Sanatın özerkliÄŸi problemi, Batıda burjuva sınıfının güçlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Dinin tek temsilcisi, hatta Hz. İsa’nın tecessüm etmiÅŸ hali olan Kiliseye karşı baÅŸlatılan özerkleÅŸme/özgürleÅŸme taleplerinin uzantılarından biri de sanata iliÅŸkin olarak geliÅŸmiÅŸtir.
Mücadelenin, burjuvazinin galibiyetiyle sonuçlanmasıyla birlikte, dinin hayat içindeki kapsamı alabildiğine daraltılmıştır. Hayatın, profan ve kutsal olarak dikey bir biçimde bölünmesine yol açan çatışmaların sonucunda; sanatla birlikte ekonomi, siyaset gibi gündelik hayata değin birçok uğraş profanın/sekülerin belirlediği alanın içinde kabul edilmiştir. Kutsalsa insanla Tanrı arasında, hatta sadece ahirete müteallik bir alan olarak değerlendirilmiştir.
Her dönemde olduğu gibi egemen sınıf kendi paradigmasını toplumsal hayatın hemen her alanına dayattığı için meşruiyetin de en güçlü kaynağı haline gelir. Sanat, Batıda yaşanan bu gelişmelerle birlikte, kendini burjuvazinin paradigmasına göre yeniden kurgulayıp tanımladığı için Kilise karşısında özerkliğini ilan edebilmiştir. Ancak bu yeni dönemde sanat, burjuvazinin egemen paradigmasına mütenasip bir biçimde kendini yeniden tanımlayıp kurgularken elbette yaslandığı, beslendiği estetik yargılar da, değişmeye başlamıştı. Güzele, güzelliği ilişkin tanımlar radikal bir biçimde değişirken, zorunlu olarak güzelin sanatsal form içinde sunumu da aynı oranda değişmiş oldu.
Batıda bu baÄŸlamda yapılan tartışmaların, bizim sanat/edebiyatımızda karşılıklarını bulmak oldukça güçtür. Açıkçası bu problem bize ‘yabancı’ bir problemdir. Çünkü dinsel geleneÄŸimizde, Kilise gibi dinin, dahası Tanrısal iradenin tecessüm ettiÄŸi bir yapılanma söz konusu deÄŸildir. Papa gibi nefsaniyetiyle konuÅŸmayan bir Tanrı temsilcisi de geleneÄŸimizde yoktur. Ayrıca sınıf esaslı siyasal bir çatışmanın yarattığı hükümet etme biçiminden de söz edemeyiz. Batıdaki geliÅŸmeleri, tartışmaları ülkemize taşıma ve o tartışmalara uygun bir vasat yaratma azmimizden dolayı, sanatın özerkliÄŸi problemini kutsal-profan ayrımı üzerinden, yani doÄŸduÄŸu baÄŸlam üzerinden tartışamayınca; problemi angaje sanat üzerinden kurmayı denedik.
Angaje sanat, ideolojilerin boyunduruÄŸu altında, onun ‘süfli amaçları’ doÄŸrultusunda sanatı bir araç olarak kullanmak anlamına geliyordu. Sanatın toplum için mi, yoksa kendisi için mi yapılması gerektiÄŸi tartışmaları; sözünü ettiÄŸimiz özerk sanat tartışmalarının belirgin bir ÅŸekilde ortaya çıktığı alanlardan biri oldu. Kısaca deÄŸinmekte yarar vardır: Batıda olduÄŸu gibi ülkemizde de egemen paradigma, geçerli sanat anlayışını belirlemeye çaba gösterdiÄŸi için çoÄŸunlukla ona yakın, ona baÄŸlı, ondan beslenen sanat anlayışları meÅŸru olmuÅŸ ve yaygınlık kazanmıştır. Bunun için sanat üzerine yapılan tartışmalarda da resmi ideoloji hep belirleyici olmuÅŸtur. Bu baÄŸlamda sanatın toplum için yapılması fikri daha çok Marksistlerce iddia edildiÄŸi için, 70′li yılların siyasal atmosferi dışarıda tutulacak olursa genel olarak kabul görmemiÅŸ, marjinal sayılmıştır. Ancak sanatın sanat için yapılması gerektiÄŸini ileri sürenler, liberal bir dünya görüşünü ifade ettiklerinin farkına bile varamamışlardır. Dahası sanki bu fikir; her türlü düşünsel ceberuttan kurtulmuÅŸ; sadece sanatın özgül dinamikleriyle hareket eden ‘saf sanat’ı temsil ediyormuÅŸ kanısı egemenleÅŸtirilmeye çalışıldı. Kimi sanatçılar da, oldukça naif bir biçimde sanatın sanat için yapılması gerektiÄŸi fikrini savundu ve saf sanat gibi gülünç bir iddiayı safça dile getirdiler.
Batıda sanayileÅŸmeyle birlikte deÄŸiÅŸen üretim biçimlerinin yarattığı yeni zengin sınıfın egemenlik mücadelesinde ortaya çıkan özerkleÅŸme/özgürleÅŸme taleplerinin Müslümanların sanatsal geleneÄŸinde karşılığı olmadığı gibi siyasal tarihlerinde de karşılıkları yoktur. Kur’an’da sadece hür-köle baÄŸlamında bir statü göstergesi olarak ele alınan problemin, bu anlamda özgürlük talepleriyle ilgisi yoktur. Zira Batıda kiliseye karşı baÅŸlatılan özgürlük mücadelesi; sonraki yıllarda dinsel buyruklardan tamamen azade olarak ‘sınırsız özgürlük’ taleplerine doÄŸru evrilmiÅŸtir. Tüm baÄŸlarından, baÄŸlanımlarından boÅŸalan bir insan için geriye tek güdü olarak heva ve heves kalacağı aÅŸikardır. Kur’an, böylesi bir özgürlüğü insana kesinlikle vaat etmez. Tam tersine, Kur’ani söylemde bugün bir paradoks olarak deÄŸerlendirilebilecek bir özgürlük vaadi vardır: Kur’an, insanı sürekli olarak Allah’ın yasalarına çağırmaktadır; insan, kendini Allah’a baÄŸladıkça, diÄŸer ‘birçok rab’lere karşı özgürleÅŸecektir. Batının insana, yüzünü Tanrıdan yana deÄŸil de kendine döndürdükçe özgürleÅŸeceÄŸine dair vaatlerine karşın; Kur’an sürekli olarak insanın yüzünü Allah’a dönmesini; O’na döndükçe insanın ÅŸerefli bir varlık olacağını; ancak böylelikle izzet sahibi olacağını vazeder. Aksi halde, Rabb’inden uzaklaÅŸanlar; birçok rabbin sultasına girer, onlara boyun eÄŸerek zillete duçar olur. İnsan olmaklığından da her daim uzaklaÅŸarak hayvanlardan daha düşük bir derekeye yuvarlanırlar.
GörüleceÄŸi üzere bu baÄŸlamda problem, sanatın özerkliÄŸi/özgürleÅŸmesi deÄŸil; insanın, sanatçının özgürleÅŸmesidir. Sanatın sahip olduÄŸu imkanları ve donanımları bakımından bir meziyeti yoktur; sorun, sanat yoluyla kendini ifade etmeyi seçen sanatçının sorunudur. Sanatçı kendini ya sınırsız özgürlük taleplerinin baÅŸ döndürücü rüzgarlarına bırakacaktır ya da Allah’la yaptığı misaka baÄŸlı kalacaktır. Zaten geriye dönüp bakıldığında, Müslümanların bu ÅŸekilde bir özgürleÅŸme problemini tartışmadıkları görülecektir. Müslümanlar daha çok, sanatın Kur’an’a uygun olup olmaması üzerine mesai sarf etmiÅŸlerdir.
Kur’an’a uygunluk problemi de daha çok suret tartışmalarında kendini göstermiÅŸtir. Ancak hemen belirtmekte yarar vardır; suret tartışmalarının kaynağında bizzat Kur’an olmayıp daha çok hadisler yer almaktadır. ÖrneÄŸin ahirette suret çizenlerden, çizdiklerine can vermesi istenecektir. İçinde suret ve köpek bulunan eve melek girmez. Suret çizenler Tanrının düşmanıdırlar… GörüleceÄŸi üzere buradaki vurgular daha çok yaratmanın ve ÅŸekil vermenin Allah’a ait bir sıfat olmasıyla ilgilidir. Zaten bu nedenden dolayı da modern zamanlara kadar Müslüman sanatçılar kendi sanat anlayışlarını temellendirirlerken dahi yaratmak sözcüğünü kullanmaktan imtina etmiÅŸlerdir. Aslında Müslümanlar bir yandan Yahudilikteki kesin suret yasağının diÄŸer yandansa Hıristiyanlıktaki aşırı ikon kullanımının arasında bocalayıp kalmışlardır. Ayrıca ilk dönem Müslümanlarının, binlerce yıllık putperest gelenekleri bilinçdışında oldukça taze ve canlı olarak durmaktaydı. Onlar için, kırdıkları putların vaatleri bilinçdışında kıpır kıpırdı; kışkırtmaya meyyaldi. Bu nedenle Kur’an’ın kesin ve net tevhid vurgusunun yanında binlerce yıllık putperest geleneÄŸin yarattığı çatışma, surete karşı ilk dönem Müslümanlarını bir temkine götürmüş olabilir. BilindiÄŸi gibi suret yapmak/çizmek 2. Yezid’in emriyle açıkça yasaklanmıştır. Minyatürün bir ara çözüm olarak doÄŸuÅŸu böylesi bir psikolojiye baÄŸlanabilir. Elbette ara çözümler sadece minyatürler sınırlı deÄŸildir; baÅŸsız figürlere cevaz verilmesi; bazı mekanlarda ve döşemelerde figür kullanımlarına göz yumulması ve hüsnühat sayılabilir.
Benzer ÅŸekilde tartışmalar, suret kadar keskin olmasa da musiki ve kadın sesiyle ilgili olarak yapıla gelmiÅŸtir. Ancak musiki ve kadın sesi etrafındaki tartışmalar, suret yaratarak Allah’a eÅŸ koÅŸmak tehlikesi üzerinden deÄŸil de cinsellik üzerinden yapılmıştır. Buradaki gerekçe de açıktır: cinsellik uyarılırsa insanlar büyük günahlara düşebilirler ve bunun sonucunda da nesilleri fesada uÄŸrayabilir.
Tarihsel olarak bakıldığında, tartışmaların sonucunda enikonu bir sanat kuramının ortaya konulamadığı; problemi daha çok fakihlerin helal-haram bağlamında ele aldıkları görülecektir. Tartışmaların helal-haram bağlamında yapılmasının, yani fakihler tarafından sürdürülmesinin önemli nedenlerden biri, taklit/tasvir yoluyla üretilen imgenin, gerçekliğin yerini tuttuğu, dolayısıyla insanla gerçekliğin arasına girdiği şeklinde anlaşılmasıydı. Dahası bir kurgu, kurmaca yani hayal ürünü olması nedeniyle özünde aldatmacaya dayanıyordu ve aldatmaca şeytana özgü işlerdendi. Yine imgeyle büyü arasında koşutluklar vardı. Musiki tartışmalarında da görüleceği üzere insanın kulağına, kalbine şeytani hevesler fısıldıyordu ve insanı ahlaki zaafa sürükleyebilirdi. Bu nedenle imge ile gerçeklik arasındaki ilişki başka bir deyişle gerçekliğin imgesel düzeyde tasviri, taklidi, temsili nasıl olmalıdır şeklinde bir tartışma çoğu zaman yapılmamıştır.
Müslümanların sanata ilişkin bu tür tartışmalarını derinleştirmek bu yazının maksadını aşmaktadır. Özerk sanat bağlamında üzerinde durulması gereken husus Kur’an’ın herhangi bir sanat türü, sanat anlayışı vaz edip etmediğidir. Bu konudaki yol gösterici ayetler de kuşkusuz Şuara suresindedir. Şiir ya da şiir dolayımıyla başkaca edebiyat ve sanat türlerinin mahkum edilmediği bu ayetlerin muhatabının şairler olmasının üzerinde durulmalıdır.
Kur’an’ın genel beyanı açısından bakıldığında muhatap her daim insandır, dolayısıyla mezkur ayetlerde de şairlerin söz konusu edilmesi doğal bir durumdur. Bu itibarla özerk sanat tartışmaları Allah-insan ilişkileri esas alınarak yapılmalıdır. Zaten sanatı insanın bir etkinliği olarak düşünürsek eğer, sanat tartışmalarında, Allah-insan ilişkisi kaçınılmaz olarak temel belirleyenlerden olmaktadır. Çünkü insan her türlü edimlerinden, etkinliklerinden kısacası amellerinden sorumludur. Sanat bu anlamda insanın kendi elleriyle yazarak, çizerek oluşturduğu bir sicildir. Sanatın kendine has bir dili, kurgusu olduğu, bu nedenle de kendine ayrı bir dünya kurduğu ve bu dil dünyasının her şeyi yapmaya, söylemeye müsait olmadığı dolayısıyla sorgudan muaf olacağı kanısı en hafifinden safdilliktir. Unutulmamalıdır ki, Allah-insan ilişkisi bir misak ilişkisidir ve her misak karşılıklı bağlayıcıdır. Zaten iman da, müminlerin yapabileceklerini ve yapamayacaklarını belirleyen bir akidedir.
İman ederek yüzünü Allah’a dönen insan, hüsrandan kurtulmuştur; etrafını saran rablerden yana özgürleşmiştir. Kendisine bir imkan olarak verilmiş olan sanat vasıtasıyla insana ve insanlığa dair halleri, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını, söyleyebileceklerini ve söyleyemeyeceklerini hesaba katarak, o ‘özge dil’le ortaya koymalıdır. Bu bağlamda, yazımızda değindiğimiz angaje sanat; mesajın sanatı zayıflatıp zayıflatmayacağı tartışmaları batıldır. Zira iki dünya savaşında, kendi elleriyle dünyalarını başını yıkan Batının yaşadığı bunalım dönemlerinde; anlamın olmadığı, sanatın esasen anlamsız olması ya da anlamın sanattan kovulması gerektiği yolundaki fikirlerin sanat çevrelerinde nasıl da hüsnükabulle karşılandığını anımsamalıyız. Bu dönem talepler sadece anlama ilişkin de değildi; tek gerçeklik olarak ellerinde insan kalakalmıştı ve insanın aslında kendisini belirleyen, onu yapan gerçek güdülerini bastırdığını, dolayısıyla bilinçdışının durmaksızın deşilmesi gerektiği fikirleri de sanatın temel belirleyeni haline gelmişti.
Özerk sanat baÅŸta olmak üzere, bu ve benzeri tartışmalardan yola çıkarak bir mesafe kat etmek muhaldir. Önemli olan insanın yüklendiÄŸi sorumluluk ve emanettir; insanın hayatı, yüklendiklerini layıkıyla taşıyıp taşıyamadığıyla ilgili olduÄŸuna göre, sanat/edebiyat tartışmaları da bu ‘sorumluluk bilinci’nin etrafında yapılmalıdır. Çünkü sanat, insanın bir amelidir yani mamüldür, yapılmıştır; doÄŸal olanın zıddıdır.


























