1 Şub 2010

CEMAL ŞAKAR | Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları

bir mamul olarak sanat

Sanatın özerkliği problemi, Batıda burjuva sınıfının güçlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Dinin tek temsilcisi, hatta Hz. İsa’nın tecessüm etmiş hali olan Kiliseye karşı başlatılan özerkleşme/özgürleşme taleplerinin uzantılarından biri de sanata ilişkin olarak gelişmiştir.

Mücadelenin, burjuvazinin galibiyetiyle sonuçlanmasıyla birlikte, dinin hayat içindeki kapsamı alabildiğine daraltılmıştır. Hayatın, profan ve kutsal olarak dikey bir biçimde bölünmesine yol açan çatışmaların sonucunda; sanatla birlikte ekonomi, siyaset gibi gündelik hayata değin birçok uğraş profanın/sekülerin belirlediği alanın içinde kabul edilmiştir. Kutsalsa insanla Tanrı arasında, hatta sadece ahirete müteallik bir alan olarak değerlendirilmiştir.

Her dönemde olduğu gibi egemen sınıf kendi paradigmasını toplumsal hayatın hemen her alanına dayattığı için meşruiyetin de en güçlü kaynağı haline gelir. Sanat, Batıda yaşanan bu gelişmelerle birlikte, kendini burjuvazinin paradigmasına göre yeniden kurgulayıp tanımladığı için Kilise karşısında özerkliğini ilan edebilmiştir. Ancak bu yeni dönemde sanat, burjuvazinin egemen paradigmasına mütenasip bir biçimde kendini yeniden tanımlayıp kurgularken elbette yaslandığı, beslendiği estetik yargılar da, değişmeye başlamıştı. Güzele, güzelliği ilişkin tanımlar radikal bir biçimde değişirken, zorunlu olarak güzelin sanatsal form içinde sunumu da aynı oranda değişmiş oldu.

Batıda bu bağlamda yapılan tartışmaların, bizim sanat/edebiyatımızda karşılıklarını bulmak oldukça güçtür. Açıkçası bu problem bize ‘yabancı’ bir problemdir. Çünkü dinsel geleneğimizde, Kilise gibi dinin, dahası Tanrısal iradenin tecessüm ettiği bir yapılanma söz konusu değildir. Papa gibi nefsaniyetiyle konuşmayan bir Tanrı temsilcisi de geleneğimizde yoktur. Ayrıca sınıf esaslı siyasal bir çatışmanın yarattığı hükümet etme biçiminden de söz edemeyiz. Batıdaki gelişmeleri, tartışmaları ülkemize taşıma ve o tartışmalara uygun bir vasat yaratma azmimizden dolayı, sanatın özerkliği problemini kutsal-profan ayrımı üzerinden, yani doğduğu bağlam üzerinden tartışamayınca; problemi angaje sanat üzerinden kurmayı denedik.

Angaje sanat, ideolojilerin boyunduruğu altında, onun ‘süfli amaçları’ doğrultusunda sanatı bir araç olarak kullanmak anlamına geliyordu. Sanatın toplum için mi, yoksa kendisi için mi yapılması gerektiği tartışmaları; sözünü ettiğimiz özerk sanat tartışmalarının belirgin bir şekilde ortaya çıktığı alanlardan biri oldu. Kısaca değinmekte yarar vardır: Batıda olduğu gibi ülkemizde de egemen paradigma, geçerli sanat anlayışını belirlemeye çaba gösterdiği için çoğunlukla ona yakın, ona bağlı, ondan beslenen sanat anlayışları meşru olmuş ve yaygınlık kazanmıştır. Bunun için sanat üzerine yapılan tartışmalarda da resmi ideoloji hep belirleyici olmuştur. Bu bağlamda sanatın toplum için yapılması fikri daha çok Marksistlerce iddia edildiği için, 70′li yılların siyasal atmosferi dışarıda tutulacak olursa genel olarak kabul görmemiş, marjinal sayılmıştır. Ancak sanatın sanat için yapılması gerektiğini ileri sürenler, liberal bir dünya görüşünü ifade ettiklerinin farkına bile varamamışlardır. Dahası sanki bu fikir; her türlü düşünsel ceberuttan kurtulmuş; sadece sanatın özgül dinamikleriyle hareket eden ‘saf sanat’ı temsil ediyormuş kanısı egemenleştirilmeye çalışıldı. Kimi sanatçılar da, oldukça naif bir biçimde sanatın sanat için yapılması gerektiği fikrini savundu ve saf sanat gibi gülünç bir iddiayı safça dile getirdiler.

Batıda sanayileşmeyle birlikte değişen üretim biçimlerinin yarattığı yeni zengin sınıfın egemenlik mücadelesinde ortaya çıkan özerkleşme/özgürleşme taleplerinin Müslümanların sanatsal geleneğinde karşılığı olmadığı gibi siyasal tarihlerinde de karşılıkları yoktur. Kur’an’da sadece hür-köle bağlamında bir statü göstergesi olarak ele alınan problemin, bu anlamda özgürlük talepleriyle ilgisi yoktur. Zira Batıda kiliseye karşı başlatılan özgürlük mücadelesi; sonraki yıllarda dinsel buyruklardan tamamen azade olarak ‘sınırsız özgürlük’ taleplerine doğru evrilmiştir. Tüm bağlarından, bağlanımlarından boşalan bir insan için geriye tek güdü olarak heva ve heves kalacağı aşikardır. Kur’an, böylesi bir özgürlüğü insana kesinlikle vaat etmez. Tam tersine, Kur’ani söylemde bugün bir paradoks olarak değerlendirilebilecek bir özgürlük vaadi vardır: Kur’an, insanı sürekli olarak Allah’ın yasalarına çağırmaktadır; insan, kendini Allah’a bağladıkça, diğer ‘birçok rab’lere karşı özgürleşecektir. Batının insana, yüzünü Tanrıdan yana değil de kendine döndürdükçe özgürleşeceğine dair vaatlerine karşın; Kur’an sürekli olarak insanın yüzünü Allah’a dönmesini; O’na döndükçe insanın şerefli bir varlık olacağını; ancak böylelikle izzet sahibi olacağını vazeder. Aksi halde, Rabb’inden uzaklaşanlar; birçok rabbin sultasına girer, onlara boyun eğerek zillete duçar olur. İnsan olmaklığından da her daim uzaklaşarak hayvanlardan daha düşük bir derekeye yuvarlanırlar.

Görüleceği üzere bu bağlamda problem, sanatın özerkliği/özgürleşmesi değil; insanın, sanatçının özgürleşmesidir. Sanatın sahip olduğu imkanları ve donanımları bakımından bir meziyeti yoktur; sorun, sanat yoluyla kendini ifade etmeyi seçen sanatçının sorunudur. Sanatçı kendini ya sınırsız özgürlük taleplerinin baş döndürücü rüzgarlarına bırakacaktır ya da Allah’la yaptığı misaka bağlı kalacaktır. Zaten geriye dönüp bakıldığında, Müslümanların bu şekilde bir özgürleşme problemini tartışmadıkları görülecektir. Müslümanlar daha çok, sanatın Kur’an’a uygun olup olmaması üzerine mesai sarf etmişlerdir.

Kur’an’a uygunluk problemi de daha çok suret tartışmalarında kendini göstermiştir. Ancak hemen belirtmekte yarar vardır; suret tartışmalarının kaynağında bizzat Kur’an olmayıp daha çok hadisler yer almaktadır. Örneğin ahirette suret çizenlerden, çizdiklerine can vermesi istenecektir. İçinde suret ve köpek bulunan eve melek girmez. Suret çizenler Tanrının düşmanıdırlar… Görüleceği üzere buradaki vurgular daha çok yaratmanın ve şekil vermenin Allah’a ait bir sıfat olmasıyla ilgilidir. Zaten bu nedenden dolayı da modern zamanlara kadar Müslüman sanatçılar kendi sanat anlayışlarını temellendirirlerken dahi yaratmak sözcüğünü kullanmaktan imtina etmişlerdir. Aslında Müslümanlar bir yandan Yahudilikteki kesin suret yasağının diğer yandansa Hıristiyanlıktaki aşırı ikon kullanımının arasında bocalayıp kalmışlardır. Ayrıca ilk dönem Müslümanlarının, binlerce yıllık putperest gelenekleri bilinçdışında oldukça taze ve canlı olarak durmaktaydı. Onlar için, kırdıkları putların vaatleri bilinçdışında kıpır kıpırdı; kışkırtmaya meyyaldi. Bu nedenle Kur’an’ın kesin ve net tevhid vurgusunun yanında binlerce yıllık putperest geleneğin yarattığı çatışma, surete karşı ilk dönem Müslümanlarını bir temkine götürmüş olabilir. Bilindiği gibi suret yapmak/çizmek 2. Yezid’in emriyle açıkça yasaklanmıştır. Minyatürün bir ara çözüm olarak doğuşu böylesi bir psikolojiye bağlanabilir. Elbette ara çözümler sadece minyatürler sınırlı değildir; başsız figürlere cevaz verilmesi; bazı mekanlarda ve döşemelerde figür kullanımlarına göz yumulması ve hüsnühat sayılabilir.

Benzer şekilde tartışmalar, suret kadar keskin olmasa da musiki ve kadın sesiyle ilgili olarak yapıla gelmiştir. Ancak musiki ve kadın sesi etrafındaki tartışmalar, suret yaratarak Allah’a eş koşmak tehlikesi üzerinden değil de cinsellik üzerinden yapılmıştır. Buradaki gerekçe de açıktır: cinsellik uyarılırsa insanlar büyük günahlara düşebilirler ve bunun sonucunda da nesilleri fesada uğrayabilir.

Tarihsel olarak bakıldığında, tartışmaların sonucunda enikonu bir sanat kuramının ortaya konulamadığı; problemi daha çok fakihlerin helal-haram bağlamında ele aldıkları görülecektir. Tartışmaların helal-haram bağlamında yapılmasının, yani fakihler tarafından sürdürülmesinin önemli nedenlerden biri, taklit/tasvir yoluyla üretilen imgenin, gerçekliğin yerini tuttuğu, dolayısıyla insanla gerçekliğin arasına girdiği şeklinde anlaşılmasıydı. Dahası bir kurgu, kurmaca yani hayal ürünü olması nedeniyle özünde aldatmacaya dayanıyordu ve aldatmaca şeytana özgü işlerdendi. Yine imgeyle büyü arasında koşutluklar vardı. Musiki tartışmalarında da görüleceği üzere insanın kulağına, kalbine şeytani hevesler fısıldıyordu ve insanı ahlaki zaafa sürükleyebilirdi. Bu nedenle imge ile gerçeklik arasındaki ilişki başka bir deyişle gerçekliğin imgesel düzeyde tasviri, taklidi, temsili nasıl olmalıdır şeklinde bir tartışma çoğu zaman yapılmamıştır.

Müslümanların sanata ilişkin bu tür tartışmalarını derinleştirmek bu yazının maksadını aşmaktadır. Özerk sanat bağlamında üzerinde durulması gereken husus Kur’an’ın herhangi bir sanat türü, sanat anlayışı vaz edip etmediğidir. Bu konudaki yol gösterici ayetler de kuşkusuz Şuara suresindedir. Şiir ya da şiir dolayımıyla başkaca edebiyat ve sanat türlerinin mahkum edilmediği bu ayetlerin muhatabının şairler olmasının üzerinde durulmalıdır.

Kur’an’ın genel beyanı açısından bakıldığında muhatap her daim insandır, dolayısıyla mezkur ayetlerde de şairlerin söz konusu edilmesi doğal bir durumdur. Bu itibarla özerk sanat tartışmaları Allah-insan ilişkileri esas alınarak yapılmalıdır. Zaten sanatı insanın bir etkinliği olarak düşünürsek eğer, sanat tartışmalarında, Allah-insan ilişkisi kaçınılmaz olarak temel belirleyenlerden olmaktadır. Çünkü insan her türlü edimlerinden, etkinliklerinden kısacası amellerinden sorumludur. Sanat bu anlamda insanın kendi elleriyle yazarak, çizerek oluşturduğu bir sicildir. Sanatın kendine has bir dili, kurgusu olduğu, bu nedenle de kendine ayrı bir dünya kurduğu ve bu dil dünyasının her şeyi yapmaya, söylemeye müsait olmadığı dolayısıyla sorgudan muaf olacağı kanısı en hafifinden safdilliktir. Unutulmamalıdır ki, Allah-insan ilişkisi bir misak ilişkisidir ve her misak karşılıklı bağlayıcıdır. Zaten iman da, müminlerin yapabileceklerini ve yapamayacaklarını belirleyen bir akidedir.

İman ederek yüzünü Allah’a dönen insan, hüsrandan kurtulmuştur; etrafını saran rablerden yana özgürleşmiştir. Kendisine bir imkan olarak verilmiş olan sanat vasıtasıyla insana ve insanlığa dair halleri, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını, söyleyebileceklerini ve söyleyemeyeceklerini hesaba katarak, o ‘özge dil’le ortaya koymalıdır. Bu bağlamda, yazımızda değindiğimiz angaje sanat; mesajın sanatı zayıflatıp zayıflatmayacağı tartışmaları batıldır. Zira iki dünya savaşında, kendi elleriyle dünyalarını başını yıkan Batının yaşadığı bunalım dönemlerinde; anlamın olmadığı, sanatın esasen anlamsız olması ya da anlamın sanattan kovulması gerektiği yolundaki fikirlerin sanat çevrelerinde nasıl da hüsnükabulle karşılandığını anımsamalıyız. Bu dönem talepler sadece anlama ilişkin de değildi; tek gerçeklik olarak ellerinde insan kalakalmıştı ve insanın aslında kendisini belirleyen, onu yapan gerçek güdülerini bastırdığını, dolayısıyla bilinçdışının durmaksızın deşilmesi gerektiği fikirleri de sanatın temel belirleyeni haline gelmişti.

Özerk sanat başta olmak üzere, bu ve benzeri tartışmalardan yola çıkarak bir mesafe kat etmek muhaldir. Önemli olan insanın yüklendiği sorumluluk ve emanettir; insanın hayatı, yüklendiklerini layıkıyla taşıyıp taşıyamadığıyla ilgili olduğuna göre, sanat/edebiyat tartışmaları da bu ‘sorumluluk bilinci’nin etrafında yapılmalıdır. Çünkü sanat, insanın bir amelidir yani mamüldür, yapılmıştır; doğal olanın zıddıdır.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn