Sibel Eraslan biyografi serisine Hz. Fatıma ve Hz. Meryem’den ve sonra Hz. Hatice’yi (Çöl/Deniz Hz. Hatice TimaÅŸ Yay., İstanbul 2009) yazarak devam ediyor. Eraslan’ın Hz. Hatice’yi roman türü içinde anlatmayı seçmesini, son on yıllarda giderek kendi üzerine kapanan; gözü, burjuva kültürünün yarattığı bireyden baÅŸka bir ÅŸey görmeyen edebiyatımız açısından cesaretli bir giriÅŸim olarak deÄŸerlendirilmeliyiz. Zira edebiyatımız, modernist etkilerle birlikte hem geleneksel temalarına hem de kaynaklarına sırt dönmüş oldu.
Gerek Hz. Hatice gerekse diÄŸer mümtaz ÅŸahsiyetleri anlatmayı denemek, aslında romancı için birçok güçlükler doÄŸurmaktadır. Çünkü onlar için ne söylense eksik kalacak, ne söylense fazla kaçacaktır. Ayrıca onları bir roman kahramanı olarak ele almak, tarihsel örnek kiÅŸiliklerini, kurmacanın ‘inanılmaz’ ‘yalan’ dünyası içinde dönüştürmek anlamına gelebilir. Yine seçilen bu örnek ÅŸahsiyetlere -ki onlar müminlerin anneleridir- söylemedikleri, yapmadıkları bir ÅŸeyleri isnat etmek ayrı bir sorundur; bir de Hz. Peygamberi anlatmayı seçmek, zorluÄŸu birkaç derece daha arttırmaktadır. Ancak İslâm’ın kaynaklarına dönmeyen, oradan beslenmeyen bir edebiyatın da her zaman halkıyla kapanmazbir yarılma yaÅŸadığını, onlara yabancılaÅŸtığını gözlemliyoruz.
Sibel Eraslan, konunun ‘nazik’liÄŸi açısından yaÅŸayabileceÄŸi zorlukları aÅŸmak için romandaki anlatıcıyla kendini yer yer özdeÅŸleÅŸtirerek, okura Hz. Hatice’yle ilgili tarihsel bir kitap okumadıklarını hatırlatmak ister gibidir. Hatice’nin yolcusunu bekleme süreci olan doksan günü, üç parçaya ayırdı ahir zaman ÅŸaÅŸkınlarından bir ÅŸaÅŸkın. Hatice’yi kadınlığı üzerinden kendisine yakınlaÅŸtırma cüretine kapıldı. Hatice’nin hayalini kurdu” (s. 112). “Sonra Hatice’nin ayrılıkla geçen ikinci otuz gününe bakma cüretine kapıldı ÅŸaÅŸkın katip…” (s. 117). “Ben, tehlikeli bir iÅŸle uÄŸraşıyorum Hanımım: Hayal kurar, masal söyler, yazı yazarım. Aslında az evvel gördüğünüz düş, size ait deÄŸildi, sizin görmenizi hayal ettiÄŸim bir düştü. Siz ne kadar erken doÄŸmuÅŸsanız, ben de o kadar geç kalmış biriyim Hanımım. Farz edin ki sizden tam 1422 yıl sonra dünyaya geleceÄŸim. Bu durumda, asıl düş gören kiÅŸi, siz deÄŸil ben olmuÅŸ oluyorum” (199-200). Gerçi yazar bu anlattığı düşü roman kahramanlarından Berenis’in gördüğünü söyleyerek; dahası 264. Sayfada katiplerin Berenis ve Dücace olduÄŸunu söyleyerek kendini romanından geri çekmek ister. Böylelikle roman üst-gerçeklik düzeyinde kurgulanmaya çalışılır. BilindiÄŸi gibi üst-gerçeklikte yazar zinhar yoktur; anlatıcı da edilgendir; genellikle bir kitap, defter ya da kimi dağınık notlar okunmaktadır. Bu kurgu biçimi hayatlar içinde hayatlar; düşler içinde düşler yaratmanın en etkili yollarından biridir. Ancak Çöl/Deniz‘de andığımız kimi imâlar dışında, yazar üst-gerçekliÄŸi belirginleÅŸtirmeyip anlatıcıyı alabildiÄŸine silikleÅŸtirmiÅŸtir.
Sibel Eraslan ‘bir ahir zamanı katibi olarak, Hz. Hatice’yi kadınlığı üzerinden kendine yakınlaÅŸtırma cüretini’ göstererek, okurun roman boyunca, ÅŸahısların aÄŸzından aktarılan sözlerin ve davranışların gerçekliÄŸinin peÅŸinde koÅŸmalarını engellemek ister. Ayrıca yukarıda zikrettiÄŸimiz zorlukları da böylelikle aÅŸmayı dener. Onun derdi, müminleri annesi olan bir Hz. Hatice imgesi kurmaktır. Ve bu imgeyi romana da adını veren çöl/deniz imgesi olarak kurar. Ona göre çöl/deniz: “Her anne gibi, içi deniz, dışı çöl…” (s. 325). “O bir deniz… AÅŸk Denizi… Mekke’deki Deniz… Çölden deniz çıkaran kadın o…” (s. 327). “O, içinde çöl ve denizi, demirle balı aynı anda yaÅŸatanlardan, ateÅŸi ve suyu aynı anda çekip çevirenlerdendi…” (s. 338).
Roman tamamen bu imge etrafında döner durur; hikaye boyunca kurgulanan, aktarılan anlatı parçacıkları, daima Hz. Hatice’nin bir okyanus gibi her ÅŸeyi içine sığdırabileceÄŸi enginliÄŸini ve her ÅŸeyi açıklamaya yeten aÅŸkını anlatmak üzere vardır: “Sudandı elleri, alçakgönüllü ve sabırlı. Cümle sert kayaları sevgiyle okÅŸayarak uysallaÅŸtırırdı. Üzerinde Risalet Gemisi yüzer, içinde ümmetin garip balıkları yaÅŸardı… O, Mekke’nin deniziydi…” (s. 302). Hz. Peygamberle iliÅŸkisi bakımından da aynı imge yürürlüktedir: “Allah’ın Sevgilisi olan Zat, ki mührüydü kainatın… İşte Hatice Hatun, o AÅŸk Mührü’nün elbisesi olmaya kader kılınmış kiÅŸiydi… AÅŸk Kadehi, AÅŸk Hırkası’ydı Hatice Hatun…” (s. 167). Hz. Hatice’nin aÅŸkının ve âşıklığının yarattığı enginlik; enginliÄŸin anlamında mündemiç bulunan her ÅŸeyi kendi içinde eriten sükunet, romanda geçen olayları ve kiÅŸileri de kendinden bir parçaya dönüştürür, hatta kendiyle bütünleÅŸtirir. Bu öylesine bir bütünleÅŸme, tamlaÅŸmadır ki, kainatta her ne varsa hepsi bir arada doÄŸal bir harmoni oluÅŸtururlar. Yer ehli, gök ehli bir aradadır ve birbirlerini etkilerler; örneÄŸin Ha ile Mim’in düğününe melekler de sevinir.
Romanda hikaye zamanının yer yer kimi tarihsel olaylara atıflarla belirtilmesi ve mekanla ilişkili olarak vurguların hep canlı tutulması hatta tarihsel kişiliklerin siyer ve hadis kitaplarından yola çıkılarak çizilmesi romanın bileşenlerinin es geçilmediği anlamına gelmez; aslında burada yazarın derdi Hz. Hatice imgesini güçlendirmektir. Bu uğurda bazen aşırıya kaçan tarihi verileri, israili kaynakları, esatiri bilgileri, batıni kaynakları dahi kullanabilmektedir.
Yazar, bazen öylesine güçlü duygusal anlar kurar ki, imgeler de aciz kalır ve bu anlarda dilsel kalıpları kırarcasına atomik parçalanmaların peÅŸine düşer. Çünkü kelimelerin anlamları, imgelerin imlemeleri yetersiz kalır; kelimeleri kırarak onlardaki gizli anlamların peÅŸine düşer ve bir imge saÄŸanağı baÅŸlar. ÖrneÄŸin ‘O bulut’ diye baÅŸlar ya da Ha ve Mim sembolizminden alabildiÄŸine faydalanır ya da bir tesbihat gibi aÅŸk sözleri bir sayfadan fazla ardı ardına dizilir. Böylesi anlar, romanın duyguları zirveye çıkardığı anlardır ve okurun kalbine hitap eder.
Sibel Eraslan, Girizgah, Mukaddime, Babil, Al-i İbrahim bölümleriyle romanın yaslandığı zemini tarihsel olarak alabildiÄŸine derinleÅŸtirmiÅŸ ve bu derinlik sayesinde, Ha ile Mim’in aÅŸkıyla Yusuf ile Züleyha’nın aÅŸkı arasında analojiler kurabilmiÅŸtir. Yine Hz. Hacer annemizle Hz. Hatice arasında nesep bağı ihdas etmesi mümkün olabilmiÅŸtir. Aslında romanda kurulan Hz. Hatice imgesi, tarih boyunca tüm annelerimizin timsali haline gelir: Evrenin kadim ve ahirdeki tüm renkleri, tıpkı okumayı öğrenen çocukların ders tahtasına yazılmış harfleri gibi, ona tek tek kendilerini açıklamışlardı; rüyasındaki GüneÅŸ, önce harflerini, sonrasındaysa kelimelerini vermiÅŸti Hatice’ye sanki…” (s. 59).
“Evvelde Hatice idi…
Ahiren Kübra…
Evvelahir Haticetü’l Kübra…” (s. 343).
(AYRAÇ DERGİSİ, OCAK 2010, SAYI: 5)







