AHİR ZAMAN ATEŞİ

AHİR ZAMAN ATEŞİ
1 Ekim 2012 - 12:13

İnternete, bloglara az da olsa aşina olanlar, etiket bulutu derken neyi kast ettiğimi anlayacaklardır. Nicedir iki ehl-i dil bir araya geldi mi, başlarının üzerinde sigara dumanından oluşan etiket bulutları çoğunlukla şu kelimeleri içeriyor: Modernizm, modernlik, Müslüman, Müslüman sanat, medeniyet, gelenek, yeni bir çağ, yenilik… Bu konuda konuşmayı seviyoruz. Örnek olsun...

İnternete, bloglara az da olsa aşina olanlar, etiket bulutu derken neyi kast ettiğimi anlayacaklardır. Nicedir iki ehl-i dil bir araya geldi mi, başlarının üzerinde sigara dumanından oluşan etiket bulutları çoğunlukla şu kelimeleri içeriyor: Modernizm, modernlik, Müslüman, Müslüman sanat, medeniyet, gelenek, yeni bir çağ, yenilik…

Bu konuda konuşmayı seviyoruz. Örnek olsun diye bugüne kadar kendi duyduklarım, yazdıklarım, arkadaş sohbetlerinde söyleyiverdiklerimden hızlıca bir demet yapabilirim size.

“Efendim birer modernist olmasak da hepimiz zorunlu modernleriz”

“Modern bir tür olan öykü ve romandan uzakta durmamız elbette beklenemez ancak…”

“Biz geçmişle irtibatı bıçak gibi kesilmiş bir toplumuz”

“ Hâkim sanat algısının bize dayattığı türlerin sınırlarını esnetmeli, hatta kendi medeniyet tasavvurumuza uygun yeni türler bulmalıyız”

“ Kendi klasiklerini asıllarından okuyamayan yarım aydınlarız”

Bu liste uzar gider. Düşünüyorum, her kelimesine katılıyorum bu cümlelerin. Ama katılmak yetmiyor, dönüp dolaşıp kalemi elime aldığımda kendi adıma söylemek gerekirse öyküyle olan rabıtamda bir farklılık göremiyorum. Peki, bundan ben mi kazanıyorum, öykü mü? Kimse.

Çünkü diğer sanat dalları gibi öykü yazmak da zihinsel bir melekeye tâbidir. Sonradan edinilmiş tecrübe, bilgi, bu zihinsel melekeyi bir anda yerle bir edemez. Çizgi deyince, öykü deyince, şiir, roman, sinema, müzik, resim deyince erbabının zihninde canlanan o muğlak görüntü kolay kolay şekil değiştirmez. Öyle ya da böyle, konu sanat olunca bir çoğumuzun referansı modernist eserler. Başlangıçtan bugüne kadar terbiyemizi modern sanat algısı çerçevesinde aldık. Yuttuğumuz büyük zokayı yeni yeni (bkz. etiket bulutları) fark etsek de ezberler kolay bozulmuyor, alışkanlıklar hemen terk edilmiyor.

Uzun bir giriş oldu ama şunu demek istiyorum; biz konuşurken; yazdıklarını okuyup ismini anarken bile ayaklarımı toplamak ihtiyacı hissettiğim vakur bir sanatçı, avuçlarının içinde “ahir zaman ateşi”, usul usul ilmekler, teğeller atarak, çizgiler çizip, çentik atarak asaletle bir yol açıyor.

Hasan Aycın, Esrarname ve Sahipkıran (namıdiğer Hamzaname)’dan sonra geçtiğimiz ay yayımlanan Bin Hüseyin (nam-ı diğer Battalname) ile birlikte bu yola sağlam bir taş daha döşedi.

Geleneksel edebiyatımızda önemli bir yeri olan Battalname’ler Battal Gazi’yi Cüneyt Arkın filmlerinden bilen bizler için bile tanıdık. Emevi Halifesi Memûn zamanında yaşamış, Eskişehir’de medfun Seyyid Cafer Gazi’nin küffara karşı kahramanlıklarının anlatıldığı birçok hikâyeden ve bir siyer çalışmasından oluşuyor Battalname. Siyerin her sayfasını heyecanla okusam, Hasan Aycın’ın harfler üzerine dökülmüş gözyaşlarını görsem, dilin sadeliği ve görkemi karşısında hayran olsam da; Resulullah’ın hayatından Bin Hüseyin’in hikâyesine geçişin çok keskin olduğunu düşünmeden edemedim. Belki hevesim kursağımda, tadı damağımda kaldı. Üstadın bir söyleşisinde “Kendi adıma, şu cerbezeli hikâye derbentlerinde taban tepip iz sürüşüm inşallah insanlığın en arı duru, en billur hikâyesi olan, Hazreti Peygamber’in ve onun güzide ashabının bendeki karşılıklarını terennüm babında bir çalışma yapmak nasip olur.” deyişini dört başı mamur bir siyer için söz kabul edip umutlanıyorum.

Aycın Battalname’de kendi deyimiyle kendini içinde bulduğu şifahi kültürün olmazsa olmazı hikâyelerden birini anlatıyor. Ama “olduğu gibi değil yeniden anlatarak.” İşin özü de zaten bu; geleneksel anlatıların unutulmaz ve halkın iltifatına mazhar oluşunu sağlayan özelliklerden biri… Çünkü Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin vs. her devirde başka anlatıcılar tarafından yeniden, devrin halkına hitap edecek şekilde yeni söyleyişlerle tekrar tekrar söylenmişlerdir. Tam burada Ömer Lekesiz’in 2009 yılında yazdığı ve örnekleri arasında Aycın’ın Esrarname ve Sahipkıran’ını, Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye ve başka eserlerini, Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sını, Sibel Eraslan’ın Can Parçası’nı saydığı “Hikaye’ye Sahip Çıkmalıyız” yazısından bir alıntı yapmak gerekli. Diyor ki Lekesiz: “Ancak zihinsel ve kültürel olarak Batılı tarzda roman yazmanın zor olduğunu (ne bileyim belki de hiç yazmamamız gerektiğini) düşünüp, Batı’daki roman ‘gibi’ değil, Doğu’daki ‘hikaye’ gibi (kendi zamanımızın edebi birikimiyle, tekniğiyle, söylemiyle) hikaye yazmayı ve kitaplarımıza da bu tanımı beğeniyle, keyifle eklemeyi seçmeliyiz. (…) Böylece -merhum Yücel Balku’nun deyişiyle- postumuzu da moderne deldirmemiş oluruz.”

Çünkü, “Müslüman yazarın derdi edebiyat (la) bir şey yaratmak değildir; kendisinden önce söylenmiş olanı, zamanına uygun anlayış ve formla illa ki estetik düzeyde yeniden, güya yeniymiş, ilk kez söyleniyormuş gibi tekrarlamaktır.

Müslüman yazar, tekrarı tekrarlayarak tekrarlanamaz(mış) gibi olana ulaşır.” (Lekesiz: Tezsiz Edebiyat Tezi, Yeni Şafak, 7 Şubat 2011 tarihli yazı)

Battalname’de (ben her Battalname dediğimde siz yanına Esrarname ve Sahipkıran’ı da koyabilirsiniz) tam olarak bunu buluyoruz. Toplumsal bilinçaltımıza sesleniyor Aycın; bir hikâyeyi dinlenir, okunur her şeyden önce “güzel” kılan ve dinleyeni güzelleştiren unsurlar nedir sorusuna Batı’dan değil kendi geleneğimizden cevaplar buluyor, geleneksel imajları kendi üslubunu, çağının dilini -elbette Müslüman hassasiyetler geliştirerek- kullanarak anlatıyor.

Alıntılarla doldurulmuş bir yazıyı genelde ben de sevmem ama Turan Koç’un İslam Estetiği’nin girişindeki şu ifadeyi alıntılamak zorundayım: “Geleneksel ve İslami anlamda, bir sanatı önemli ve hatta kutsal kılan şey sanatçının kişisel tasavvur ya da tasarımı değil, söz konusu sanatın muhtevası, temsili, gücü ve üslubu gibi nesnel unsurlardır. Söz gelimi dini bir konu ya da model muhtevayı oluştururken, o modelin kendisinde ötedeki bir şeyi temsil ya da işaret edecek şekilde takdimi sembolizmle ilgili bir husustur. Burada imajların (mazmun) keyfi ya da alışılmadık biçimde değil de, belli ve görkemli bir ‘resmi’ dil içinde verilmesi üslupla ilgili bir ölçüyü oluşturur.”

Sembolizm ve “modelin kendisinden ötede bir şeyi temsil etmesi” meselesi Battalname’de “kendini Allah’a ısmarlayıp meydana bir taş atan” ve “Vallahi bu taş bu meydandan kaçmadıkça ben de kaçmayacağım” diyen, “Destur Ya Allah” diye küffara kılıç üren Gazi’nin kuvveti yiğitliği, cesareti her övüldüğünde Allah’ın ihsanını hatırlaması ve hatırlatmasıyla vücud buluyor adeta. Çünkü İslam Medeniyeti’nin insanı ihsana inanır, Batı bireyinin modeli ise Promethe’dir; gücü, bilgiyi, sanatı Tanrı’lardan çalmak pahasına savaşarak kazanır.

Rönesans sonrası şekillenen yeni Batı düşüncesi ilk ve en önemli edebi modelini Goethe’nin Faust’unda bulmuştur. Faust’ta, modernist “birey”in sancıları, tutkuları (ölümsüzlük, hazcılık, bedenin kutsallaştırlıması vs) satır satır vücut bulmuştur adeta. Modernizm mi Goethe’nin Faust’unu yarattı, yoksa Faust mu modernist bireyi? (Faust’un da bir yeniden yazım olduğunu bir kenara not edelim; zira yine Turan Koç’un aynı eserinden alıntılarsak “hakikati anlama ve anlatmanın en iyi yolu onu herhangi bir dil düzeyinde mükemmel bir ifadeye kavuşturmak”tan geçer.)

Her halükarda edebi eserlerin model üretme görevi ve kabiliyetinden bahsedebiliriz. Celal Fedai’nin tespitine göre Faust’un karşısına Osmanlı, dolayısıyla Doğu Medeniyeti yeni bir model çıkarmamış, çıkarmayı reddetmiştir. Başa dönüyoruz, aslında başından beri soru şu: şimdi bir medeniyet iddiasında bulunan bizim edebiyatımızın bir model üretme kabiliyeti var mı? Bu model Modernizmin ürettiği türler içersinden çıkabilir mi? Romanın, öykünün bildik kriterleriyle, zamana esir ettiğimiz güdük bir dille kendi modellerimizi, kahramanlarımızı tahayyül edebilir miyiz?

Battalname bence tam olarak bu soruların cevabını bünyesinde barındıran eserdir. Kazandığı zaferleri anlatırken; “Allah’a hamdüsenalar olsun ki bizi size zebun etmedi; sizi bize zebun etti”, “Allah’ın izni keremiyle ben onları kırdım” diyen Gazi’leri, imanını kalbinde bir emanet olarak güvercin suretinde taşıyan, sünnet üzere yaşayan ve ölen, hakiki rüyalar görebilen, rüyayla amel etme cesareti gösteren, Allah’ın izni ve rızasını önde tutan unuttuğumuz kahramanları hatırlatıyor bize.

Hasan Aycın’ın Battalname’si kendinden önceki Battalname’lerin tekrarlanamaz bir tekrarıdır ey okur. Hikâyedir; kulağımızın bir yerlerden aşina olduğu yepisyeni hikâyeler anlatır bize.

Ve şöyle biter:

“hikmetli meseller söyleyen
erenlerin biri hem de pîri
sözün bir yerinde şöyle demişti
gel imdi masalın suretini dinle
lakin dâneyi samandan ayır
temmet dediğime bakma benim
hikâyeyi sürüyor bil sürüyor zira
dâneyi samandan ayırmayı sakın unutma
evvelemirde de söylediğim gibi
anlatanın dinleyenden ayrı olmadığı
bu senin hikâyen bil ve âgâh ol ey oğul
yazanı okuyanı dinleyeni âhirkelâm
yarlıgasın kân-ı kerem vesselam
hadi şimdi yukardan aşağı
zümrüt yeşili yapraklarla bezeli
yakut kızılı salkımların yılankavî uzandığı
bînazir çinilerin önünde kıbleye yönel
kîyama dur
niyet et
Allahüekber”