DEMOKRATİK BİR HAK OLARAK İSLAMCILIK

DEMOKRATİK BİR HAK OLARAK İSLAMCILIK
6 Ağustos 2012 - 12:31

Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya...

Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi ya da nasıl bilemeyeceğimizi açıklamak için muhkem zeminler üzerinde yükselen dünya görüşlerine ihtiyaç vardır. Dünyayla karşı karşıya kalan insan, kendi dışında var olan bu çıplak gerçeklikle ancak yaslandığı, beslendiği ve bağlandığı dünya görüşü sayesinde ilişki kurabilir(Elbette herkes dünyayı anlamak, anlamlandırmak zorunda değildir. Ancak Allah’la misak yapmış müminler için âlemle dünyayla insanla anlamlı bir ilişki kurmak imanının bir gereğidir). Kendi dışındaki şeyler, ancak o görüş muvacehesinde anlamlı bir hale, dahası anlamlı bir bütüne kavuşur.

Kendi içinin sanrıları, sancıları, rüyaları, hülyaları yerine, gerçek bir dünyada yaşadığının ve bu dünyada başkalarının da yaşadığının bilincinde olmanın geçerli tek yolu, dünyayı, dünyada oluşu anlamlandırabilmektir. Başkalarının yaşadığını, başkalarıyla yaşamanın zorunluluğunu fark eden insan; ‘başka sanrıların, sancıların’ da olabileceğini anlar. Başkalarının varlığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu ancak ideolojik bütünlüklerle aşılabilir. İnsan teki üzerinden anlatmaya çalıştığımız farkında oluş, ‘bireysel bir uyanış’ ya da Hay bin Yakzan hikayesi değil; postmodernizmin verdiği ölüm ilanlarının yarattığı karamsarlıkla yıkılan, çözülen siyasal umutların, siyasal eylemliliğin hâlâ mümkün olabileceğine dair bir hikayedir. Çünkü unutulmamalıdır ki asıl hikaye, siyasal sorunların her halükarda ideolojilerle anlaşılabilir olduğudur.

Bir çocuk büyütülür gibi özenle, kıvançla bakıp büyütülmüş siyasal umutlar, beklenmedik şekilde bir duvara toslayıp dağılabilir, un ufak olabilir(Yaklaşık otuz yıllık siyasi umutlar 28 Şubat’ta benzer bir duvara toslamıştı. İronik bir şekilde tosladığı bu duvar postmoderndi ve İslamcılar postmodern durumun vaat ettiği çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat vurgularından nasıl da ilham alıyor olmuşlardı). Umutsuzluğun en koyu olduğu, dünyanın karardığı bu anlarda, elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır. Elbette bu ideoloji eskisinin aynısı değildir, olmayacaktır, olamayacaktır. İşte tuzak tam da bu eskisi gibi olamayışın eşiğinde bizi beklemektedir. Çünkü bütün bir yerküreyi kaplamış egemen, hegemonik bir söylem bu yıkılan, kararan umutların yerini doldurmak için teyakkuzda beklemektedir. Dahası bu egemen söylem hem yıkımın sebebi, hem de yıktığının yerini dolduracak psikolojik üstünlüğe sahiptir.

İnsan genellikle altında kaldığı bu ağır enkazdan biraz başını kaldırabildiğinde daha dehşet bir tabloyla yüz yüze gelir: Dünyayı anlayabildiği, anlamlandırabildiği kavramsal çerçevenin de bu yıkımdan nasibini aldığını görür ve daha acı olanı yıllarca inançlarını, umutlarını sarıp sarmaladığı kavramlarının artık parodisinin yapılmasıdır. Hep diri tutmaya çalıştığı ve ancak onun sayesinde başkalarının farkına vardığı bilinçten söz etmek sadece gülünesi bir durumdur; dünyayı değiştirmeyi, ümmet olmayı vurgulayan evrenselci ve tarih-üstü tasavvuru çoktan tarih-dışı kalmıştır. İşte bu yıkım daha adil ve ahlaklı bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı insanın imhasıdır. Bu insan yeniden ayağa kalkamazsa kendisiyle birlikte, inandığı dünyada, un ufak olduğu sistemin içinde eriyip dönüşecektir. İnsanın nerede durduğuyla anlamlı olan ideolojik tasavvurlar, bu zemin kaybıyla birlikte buharlaşırken, yıkılmışlık, yalnızlık ve yılgınlıkla birlikte ideolojiler de gözden düşer.

İdeolojinin gözden düşmesinin yarattığı en büyük tehlike, insanın kendisini daha önce bağladığı, bağlı kıldığı sınırların da silikleşmesidir. Önceleri özenle kaçtığı, sakındığı sınırlar hemen yakındadır; adım atsa mı, atmasa mı! Adım atanlar için, yeni ibahelerle birlikte sınırlar esner, genişler; diğerlerininse elinde bir zamanlar hamiyetle kucakladıkları ‘insanlık davası’nda kırık dökük parçalar kalır. İşte bu nokta sistemin kesin zaferidir: Onun yaydığı çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat söylemine uygun olarak, elde kalan kırık dökük parçalarla kimi mikro politikalara eklemlenmek rahatlatıcıdır; ya da sistem içinde eriyip ilan edilen ibahelerle –bugünün yaygın retoriğine uygun olarak– müteahhit olmak radikal bir sınır ihlalidir. Artık değiştirilip dönüştürülecek bir dünya kalmamıştır; hâl böyle olunca taşıyıcı insana da ihtiyaç yoktur.

Bugünün koşullarında ideolojinin ölümüyle doğan boşluğu, ‘söylem’ ya da ‘yorum’ doldurmaktadır. Bu alt-üst olmuş bir dünya demektir; bilincin yerini bilinçdışı alır, üretimin yerini tüketim, insanın yerini özne, bütünün yerini parça, tümelin yerini tikel, nesnelliğin yerini öznellik, merkezin yerini merkezsizlik, mekanın yerini yersiz-yurtsuzluk. Böylesi bir dünya, daha önce de söylediğimiz gibi insanlık davasını üstlenmiş insanın bildiği, tanıdığı, dolayısıyla güvenle adım atabildiği bir dünya değildir. Dahası ‘tarihin sonu’ söylemlerinin de evrenselci bir yaklaşımla ele alındığı, bütün dünyanın çoktan liberalizme kani olduğu ya da olmak yolunda ilerlediği savlarının güçlenmesiyle birlikte, umutsuzluk giderek bir karanlığa dönüşmektedir. Çünkü bu ikna oluşla birlikte ‘sistemin’ hemen her alanı kapladığı duygusu güçlenir. Sistemin hemen her alanı kapladığı duygusu, muhalif olunacak bir zeminin de kalmadığı psikolojisini yayar ve insanı zımni bir boyun eğişe razı eder.

Bu durum, bir zamanlar büyük fikirlerin, büyük davaların sahibi olan, dolayısıyla dünyayı –sistemi– parmağının ucunda hisseden insanların, sistemin içine çekilmesi, sistem tarafından massedilmesi anlamına gelir. Farkında olunsa da olunmasa da bütün inanışlar yeniden gözden geçirilir. Çünkü yepyeni bir dünyaya adım atılmıştır ve her ne yapılacaksa bu dünyanın içinde yapılacaktır; öncesine göre bir farkla ki, artık bu yapılacaklar sistemin içinde kalınarak yapılacaktır. Artık umutların yeniden yeşerebilmesi için yeni bir dil, yeni kavramlar, yeni yöntemler ve yeni politikalar icap etmektedir.

Ülkemizde İslamcılar açısından bakıldığında son yirmiyıl handiyse böyle bir arayışla geçmiştir. Başta Kuran’la ilişki biçimi (Aynı zaman diliminde meydana gelen meal çalışmalarındaki artışın böylesi bir arayışla ilişkisi olmalıdır. Dahası meal çalışmalarında ve diğer dini konuların ele alınışında rasyonel, akılcı bir anlayışın baskın bir söylem olarak doğması da manidardır. Yine bir dönem modernist/reformist olarak telakki edilen kimi Müslüman aydınların görüşlerinin revaç bulması ve demokrasi, parlamenter rejim hatta laiklik gibi konuların bu anlayış etrafında dolayımlanarak tartışmaya açılması da düşünülmelidir) olmak üzere hemen her alan ele alınmış ve bu döneme kadar kesinlikle kabul görmemiş, peşinen İslam dışı kabul edilmiş birçok kavram, politik araç, siyaset anlayışı yeniden masaya yatırılmıştır. İlk ameliye olarak göze çarpan yaklaşım, zaten süregelen modernlik eleştirisinin daha da yoğunlaşarak sürdürülmesi olmuştur. Üstelik yeni dönemde postmodernistler bu konuyla ilgili alabildiğine zengin bir literatür de sağlamışlardı. Modernliğin ürettiği temel kavramlar, haklı bir şekilde İslam’a uymadığı gerekçesiyle reddedilmiş ve geleneksel değerler yeniden ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu ele alış, tam da postmodern durumun yarattığı parçalanmışlık içinde gerçekleşmiş ve geleneksel değerler doğup beslendiği dünya görüşünden koparılarak, tekil olarak sorunsallaştırılmıştır.

Doğup beslendiği zemini kaybetmiş, bir anlamda organik ilişkilerini sürdüremez olmuş kavramların tekilleştirilerek, modernizm eleştirisinde argüman olarak kullanılması; insanları bir zar gibi sarmış olan ‘tarihin sonu’, ‘başka bir dünyanın olanaksızlığı’ fikrini yırtma, nefes alma çabaları olarak elbette değerliydi. Ancak bu yaklaşım, sadece kavramların metafizikleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Modernlikle kesin uyuşmazlıkları nedeniyle insanla hayatla dünyayla organik ilişkileri kopan kavramlar, hakikatin görünümleri olarak kendi zamanları beklemek üzere askıya alınmıştır. Böylelikle sözgelimi sıdk Hz Ebubekir, adalet Hz. Ömer, haya Hz. Osman, ilim Hz. Ali üzerinden imgeleştirilmiştir. Uğruna can verilen/verilecek olan değerlerin imgeleşmesiyle birlikte, klasik politik sorular/sorunlar diyebileceğimiz, bir zamanların can yakan, uğruna ölümler göze alınan meseleleri de yeni dünyanın, yeni sistemin kaygan zemininde öte’lenip artık dudak bükülesi, aşırı politize bir dönemin tarihsel ve konjonktürel şartlarına mahkum edilmiştir. Böylece bir dönemin politik enerjisi, gösterene yöneltilerek yüceltilmiş ama sistem tarafından emilmiştir. Örneğin, milyonlarca insanın niçin açlıkla yüz yüze yaşadığı sorusu, sadece ‘eski tüfek’liğin ya da ‘kulağı kesik’liğin göstergesi olarak gülünçleştirilmiştir.

Gelinen bu noktada farklılık, çokluk, çoğulculuk, cemaat, yerellik ve bir arada yaşama gibi kimi kavramlar olumlanarak sahip çıkılmış; bunların antitezleri sayılabilecek birlik, merkezilik, evrenselcilik, ümmet gibi kavramlar toplumsal barışı ve huzuru tehdit eden, ortak akla darbe vuran meşum kavramlar olarak lanetlenmiştir. Postmodernizmin açığa çıkarıp yeşerttiği ve tüm dünyada homojenleştirmeye çalıştığı kavramları, özellikle yeni kuşak Müslümanların önemli bir bölümü, kısa zamanda içselleştirmiş ve meselelerini bu kavramlarla düşünür, ifade eder olmuşlardır. Postmodernliğin ifade biçimleri; her yanını bir zar gibi kaplayan sistemin içinde kalan diğer marjinal gruplarla bu kesimi yan yana getirmiştir. Söz konusu yan yanalık, elbette postmodernliğin zorunlu sonuçlarındandır. Zira postmodernlik herkese ifade hakkını, düz bir zeminde herhangi bir büyük anlatı ve hiyerarşi dayatmaksızın vermektedir. Mikro kimlik taleplerinden feminist taleplere; ifade özgürlüğünden yaşam biçimi taleplerine kadar uzanan oldukça zengin bir yelpaze içinde yer alan mikro ve marjinal gruplarla bir aradalığı yadırgamaksızın savunan yeni kuşak ile görece eski kuşak arasında derin, aşılamaz bir uçurum meydana gelmiştir(Sözünü ettiğimiz uçurumun en güzel örneklerinden biri, ülkemizde İslamcılığın önemli aktörlerinden biri olan Ali Bulaç’la, bayan yazarlar arasında, daha çok kadın hakları, kadının konumu bağlamında uzun zamandır süren tartışmalardır. Bu tartışmalarda bayanlar, Ali Bulaç’ı fazlasıyla anakronik, gelenekselçi, bugünün dünyasını kavramaktan uzak bulmaktadırlar).

Açıktır ki, meydana gelen uçurum ‘dil’ ile ilgilidir. Postmodernliğin yarattığı belirsizlik, müphemlik daha da önemlisi parçalanmışlık içinde insanlar kelimelere, kavramlara rahatlıkla istedikleri anlamları yükleme imkanına kavuşmuş ve bu nedenle de yeni dünya düzeninde kuşaklar arası iletişim neredeyse imkansızlaşmıştır. Daha da vahimi yukarıda değindiğimiz gibi bir dönemin kavramları meşum ilan edilip şüpheli, kuşkulu, korkunç ve izafi bir hale getirilmiştir. Gözde olanlar sistemin üretip parlattığı kavramlardır artık; sözgelimi özgürlük herhangi bir dünya görüşünün belirlediği bir kavram olmaktan çıkıp ‘her ortamda herkes ve her şey için’ talep edilir olmuştur. Ortak dünyanın, ortak dilin oluşturduğu tuhaf birliktelikler, tanımlanamaz koalisyonlar sonucunda bir dönemin sözcüleri, aktörleri dışarıda ve dahi öteki olarak kalmıştır(Bu sürecin, Refah Partisi’nin 1994 yılındaki yerel seçim galibiyetiyle başladığını söylemek sanırım yanıltıcı olmaz. Çünkü daha sonraki gerek yerel, gerekse genel seçimlerde sonuçlar katlanarak büyüdü ve 2001’de Ak Parti hükümetiyle perçinlendi. Süreç, haklı olarak muhafazakar, dindar kesimin merkeze taşınması olarak değerlendirildi. Merkeze taşınma, siyasal İslamcı söylemi zayıflattı, daha da önemlisi muhafazakar ve dindar insanlar, modernliğin değiştirici, dönüştürücü gücü oldular). Tabii ki bu durum, ideolojilerin sonunu çoktan ilan etmiş sistemin kesin zaferiydi.

Merkezsizliğin, parçalanmışlığın, büyük anlatıların zayıflamasının sonucu Müslümanlar kendilerini her geçen gün amip çoğalan gibi sivil toplum kuruluşları üzerinden ifade etmeye başladıkları yeni dönemde, siyasal talepler geri çekilirken, ‘temsil talepleri’ öne çıkmaya başlamıştır. Bunca parçalanmışlığın doğal sonucu olarak da, Müslümanlar sistem üzerindeki baskı gücünü kaybetmişlerdir. Gelinen noktada, insanlar meramlarını sivil toplum kuruluşlarının gittikçe karnavallaşan, festivalleşen, her türlü rengin cümbüşünde düzenlenen ‘gösteri’lerinde mozaiğin renklerinden bir renk mesabesinde ifade edebilir olmuştur. Zaten iktidarlar da bu tür gösterileri, ‘demokratik bir hak’ olarak görmeye ve kabul etmeye çoktan hazırdılar. Aslında söylemeye bile gerek yok; İslamcılığın iktidarlarca bahşedilen demokratik bir hak olarak telakki edilmesi, onun da bir büyük anlatı olmaktan çıkıp mikrolaştığının en güzel delilidir. Postmodern durumun ‘seçtiğin kadar özgürsün’ şiarı gereği, her türlü büyük anlatı, diğerleriyle aynı hizada yan yana duran seçeneklerden bir seçenek haline gelmiştir ki, bu nokta bireysel hak ve sorumlulukların doğduğu kritik eşiktir. Zaten postmodernler için özgürlük de, böylesi bir seçim özgürlüğü kadardır; seçtikçe özgürleşirsin (Unutulmamalıdır ki, postmodern toplumlar kendi meşruiyetini bu seçim-tüketim özgürlüğü üzerine kurmuşlardır; elde tek ölçüt kalmıştır, bireysel özgürlük).

Elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır demiştik, ancak ideolojiler kendi kavramlarıyla bir anlamda kendi dil dünyasında yaşarlar. Zaten yeni bir dil kurmak ancak yeni bir dünya kurmakla ya da tersinden yeni bir dünya kurmak ancak yeni bir dille mümkündür. Tabii ki burada esas fail, böylesi bir dili kuracak ve taşıyacak insandır. Yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen, ‘milyonlarca aç insanın hakları’nı sorabilmek için; başından beri sistemin dışında kalabilmeyi başarmış bir avuç sanatçı, aydın ve âlimlerin gittikçe daralan yaşama ve ifade alanlarını genişletmek ve seslerini; yeni bir dil ve dünya kurmaya talip genç kuşaklarca buluşturmanın sahih kanallarını inşa etmek gerekmektedir. Çünkü siyaset ancak siyasal bir topluluğun kurulmasıyla mümkündür. Bu bağlamda sanatçı, aydın ve âlimlere düşen öncelikli görev, bunca parçalanmışlık içinde kendilerini birer ada olarak konumlandırıp varlığını sürdüren grupların diğerleriyle iletişimini mümkün kılacak ortak bir dili üretmek ve parçalanmanın bir sonucu olarak her bir grubun elinde kalmış anlam parçacıklarını yeniden üst-anlama eklemlemektir.