hulvî” mahlasını babasının mesleği sebebiyle aldığı kaydedilse de, kendisi şiire başladığında şeyhi Necmeddin Hasan Efendi’nin Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin <em>Dîvân</em>’ından tefe’ül ederek bu mah­lası seçtiğini söyler. On dört yaşında iken babasının da şeyhi olan Necmeddin Hasan Efendi ile birlikte hacca gitmiş, hac dönüşünde helvacılığa başlamıştır. Daha sonra sipahiliğe heves ederek devlet hizmetine girmiş ve Dîvân-ı Hümâyun çavuşu olmuştur. Bu görevi sırasında kendisine III. Murad tara­fından bir zeamet ihsan edilmiş, 1599 yılında Avusturya’ya karşı yapılan Uyvar seferine katılmadığı için elinden alınan zeameti, bir süre sonra hizmetleri vesilesiyle Sadrazam İbrahim Paşa tarafından iade edilmiştir. Yaptığı işten hoşlanmadığını belirten Hulvî, babasının hatırına bir süre daha Dîvân-ı Hümâyun çavuşluğunda kalsa da, 1601-1602’de babasının vefatından sonra dev­let hizmetinden ayrılmıştır.</p>
<p>Hulvî, bir süre sonra Mı­sır’a gitmiş, Kahire’de Şeyh Haşhaşî ve Sersem Mehmed Dede ile 1012/1603-1604’te tanışmıştır. Devlet hizmetinde iken tekkeleri dolaştığını söyleyen Hulvî, rüyasında gördüğü Merkez Efendi’nin işaretiyle Koca Mustafa Paşa Âsitânesi postnişini Halvetî-Sünbülî şeyhi Necmeddin Ha­san Efendi’ye intisap etmiştir. Seyr ü sülûkünü tamamlayıp icazet aldıktan sonra gönlüne tekrar hacca gidip, Mısır’a uğrama ve orada Gülşenîliğe intisap etme sevdası düşmüş, nitekim 1619’da hac dönüşünde, Kahire’de Gülşenî Âsitânesi şeyhi Hasan Efendizâde İbrahim Gülşenî’yi ziyaret ederek ona İntisap edip hilâfet aldıktan sonra Gülşenîlerin irşadına memur ola­rak İstanbul’a dönmüştür.</p>
<p>Bazı Sünbülî dervişlerinin Gülşenî oldu­ğu için Hulvî’ye karşı durmaları üzerine Necmeddin Hasan Efendi’nin, kendi­sinin de Gülşenî Zarîfî Hasan Çelebi Efen­di&#8217;ye biat ettiğini ve hizmetinde bu­lunduğunu söyleyerek, dedikoduları önle­diği ve ardından Dâvud Paşa Camii vaizli­ğine getirildiği kaydedilmektedir. Hulvî bu görevini Sultan Ahmed, Şehzade ve Fâtih camilerinde sürdürmüştür.</p>
<p>Devrin meşhur Halveti şeyhlerinden Nûreddinzâde’nin kızıyla evlenen Hulvî, babasından kendisine intikal eden Şehremini’deki evini 1626’da tekke haline getirerek gelirlerini vakfetmiştir. Vefatına kadar burada Sünbülî ve Gülşe­nî şeyhi olarak bulunmuş, mukabele günü olan perşembeleri <em>Mes­nevî</em> okutmuştur. <em>Mesnevî</em>’yi Süleymaniye Camii mesnevîhanı Şeyh Can Âlim Efendi ve Hamdîzâde Ahmed Dede’den okuduğu söylenen Hulvî’nin dinî ilimlerde olduğu kadar, edebiyatta da belli bir seviyeye ulaştığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda ve kitabesinde Gülşenî Tekkesi olduğu belirtilen söz konusu tek­ke, daha sonra buranın üçüncü şeyhi, di­nî mûsiki bestekârı Ali Şîruganî Efendi’­nin (öl. 1714) adıyla anılmıştır.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12967" title="SEHID ALI PASA  1253-_-182 12.04.2005" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/3-300x266.jpg" alt="" width="300" height="266" /></a>1654’te vefat eden Hulvî tekke­sinin hazîresine defnedilmiştir. Vefatına, İs­tanbullu Nisârî Hüseyin Çelebî, <em>Cân-ı Hulvî eyledi ikbâl şehd-i cennete</em> mısra­ını tarih düşmüştür. Topkapı tramvay yolu üzerinde bulunan tekke, 1950’den sonraki imar faaliyetleri sırasında yol genişletilirken yıkılmış ve Hul­vî’nin mezarı da ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>Latin Alfabesi’ni Türkçe’ye uyarlanarak kullanma kararı (1928), şartların zorunlu kıldığı bir değişim değil, bir “harf devrimi” olarak öne çıkarıldığı için Osmanlı Türkçesi’ne karşı şiddetli bir yoksamayı, bu dille kazanılmış mirasın reddini beraberinde getirmiş ve Osmanlı Türkçesi’yle yazılmış binlerce matbu eser devrim adına tahrip edilirken, elyazması eserler de kütüphanelerdeki tozlu raflarında çürümeye terk edilmiştir.</p>
<p>Yayınevimiz, tozlu raflarda çürümeye terkedilen bu eserin gün ışığına çıkarılması kadar, eserdeki dil zevkinin ve dolayısıyla bu tarz eserlerde mana ile sözün karşılıklı olarak biribirini pekiştirmesinden kaynaklanan okur idrakine açık derin bilginin kaybolmaması sorumluluğuyla hareket ederek, yukarıda belirttiğimiz gibi müellif hattıyla yazılmış olması kuvvetle muhtemel nüshayı da sunmayı gerekli bir hizmet olarak görmüştür.</p>
<p>Metni sunulan şerh, dildeki düzlük yuvarlaklık gibi değişimlerin başladığı döneme, on yedinci yüzyıla ait olduğu için, bazı kelimelerin yazımı konusundaki farklılıklar hemen görülecektir. Eserdeki farklı dil tasarrufları, dönemi göz önünde bulundurularak mümkün olduğunca korunmaya çalışılmakla birlikte, düz okumayı zorunlu kılan unsurlar ise düz olarak okunmuştur.</p>
<p>Metin içinde az da olsa görülen yazım yanlışları düzeltilerek, kelimelerin tercih edilen hâli ile yazma nüshadaki (M) durumu dipnotta gösterilmiştir.</p>
<p>Hulvî tercümesinde bazı beyitler tercüme edilmeksizin şerh edilmiştir. Müellifin şerh usulüne müdahale etmiş olmamak için, söz konusu beyitlerin Türkçe tercümeleri burada da verilmemiştir.</p>
<p>Asıl metnin sayfa kenarlarında (der-kenâr) yer yer notlar düşülmüştür. Söz konusu notlar, uygun düşüyorsa ilgili yerlere eklenmiş ve bu husu dipnotta belirtilmiştir. Uygun düşmediğinde ise sadece dipnotta gösterilmiştir.</p>
<p>Metinde hem ye’li hem de hemzeli okunup yazılabilen kâyim, sâyir, nâyil, tâyife, hakâyık, acâyib, garâyib gibi ikili kullanımlarda; sözcüklerin hemzeli hali, yani kâ’im, sâ’ir, nâ’il, tâ’ife, hakâ’ik, acâ’ib, garâ’ib şekli tercih edilmiştir.</p>
<p>Hüküm, kısım, asıl, akıl, ilim, zikir, zihin gibi Türkçe’de ses türemelerine uğrayan bazı kelimeler de aslına uygun olarak hükm, kısm, asl, akl, ilm, zikr, zihn şeklinde yazılmıştır.</p>
<p>Eserde manaları verilmeyen ayet, hadis, beyit, eser alıntısı gibi Arapça ve Farsça unsurların okunuşları metin içinde, manaları ise dipnotta verilmiştir. Burada ayetlerin sure ve ayet numarası da gösterilmiş ve hadislerin referansları verilmeye çalışılmıştır. Duâ cümlesi olan aleyhi’s-selâm, birkaç yerde hemze ve mim harfleri ile kısaltma şeklinde kullanılmıştır. Bu durumlarda da kısaltmalar aslına uyularak (a.m.) şekli tercih edilmiştir.</p>
<p>Metin içinde köşeli ayraç [] içinde verilen unsurlar, eserin aslında olmayan, sonradan eklenen unsurlardır.</p>
<p>Metinde şerhedilen Farsça şiirler italik verilmiş, diğer şiirler normal yazı tipiyle yazılmıştır.</p>
<p>Metnin sonunda küçük bir sözlük verilmiştir. Hazırlanan bu sözlükte metnin anlaşılmasına yardımcı olacak Arapça, Farsça kelimelere ve bugün kullanımdan düşen ya da mahallîleşen Türkçe arkaik sözcüklere yer verilmiştir.</p>
<p>Dizin ise metin içinde geçen kişi, eser, yer isimleri ve içeriğe işaret eden bazı kavramları kapsamaktadır. İtalikle verilenler ise eser isimleridir.</p>
<p>Eseri, bu hassasiyetler doğrultusunda yoğun bir çabayla ve dikkatli bir çalışmayla kültür hayatımıza tekrar kazandıran Sait Okumuş’a teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Elinizdeki eserin, münevverlerimizin başucu kitaplarından biri olan <em>Gülşen-i Râz</em>’ın anlaşılmasına büyük bir katkı sağlayacağını, ayrıca Osmanlı Türkçesi’ni öğrenmek isteyenler için de çok faydalı olacağını düşünüyor ve murat ettiğimiz, edemediğimiz hayırlara vesile olmasını diliyoruz.</p>
<p><strong>SAİT OKUMUŞ HAKKINDA BİLGİ:</strong></p>
<p>Türkoğlu/Kahramanmaraş’ta doğdu (1969 -). Orta öğrenimini aynı ilde tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fars Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu (1990). Kırıkkale Üniversitesi’nde, Fars Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans (1998); Selçuk Üniversitesi’nde, Eski Türk Edebiyatı dalında doktora derecesi aldı (2007). Kırıkkale (1993-2008) ve Nevşehir Üniversitesinde (2008-2011) çalıştı. Milli Eğitim Bakanlığı Araştırma bursu ile Ürdün Amman Üniversitesinde bulundu (1995-1996). Başbakanlık TİKA Başkanlığı Türkoloji Programı çerçevesinde Bosna-Hersek Tuzla (2008-2009) ve Makedonya Üsküp Aziz Kiril ve Metodi (2009-2010) Üniversitelerinde görev aldı. Kısa bir süre Üsküp Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin yöneticiliğini üstlendi. Halen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi. <em>Bâkî Divanı Şerhi Notları</em>, Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, (Necip Fazıl Duru ile), Ankara 2003; <em>Mevlânâ Bibliyografyası</em>, (Adnan Karaismailoğlu-Fahrettin Coşguner ile), Konya, 2006; <em>Ahmed Rüdî Karaağacî ve Hall-i Rumuz Adlı Şiir Şerhi</em>, Ankara 2011; <em>Şairin Çağa Tanıklığı / Bağdatlı Rûhî’nin Terkîb-i Bend’i ve Nazireleri</em>, Ankara 2011 adlı eserlerinin yanısıra Farsça ve Arapçadan çevirileri bulunmaktadır.<strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/gulsen-i-raz-serhi-cam-i-dil-nuvaz-cikti/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAMUS-I BAHRİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kamus-i-bahri/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kamus-i-bahri/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 22:03:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12985</guid>
		<description><![CDATA[Kamûs-i Bahrî – Deniz Sözlüğü yayınlanalı neredeyse bir sene olmuş, ben yeni muttali oldum. Bu kamusun sahibi olan Süleyman Nutkî de yerli denizcilik tarihi ve bilgisiyle birinci derecede ilgilenenlerin dışında normal okurun ancak tevafuk sonucu tanıyabileceği çok değerli bir isim zaten. Süleyman Nutkî 1853-1924 tarihleri arasında yaşamış. Romancı ve ünlü(!) biri olmadığı için sözlüklerde (en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Kam</em><em>û</em><em>s-i Bahr</em><em>î</em> – <em>Deniz Sözlüğü</em> yayınlanalı neredeyse bir sene olmuş, ben yeni muttali oldum.</p>
<p>Bu kamusun sahibi olan Süleyman Nutkî de yerli denizcilik tarihi ve bilgisiyle birinci derecede ilgilenenlerin dışında normal okurun ancak tevafuk sonucu tanıyabileceği çok değerli bir isim zaten.</p>
<p>Süleyman Nutkî 1853-1924 tarihleri arasında yaşamış. Romancı ve ünlü(!) biri olmadığı için <span id="more-12985"></span>sözlüklerde (en azından bendeki sözlüklerde) özgeçmiş bilgisine yer verilmemiş. Elimdeki kitabında ise hakkında geniş bilgiye ihtiyaç duyanların Nurcan Bal tarafından hazırlanan <em>Süleyman Nutk</em><em>î Bey’in Hatıraları</em> adlı kitaba (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Deniz Müzesi, İstanbul 2003; 2009) başvurmaları istenmiş. Bu kitap henüz bende olmadığından onun hakkında edinebildiğim ilk bilgileri paylaşarak yukarıda vurguladığım değerine mahsus kimi ipuçlarını iletmiş olayım:</p>
<p>Süleyman Nutkî, denizcilikle ilgili ilk eğitimini Galatarasay Rüşdiyesi’nin Denizcilik Bölümü’nde aldıktan sonra Heybeliada Bahriye Mektebi’ni bitirip, bu mektepte dersler vermiş. Deniz Yolları’nın kurumlaşması için çok gayret sarf etmiş  ve Türk Deniz Müzesi’nin (1897) kurucuları arasında yer almış.</p>
<p>Tiyatrocu, yazar Özdemir Nutku’nun dedesi olan Süleyman Nutkî’nin kendi döneminde deniz ticaretine hizmet eden kaptanlar, makinistler ve sair gemi görevlileriyle, resmi, özel gemi ve vapur şirketlerini, acentelerini, gemilerin tonajlarını bir bir işlediği “Osmanlı Ticaret-i Bahriye Salnamesi” adlı çalışmayı bizlere miras bırakması bile tek başına onun değerli bir insan olarak nitelenmesi için yeterlidir. <em>Ertuğrul Fırkateyni Faciası</em>, <em>Bahriye Kura Neferi</em>, <em>Istılahat-ı Bahriye ve Muhaberat-ı Bahriye-i Osmaniye</em> adlı eserleri de onun araştırmacı, tarihçi ve dilci kimliğini ayrıca ele vermektedir.</p>
<p>Kamûs-i Bahrî, Mustafa Pultar tarafından bugünkü alfabe ile yayına hazırlanmış. Pultar, bu kitapla ve dilimizdeki denizcilik terimleriyle ilgili çalışmalar hakkında şu bilgileri vermiş:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/kamusibahri.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12987" title="kamusibahri" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/kamusibahri-210x300.jpg" alt="" width="210" height="300" /></a>“Dilimizde yer alan denizci terimlerinin derlenmesine ilişkin çabaların ilkini Mekteb-i Bahriye-i Şahane’de gemicilik öğretmeni olan Kolağası İsmail Hakkı’nın <em>Gemicilik Fenni</em> adlı eserinde buluyoruz. Daha sonra ise o zamanlar İstanbul’da İngiliz liman reisi olan William Thompson tarafından hazırlanan <em>Istılahat-ı Bahriye</em> adlı çok dilli bir kılavuz görüyoruz. Ancak bu iki eserin ikisi de, sözlük düzeninde olmayan, farklı amaçaları olan derlemelerdir. Dilimizin ilk gerçek deniz sözlüğü ise, Süleyman Nutkî tarafından 1917 yılında derlenmiş olan <em>Kam</em><em>û</em><em>s-i Bahr</em><em>î</em> adlı kitaptır. 1928 yılında abecemizin değişmesi üzerine uzun bir süre unutulan bu eser, 1945 yılında Binbaşı Lütfi Görçay tarafından <em>Gemici Dili</em> adı altında yayınlanan sözlüğün hem temelini hem de içeriğini oluşturmuştur. Ancak <em>Kam</em><em>û</em><em>s-i Bahr</em><em>î</em>’nin kendisi günümüze kadar aynen yeni yazıya çevrilmemiştir. Denizcilik kültürümüzün sürekliliğini bir derece sağlayabilmek için, yirminci yüzyıl başlarının temel kaynaklarından biri, hatta en önemlisi olan bu sözlüğün yeni yazıya çevrilmesi gerekir diye düşündüm. İşte, elinizdeki kitap bu düşünceyle giriştiğim çabanın sonucudur”.</p>
<p><em>Kam</em><em>û</em><em>s-i Bahr</em><em>î</em>’yi basıma hazırlayan Pultar’ın aynı yayınevinden çıkan bir Yıldız Adları Sözlüğü’nün bulunduğunu  ve halen kapsamlı bir deniz sözlüğü hazırlamaya çalıştığını da bildirelim.</p>
<p>Pultar 1941 doğumlu. Robert Koleji Mühendislik Okulu’nu bitirip inşaat mühendisi olmuş (1960). Princeton Üniversitesi’nde Doktora yapmış (1965). 1991 yılından bu yana Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak çalışıyor.</p>
<p>Süleyman Nutkî gibi Pultar da ömrünü adeta Türk denizcilik kültürünün araştırılmasına adamış. İlgili dergilerde yazılar yayınlamış, Miralay Ahmet Rasim Barkınay’ın <em>Adalar Denizi Kılavuzu</em>’yla, Süleyman Faik’in <em>Rehber-i Derya</em>’sını da yayına hazırlamış.</p>
<p>Pultar’ın Osmanlı Türkçesi ile barışık ve Batı dillerine vakıf olması sayesinde Kamûs-i Bahrî sadeleştirme katline uğramaksızın, Osmanlı Türkçesi’nin tüm incelikleri ve şiirselliğiyle ulaşmış elimize.</p>
<p>Söz konusu güzel eserlerini zikretme vesilesiyle Süleyman Nutkî’ye rahmet, Mustafa Pultar’a hayırlı çalışmalarında kolaylıklar diliyorum.</p>
<p>*</p>
<p>O gazeteci için son bir hatırlatma: <strong>Dili temiz olmayanın düşüncesi de temiz olmaz. Hem yazılarını bay, büfeci, ayakdaş, iptidai, lekeli, müptezel, edebsiz kelimeleri üzerine kuracak hem de “o şahsiyat yaptı, ben yapmadım” diye ağıt yakarak merhamet dileneceksin. Eğer o kelimelerle şahsiyat yapmamış, gönülleri yıkmamışsan buyur, onların hepsi senin kimliğine ait olsunlar ve artık kendi kendine yaz, söv, gül, eğlen, öfkelen yavuz hırçınlığınla o zaman.</strong></p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 28.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kamus-i-bahri/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GERİYE DÖNMEMEK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/geriye-donmemek/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/geriye-donmemek/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 22:01:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12970</guid>
		<description><![CDATA[Hud Suresi’nin 81. ayetinde geçen “İçinizden kimse ardına bakmasın” ibaresini, Razi’nin  “Yani, soyut anlamda, geride bıraktıklarına” şeklindeki okumasına ilaveten “maddi anlamda geriye bakmanın değil, günahkar şehir halkıyla bütün ilişkilerini kesmenin söz konusu olduğu aşikar” açıklamasını eklemektedir Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir’inde. Razi’nin ve Esed’in bu bakışının dayandırılabileceği bir ayet daha var, Bakara Suresi’nin 134. Ayeti: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hud Suresi’nin 81. ayetinde geçen “İçinizden kimse ardına bakmasın” ibaresini, Razi’nin  “Yani, soyut anlamda, geride bıraktıklarına” şeklindeki okumasına ilaveten “maddi anlamda geriye bakmanın değil, günahkar şehir halkıyla bütün ilişkilerini kesmenin söz konusu olduğu aşikar” açıklamasını eklemektedir Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir’inde.</p>
<p>Razi’nin ve Esed’in bu bakışının dayandırılabileceği bir ayet daha var, <span id="more-12970"></span>Bakara Suresi’nin 134. Ayeti: “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz”.</p>
<p>İmadüddin Halil de, İslam medeniyetinin köklerini irdelerken “Hep ileri bakmak” ara başlığı altında şunları söylemektedir: “Yüce Kur’an, hep ileriye bakmamız, arkaya dönmememiz hususunda açık ve net çağrı içerir. Geriye bakmanın; atalar ve ecdattan tevarüs edilen şer’i birikim ve mirası almakla sınırlı zorunlu bir alanı da vardır. Zira bu miras sayesinde milletler, (geçmişte) nerede hata yapıldığını ve nerede isabet edildiğini görme imkanı bulabilirler. Değilse mirasa bakışımız kör bir taklide dayanan bilinçsiz bir eyleme dönüşürse, bu bizi Kur’an’ın isteğiyle çakışan bir paradoksa götürür; zira Kur’an yapılanın ne kadar doğru ve mantıklı olduğuna bakmaksızın ataların ve dedelerinin yaptıklarına sarılmaları sebebiyle putperest ve gericileri tenkit etmiştir. (…) Kuşkusuz –muhtevasının geniş bir alanında- Kur’an-ı Kerim bizi, mahiyetini keşfetmek, hal ve geleceği inşa etmek için gerçekleştirilecek çalışmanın planlanmasını yapmak üzere tarihin tam merkezine yerleştirir. (…) Fakat aynı zamanda geçmiş nesillerden kalan miras engeline takılmaksızın, onun ağırlığı altında ezilmeksizin kendimizi hale odaklayıp, yönümüzü geleceğe doğru çevirmemiz için bizi tarihin esaretinden kurtararak özgürleştirir” (İslam Medeniyetine Giriş, Mana Yayınları, 2010).</p>
<p>Söz konusu ileriye bakmayı ve özgürleşmeyi şöyle de anlatabiliriz:</p>
<p>1-Emeviler, Abbasiler, Aglebiler, Fatımiler, Eyyübiler, Memluklar, Endülüs Emevileri, Murabıtlar, Muvahhidler, Gazneliler, Guriler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Harezmşahlar, İlhanlılar, Timurlular, Şeybaniler, Bübürlüler, Safeviler, Kaçarlar ve Osmanlılar geçmişteki Müslüman ümmetin devletleri, olarak kurulmuş, yaşamış ve yıkılmışlardır. Bugünün Müslümanları onları yeniden ihya etme çabasına düşemeyecekleri gibi, onların anıları üzerine şanlı tarih destanları yazarak bir oyalanma içine de girmezler; mezkur devletlerde yaşamış Müslümanların yanlışlarından ve doğrularından dersler çıkartarak geleceğe yürümek zorundadırlar.</p>
<p>2-Zikredilen devletlerin saray, cami, çeşme, imarethane, kervansaray, hastane, türbe, dergah vb. eserler aracılığıyla hükmetikleri topraklara kazıdıkları İslam mührü -yapılma niyetleri her ne olursa olsun- bugünün ve yarının Müslümanlarına bırakılmış birer emanettir. Musiki ve edebiyat eserleri için de aynı durum geçerlidir.</p>
<p>3-Ümmetlerin geçici, devletlerin yıkılabilir, medeniyetlerin ise tefessüh edici olmaları Müslümanların bu konuları doğru değerlendirmelerini ve gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakmaları gerektiğini düşünmelerini zorunlu kılar. “Nasıl bir dünya bırakacağız?” sorusuna verilecek cevabın şer’i esaslara dayanması, zamanın bilgi ve birikimini gözetmesi ise kaçınılmazdır. Bu manada yeni bir medeniyet kurulması gerekiyorsa bile bu yöndeki bir doğru niyetin kendi içinde kimi problemleri barındıracağının unutulmaması gerekir. Bu son söyleyişi medeniyet düşmanlığı ya da barbarlık özlemi olarak anlamak bilgisizliğin ötesinde kötü niyete karine teşkil eder.</p>
<p>4-Babürler, Safeviler ve Osmanlılar’ın yıkılışlarından beri Endonezya’dan Fas’a kadar Müslümanlar iktidar, devlet, medeniyet, yönetim şekilleri, kolonyalizm, batılılaşma konuları çevresinde yoğun bir tartışma içindedirler. Biz de Tanzimat’tan bu yana aynı tartışmanın içindeyiz. Ömrünün büyük bir bülümünde sol yumruğunu havada tutup, son birkaç yıldır sağ yumruğunu havaya kaldırmayı akletmiş birinin durup dururken “İslam medeniyeti en büyük medeniyettir” sloganını atmaya heveslenmesi, bununla da kalmayıp, yok küçük harfli yok büyük harfli medeniyet gevelemeleriyle kendini gülünç duruma düşürmesi olsa olsa komedi maharetiyle ilişkilendirilebilecek bir halden ibarettir.</p>
<p>Adı, bu cümleden zikredilebilecek birisi, geçen yazımdaki “güzide isim” vurgumu ıskalayıp, isimlerini zikrettiğim  altı şairden sadece Nedim’i seçerek -şaraptan söz ediyor diye- onu tekfir etmeye kalkıştığımı sanmış. Ne diyeyim, Rabbim basiret versin.</p>
<p>Bu meseleler ciddi meselelerdir. Yarım okumalarla, gevelemelerle, “ayakdaş” vb. yakışıksız kelimelerle tartışılacak meseleler değildir.</p>
<p>Bilmeyen bilmediğini bilerek sussun artık, bilen gelsin konuşalım.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 25.01.2012)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/geriye-donmemek/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEDENİYET ŞURUBU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/medeniyet-surubu/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/medeniyet-surubu/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 22:01:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12916</guid>
		<description><![CDATA[Hilmi Yavuz, son iki yazısında İsmet Özel’in medeniyetle ilgili bundan yaklaşık 35 yıl önce yazdığı yazılardan kimi cümleleri cımbızlamakla kalmayıp, onları -tıpkı namaz ayetini eksik okuyan Bektaşî tutumuyla- çarpıtarak  yine kendinden söz ettirmeyi başardı. Hilmi Yavuz için İsmet Özel’e çatmak, hakaret etmek suretiyle kendinden söz ettirmek cazip bir buluş olsa da şık olmadı; Şair Hilmi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hilmi Yavuz, son iki yazısında İsmet Özel’in medeniyetle ilgili bundan yaklaşık 35 yıl önce yazdığı yazılardan kimi cümleleri cımbızlamakla kalmayıp, onları -tıpkı namaz ayetini eksik okuyan Bektaşî tutumuyla- çarpıtarak  yine kendinden söz ettirmeyi başardı.</p>
<p>Hilmi Yavuz için İsmet Özel’e çatmak, hakaret etmek suretiyle kendinden <span id="more-12916"></span>söz ettirmek cazip bir buluş olsa da şık olmadı; Şair Hilmi Yavuz’un entelektüelliğiyle bağdaşmadı; sakil düştü, kırıcı oldu; İsmet Özel’in vebalini yükledi ona.</p>
<p>Bu iki yazısıyla “İsmet Özel 35 yıl önce bunları yazarken, sen neredeydin Hilmi Yavuz, İslam’la ilgili hangi meseleyi tartışıyordun, Din adına hangi zorluğu yüklenmiştin, Müslümanların hangi derdini dert ediniyordun?” diye sorulmasına neden olmanın da ötesinde “Ben, her şeye ve herkese rağmen, İslam&#8217;ın bir büyük ve estetik medeniyet inşa ettiğini söylemeye ısrarla devam edeceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın!” şeklindeki dayılanmasına karşılık “uyan da balığa gidelim” tebessümlerine maruz kalarak kendini komik duruma düşürdü.</p>
<p>Hilmi Yavuz iyi adamdır, sanat ve edebiyat konusunda birikimlidir ve kolay yetişecek biri değildir; İsmet Özel kadar iyi şiir yazamaması şiirinin kötü olduğu anlamına gelmez; münevver İsmet Özel kadar İslami düşünceye hizmet etmemesi vasat bir entelektüel olduğunu göstermez. Neticede Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz kadar, İsmet Özel İsmet Özel kadar kıymetlidir.</p>
<p>Son birkaç yıldır Müslümanca meseleler üzerine zihin yorması da ayrı bir güzelliktir Hilmi Yavuz’un, ama bu onu mahallenin ağabeyi yapmaz; çünkü bu ünvanı hak etmek kolay değildir; bu uğurda ömrünü harcamak gerekir, bedel ödemek gerekir.</p>
<p>Oysa ki, Hilmi Yavuz Müslümanların gündüz sohbetine grup vaktinde tam söz biterken katılmıştır; ona “Aleykümselam” denilip, oturması için uygun bir yer gösterilirse de kimse onu baştacı yapmaz.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/ismetkapak1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12922" title="ismetkapak" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/ismetkapak1-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a>Medeniyet konusunda İsmet Özel’e çatma, güya onun sözlerini tashih etme babından söylediklerinde açıkça görülen de bu geç kalmışlığı değil midir?</p>
<p>İbn Haldun’u bilmez mi hiç Hilmi Yavuz? Bilir. Peki onun “İnsan kendi ahlakını ve dinini muhafaza etmekten aciz olmak ve bozmakla insaniyetini bozmuş ve hakikaten de şekil ve sureti değişerek en çirkin bir şekil almış olur” sözünden habersiz midir? Haberlidir.</p>
<p>O halde, “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam&#8217;ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünüdür” derken insandaki bozulmanın Din’le bir ilgisinin olamayacağını, medeniyet de dahil insan icadının bozulmasının mukadder olduğunu ve yüzlerce medeniyetin bu nedenle helak edildiğini görememesi neyin nesidir?</p>
<p>“Estetik” diyor Hilmi Yavuz, el-hak Türkiye’de estetiği iyi bilen üç beş kişiden birisidir ancak konu medeniyet olunca cami yaparken kuş-evlerini bile ihmal etmeyerek  emsalsiz bir inceliğe ulaşanların aynı caminin avlusunda onlarca insanı katlettiklerini unutması mazur görülebilir mi?</p>
<p>Yazısına “Medeniyet şuuru” başlığını atarken, Hayyâm, Sa’dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş yüzlerce güzide isimin aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca’nın isimlendirmesiyle- “Has-bağçede ‘ayş u tarab” ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettiklerini görmemesi nasıl bir şeydir?</p>
<p>Elbette İslam medeniyetinin en büyük temsilcilerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu şairler yıkmadı ama “Sâkî duracak zaman değildir / Fevt etmeyelim dem-i şebâbı / Bir hâlete koy beni ki olsun / Dûşumdaki sof dahi şarâbî” ve dahi “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan / Mâ’-i Tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan / Görelim âb-ı hayât aktığın ejderhâdan / Gidelim serv-i revanım yürü Sa’d-âbâd’e”  diyen Nedîm neslinin Din’den sapmayı maharet saymasının Osmanlı için sonun başlangıcı olduğunu anlamaması nasıl bir akıl tutulmasıdır?</p>
<p>Sayıları çoğaltılabilecek bu düşünsel arızalar, yukarıda peşinen söylediğim gibi Hilmi Yavuz’un “gündüz sohbetine grup vaktinde”  katılmasından kaynaklanıyor. İlgili tartışmaların hangi zaman ve zeminde, nasıl bir ihtiyaçtan kaynaklanarak geliştiğini bilmediği için, kendini gösterme tutkusuyla İsmet Özel’e bodoslama dalmak isterken, oturtulduğu sedirden düşüveriyor.</p>
<p>Cevapları sert karşılıkları zorunlu kıldığı için yukarıda sadece sorular sormakla yetindim ama herkes benim gibi dindarlığından, yaşından, edebî ve felsefî müktesebatından dolayı Hilmi Yavuz’a tahammül etmeyebilir.</p>
<p>Doğrunun, güzelin ortaya çıkması adına her türlü tartışmaya da can fedadır ancak Hilmi Yavuz’un “bay”, “büfeci” vb. tedavülden kalkmış CHF kılıklı kelimelere yaslanarak grup vaktinde geldiği gündüz sohbetinde haksız yere, tutarsız bir gerekçeyle adam dövmeye kalkışmaktan öncelikle vaz geçmesi gerekir.</p>
<p>Üstelik ölümlü dünyadayız ve “<em>Tabut kalın ciltli bir kitaptır</em>”.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 18.01.2012)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/medeniyet-surubu/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DAĞLAR İLE TAŞLAR İLE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/daglar-ile-taslar-ile/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/daglar-ile-taslar-ile/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 22:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12903</guid>
		<description><![CDATA[“İki yanlış bir doğru etmez” başlıklı yazımda, Mustafa Kutlu’dan resim üzerine konuşma izni aldığımdan ama onu henüz değerlendiremediğimden yakınmıştım. Teveccüh gösterip aradı Mustafa Kutlu ve bu konuşma anına mahsus bir fütuhatla, ahenk, idrak, fena (hiçlik), dua gibi kavramlarla zenginleşen resim, musiki, edebiyat, trajedi ve dram konularındaki mevcut düşüncelerini daha fazla aydınlatan yepyeni şeyler söyledi. İlk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“İki yanlış bir doğru etmez” başlıklı yazımda, Mustafa Kutlu’dan resim üzerine konuşma izni aldığımdan ama onu henüz değerlendiremediğimden yakınmıştım.</p>
<p>Teveccüh gösterip aradı Mustafa Kutlu ve bu konuşma anına mahsus bir<span id="more-12903"></span> fütuhatla, ahenk, idrak, fena (hiçlik), dua gibi kavramlarla zenginleşen resim, musiki, edebiyat, trajedi ve dram konularındaki mevcut düşüncelerini daha fazla aydınlatan yepyeni şeyler söyledi.</p>
<p>İlk sanat derslerini İonna Kuçuradi’den, inancımızı ve yaşadığımız dünyayı kavramaya mahsus derslerini Nurettin Topçu’dan almış, 45 yıldır sanatla uğraşan Kutlu’nun sanatla ilgili değerli ve yoğun düşüncelerini ve tanığı olduğum yeni sözlerini tümüyle hemen şu anda paylaşmam bu köşenin kelime kapasitesi açısından mümkün olmayacaktır. Ama en azından şimdi birinden başlayıp, zaman içinde diğerlerini de sizlerle paylaşabilirim:</p>
<p>Kutlu’ya göre (ki ben onun sözlerini duyduğum şekliyle değil anladığım şekliyle naklediyorum), kainattaki ahenge vakıf olmakla kalmayıp, o ahenge iştirak etmek isteyişimiz sanatsal yönelişimizin temelini oluşturur. O ahenk içinde yok olma (fenaya erme) arzumuzla, o ahengin içinde var olma niyetimiz bizi sanatla buluşturur. Önce yok olmayı bilmeliyiz ki, sonra var olmayı bilelim. Çatışmalı gibi görünen bu iki durum Hz. Ömer’in Peygamber Efendimizle sevgi diyalogunda aşama aşama “Seni kendimden daha fazla seviyorum” deme noktasına gelişiyle örneklendirilebilir, çünkü Hz. Ömer, Peygamber sevgisinde kaybolduktan sonra ancak bize ulaşan tüm vasıflarıyla, kimliğiyle var olabilirdi. İşte biz musikiyi, resmi, bu yok oluş ve var oluş dediğimiz iki yüksek değerin tezahüründe “ölerek ve olarak” yapıyoruz, Mevlana şiirini buradan yazıyor, Yunus Emre’nin “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” demesi de bundandır.</p>
<p>Yunus’un şiirini bilirsiniz; sözlerinin tümünü bilmiyorsanız bile onu Hicaz ilahi olarak birçok defa dinlediğiniz için içeriğine aşinasınızdır.</p>
<p>Bu şiirinde Yunus Emre, Mevlasını ilkin dağlar, taşlar, kuşlar, balıklar, ahular, abdallar, asalar, Hz. İsa,Hz.  Musa, Hz. Eyüb, Hz. Yakup ve Hz. Muhammed (sav) peygamberler ile birlikte zikretmeyi diler.</p>
<p>İkinci aşamada dünyanın geçiciliğini müdrik olarak, bu hallerine ilişkin dedikoduyu terk edip, onunla kazanılan imkanlardan da soyunmuş olarak çağırmak ister Mevlasını.</p>
<p>Üçüncü aşamada O’nun varlığının okunmasına mahsus tüm dilleri kuşanmakla, kuşların terennüm ettikleri tüm sesleri içselleştirmekle, Hakkı sevmeleriyle Halk olanlara katılmakla yine Mevlasını anmaya talip olur.</p>
<p>Yunus’un talebindeki birinci aşama idraki, ikinci aşama fenayı, üçüncü aşama ise kendi varlığıyla murat edilen varlığa kavuşmayı temsil eder. Kişi, fenadan sonradır ki ancak kendileştirdiği dil ve ses ile alemin orkestrasyonuna (görünen alemdeki her şey anlamında Halka) katılmak suretiyle kendi nefesini bilsin; elbette kendi nefesini bilmekle de sonuçta Rabbini bilsin.</p>
<p>İdrak, fena ve kendini bilmenin sıkıca bağlı olduğu zikretme (çağırma) eylemini, &#8211;sanat planından baktığımızda- salt bir inişten / inzalden ibaret olmayıp, inişe karşı yükseltme, gelenden dolayı gönderenine teşekkür etme, O’nun her an yaratmasına (Rahman Suresi, 29) muhatap olarak, O’nun fiiline, kendi fiiliyle karşılık verme şeklinde anlamak durumundayız.</p>
<p>Bu yanıyla sufi sanatının “Allah’tan (iham olarak) aldığını iletme” şeklindeki klasikleşmiş yanlış yorumunu “Allah’tan aldığını Allah’a bildirme” şekilde tashih etmeliyiz ve Allah’ın kuluna mahsus bilgiyi ayn-ı sabite’sinden bilmesiyle birlikte, kulun verdiği bilgiyle de bilmesinden hareketle sanatı genel manada “kulun kedilik (nefs / nefes) bilgisini Allah’a bildirmesi” olarak tanımlamalıyız. Tıpkı birinin Kelime-i tevhid / Kelime-i şahadet  yoluyla mümin ve Müslüman olduğunu halka (ve elbette Hakka) bildirmesindeki gibi.</p>
<p>Son tahlilde Kutlu’nun “ahenge iştirak” dediği şeyi, Allah’ın her an yaratışını bilmek ve bunu bilmenin bilinciyle bildiğini Allah’a (Halık’ın fiiline mahlukun fiili –sanatı- olarak) bildirmek şeklinde yorumlamalıyız.</p>
<p>Kutlu’nun sanatla ilgili diğer düşüncelerini tamamlanmış bir çerçeve halinde henüz vermediğimden, bu ilk yorumumda kimi eksikliklere (hatta aşırılıklara) hükmedilebilir. Zikredenin zikrini anlamaktan ve anlatmaktan başka bir işimiz olmadığına göre bu bahse fırsat buldukça döneriz inşallah.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 14.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/daglar-ile-taslar-ile/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/zirva-tevil-goturmez/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/zirva-tevil-goturmez/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 22:01:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12897</guid>
		<description><![CDATA[1-Sadece Kemalist ve Solcu yazarlara verilen bir edebiyat ödülü var: Mersin Kenti Edebiyat Ödülü. Sonuncusu Leyla Erbil’le verilen bu ödülün değerlendirme kurulu başkanlığını Ö. İnce yapıyor. MTSO tarafından verilen bu ödülü -sessiz sedasız bir alma-verme  işinden ibaret olduğu için- mesele etmeye hiç değmez. Benim dikkatime takılan husus, ödül gerekçesinin içeriği ve üslubudur: 1. Madde’sinde “Aklımızı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1-Sadece Kemalist ve Solcu yazarlara verilen bir edebiyat ödülü var: Mersin Kenti Edebiyat Ödülü. Sonuncusu Leyla Erbil’le verilen bu ödülün değerlendirme kurulu başkanlığını Ö. İnce yapıyor. MTSO tarafından verilen bu ödülü -sessiz sedasız bir alma-verme  işinden ibaret olduğu için- mesele etmeye hiç değmez.</p>
<p>Benim dikkatime takılan husus, ödül gerekçesinin içeriği ve üslubudur: <span id="more-12897"></span>1. Madde’sinde “Aklımızı ve kalbimizi yalansız bir edebiyatta buluşturmak üzere Türkçeyi benzersiz bir hayal gücüyle zenginleştirdiği; varoluşsal başkaldırıyı yaratıcı sanat düzeyine taşıyarak yeni insan için yeni bir etik ve estetik önerdiği; okurun kendi hakikatine temas edebileceği karakterler yaratarak, içindeki deli şeytanın iyiden ve kötüden eşit uzaklıkta bir kendilik olduğuna ve olanca sessizliği içinde zulme, bağışlamaya, suça, delirmeye, aşka, yenilgiye ve şiddete bireyin iç dünyasına tanıklık ettiği” denilen gerekçenin 4. Madde’sinde de “Ataerkil kapitalizmin kodladığı sakatlanmış varoluşu özellikle kadın karakterler üzerinden dilsel bir saldırıyla aşmak üzere…” kaydı düşülmüş.</p>
<p>Yerli kapitalizmin temel taşlarından olan bir kuruluş ödül icat ediyor, ödülün kime verileceğini Kemalist Solcu bir juri belirliyor, yeni ödülün verilme gerekçesinde ise Kapitalizme sövülüyor.</p>
<p>Hadi bunları geçelim, “varoluşsal başkaldırıyı yaratıcı sanat düzeyine” taşımak ne demektir; “…yeni insan için yeni bir etik ve estetik” önermek nasıl bir şeydir; “içindeki deli şeytanın iyiden ve kötüden eşit uzaklıkta bir kendilik olduğuna” hüküm vermek hangi kuşbeyinlinin işidir?</p>
<p>Hani, bu metin ‘70’lerde yazılmış olsa neyse; bunun 2011’de kabak tadı veren, uçuk bile değil yarı-kaçık cümleler olarak görüneceğini bilen hiç kimse yok muydu bu metni hazırlayanların içinde? En azından aklı başında bir şair olarak tanıdığım jüri üyesi Celal Soycan buna müdahale edemez miydi? Diyelim ki edemedi, “…Okuru gürültüden, yılgıdan, tüketim çılgınlığından, estetize edilerek gizlenmiş tüm iktidar süreçlerinden ve gündelik hayata sinmiş faşizan yönelimlerden…” vb. zırvalardan oluşan metnin altına imza atmaktan olsun kaçınamaz mıydı?</p>
<p>2-Bunları şimdi söz edeceğim bir kitap tanıtma metniyle birlikte düşününce “zırva tevil götürmez” deyimini tekrarlamaktan kendimi alıkoyamadım.</p>
<p>Bu metinle Okur Kitaplığı’nın sitesinde karşılaştım. Kitapların arka kapak yazılarında reklam dilinin kullanılmasına iyiden iyiye alıştırıldık ve aynı şeyin tanıtım yazılarında da yapılmasını kanıksamaya başladık ama belli ki, yukarıda sözünü ettiğim metin gibi bu metin de uçuşa geçmiş biri tarafından yazıldığından “Bire, bire, bire!” dedirtecek cinsten olmuş.</p>
<p>Hemen belirteyim, buradaki mesele kitabın yazarıyla ilgili değil; bir yazarın övülmek suretiyle nasıl madara edileceğiyle ilgili.</p>
<p>Birlikte bakalım: “Çağlarca sürecek bir manevi yükselişin anıtını dikiyor zamana, genelde tekli mısra üzerinden giderek klasik şiirimizin biçimsel karakteristiğine selam çakıyor, diğer taraftan bu mısra yapısını nitel ve nicel bakımdan hacimlendirip yalın muhtevasıyla muhatabına kolayca ulaşarak onu adeta esir alıyor ve özgürleştiriyor. Modernizmin yarattığı hayal kırıklığından inancın şefkatli kollarına sığınarak toplumsal ve sosyo-ontolojik eleştirilerini metropollerin harabeye dönmüş ideolojilerinden değil, insan yüreğinin yıkılmaz mabedinden yükselten şair ben, estetik üstünlük ve semantik derinliğiyle dilimize ölümsüz bir eser kazandırıyor. Adeta kuşatma yapacak bir komutanın matematiksel hesabıyla, 1453 mısra askeriyle…”</p>
<p>İşte böyle! Manevi yükselişin anıtını zamana dikmek, şiirin biçimsel karakteristiğine selam çakmak, mısra yapısını nitel ve nicel bakımdan hacimlendirmek (ilk metinde de Türkçe’ye yeni bir dilsel hacim kazandırmaktan söz ediliyordu), toplumsal ve sosyo-ontolojik eleştiri, şair ben, semantik derinlik, ölümsüz eser… vb. üfürükten tayyare bir sürü niteleme…</p>
<p>Yazı yoluyla bir yazara ancak iki şekilde kötülük yapılabilir: 1)Onunla doğrudan alay edilir ve yazdıkları bu yolla küçümsenir, 2)Reddi de kabulü de mümkün olmayan kimi sıfatlar ona zorla yüklenerek, birinci dereceden meraklısına bile henüz ulaşmamış kitabı ölümsüz eser ilan edilir.</p>
<p>Burada, bağlamından koparılmış bir alıntıyla, yazarın her maksada uygun söz söyleyebilirliği üzerinden üçüncü bir kötülük etme tarzı daha geliştiriliyor: “dağlar benim kardeşimdir yuppiiiiiiiiii”</p>
<p>Evet, zırvacılara ikamet de sorulmaz. İlki güya Sosyalist bir itirazı kotarmaya çalışır, ikincisi “Batı tandanslı şiiri fethederek İstanbul gibi İslamlaştırmak”tan dem vurur.</p>
<p>Bize de ikisine birden “Bire bire bire!” demekten başka bir şey düşmez.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 11.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/zirva-tevil-goturmez/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MUALLİM NACİ BABANIZI MI ÖLDÜRDÜ?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/muallim-naci-babanizi-mi-oldurdu/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/muallim-naci-babanizi-mi-oldurdu/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 22:01:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12862</guid>
		<description><![CDATA[Şu mahalli idarelerin, ilgili resmi ya da sivil kurumların desteğiyle yapılan kültür-sanat adamlarını anma günlerinin mantığını bir türlü anlayabilmiş değilim. Hayır, hayır kimsenin kimseyi anmasına, bulunabilen imkanların kültür-sanat adamlarının tanıtımı için kullanılmasına, o kullanımdan emeği geçenlerin de yararlanmasına itirazım yok. Benim itirazım, bu faaliyetlerin üç beş kültür-sanat adamının ismiyle sınırlı kalmasınadır. Söz konusu mantığı anlayabilmem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şu mahalli idarelerin, ilgili resmi ya da sivil kurumların desteğiyle yapılan kültür-sanat adamlarını anma günlerinin mantığını bir türlü anlayabilmiş değilim.</p>
<p>Hayır, hayır kimsenin kimseyi anmasına, bulunabilen imkanların kültür-sanat <span id="more-12862"></span>adamlarının tanıtımı için kullanılmasına, o kullanımdan emeği geçenlerin de yararlanmasına itirazım yok.</p>
<p>Benim itirazım, bu faaliyetlerin üç beş kültür-sanat adamının ismiyle sınırlı kalmasınadır.</p>
<p>Söz konusu mantığı anlayabilmem için bana büyük bir içtenlikle yardımcı olmaya çalışan birileri, Kemalist-sol tarafından inançları gereğince bilinçli olarak unutturulmaya çalışılmış isimlerin öne çıkarmasının hedeflendiğini söylediler ama bu gerekçe benim açımdan belirsizliği daha da artırmaktan başka bir işe yaramadı.</p>
<p>“Madem böyle” diye başlayınca, Osmanlı Türkçesi’ne, edebiyata ömrünü hasretmiş Muallim Naci, iflah olmaz bir muhalif olarak yaşayan Refik Halit Karay, Kemalizme hiç muhabbet duymamış Abdülhak Şinasi Hisar, has ve samimi bir çelebi olarak yaşamış Asaf Halet Çelebi, din kelimesini kullananların anında mimlendiği bir zamanda din ve sanat ilişkisi üzerine yazılar yazmaktan, çeviriler yapmaktan korkmamış Burhan Toprak, maddiyata, makama, şöhrete itibar etmeksizin sükunet içinde irfan sahiplerinin eserlerini şerh etmiş Ahmet Avni Konuk ve daha niceleri aklıma geliyor da, “peki bunlar sizin babanızı mı öldürdü ki, üç günde bir adlarına anma günü düzenlediğiniz şahıslardan daha mağdur, daha hakları gasbedilmiş oldukları halde sizin malum niyet ve gayretinize muhatap olamıyorlar? şeklinde yeni sorular üreterek, meseleyi çözme konusunda tümüyle aciz kalıyorum.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/naci1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12863" title="naci1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/naci1.jpg" alt="" width="140" height="196" /></a>Muallim Naci’ye (1849-1893) bakalım örneğin:</p>
<p>Fatih’te doğmuştur, asıl adı Ömer’dir.  Babasının o yedi yaşındayken vefat etmesi üzerine Varna’daki dayısının yanına geçmiş, orada özel hocalardan Kur’an, Arapça, Farsça ve hüsnühat dersleri alarak hayat hazırlanmıştır.</p>
<p>Daha delikanlılığında “Hulusi” mahlasıyla levhalar yapmakla kalmamış bir de mushaf yazmıştır; hayatı boyunca kullanacağı “Naci” mahlasını Muhayyelat’tan seçecek kadar kadar edebiyata düşkün olduğundan telhis ve aruz dersleri alıp, Fransızca’yı da öğrendikten sonra dört dilli bir genç olarak şiire başlamıştır.</p>
<p>Sait Paşa’nın özel katibi olarak onunla Osmanlı memleketini gezişine, zeka ve yeteneğinin Ahmet Mithat Efendi tarafından keşfine ve ona damat oluşuna ilişkin hikayeleri siz bulup okursunuz; benim asıl söylemek istediğim 1880’li yıllarda şiirleri, eleştirileri, gazete yazıları ve mektuplarıyla edebiyat ve basın dünyasının en renkli simalarından biri olmuş Naci’nin unutturulması, dindarlarla Osmanlı Türkçesi’nin birlikte yoksanması gibi çifte bir etkiyle sağlanmıştır.</p>
<p>Çünkü Naci, müteşerri bir insan olarak Osmanlı Türkçesi’ni ıstıhalat ve lügat çalışmalarıyla parlatan nadir isimlerden birisidir.<br />
Dil ve edebiyat çalışmalarında “Eski de olsa kendi hırkamız, emanet alınan gömlekten daha iyidir” anlayışıyla hareket ettiği için, şimdilerde kimi çok bilmiş akademisyenlerin “iyiydi ama biraz şöyleydi” kabilinden mütereddit cümlelerle çabasını eksiltmeye çalıştıkları Naci, aynı zamanda yeniliği icattan daha fazla önemsediğini, Batı edebiyatından aktarmalar yapılmasının gerekli olduğunu ısrarla söyleyen biridir.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/naci2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12864" title="naci2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/naci2-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" /></a>O halde ilimde, sanatta yetkin, eserde velud, yenilik arayışında samimi olduğu halde, salt inancı ve Osmanlı diline hürmeti nedeniyle bilinçli olarak unutturulan Naci’ye, günümüzdeki anma faaliyetlerinde bu akıbete uğratılmışları hatırlatma gayreti içinde olduklarını söyleyenler sahip çıkmayacaklarsa, kim sahip çıkacaktır?</p>
<p>Bu manada, son on yıldır devlet imkanlarını tepe tepe kullanan kimlikleri malum anmacılar tayfası Naci’ye sahip çıkmayı akıllarına getirmediklerine göre ya malum gerekçelerinde ya da samimiyetlerinde bir problem var demektir.</p>
<p>Bunun adı, kendi siyasi taraftarlıklarını maddi bir kazanca dönüştürmek için muhalefete mahsus durumları istismar etmek, onu da turistik bir vizyon içinde alttan alta pazarlamak değilse nedir?</p>
<p>Eh artık ben susayım, gerisini Naci söylesin:<br />
“Gönül nasıl alınır dilsitâna anlatamam<br />
Gönül nasıl verilir bî-dilâna anlatamam<br />
Vefa fürûşî-i şûhâneden de müstaribim<br />
Bu ıstırabı o ârâm-ı cana anlatamam<br />
Beyan-ı maksad için yâre tercümanım var<br />
Belâya bak ki anı tercümana anlatamam<br />
Bu fehme, bir de şu erbab-ı vehme bak da acı<br />
Cihanı anlarım amma cihana anlatamam<br />
Atılmışım iki lâ-yüfhemin miyânesine<br />
Zemine anlatamam, âsümâna anlatamam”</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 07.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/muallim-naci-babanizi-mi-oldurdu/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İTİBAR DERGİSİ VE REZİ(L)DANSLAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/itibar-dergisi-ve-rezildanslar/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/itibar-dergisi-ve-rezildanslar/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 23:00:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12834</guid>
		<description><![CDATA[1-İtibar Aylık Edebiyat ve Fikriyat dergisinin 4. sayısı da çıktı. Şair olmasının, şimdilerde Profil yayınları arasından çıkan şiir kitaplarının dışında, Kırkayak ve Kırklar dergilerinden, Milli Gazete’deki yazılarından, uzun süreli olarak Dergah dergisine gönüllü katkılarından da tanıdığımız İbrahim Tenekeci’nin, kıymetli yol arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları bir dergidir, İtibar. Özenli mizanpajı, tertemiz baskısı ve edebiyat türlerinin tümünü kucaklayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1-İtibar Aylık Edebiyat ve Fikriyat dergisinin 4. sayısı da çıktı. Şair olmasının, şimdilerde Profil yayınları arasından çıkan şiir kitaplarının dışında, Kırkayak ve Kırklar dergilerinden, Milli Gazete’deki yazılarından, uzun süreli olarak Dergah dergisine gönüllü katkılarından da tanıdığımız İbrahim Tenekeci’nin, kıymetli yol arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları bir dergidir, İtibar.</p>
<p>Özenli mizanpajı, tertemiz baskısı ve edebiyat türlerinin tümünü kucaklayan zengin<span id="more-12834"></span> içeriğiyle “okumama değdi” dedirten bir dergidir.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-12835" title="yazifoto2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/yazifoto2-219x300.jpg" alt="" width="219" height="300" /></p>
<p>Gazetemiz kitap ekindeki mutad yazılarıyla şiir ortamının nabzını tutan Turan Karataş’ın şiir eleştirisi üzerine bir söyleşisinin bu sayıda yer aldığını haber vereyim öncelikle.</p>
<p>Rasim Özdenören, Hüsrev Hatemi, Turan Koç, Mustafa Ruhi Şirin,  Hüseyin Atlansoy, İbrahim Tenekeci, Osman Konuk,</p>
<p>Nurettin Durman, Muhsin Macit, Kâmil Yeşil, Lütfi Bergen, Cevdet Karal, Ercan Yılmaz, Said Yavuz, Mustafa Akar, Furkan Çalışkan, M. Serkan Aydın, Hasan Selami Binay, İsmail Kılıçarslan, Nadir Aşçı, Uğur Erden, Mehmet Şahinkoç, Nadir Aşçı, M. Mücahit Yılmaz, Yunus Emre Tozal, Serdar Arslan, Müslim Coşkun, Ali Görkem Userin ve Selahattin Yusuf’tan öykü, şiir ve denemelerin yer aldığı dergide,  Alpay Doğan Yıldız’ın Şevket Bulut öyküleri, Abdullah Harmancı’nın dergilerde öyküler üzerine yazıları da bulunuyor.</p>
<p>İtibar, her yeni sayısının içeriğini merak ettiğim ve çıkışını heyecanla beklediğim üçüncü dergimdir (diğerleri Hece ve Dergah’tır). Yukarıda zikrettiğim imzalardan bakıldığında İtibar’ın edebiyat ortamımızı belirleyen isimleri bünyesinde topladığı aşikar olarak görünüyor. İzleyen sayılarında da bu tutumunu koruyacağını umuyorum.</p>
<p>2-Yedikule’de yaptığı rezidanslarla İstanbul’un silüetini bozan şirket 2012 yılını kutlamak için yayımladığı ilanlarda, tahrip ettiği siluete ilişkin görüntüleri kullanmış.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/yazifoto1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12836" title="yazifoto1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/yazifoto1-300x167.jpg" alt="" width="300" height="167" /></a>Genel Yayın Yönetmenliğini Akif Emre’nin yaptığı dunyabulteni.net’te yer alan bu haberin sanırım ne matbu ne de sanal alemde başka taliplisi çık(a)mamıştır.</p>
<p>Yine Akif Emre aynı konuya münhasıran gazetemizin 22 Eylül 2011 tarihli nüshasında “İstanbul semalarında yükselen ihtiras” konulu bir yazı da yazmıştı. “İhtiras” vurgusu önemliydi çükü ihtiras kibri emziren memedir, onu besleyen, palazlandıran, azgınlaştıran, şirretleştiren süt ihtirastan gelir. Nitekim dunyabulteni.net’teki haber de bunu pekiştirmektedir.</p>
<p>Bu kutlama tarzıyla ne demiş oluyorlar, o rezi(l)dansları yapanlar: “İstanbul’a sahip çıkmak size mi kaldı ey münevverler ve size mi kaldı imza kampanyası tertip ederek bizi protesto etmek ey romantik hanımlar? Bakın biz modern Babil Kulesi olan eserimizle dimdik ayaktayız, dikiyoruz, dikmeye devam edeceğiz; güç bizdedir; muktedirler arkamızdadır, para önümüzdedir; sizin itirazınız bizim ihtirasımıza göre sinek hükmünde bile değildir”.</p>
<p>Kibrin müşabehetiyle, insani ilkeleri reddetme ilkesine dayanan bu tutumu vicdanı ve mekan sevgisi olanların kabullenmeleri imkansız olsa da bence şunu artık kabullenmek zorundadırlar: Şehrin siluetini tahrip eden o baltanın sapı bizim ormanımızdandır;  güç vizelerini ağızları Besmeleli muktedirlerimizden almışlardır. O halde onların korunmuşluklarını korumak için dilsiz şeytan olunacak yani susulacaktır; susmamak kendi kabahatimizi ifşa etmek olacaktır çünkü.</p>
<p>İşte İtibar dergisini ve rezi(l)dansları burada birlikte yazmamın nedeni, en iyinin ve en kötünün aynı dünyada ve aynı inancın mensupları arasında yaşıyor olmasındandır.</p>
<p>Bir yanda İtibar dergisi üzerinden -deyim yerindeyse- boğazlarından kestikleri kuruşlarla bize mahsus kültürü yaşatmaya çalışan üç beş iyi adam, diğer yanda minareler arasına Babil Kulesi -ahir zamandaki adıyla rezi(l)dans- dikmeyi marifet sayan şehir ve kültür düşmanı üç beş muhteris! Aynı camianın içinde yer alan garipler ve kibirliler! Varın gerisini siz söyleyin, siz düşününün.</p>
<p>Babil’in Akadca’daki (Bâb-ilû /Bâb-ı ilâh) anlamını bilenleri kızdırmamak için söylemeliyim ki, bu kelimeyi muharref Eski Ahit’teki “karmaşa, kargaşalık” ve kendini Tanrı sanan insanın dikiti anlamında  kullanıyorum.</p>
<p>Bu ikili zıt örnekten İtibar dergisini muteber, rezi(l)dansları müstahkar bulmamız bizim kapitalizme karşı tercihimizi belirtir ki, son tahlilde kendini hangi inançtan sayarsa saysın, her kapitalist sadece kapitalizm dinine mensuptur.</p>
<p>Bunu derken her tekfirin bir tefrikten kaynaklanıyor olmasından hareket ediyorum, hâşâ birilerini tekfir etme merakımdan değil!</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 04.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/itibar-dergisi-ve-rezildanslar/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

