1 Oca 2010

CEMAL ŞAKAR | Öyküler

fragmanlar

1-

Hakkınızı  helal edin diyebildi.

Gözleri yerdeydi; göz göze gelse… gidemez miydi? kalır mıydı?

Gitmeliyim: Gitmek bir yol üzerinde olmaktır: Yola çıkmayan istikamet bulamaz.

Ben gitmezsem yol nasıl açılır: Ben gitmezsem, onlar gelecekler.

Sabırla göğüs germezsek, zillete düşeriz.

Yoldayım: Yüzüm yönüme dönüktür: İstikametim yüzümden bellidir.

Yolda olmazsam, gelirler; kirli çizmeleriyle hanemizi lekelerler.

2-

Etrafı  tanklarla çevrili meydanın etrafında toplanmış şaşkın, ürkek bir gurup; gördüklerine inanamıyorlar. Derinden derine bir sevinç; ama dışa vurmaya henüz cesaretleri yok. Cesaretlerini dışa vurmayı göze almış birkaç kişi, askerlerle kol kola; heykelin yıkılması için canla başla çalışıyorlar. Tulum giymiş birisi habire kaideye balyoz vuruyor; belli güçlü kuvvetli biri; belki de bir sporcu.

Sirenler… Meydanın üstünde uçuşan helikopterler…

Heykel yıkılacak gibi değil; her darbe öfkelerini kabartıyor; gözleri kör olmuşçasına bir daha, bir daha vuruyorlar.

Hürriyet aşkının en güzel ifadesi sloganlar…

Heykel oldukça muhkem; balyozlarla yıkılacak gibi değil; biri tırmanmayı  deniyor; sonra diğerleri; ve aralarından muzaffer bir asker, heykelin boynuna kadar tırmanıyor; geldiği ülkesinin bayrağıyla heykelin yüzüne kapatıyor; neleri tebcil ediyor; bayrak çöl rüzgarlarına kapılıyor. Sütunlarla çevrili meydanın dışında, ürkek gözlerle seyredenlerden birkaçının yüreği cız ediyor. Bir tank meydana giriyor. Asker elindeki çelik halatı heykelin boynuna geçiriyor; bir ucu tanka bağlı. Herkes kaçışıyor. Tank ağır ağır ilerliyor. Halat iyiden iyiye geriliyor; ha koptu ha kopacak. Kopmuyor. Heykel esniyor. Bir çatırtı. Çatırtılar palet seslerine karışıyor. Heykel dizlerinden kırılıyor. Tank ilerledikçe heykel biraz daha öne doğru yatıyor ve kaidesinden kurtuluyor; dizlerden aşağısı olduğu yere çakılı kalıyor. Heykel önce sırt üstü asfalta düşüyor; sağ eli hâlâ havada; her nereyi gösteriyorsa!

Alkışlar, ıslıklar… Sloganlar kesilmiş herkes heykelin üzerine üşüşmüş…

Hürriyetin sembolü olarak heykelin kellesi koparılmış; tankın insanın kulaklarını sağır eden gıcırtıları arasında sokaklarda dolaştırılıyor. Çocuklar, ellerinde ayakkabılarıyla kelleyi pataklıyorlar; bir zillet nişanesi…

Kaidede balyoz izlerinin açtığı derin izler.

3-

Elleriyle başını dövüp duruyordu. Siyahlar içindeydi. Sırtında kesikler.

Herkes hürmetle ona yol veriyordu.

Kabrin demir parmaklıklarına tutundu; kopmamacısına.

Hüseyin! İmam Hüseyin! diye başını demirlere vuruyordu: Şah-ı Merdan: Yüzümü toprağımıza bıraktığın izlere sürmeye doyamadım: İmdat! İstimdat! Şefaat!

Yüzü  gözü kan revan içindeydi: Dertlere derman, yaralara merhem: Elimde, dilimde, gözlerimde hep sen varsın

İmam Hüüüssseeeyyyiiinnn!!! Senin yokluğundan dudaklarım şerha şerha… Senin yokluğunda hayat bizim sadece bir yük.

İmdat! Ey Mehdi-i Muntazar!

Seni yine koruyamadık Hüseyin İİİmmmaaammm!!! Seni yine öldürttük.

4-

Hükümet binası. Meclisin toplandığı geniş salon. Bütün iskemleler dolu, askerlerin çoğu ayakta. Önde bir masa: Yüksek rütbeli subaylar için. Gecenin ilerlemiş saatleri. Kafalar dumanlı. Yüksek sesle çalınan bir oyun havası; yerli, kıvrak bir hava. Yerli, simsiyah saçlı iki kadın. En kıvrak hareketlerini, en hünerli gerdan kırmalarını gösteriyorlar. Alkışlar, bağırışlar. Masaya çıkıyor biraz daha usta olanı. Eteklerini biraz daha topluyor. Dolarlar uçuşuyor. Daha genç ve acemi olanı hâlâ orta yerde kimseye ilişmemeye çalışıyor. Öteki, masadan iniyor. Subaylara gidiyor. Danslar. Dolarlar. Kucaktan kucağa. Gözü arkadaşına ilişiyor. Yanına gidip onu da askerlerin kucağına atıyor. Alkışlar. Böğürmeler. Artık, müzik duyulmuyor. Artık, salonda insanlar yok. Oluk oluk…

5-

Önce perdelere keskin ışıklar vuruyor, ardından camları yere dökecek denli güçlü gümbürtüler, sonra yerin sarsılması: Toprağın kaldıramadıkları; kendi dışına attıkları. Yine karartma var. Ürkerek perdenin bir ucunu kıvırıyor. Hani bitmişti diye düşünüyor. Önce havada patlayan bir bomba, sonra şehrin üzerine yağan salkım saçak ışıklar. Kendi şehrine yağmasa, uzaklardan televizyonlardan izlese hoşuna bile gidecek bir şehrayin, bir cümbüş, bir alâyiş, bir çarkıfelek renk renk karanlık geceye dağılıyor. Gözlerini alamıyor rengârenk ışıklardan. Hani bitmişti diye söyleniyor. Çocukları, torunları hepsi aynı odadalar, bir gaz lâmbasının etrafında pervaneler gibi. Ne dediğini duymamışlar; iyi diyor içinden, şimdi ne diyeyim ben onlara.

Kaygı  içinde bir kurt gibi… Korku gözlerinde büyüyor: Ne yaptık biz! Korku dolu gözlerini yukarıya çeviriyor: Yıllarca bir zalimin sultasına boyun eğmekten başka. Boynumuzu büküp sabrettik; gelecek güzel günlere inanmadan. Ama Allah içimizdeki karamsarlığı, umutsuzluğu bilir diye düşündük; bilir ve onları umuda tebdil eder.

Bir gün, güneydeki liman şehrinde bir umut belirdi; kısa bir zaman sonra şehrimize kadar geldiler ve biz sokaklara koşuştuk; kendimizi ilk kez hür hissetmiştik; ayağımızdaki boynumuzdaki zincirleri çıkarıp onun boynuna geçirdik. Biz yoksul insanlarız, başka ne yapabilirdik ki!

Dışarısı  kıyamet gibiydi; yüreğini teskin edemiyordu.

Daha ne duruyorsunuz diye söylendi; hadi herkes olduğu yere kıvrılsın; hengâme buralara gelmez; biz yoksul insanlarız; burada hep yoksullar var; bize ne etliden sütlüden; bize kim ne yapsın.

6-

İkisi de dürbünleriyle aynı yere bakıyorlardı.

Gece boyu bombaların, silah seslerinin kesilmesinden cesaret alanlar sokağa çıkmaya başlamışlardı. Hızla telaşla kimi ihtiyaçlarını giderme derdindeydiler. Kepenkler korkuyla endişeyle açılıyordu. Güzel bir gündü.  Mahallenin etrafında devriye gezen askerlerden başka yabancı yoktu; uçaklar, helikopterler akşamdan beri uçmuyordu. Bir serçenin tüm ürkekliği üzerlerindeydi; iki adım atıyorlar, dört tarafı kolaçan ediyorlardı.

-Şimdi sen dürbününü bırak, videoyu çıkar.

-Bak, bak! Duvarlara sine sine yürüyen şu adama zoom yap.

-Gördüm.

Elindeki silah uzun menzilliydi.

-Nasıl; bir atış yeter miymiş?

-Harikasın.

Çılgınca gülüşler.

-Şimdi, karşıya geçen kadına bak; fırına doğru ilerleyene.

Kahkahalar.

-Sağa bak, evin önünde oynayana. Gördün mü?

-Okey.

-Bir atışlıktır benim bütün işlerim. İkincisiyle beyni dağılacak, iyice zoomla.

Caddede bir telaş, kim nereye kaçsın; kim kime siper olsun.

Çılgınca kahkahalar.

7-

Yemeğe daha sonra inecekti. Hemen besinci kattaki odasına çıktı. Yas günlerine katıldığı için gazetesine üç gündür fotoğraf yollayamıyordu. Gerçi yollasa bile gazete daha çok ajanslardan gelenleri kullanıyordu. Ama olsundu, bunun için buradaydı. Fotoğraf makinesini bilgisayara bağladı. Yüzlerce fotoğraf iki makine arasında akıyordu. Sigara yakıp yatağa uzandı.

İşgalle direnişle halkla buranın toprağıyla arasında tuhaf bir bağ oluşmuştu; kendisini gazetesine unutturmak istiyordu; gidesi yoktu. Düşüncelerini derinleştiresi yoktu; buralarda internete girmenin bir mucize olduğunu hatırladı.

Kalktı. Aktardığı yüzlerce fotoğrafta seçme yapması gerekiyordu. Önce bir sigara yaktı. Hard disk dolu; bilgisayar yavaş işliyor. Aktarılanlardan başladı:

1- Tam kapının eşiğinde, gözleri yerde, karısına, çocuğuna bakamıyor; baksa cesaretini yitirecek orta yaşlı adam. Seçti.

2- Firdevs Meydanı. Saddam’ın devasa heykeli halatlar yardımıyla yıkılıyor. Heykel dizlerinden kopmuş ve yere tam doksan derece eğilmiş; insanlar etrafa kaçışmış. Seçti.

3- Yas günlerinden bir tane. Siyahlar içinde, bakımlı sakallı bir genç. Sırtı kesiklerle dolu. Elleriyle başını dövüyor. Ben ne yaptım; biz ne yaptık dercesine. Herkes hürmetle yolu açıyor. Kabrin demir parmaklıklarına başını vurup duruyor. Seçti.

4- Saddam’ın saraylarından biri. Amerikan askerleri eğleniyor. İki dansöz orta yerde. Tecrübeli olanı, genci alıp askerlerin kucağına atıyor. Seçti.

5- Karartma geceleri. Yaşlı bir adam perdenin uçunu hafifçe kıvırıvermiş. Gözleri korkudan, endişeden büyümüş; bombaların gecenin karanlığındaki renk oyunları beynini kamaştırmış. Seçti.

6- Sakin ve güzel bir gün. Etrafta devriye gezen Amerikan askerleri. Sokaklar, korku ve endişeye rağmen hareketli. İki asker, sanki video oyunu oynar gibi; seçtiğini tek atışta öldürüyor. Sadece bir çocuğa iki kez ateş ediyor. Seçti.

Seçtiklerini mailine ekledi. Gönder tuşuna bastı. Şimdi dakikalarca sürecekti mailin gitmesi. Bir sigara daha yaktı. Gitti, başını pencereye yasladı. Bu akşam bombardıman yoktu.

Hep böyle oluyor ve yakalanıyordu bu şehre.

Karanlıklara boğulmuş; umutsuzluk içinde kıvranan ruhları diriltsin diye Yasin Suresini okumaya başladı.

7- Genellikle yabancı gazetecilerin kaldığı otelin beşinci katında, başını pencereye yaslamış, dudakları mırıl mırıl bir gazeteci. Onu da seçti.

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn