7 Oca 2010

CEMAL ŞAKAR | Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları

Hz. Hatice: çöl/deniz

Sibel Eraslan biyografi serisine Hz. Fatıma ve Hz.Meryem’den ve sonra Hz. Hatice’yi (Çöl/Deniz Hz. Hatice Timaş Yay., İstanbul 2009) yazarak devam ediyor. Eraslan’ın Hz. Hatice’yi roman türü içinde anlatmayı seçmesini, son on yıllarda giderek kendi üzerine kapanan; gözü, burjuva kültürünün yarattığı bireyden başka bir şey görmeyen edebiyatımız açısından cesaretli bir girişim olarak değerlendirilmeliyiz. Zira edebiyatımız, modernist etkilerle birlikte hem geleneksel temalarına hem de kaynaklarına sırt dönmüş oldu.

Gerek Hz. Hatice gerekse diğer mümtaz şahsiyetleri anlatmayı denemek, aslında romancı için birçok güçlükler doğurmaktadır. Çünkü  onlar için ne söylense eksik kalacak, ne söylense fazla kaçacaktır. Ayrıca onları bir roman kahramanı olarak ele almak, tarihsel örnek kişiliklerini, kurmacanın ‘inanılmaz’ ‘yalan’ dünyası içinde dönüştürmek anlamına gelebilir. Yine seçilen bu örnek şahsiyetlere -ki onlar müminlerin anneleridir- söylemedikleri, yapmadıkları bir şeyleri isnat etmek ayrı bir sorundur; bir de Hz. Peygamberi anlatmayı seçmek, zorluğu birkaç derece daha arttırmaktadır. Ancak İslâm’ın kaynaklarına dönmeyen, oradan beslenmeyen bir edebiyatın da her zaman halkıyla kapanmazbir yarılma yaşadığını, onlara yabancılaştığını gözlemliyoruz.

Sibel Eraslan, konunun ‘nazik’liği açısından yaşayabileceği zorlukları  aşmak için romandaki anlatıcıyla kendini yer yer özdeşleştirerek, okura Hz. Hatice’yle ilgili tarihsel bir kitap okumadıklarını hatırlatmak ister gibidir. Hatice’nin yolcusunu bekleme süreci olan doksan günü, üç parçaya ayırdı ahir zaman şaşkınlarından bir şaşkın. Hatice’yi kadınlığı üzerinden kendisine yakınlaştırma cüretine kapıldı. Hatice’nin hayalini kurdu” (s. 112). “Sonra Hatice’nin ayrılıkla geçen ikinci otuz gününe bakma cüretine kapıldı şaşkın katip…” (s. 117). “Ben, tehlikeli bir işle uğraşıyorum Hanımım: Hayal kurar, masal söyler, yazı yazarım. Aslında az evvel gördüğünüz düş, size ait değildi, sizin görmenizi hayal ettiğim bir düştü. Siz ne kadar erken doğmuşsanız, ben de o kadar geç kalmış biriyim Hanımım. Farz edin ki sizden tam 1422 yıl sonra dünyaya geleceğim.  Bu durumda, asıl düş gören kişi, siz değil ben olmuş oluyorum” (199-200). Gerçi yazar bu anlattığı düşü roman kahramanlarından Berenis’in gördüğünü söyleyerek; dahası 264. Sayfada katiplerin Berenis ve Dücace olduğunu söyleyerek kendini romanından geri çekmek ister. Böylelikle roman üst-gerçeklik düzeyinde kurgulanmaya çalışılır. Bilindiği gibi üst-gerçeklikte yazar zinhar yoktur; anlatıcı da edilgendir; genellikle bir kitap, defter ya da kimi dağınık notlar okunmaktadır. Bu kurgu biçimi hayatlar içinde hayatlar; düşler içinde düşler yaratmanın en etkili yollarından biridir. Ancak Çöl/Deniz‘de andığımız kimi imâlar dışında, yazar üst-gerçekliği belirginleştirmeyip anlatıcıyı alabildiğine silikleştirmiştir.

Sibel Eraslan ‘bir ahir zamanı katibi olarak, Hz. Hatice’yi kadınlığı üzerinden kendine yakınlaştırma cüretini’ göstererek, okurun roman boyunca, şahısların ağzından aktarılan sözlerin ve davranışların gerçekliğinin peşinde koşmalarını engellemek ister. Ayrıca yukarıda zikrettiğimiz zorlukları da böylelikle aşmayı dener. Onun derdi, müminleri annesi olan bir Hz. Hatice imgesi kurmaktır. Ve bu imgeyi romana da adını veren çöl/deniz imgesi olarak kurar. Ona göre çöl/deniz: “Her anne gibi, içi deniz, dışı çöl…” (s. 325). “O bir deniz… Aşk Denizi… Mekke’deki Deniz… Çölden deniz çıkaran kadın o…” (s. 327). “O, içinde çöl ve denizi, demirle balı aynı anda yaşatanlardan, ateşi ve suyu aynı anda çekip çevirenlerdendi…” (s. 338).

Roman tamamen bu imge etrafında döner durur; hikaye boyunca kurgulanan, aktarılan anlatı parçacıkları, daima Hz. Hatice’nin bir okyanus gibi her şeyi içine sığdırabileceği enginliğini ve her şeyi açıklamaya yeten aşkını anlatmak üzere vardır: “Sudandı elleri, alçakgönüllü ve sabırlı. Cümle sert kayaları sevgiyle okşayarak uysallaştırırdı. Üzerinde Risalet Gemisi yüzer, içinde ümmetin garip balıkları yaşardı… O, Mekke’nin deniziydi…” (s. 302). Hz. Peygamberle ilişkisi bakımından da aynı imge yürürlüktedir: “Allah’ın Sevgilisi olan Zat, ki mührüydü kainatın… İşte Hatice Hatun, o Aşk Mührü’nün elbisesi olmaya kader kılınmış kişiydi… Aşk Kadehi, Aşk Hırkası’ydı Hatice Hatun…” (s. 167). Hz. Hatice’nin aşkının ve âşıklığının yarattığı enginlik; enginliğin anlamında mündemiç bulunan her şeyi kendi içinde eriten sükunet, romanda geçen olayları ve kişileri de kendinden bir parçaya dönüştürür, hatta kendiyle bütünleştirir. Bu öylesine bir bütünleşme, tamlaşmadır ki, kainatta her ne varsa hepsi bir arada doğal bir harmoni oluştururlar. Yer ehli, gök ehli bir aradadır ve birbirlerini etkilerler; örneğin Ha ile Mim’in düğününe melekler de sevinir.

Romanda hikaye zamanının yer yer kimi tarihsel olaylara atıflarla belirtilmesi ve mekanla ilişkili olarak vurguların hep canlı tutulması hatta tarihsel kişiliklerin siyer ve hadis kitaplarından yola çıkılarak çizilmesi romanın bileşenlerinin es geçilmediği anlamına gelmez; aslında burada yazarın derdi Hz. Hatice imgesini güçlendirmektir. Bu uğurda bazen aşırıya kaçan tarihi verileri, israili kaynakları, esatiri bilgileri, batıni kaynakları dahi kullanabilmektedir.

Yazar, bazen öylesine güçlü duygusal anlar kurar ki, imgeler de aciz kalır ve bu anlarda dilsel kalıpları kırarcasına atomik parçalanmaların peşine düşer. Çünkü kelimelerin anlamları, imgelerin imlemeleri yetersiz kalır; kelimeleri kırarak onlardaki gizli anlamların peşine düşer ve bir imge sağanağı başlar. Örneğin ‘O bulut’ diye başlar ya da Ha ve Mim sembolizminden alabildiğine faydalanır ya da bir tesbihat gibi aşk sözleri bir sayfadan fazla ardı ardına dizilir. Böylesi anlar, romanın duyguları zirveye çıkardığı anlardır ve okurun kalbine hitap eder.

Sibel Eraslan, Girizgah, Mukaddime, Babil, Al-i İbrahim bölümleriyle romanın yaslandığı zemini tarihsel olarak alabildiğine derinleştirmiş ve bu derinlik sayesinde, Ha ile Mim’in aşkıyla Yusuf ile Züleyha’nın aşkı arasında analojiler kurabilmiştir. Yine Hz. Hacer annemizle Hz. Hatice arasında nesep bağı ihdas etmesi mümkün olabilmiştir. Aslında romanda kurulan Hz. Hatice imgesi, tarih boyunca tüm annelerimizin timsali haline gelir: Evrenin kadim ve ahirdeki tüm renkleri, tıpkı okumayı öğrenen çocukların ders tahtasına yazılmış harfleri gibi, ona tek tek kendilerini açıklamışlardı; rüyasındaki Güneş, önce harflerini, sonrasındaysa kelimelerini vermişti Hatice’ye sanki…” (s. 59).

“Evvelde Hatice idi…

Ahiren Kübra…

Evvelahir Haticetü’l Kübra…” (s. 343).

(AYRAÇ DERGİSİ, OCAK 2010, SAYI: 5)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn