EDEBİYATIN MÜEDDEP SUSKUNLUĞU
Modernizm önce tanrıyı öldürdükten sonra rasyonalitenin ağır tahakkümü altında, insanların gelenekten tevarüs ettiği mitleri de, dine ait hurafeler olarak telakki edip toplumsal hafızadan kovdu. Modernlerin inançları ötelenebilir, ertelenebilir değildi. Onlar ötede, zamansal ve mekânsal olarak uzaklarda olan cenneti; hemen, şimdi, burada var etmenin derdindeydiler. Öte dünyada vaat edilenler ‘şimdi’nin içine sığdırılmalıydı. İnsana dair tüm vaatler ve ümitler; zaman ve mekânın içinde, bir anlamda maddî dünyada, sınırlı olanın içinde; ama dokunulabilir, koklanabilir yani ele geçirilebilir bir somutlukta ve ‘bu dünyada var edilmeliydi. Kısacası kendine yeten bir dünya tasavvuru geliştirmenin peşindeydiler.
Ancak kısa bir zaman sonra toplumsal muhayyile ötelere uzanmayan, ötelerden beslenmeyen, sadece rasyonelle aydınlanmış çıplak bir alana tahammül edemeyip maneviyat arayışına girmiş ve bu ilişkiden yeni mitler üretmeye başlamıştır. Burada modernlerin maneviyat, kutsallık üretme biçimlerine, pratiklerine girmeden şu tespiti yapabiliriz: Rasyonalitenin yarattığı aydınlık; ortaya çıkmaya başlayan ulus devletleşme sürecinde insanları bir ortak payda altında toplayabilecek bir çekim oluşturamamıştı.
Profan karşıtı olarak kutsalın keşfi modernler için ciddi bir açılım sağladı. Aslında birer beşerî tasavvur olan devlet, vatan, millet, bayrak gibi soyut olgular kutsallıkla nitelenip bir ortak payda oluşturuldu. Ulus devletlerin temel özelliklerinden olan kutsallıkları sayesinde insanlar kutsal devlet, kutsal vatan, kutsal bayrak karşısında râm edildiler.
Maneviyat arayışlarında bir başka cephe olarak sanat/edebiyat da devreye sokularak ‘ulusal edebiyat’ kavramı ortaya atıldı. Edebiyat, devletin kutsallığıyla senkronize edildi. Modernizmle birlikte disiplinlerin, birbirleriyle olan organik bağları koptu ve hepsi bağımsızlaşıp özgürleştiler. Bu bağlamda sanat-zanaat arasındaki ortaklık da son bulmuş oldu. Zanaat sadece zanaatkârlıkla eşitlenip kötülenmeye başlandı. Zanaatın düşüşüne mukabil sanat yükseltilip yüceltildi. Estetiğin de bağımsız bir disipline dönüşmesinin payıyla birlikte yücelen sanat; bir yandan ulus devletlerin kutsallarına hizmet ederken diğer yandansa insanların maneviyat arayışlarının tatminine yöneldi.
Sanata öylesine ulvî anlamlar yüklendi ki; yeni bir din olarak değerlendirenler bile oldu. Sanat bunca yükselip ulvîleşirken esasen sanatçı yüceltiliyordu. Sanat yeni bir dinse sanatçı da peygamber oluyordu. O kutsal bir kaynaktan ilham alıp keşifler yaşıyor; sıradan insanların algı, idrakine kapalı gerçeklikleri müşahede edebiliyordu. Kutsal sanat adı altında, eserlerinde ‘ezeli olan arketipleri’, ‘Gayb Hazineleri’nden güzellikleri temessül edebiliyordu.
Batıda sanatın/edebiyatın yükselişinde, yücelişinde başka etkenler de âmildi; ancak şimdilik bunlara girmeden şunu söyleyebiliriz: yüksek, yüce ve seçkinci sanat anlayışı 1950’lerde ülkemize taşındı. Üstelik insandan, anlamdan sırt dönmüş haliyle. Bu haliyle sanat literal anlamından; yapmak, etmek, imal, mamul yani doğalın zıddı olan suni, yapay anlamından epeyce uzaklaşarak insan eliyle ortaya konan bir etkinlik olmaktan çıkmıştır. Yaratıcılık, özgünlük gibi insanlık tarihinde ilk kez ortaya çıkan kelimeler etrafında sanatçı yarı tanrısal bir vasıfla düşük, maddî olandan uzaklaşmaya; böylece de sorumluluklarından kurtulmaya başlamıştı.
Kur’an’ın insana dair vazettiği sıfatlar ortadadır. Eksiklik, acz, cahillik, nankörlük, unutkanlık… Buna mukabil insanın eşref-i mahlûkât olması, ona herhangi bir yücelik, kutsallık atfedilmesi anlamına gelmez. Tersine bu beşer olan insanın, müjdelendiği, bilkuvve olarak kendisine verilen fıtratla ilgilidir. İnsan Allah’la yaptığı misakın gereğini yerine getirirse şereflenecektir; aksi halde hayvanlardan daha düşük bir derekeye sürüklenecektir.
Sıfatları böylesine yalın ve net bir biçimde ortaya konan insandan; batının tanımladığı bir sanat, sanatçı tasavvuruna ulaşmak mümkün değildir, dahası muhaldir. Eksik, kusurlu olan insanın ortaya koyacağı eserler de zorunlu olarak aynıyla malûl olacaktır. Eksiklik, kusurluluk hali aslında sanatın temel dinamiklerindendir. Sanatçı eserindeki kusuru, tamamlanmamışlığı en iyi kendisi görebileceğinden dolayı yeniden yeniden söylemeye koyulur. Bu bir anlamda mükemmellik arayışıdır. Ancak o, mükemmelliği Allah’a izafe ederek, kendi aczini bir kez daha idrak eder.
Bugün bize düşen sanatı; insana, insanlığa sırtını dönerek kendi üzerine kapanan edebiyat anlayışını; ‘Gayb Hazineleri’nden arketipler devşirmek gibi kutsallıklardan arındırarak; insanî bir eylem, hatta insanın yarın sorumlu tutulacağı amellerinden bir amel olarak yeniden tanımlamaktır. Ancak böylesi bir sanat/edebiyat anlayışıyla sanatçılar sorumluluklarını kuşanabilirler. Çünkü yüksek, yüce bir uğraş olarak sanat, her zaman sanatçıyı üstlenmesi gereken sorumluluklarından kurtarmakta; ona hak etmediği bir konum bahşetmektedir. Böylesi bir konumun yarattığı kast sistemi sonucunda sanatçı, ‘dünyanın varoşlarında’, ‘avamın’ yaşadığı zulmü, kötülüğü göremez, idrak edemez.
Sanatçı eğer insanlara seslendiğini, onlara söyleyecek bir sözü olduğunu varsayıyorsa -ki, eser ortaya koymak, yayınlamak başka türlü izah edilemez- onlarla aynı düzeyde bulunmalı ve zulmü, kötülüğü olduğu gibi tüm çıplaklığıyla yansıtabilmelidir. Batı maneviyat arayışlarında ‘dokunduğu’ her şeye kutsallık atfederek bir göz kamaşması, akıl tutulması yaratmaktadır. Bugün Müslüman sanatçılar yaşanan acıları, insanlığın sürüklendiği yok oluşu anlatabilmek için sorumluluklarını kuşanıp Kur’an’ın emrettiği ilkeler doğrultusunda kalbedip kötülükleri, kötülüğün nedenlerini ortadan kaldırmaya talip olmalıdır.
Kur’an açıkça aramızda; iyiliği emredip kötülükten sakındıracak bir topluluk olmasını istemektedir. Bu emrin muhatapları biz değilsek kimdir? Elimizdeki araçlardan sadece biri olarak edebiyatla bunu yapamayacaksak, bunca uğraş, bunca emek niçin? Dünyanın birçok köşesinden yükselen feryatlar; meydanlarda toplanan milyonlarca insanın sesi edebiyatta mâkes bulmayacaksa, edebiyat neyi seslendirmeye devam edecek? Edebiyat müeddep bir suskunluk içinde kendi üzerine kapanmaya devam ederse bunca yetimin ‘âh’ı bir gün bu yüksek, ulvî, seçkinci edebiyatı tutmaz mı?














