MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ

MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ
9 Haziran 2012 - 9:12

-Kitabın ilk öyküleri olan Aramızda, Ayna ve Loş, tek bir olayın üç ayrı gözden incelendiği bir tür üçleme. Okurken Cemal Şakar’ın Pencere öyküleri ve Kurosawa’nın Rashomon filmi aklıma geldi. Başlangıç olarak bu üç öykünün hikâyesini sorsak? –Evet, kendi içinde bütün ancak birbiriyle ilintili öyküler… Ancak asıl numarası sıralı öykü olmayışları…...

-Kitabın ilk öyküleri olan Aramızda, Ayna ve Loş, tek bir olayın üç ayrı gözden incelendiği bir tür üçleme. Okurken Cemal Şakar’ın Pencere öyküleri ve Kurosawa’nın Rashomon filmi aklıma geldi. Başlangıç olarak bu üç öykünün hikâyesini sorsak?

Evet, kendi içinde bütün ancak birbiriyle ilintili öyküler… Ancak asıl numarası sıralı öykü olmayışları… Yani sırasız da okusanız kendi içinde bağımsız öyküler her üçü de. Bu tutum edebiyatımızda yeni, çağcıl bir tutum değil aksine çok eski, geleneksel bir yaklaşım. Binbirgece masallarının iç içe örgüsünü hatırlatan bir yapı ya da batıda Boccaccio’nun ‘Decameron Hikayeleri’nde olduğu gibi ortak karakterler üzerinden anlatılan iç içe ‘yüz öykü’ gibi… Tabii sözünü ettiğiniz ‘Pencere’nin ‘Hâyâlperdesi’ni sıyırıp bana yüzünü gösteren nice öyküyü etüd edercesine okumuşluğum vardır. Bilinçaltıma sızmış olmalı… Bu üçlemenin ilki daha önce yayımlanmıştı diğer ikisi kitabın sürprizi olarak saklandı. Öykülerin hikâyesine dair söyleyeceğim daha fazla bir şey yok, merak eden okuyabilir.

-Öykü kahramanlarınızın çoğu bir dönem laik devletin karanlık gölgesinde yaşamak zorunda kalanlar. Başörtüsü mağduru öğrenciler, öğretmenler, çarşaflı annelerin ilkokul öğrencisi minik kızları… Bu öyküler bir bütünlük oluştursun diye başka hikâyelerin arasından özellikle mi seçildiler yoksa öykücü Karatepe’nin de bir dönemle hesaplaşması, tanıklığı mı söz konusu?

-Tematik benzerlikleri olan bazı öyküler kitapta peşpeşe dizildi. Burada daha önce de ifade etmiş olduğum gibi altını çizdiğim durum şu; ‘konu’ metinden önce zaten var’dır. Asıl önemli olan yazarın ne’ye nasıl ve niçin yaklaştığının ortaya konmasıdır. Bir dönemle hesaplaşan nice öyküler var ancak yazarlık tutumları birbirinden farklı. Bir yazar kendi öyküleri bazında da benzer konuları farklı biçimlerde öyküleyebildiğini göstermeli. Bir döneme tanıklık etmek bağlamında elbette içinde bulunduğu zamanda, mekânda, insanların arasında yaşamıyor gibi yazmak ‘onlar yapmadıklarını söylerler’ ikazıyla yüz yüze bırakır bizi. Bir de yapılanları söylememek var; bütün o kırgınlıkları, mağduriyetleri, dışlanmışlıkları öykülere taşımamak… Bu da insaflı olmazdı. Sadece ‘öyküleme’yi bilmek lazım. Aforizmalarla dolu, hani sosyal paylaşım sitelerinde duvarınıza yazacağınız türden, elli tane yorum alacağınız, yüz tane beğeneni olan cümlelerle dolu öyküler yerine yaşananları ‘yaşantılayarak’ dile getirdiğiniz kurgular içinde anlatabilmek… Yapmaya çalıştığım bu.

-“Ama gördüm. Gördüğüm gözlerime sığmadı.” Kitabın bence en iyi öykülerinden olan “Erik Ağacının Altına”dan alıntıladığım bu iki cümle öyküye bakış açınızı ele veriyor gibi. Çağının hadiselerini her biri kendi üslubu ve penceresinden gören öykücüler tarafından yeni, gerçekçi öyküler mi yazılıyor? Haydi baklayı ağzımızdan çıkaralım, toplumcu gerçekçi diyebilir miyiz sizin için?

Toplumcu gerçekçilik, ‘yazarın içinde bulunduğu toplumda bir gerçeklik niteliği gösteren yani o toplum için tipik olan konulara öncelik vermesi’ olarak tanımlanıyor. Ben kendimi koca bir ümmet’e ait görüyorsam ki öyleyim, ne olacak peki? Bu tip kategorize etmelerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Edebî eser; malzemesi dil olan bir yapıysa, gerçekliğin dil aracılığıyla ortaya konması üzerine kafa yormak gerekiyor. Yazar kendi toplumunun tipik konularını işleyerek toplumcu görünebilir ama gerçekçi olamayabilir. İnsanı toplumsal ilişkilerin dışına atmadan, soyutlamadan ele alma; doğal ve toplumsal çevresiyle verebilme de yansızlık ve nesnellik gerektirir.  Yakup Kadri’nin Yaban’ından birkaç cümle;  Orta Anadolu insanını anlatırken: “ Ve tepeler… Ve tepeler, birer urdur (…) Hakikaten, bir eski Hitit harabesine benzeyen bu köyde, insanların toprak altından henüz çıkarılmış kırık dökük heykellerden farkı ne?” Yazarın güdümlü sanat anlayışı betimlemelere bile sirayet etmiş. Eser makale sınırına varan yorumlarla dolu. Gerçekçi yazar; karakterlerinin ağzından kendisi konuşmayan, işlediği konuyu zamana ve mekâna oturtabilen kişidir bana göre. Çünkü en kaba tanımıyla gerçekçilik ‘gerçeğe bağlılık’tır. Gerçekliğe uygun bir kurmaca gerçeklik yaratmak yani… Ama kurmaya başladığınız anda da farklı bir boyuta geçmişsiniz demektir. Görme merkezi beynimizin arka bölümünde. Gözümüzün önündekini seçmeden, tanımlamadan görmemiz mümkün değil. Bu yüzden edebî eserlerde gerçekliğin tezahürleri farklı farklıdır. Benim kimi öykülerimde romantik ironiyle harmanlanmış eleştirel gerçekçi bir tutumu, kimilerinde fantastik öğeleri bulabilirsiniz. Öykünün yönelimi ne olursa olsun vazgeçmemesi gereken tek şey içtenliktir diye düşünüyorum.

-Aramızda, müslüman bir yazar tarafından yazılmış olduğunu sadece öykülerin konuları itibariyle değil, dil ve üslubuyla da ortaya koyuyor. Ezan, Kur’an, ayetler, namaz, ilmihal, cami, istihare, hatta şunun gibi tasvirler: “ellerim dizlerimi kavramış, tahiyyatta oturur gibi susuyorum.” Oysa hakim sanat anlayışı dini kimliğin sanat eserinde ifşa edilmesini fazla “siyasi”, “propagandacı” buluyor, ayıplıyor.  Ne dersiniz?

-‘Onlar’ konunun çok da hakimi değiller öncelikle… Çünkü bir söz bağlandığı dünya görüşünden ayrı düşemez, mümkün değildir bu.  İlla da sanat eserleri için değil bir haber cümlesinde bile cümleyi kuranın niyeti, yönelimi saklıdır. Afganistan’da düşürülen helikopterde yer alan Türk askerlerinin ‘şehit’ edildiğini mi yoksa ‘öldürüldüğünü’ mü haber veriyorsunuz? Nato’ya bakışınız orada bellidir.  Ya da Yunus Emre’nin ‘Sevelim, sevilelim’ sözünü tersyüz edip bir daha düşünelim. Söz dizimi ne çok şeyi anlatır. Peygamberlere imanda ‘abduhu ve resûluhu’ anlayışında olduğu gibi. Önce kulu, sonra resûlü deriz… Peygambere bakışınız değişir.  Edebî eser, yazarından bağımsız değil. Dervişin fikri neyse zikri de o… Yapısalcı bir yaklaşımla yazar ölmüştür, aslolan metindir lafı çok da masum değil. Çünkü müslüman elinden, dilinden kimseye zarar gelmeyen kişi olmak zorunda. Ha yazmış, ha konuşmuş, ha eylemiş, ha edinmiş… Hiçbirimizin dini ve dindışı kimliklerimiz yok. İnandığımız ya da inanmadığımız kadarız hepimiz. Hayatta birçok rolümüz olsa da tek bir kimliğimiz var. Bu kimlik bütün rollerimizin belirleyeni… İnandığı gibi yaşamayanın, yaşadığı gibi inanmaya başlaması gibi kimliği eserinde görünmeyenin kimliği de zamanla ‘göründüğünden ibaret’ bir hâl alacaktır. Müslüman yazar, hayatın bütün seslerini eserine taşırken ezan sesine sağır kesilemez. Çünkü namaz vakti girince yazmaya ara veriyordur…

-Öykülerinizde görülen -Ömer Lekesiz’in ifadeleriyle söyleyecek olursak- “estetik çaba”, “matematiksel işleyiş”, “plastik bir gerçeklik” titizliğinizin de işareti.  Savrukluğa yer yok metinlerinizde. İki kitap arasındaki dört yıllık aranın sebebi biraz da bu titizlik belki mükemmeliyetçilik olabilir mi? Diğer yandan tüm risklerine rağmen biraz savrukluğun kimseye zararı olmayacağını hatta bunun yazara yeni kapılar açma ihtimali olduğunu düşünenler hiç de az değil. Sizinkisi bilinçli bir tercih olsa gerek değil mi?

Gördüklerinizi, hissettiklerinizi taşıyamaz olunca bir şekilde taşırırsınız. Edebiyat da bir çeşit dışavurum yolu ancak taşırma değil, olmamalı. Çünkü taşırma’da kontrol edememe var, kaos var. Ve hiçbir zaman kaosdan, patlamadan düzen doğmaz. Edebiyatta ise dönüştürme var, işçilik ve düzen var. Mehmet Kaplan; ‘sanatçının tabiata ilave ettiği şey; yeni bir düzendir’ der. Duygu ve düşünceleri bir form içinde düzenlediğinizde bunun adı sanat oluyor. Yoksa herkes çağının hadiselerine tanıklık ediyor. Bu tanıklığı ‘tanışıklığa’ dönüştürense sanatçılar. Bakmakla görmek arasındaki bariz fark gibi…

Savrukluğa gelince… Kurtlu baklanın kör alıcısı olurmuş, savruk metinlerden de ilham alan mutlaka bulunur. Ama biz öncelikle dil’e yazık etmeyelim. Elbette dilde sapmalar dediğimiz göstergeleri ses ve anlam açısından daha etkili kılmak ve okuyanın zihninde yeni tasarımlar ve duygu değerleri oluşturmak için gerek sözcüklerin ses ve biçim özellikleri gerek dilin sözdizimi nitelikleri bazen bilinçli olarak değiştirilir. Yunus Emre’nin “Her kime dervişlik bağışlana/ Kalpı gide pâk ola gümüşlene” dizelerindeki ‘gümüşlenmek’ eylemi o dönem Türkçesi için yenidir, şairin kendisinin türetmesidir. Ya da Cahit Zarifoğlu’nun kadını anlatırken ‘güzelcin’ demesi güvercini hatırlatan bir sapmayla… çok beğenirim.  Yahut Cemal Süreya’nın “ Gözleri göz değil gözistan” demesi ne kadar orjinal. Örnekler çoğaltılabilir. Dilde bu tip sapmalara gitmek de zekâ işidir, çalışma ister, bu bağlamda yazmak tam bir bilinçlilik halidir.

-Birkaç sohbetimizde kısa öyküyü hiç denemediğinizi söylemiştiniz. Oysa “Köpek Uçmak İstemiş” öyküsündeki şu cümleleri ait olduğu üç sayfadan koparıp pekala bağımsız bir öykü olarak  düşünebilirdik. “Saçlarım kulaklarımı örtmekten aciz, kulaklarım donuyor. Rüzgarın sesi daha mı gür? Kulaklarımda dünyanın uğultusu. Bütün sesler fazla; yağmurun sesi, dalların hışırtısı. İlk kez yağmurda kulaklarım ıslandı.” Bana sorarsanız son cümle bile yeterli. Buradan yola çıkarak kısa öykü, öykü ve roman arasındaki sınırlarla ilgili fikirlerinizi duymak isterim.

Öncelikle bu sınırlar ‘Allah’ın emri, peygamberin kavli’ değil diyerek sıkça sorulan bu soruyu cevaplamaya çalışayım. Nabizâde Nazım, hikâye için ‘hülâsa’ yani özet, roman için ‘tafsilat’ tabirini kullanarak o güne kadar birbirinin yerine kullanılan hikâye ve roman tabirlerini kategorize eden ilk edibimiz. Vakanın uzunluğu, azlığı ya da çokluğuna bağlı olarak hikâye ve roman ayrımına gidilmesi hikâyeden öyküye geçiş sürecinde yapılmış doğru bir tanımlama. E. Allen Poe, kısa öyküyü; ‘tek oturuşta okunacak kadar kısa ve tek bir etki yaratacak biçimde düzenlenmiş yapı’ olarak tanımlıyor. Kısa öykünün alt sınırı beşyüz kelime olarak kabul edilmiş, üst sınırda yaygın kanı en çok onbin kelime olabileceği yönünde…

Öykü romandan sonra ortaya çıkmış bir tür olmasına rağmen ‘romandan kısa olan’ şeklinde romana göre tanımlanmaktan kurtulamamış. Kısa kısa öykü beşyüz kelimenin altındaki yapıları kapsıyor bu durumda. Tabii tek bir etki bırakmak noktasındaki ortak tavır ihmal edilmeden… Küçürek öyküler içinde başlığı metinden daha uzun öyküler de var. Sizin sorunuzda ‘son cümle bile yeter’ demenizde de aynı mantık hakim. (Bir ara uygun bir başlık da bulursanız o kısmı kısa öykü yapabiliriz.) Pascal’a ait bir mektupta şu ifadeler geçtiği bilinir: ‘Bu mektubu sana uzun yazıyorum, çünkü kısa yazacak kadar zamanım yok.’ Kısa öykü, öykü ve romanın tek malzemesi dil ve hepsi hayatı ‘hikâye ediyor’. Ancak bu ortak malzemeyi kullanış biçimleri ve hikâyelerini sunuş tarzları birbirinden farklı…  Kısa öykü; ateş almaya gelmiş gibidir, öykünün yeri dardır, romanın altı kuru, karnı pektir. Türleri birbiriyle yarıştırmaya gerek yok. Tür bilgisine sahip olmak ve ne yapmaya çalıştığını bilmek yeterli. ‘Ameller niyetlere göredir’ derler ya hani öykü yazmak niyetindeyseniz öykü yazmalısınız, anı, günlük hatta roman filan değil. Hepsinin kulvarı ayrı, zaman zaman birbirlerine yaklaşsalar hatta kesişseler de türler bizatihi değerli değil. Değerli olan edebî eserin kendisi, başarılı ya da başarısız olan da eseri kaleme alan yazardan başkası değil.

“Nasılsa

Uygun bir çift olamıyor

Ayak izlerimiz bile

Birbirine”

Türlerden söz açmışken Güvercinler öyküsünde; bir şiirden ödünç alınmış gibi görünen bu dize/cümlelerin altını çizmek istiyorum. Öyküde şiirsellik/şiiriyet hakkındaki görüşleriniz?

Öyküde, romanda, sinemada ya da sanatın birçok dalında, hayatın sıradan ayrıntılarında bile şiirsellikten söz edebiliriz. Bir türün ya da bir oluşun şiirselliğinden söz ediyorsanız o şeye artı değer yüklüyorsunuz demektir. Baleye ‘ayakların şiiri’ denilmesinde, şiir gibi bakmaktan, konuşmaktan söz edilmesinde hep aynı ortak beğeni var: Yani iyi olan, güzel olan; şiir’dir.  Arapça’dan Türkçemize geçen şiir sözcüğü ‘sezmeyle bilmek’ anlamına geliyor. Bilhassa kısa öykü ya da durum-atmosfer öyküsü de ‘dar alanda kısa paslaşmaların’ yapıldığı bu yüzden sembol ve imajlarla zenginleştirilmiş bir dile yaslanmak durumunda kalan bir tür. Her şeyin uzun uzadıya anlatılmadığı, daha çok sezdirildiği… Şiirsellik öyküye iyi gelir bazen, kendi gelirse…  Ancak alıntıladığınız bölümdeki gibi cümleleri şiir gibi dizseniz de bunlar şiir değildir, sadece biçimsel olarak da şiir etkisi yaratmaya yönelik çabalardır. Şiir, şiir olarak doğar, öykü de öykü…

Kitabın son iki öyküsü diğerlerinden biçimsel olarak açıkca farklı. Yazar Mihriban İnan Karatepe bizzat öykünün anlatıcısı. Okurla sohbet ediyor, onu yönlendiriyor. “Öykü söylenen değil okunan bir türdür,” demiştiniz bir yerde doğru hatırlıyorsam. Bu plastiklik hâli öykünün az okunmasının, masallara, söylencelere, hikâyelere oranla toplumla irtibatının daha az olmasının sebeplerinden biri olabilir mi?

-Öykünün plastik oluşu doğası gereğidir ama ben az okunduğunu düşünmüyorum aksine pek az masal dinlediğimizi düşünüyorum. Çünkü masallar, hikâyeler dinlediğimiz zamanlara oldukça yabancılaştık hepimiz. Çocuklarımıza dahi masal anlatmıyor, elde ne varsa okuyoruz.

Yaygın kanı öykü ve romanın ‘matbaanın çocuğu’ oluşudur. Matbaa sayesinde bir kişinin yazdığı eser, dünyanın en ücra yerlerine kadar ulaşabiliyor ve yine bir başkası tarafından ‘sessizce’ okunuyor. Sanayi devrimiyle birlikte okur-yazar oranını artırmaya matuf bir tür olarak öykü; kısalığı itibariyle çalışan kesimin işe gidip gelirken, toplu taşıma araçlarında iki durak arasında rahatlıkla okuyabileceği bir tür olarak doğmuş zaten.

Masallar, hikâyeler ise tamamıyla ‘dinleme’ kültürünün ürünleri. Dinleme eylemi de en az iki kişi gerektirir. Burada ‘topluluk’ oluşun altını çizmeliyiz. Roman ve öykü ise kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucu olarak ferdiyetçiliğin doğuşuna paralel bir işlev edinmişler. İçinde bulunduğu toplumdan alınarak yalnızlaştırılan, ferdîleştirilen insana hitabediyorlar. Böyle olunca da bu yalnız adamın kendi kendini ‘oyalaması’ öykü ile roman ile oluyor.  Hatta toplu taşıma araçlarında gazete okuma eyleminin okumaktan çok çevreyle göz temasını kesme yolu olduğu da psikolojik bir vakıa olarak ortada.

Bindiğim dalı kesmek gibi olacak ama Hasan Aycın’ın ‘Esrarnâme’, ‘Hamzanâme’ ve ‘BinHüseyin’i gibi geleneksel hikâyemizden devşirilmiş modern anlatılar daha çok hayat vaat ediyor gibi geliyor bana. Kendi adıma bu tip eserleri okurken yalnızlığım koyulmuyor benim, köklerimi bulmuş gibi bir çoğalmışlık hissi… Keşke ben de yazabilsem…

-Hece Öykü ve Yedi İklim gibi matbu dergilerde öyküleriniz yayımlanıyor. Bir internet sitesinin (edebistan.com) öykü editörüsünüz. Matbuat ile sanal alem arasında çokca konuşulduğu gibi bir çekişmeden söz edilebilir mi; sonunda birinin diğerini alt edeceği?

Basılı dergilerin tirajı beş yüzü geçmiyor… İnternet yayınlarının ise belki günde bini aşkın takipçisi var. Biz sayılarla düşünmeye ne zaman başladık? Necip Fazıl’ın; ‘ İnsanlar zindanda birer kemmiyet /urbalarla kemik mintanlarla et’ dediği zamanlarda mı? Belki çok daha önce… ‘Çoklukla övünmek sizi o kadar oyaladı ki ta mezarlara kadar gidip saydınız’ (Tekasür,1-2) Oysa ‘iki kere iki hiçbir zaman dört etmez’ der, M.F. Gülen. Çünkü ikilerin niteliği ve niceliği her zaman farklıdır. Basılı dergileri arayıp bulan, para verip alan, saklayıp okuyanla bir ışık ve renk cümbüşünün ayartmasıyla, son sürat gözünün önünden akan görüntülerin eşliğinde okuduğunu sanan kişi aynı olmaz. Basılı dergi-kitap okuruyla sanal alem takipçisini aynı kategoriye koymak elmayla armudu toplamak olur. Burada daha çok sanal alemin pornografiye, ayartmaya ayarlı yapısının bozucu etkisinden sözetmeliyiz. İnsanların mahremiyetini çalıyor. Gerçek yazarlık içedönük bir eylemdir. Saniyelik paylaşımlarda bulunmak ise kendini tüketim metaı haline getirmektir. O yüzden internet yazarı paylaşımda bulunur; ‘ürün’ verir, gerçek yazar; ‘eser’ bırakır. Bırakmak da bile bir bekleyiş, geniş bir zamana yayılış, sonunu beklemeyiş var… Basılı dergi ve kitapların okuru az ama bu anlamsız bir yığın değil nitelikli bir azınlık.  Ve Allah hep davasını toplumun sayıca az müstazafları eliyle yüceltmiştir.

İnternet yayıncılığını tamamen dışlamalı mıyız peki? Elbette hayır. Tıpkı öykü’yü dışlamadığımız gibi. O da biz’den değil. Sadece bu imkânı değerlendirmeye bakmak lazım. Bizim edebistan’la yapmaya çalıştığımız da bu. Basılı bir dergi gibi ayda bir güncelleyerek daha da önemlisi editörlerimizin denetiminden geçmeden hiçbir yazıyı yayımlamayarak ve genç yazarlarımıza e-mail yoluyla geri bildirimlerde bulunarak nispeten bu denetimsiz ortama  kendi çapımızda bir disiplin getirmeye çalışıyoruz. İyi olacak inşallah…

(HECE ÖYKÜ, SAYI: 51, HAZİRAN/TEMMUZ 2012)