SESLERİN GÖLGESİNDE

dsc_0244.JPGŞiirden sağaltıcı bir işlev bekleyen şairler var. Şair için bir sağaltım değil yalnızca, toplumsal ve bireysel bir sağaltım da umuyorlar ve bunu öncelikle umuyorlar. Dizelerin içimize ulaşmasıyla yabancılaşmanın çürüten etkisine karşı uyanacağımız inancıyla yazıyorlar. Yabancılaşmaya, aşınmaya, anomiye, belleksizliğe karşı bir panzehir gibi alımlanıyor şiir.

Aydın Şimşek bu şairlerden. Sesler Kitabı beşinci şiir toplamı. ‘Şairin ve Belleğin Sesi’ şiirinde yaşam ve zaman kaotik bir imgeyle açılıyor: Kırık su saati kumlara karışmış, içine eriyor insanın. Şiirde bellek, anneye yönelmiş: Şiir en çok annelere yazılırmış; biliyoruz/ adamın ölü bir annesi var ama/ Kadını görmüyoruz, belki/ gölge.

Gölge. Bu imge ve çağrışım alanı, şiir boyunca belleği terk etmeyen bir kedigözü, bir yolgösterici olarak kullanılıyor. Anımsayalım: Gölge, Jungcu terminolojide kişinin seçilmiş bilinçlilikle başa çıkamayıp bastırdığı korkuları simgeliyordu. Şimşek’te seslerin içinde beliriyor gölge: Gölgesini gizleyen seslere birkaç dize mi? Hayat ile anne özdeşliğinde doğan karmaşanın adı da gölge; arzunun, çilenin adı da. Bu oluşum ânı belleğe bir olanak açıyor; bilinçdışından gölgesini salan yaşantıları bilinç alanına çağırarak canlandırıyor. Gölge ile belleğin buluşması, bilinçaltı ile bilincin etkileşimini sağlıyor. Üstbenin (’seçilmiş bilinçlilik’in) baskıcı tutumundan koruyor benliği. Zihne bir özgürlük alanı açıyor. Bu nedenle, bastırdığımız şeylerin bilince çıkmasını sağlayan bir olanak şiir. Bu nedenle de sağaltıcı.

Şiir anlayışında yeni bir durum değil bu; bilindiği gibi bilinçdışının deşifresi Gerçeküstücülerin ilk manifestosunda vardı: “Usun girdiği her türlü denetimden uzak, her türlü estetik veya ahlaksal kaygının dışında olarak düşüncenin yazdırımı”ydı “otomatizm”. Yazmak değil, “yazdırım” vardı. Gerçeküstücüler, psikanalizin önermelerini önemseyerek başlamışlardı söze.

Aydın Şimşek, Gerçeküstücü gelenekten değil, biliyoruz; ama her iyi şair gibi, akımların getirdiklerini bir kazanç sayıp kullanıyor. Şimşek’in geldiği akım Sosyalist Gerçekçilik. Şiirinde bu akımın olanaklarıyla birlikte başka şiirsel deneyimlerin getirdiklerini de önemsiyor. Tanık olmaktı sanatın görevlerinden biri, bellek bu işlevle çalışmaktaydı. Bu görevin sorumluluğu devam ediyor Şimşek’te. Şairin geçtiği tarihin izleri düşüyor dizelere. 12 Eylül ve sonrasının şiddeti düşüyor örneğin.

İşkencehaneler, mapushaneler, kanlı ‘hayat kurtarma’ operasyonları, Sivas kıyımı, yakılan köyler, ölüm ve zulüm. ‘Vatan’, ‘bayrak’, ‘devlet’, ‘din’ adına yapılan kötülükler ve zehirli suyun yüzeyine vuran balık ölüleri. Bu yaşantılar şiire hükmetmiş değil, belleğin ve gölgenin iletişim alanında belirip kayboluyorlar. Şairin çekildiği kuytuda ağacın, otların, taşların, boşluğun, zamanın sesleri arasında bunları da duyuruyor dizeler.

İnsanın en uzun yolu

Bunlarla birlikte, Şimşek’in öteden beri önemsediği bir alan daha var: ‘İnsanın içi’. Kendine en uzun yoldur insanın içi demişti bir şiirinde. Bu içte biriken kederin bıraktığı sesleri dinliyor, gölgeleri çiziyor şair. Kuşkusuz her kitabında olduğu gibi, bunda da aşkın sesini dinliyor. Ama öncekilerden daha farklı biçimde; zamanın kirine bulaşarak zehirlenmiş bir ruhun serzenişiyle duyuyoruz bu kez aşkı. Ayrılığı bilen aşk, kırılmayı ebedileştiren bir sesle duyuluyor: Sen de kırılacaksın bir gün/ Ayrılıkların ansız annesiz kalacak/ Üstelik gidenlerin ağızlarında/ Kuru otlar gibi aşağılanacaksın. Bu duygu kalıcılaşmış olmalı ki, depresyon, şiirin sesine hükmediyor: neye değse gözlerim bir bulut akıyor içime.

Yazdıkları acıyı bedenlerinde yaşayan bir kuşak var Türkiye’de. Aydın Şimşek bu yaşantılardan geçmiş bir şair. Acıya şiirinde bir sağaltım bulmak isteğiyle buna engel olan bir şeyin çatışması var. Aynı kuşağın şairlerinden Adnan Satıcı’nın şu sözleri, bu paradoksu apaçık ediyor: “Yazmak istediğim şiirle yazmak zorunda kaldığım şiir arasında sıkışıp kaldım hep. (…) Olmadı. Huzurun, sonsuz iç huzurunun şiirini yazmayı çok istediğim halde buna neredeyse hiç fırsat bulamadım. Dışımızdaki dünyanın şiddeti, içimdeki dünyadan şedit bir yanıt koparmayı başardı” diyordu bir söyleşide. Aydın Şimşek de, aynı kıvranışı hissettiriyor şiirlerinde. Bu kıvranışın, başka deyişle bu çıkmazın içinde olduğunu bilerek şiir yazmak bir umut elbette. Turgut Uyar’ın kastettiği ‘çıkmazın güzelliği’ bu olsa gerek. 

SESLER KİTABI 
Aydın Şimşek, Kanguru Yayınevi, 2007, 80 sayfa, 7 YTL.

(RADİKAL KİTAP, 31.08.2007)


  Basında Şiir