Mustafa Işık: İçine doğru kanayan bir yara.
İlk tanıştığımız günden beri, haftada en az bir ya da iki kez gazete kesiklerini; internetten indirdiği kimi yazıları; bende bulunmayacağını düşündüğü ya da bir sohbet esnasında ağzımdan kaçan bazı dergilerin eski sayılarını, okuduğu kitaplardan ilginç notları alır gelirdi.
Böyle yapmasının birkaç nedeni vardı: PaylaÅŸmayı Allah’ın emri olarak görmesi belki en önemlilerindendi. Hiç üşenmemiÅŸ infak ayetlerinin Kur’an’da kaç kez geçtiÄŸini hesaplamıştı; söyledi, ama ben yine unutmuÅŸum. BaÅŸkaca bir nedeni, gündeminde o konunun olmasıydı; fikir almak, tartışmak ve konuyu kendince bir çözüme baÄŸlamak isteÄŸi… Ya da bizi o konulara karşı ilgisiz görmesi de olabilir. Bazen burun kıvırdığım, mırın kırın ettiÄŸim olur, ama o görmezden gelirdi. Çünkü ona göre, o konu mutlaka benim çok iÅŸime yarayacaktır.
Mevsim dönümüydü; martın yarısını geçtiğimiz kararsız günlerdeydik. Öğleyin kabanlar ağır gelir, sırtımızdan ter akardı. Böyle bir günde serinlemek için caminin avlusundan sarkan çınar dallarının gölgesini seçmiş; çayımı henüz yarılamamıştım. Sözleşmemiştik. Onu beklemiyordum. İkindiden sonra eve dönmekti niyetim. Çıkageldi; koltuğunun altında epey kalınca bir sarı zarf; doğrusu biraz canım sıkılmıştı. Nezleye karşı henüz tedbiri elden bırakmadığından hâlâ ceketinin üstüne kabanını da giyiyordu. Kendisini çınar dallarının duldasındaki masama zor attı: Terliydi. Nefes nefeseydi. Heyecanlıydı. Sevinçliydi.
-Bu kez maden buldum, dedi. Sevincin ve paylaşmanın hazzı yüzüne yansımıştı.
-Aslında senin getirdiğin her şeyde, bir cevher her zaman vardı, dedim. Mürailik miydi yaptığım! Anımsamıyorum; ama gönlünü almak, şevkini kırmamak istediğim kesindi.
Tek şekerli çaylarımız gelmişti; kahveci alışkanlıklarımızı bildiğini, çay içme aralıklarımızı kestirebildiğini gösteriyordu, tanıdık müşterilerin güvenine sığınarak; bazen ‘siz, biraz bekleyin’ diyerek de güvenimizi pekiştiriyordu.
Hemen bana doğru uzattığı zarf, gözümde büyüyordu. O, sigarasını yakmakla meşguldü; keyiflice beni süzüyordu. Zarfı açtım: samani bir kitap, eski, yıprak. Kitabı çekip çıkardığımda olan olmuştu; olanın yüzüme ne kadar yansıdığını bilemem; ama istifimi bozmak istemediğimi biliyorum.
-Kitabı baştan sona okumamı istemeyeceksin herhalde, diyebildim. Biliyordu, gündemimde başka kitaplar, başka konular vardı.
-Seni zorlayacak bir kitap deÄŸil, rahat okursun.
Ne kadar da rahat hakkımda hüküm veriyordu. Hakkımda verdiği hükümden miydi yumuşamam; elbette üstesinden geliriz tavrına bürünmem?
Tıp fakültesindeki rutin kontrollerinden biri için Bursa’ya gittiğinde; akşam namazına ancak Ulu Camiye yetişmiş; namaz sonrası birilerine denk gelir miyim acaba diye aylak aylak dolanırken; henüz kapanmamış dini kitap, esans, tespih filan satan bir dükkanda bulmuş kitabı; oldukça da ucuza almış.
-Mevzuu ne?
-Biyografi. Hatırat da diyebiliriz, parça-bölük notlar filan da var.
-Amma da zenginmiÅŸ, dedim, keyifle.
ÂÂ
Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a ucu bucağı olmayan, sayılara gelmeyen ‘hamd’ler takdim ve kâinatın serveri, iki cihan peygamberi, yüce ahlâkın ve eşsiz faziletlerin rehberi ‘Hazreti Muhammed Mustafa’ya ve âl ü ezvâc ü ashâbına nâmütenâhî salât ü selâmlarla ta’zim ve tekrîm ederim. Tevfik ve hidayet yalnız Allah’tandır. Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdden ibarettir. Rabbim kalemimi bereketlendir: Beni koru, kolla, gözet: Razı olacaklarınla hayalimi genişlet: Razı olmayacaklarını uzaklaştır.
Kitap hamdlerle, salât ve selamlarla başlıyordu. Kahvedeki kalabalığa, sokaktaki hareketliliğe rağmen, kitaba hızla göz atmaktan kendimi alamamıştım. En azından, onun ilgisine karşı lakayt kalmadığımı göstermek istiyordum.
Ama öyle olmadı; daha ilk paragrafı bitirmeden yazılanlara bağlanıp kaldım: Yazar, bir öğle namazında Emir Sultan’da tanıştığı birinden sözediyordu. Aslında tam tanışma da değil; şadırvan oturaklarının birinde ayakkabılarını bağlamış, serinliğin çağrısına uyup bir müddet yerinden kalkamamış; o an biri yanına gelip: Uzun zamandır sizin gibi huşu içinde, tadil ve erkâna uygun namaz kılan birini görmedim, deyip oturmuş. Yazar, şaşkınlık içinde estağfirullah çekmiş; ne diyeceğini bilememiş: biz fakir, biz gafil, biz aciz kullar gibi bir iki laf gevelenip kalmış dudaklarının arasında. Diğeri çay ikram etmeden bırakmayacağını söylemiş; şaşkınlığı daha da artan yazar kendini caminin hemen karşısındaki çay ocaklarından birine sürüklenirken bulmuş.
-Baştan sona burada okuyacak değilsin herhalde, dediğinde toparlandım. Nerdeyse burnuma kadar uzattığı sigarayı fark ettim.
-Elbette, dedim. Ama bir an kopamadım. Çok samimi bir dili var, deyiverdim; kitabın üzerine konuşmak istiyorsa bir kapı açılsın diye.
Sustu.
Kitapla ilgim devam ediyordu; biraz kaçamak bakışlarla jeneriÄŸine göz attım: İrfan Matbaası, Bursa, 1952. Yayınevi yok. Yazar kendi imkanlarıyla bastırmış olmalı, diye düşündüm. Yazıyı bunca deÄŸerli kılan ne! İnsanı; iliklerini çekercesine, özsularını kuruturcasına yazmaya iten ve yazdıklarını yüklü bir bedel karşılığında baÅŸkalarıyla paylaÅŸmaya iten ÅŸey…?
Bir fikri olmadığını göstermek istercesine, sen daha iyi anlarsın, deyip sustu.
Hızla değişen ticari hayat karşısında tutunamayan yazar, bunca yıl biriktirdikleri tükenmeye yüz tuttuğu anlarda, büyük oğlunun okulu bitirip geri döndüğünden sözediyor. O vakit derin bir nefes alıp işleri sıfır noktasından oğluna devretmiş ve kendini her daim Emir Sultan’a atar olmuş.
Yazar burada, diğeri hakkında bilgi vermiyor: Nereliymiş, nerden gelmiş, ne işler yaparmış? Belli ki kendinde bulduğu ateş diğerini de yakmaktaymış.
Karşılaşma faslından sonra da hayatları hakkında hiçbir ayrıntı yok.
Bizimkisi tuhaf bir ilişkiydi; ya da gittikçe tuhaflaşmıştı. Vakit namazları için camiye geldiğimizde hemen gözlerimizle birbirimizi arardık. Buluşursak içimiz ferahlar; bir sonraki vakti beklemek bahanesiyle çay ocaklarından birine çöker; bazen akşam, bazen de yatsıdan sonra evlerimize dağılırdık. Çoluk-çocuğumuz da durumu kabullenmiş, evdeki hayatın ritmi bu kabullenişe göre belirlenmişti. Aslında çok şeyler konuştuğumuz da yoktu. İlk tanıştığımız günden beri, haftada en az bir ya da iki kez gazete kupürlerini kapıp gelir ve üzerine konuşurduk.
Farkındaydım, yüreÄŸini yakan bir ateÅŸ vardı, sussa, kendi ateÅŸiyle yanacaktı. Sanki benimle konuÅŸtukça, içine sular serpiliyordu. Ona merhem olacak ÅŸeyler söyleyebilecek durumda deÄŸildim, aslında. Ama bilemiyorum…
Kendinden, geçmişinden, işinden gücünden pek sözetmezdi. Bizi bir araya getiren bir şey vardı, beraberliğimiz de hep onun etrafında döner; hayat silinip giderdi. Belki de beni celbeden şey bu çekilme anıydı; koca dünyada ikimiz kalakalırdık: Çevresine bakmadan, etrafındakilere aldırmadan ayetler okurdu, onları destekleyen hadisler, eskilerin hikayeleri; ben şaşar kalırdım, bunca şey nasıl da aklında kalıyor diye.
Anlattıklarıyla değiştiğimi çok sonraları anladım; değiştikçe, hâlden hâle girdikçe ben olmaktan çıkıyor, başka biri oluyordum sanki. Kaybolmaktan korkmaya başladığım anlar oldu. İşte ilk kez yazıya o vakit müracaat ettim. Onun anlattıklarını, bendeki karşılıklarını not almaya başladım, yoksa her şey silinip gidecekti elimin altından: Bana göre değildi anlattıkları, her şey yeniydi, ürküyordum. Zaten insanlar arasında yolumu yitirme korkusunu yoğun olarak yaşadığım yıllardı; onunla şaşkınlığım biraz daha artmıştı. Çok geçmedi, fark etti ve elimden tuttu.
İkindi okunmaya başladığında, henüz gelen çaylarımızı çabuk çabuk yudumladı.
-Ağzın teneke mi kaplı, diye takıldım. Biliyordum, derdi cemaate yetişmekti.
Benim ağırdan aldığımı görünce hemen yekindi.
-Döndüğümde kitap faslı bitmiş olacak, dedi.
Uzun zamandır sakallarını seyrek tıraş eder olmuştu. İyice dağıtıyorsun diye takılmıştım. Zaten hiçbir zaman toplanmamıştım ki, dedi. Çayından bir yudum çekti sanki hemen o an karar vermiş gibi: Artık sakallarımı kesmeyeceğim. Bu Cuma ikindiden sonra imamdan dua etmesini isteyeceğim, merasime sen de katıl istersen, dedi. Yapma, dedim, bu kadar da değil. Yıllarca sen değil miydin böyle şeylerle mücadele etmeliyiz diyen. Dahası var, dedi. Cebinden oldukça iri taşlı bir akik yüzük çıkardı; öd ağacından küçük taneli doksandokuzluk bir tespih, umreye gidenlerden sipariş ettiği Sultan esansı, takım tamam değil miydi? Ne yapmak istediğini anlamıyordum. Biliyorsun, dedi, bunca yıl Türkiye’de hatta devrimden sonra İran’da iyi, güzel, hayra davet eden ne duydumsa, hemen orada onlarla olmak istedim; feyz almak; onların beraberliğiyle bereketlenmek için hep koştum. Anlatmıştım, birçoğundan nasıl uzak tutulduğumu; biraz da Kur’an okuyalım dediğim için birkaç yerden, nasıl da kolumdan tutularak kapı dışarı edildiğimi.
Yılmadığımı da biliyorsun. Biliyorsun ki hâlâ ulaÅŸabildiÄŸim her haberin peÅŸinden koÅŸmaya devam ediyorum. Sonunda hiçbir yere varamadım belki; onu Rabbim bilir. Rabbim biliyor ki, ben hep yolda oldum, yolunda oldum, İbrahim’e taşınan su misali. Ekmeksizlerin ekmeÄŸi; kömürsüzlerin kömürü hep bizim; hepimizin derdiydi; adım deliye çıktı. Olsun, önemi yok, belki de ben böyle istedim. Ama ÅŸimdi, benden geriye kalan her güzel ÅŸeyi Allah’a ısmarlıyorum; sizler de beni hayırla Allah’a ısmarlayın, diye dua edince geniÅŸliyorum; o vakit geniÅŸ bir ümmete ait olduÄŸumu hissediyorum. Bundandır; delileri, meczupları çeken, onlara güven telkin eden cami gölgelerine sığınmam. Sakal, yüzük, esans, tespih onlarla birlikte olduÄŸumu göstermek içindir; ben de o geniÅŸ ümmetin içinde… Ne diyeyim… Ancak burada yaÅŸayabiliyorum, ancak burada nefes alabiliyorum. Dünya bize dar edildi; sözümüz deÄŸersizleÅŸtirildi; oturduÄŸumuz masalar boÅŸaldı. Böyle iÅŸte… Biz dellenelim, ama bize herkesin kaçtığı yerde durmak düşer.
Anlıyorum, dedim, ama sen de kahvedeki herkese bulaşma, otur oturduğun yerde. Ne o öyle çay ısmarlamalar, masa masa gezip Sultanlar sürmeler; namazdan çıkan herkesle musafaha edip Allah kabul etsinler. Sana deli demeyip de ne desinler. Üstelik senin deliliğin, deliliğin kendi içine kapalı dünyasına mahkum türden de değil. Ulaştığın her yere, değdiğin herkese istemedikleri, unuttukları, unutmak için bilinçaltının kör kuyularına ittikleri bir şeyleri çıkarıyorsun; çağrılmadığın yerlere bulaşıyorsun; hatıraların zengin çeyiz sandığından bir şeyleri insanlarla bulup buluşturuyorsun.
Onu yaralamaktan korktum, sustum: Her daim içine doğru kanayan bir yaraydı zaten.
Geldiğim bu yer saklanabileceğim bir yer olsun istedim. Bursa büyük şehirdir, beni kim tanır, dedim. Geldim Emir Sultan’ın gölgesine sığındım. Saklanacak, içime dönecektim; yolda olmaktan yorulmuştum.
-Hâlâ kitapla meşgulsün, dedi.
-Hayır… Evet kitap ilgimi çekti. Nasıl söyleyeceÄŸimi bilemiyordum. Parmağındaki akik taÅŸlı gümüş yüzüğe takıldı gözlerim, benimkiyle aynıydı; öd aÄŸacından tespihlerimiz; kaçınsam, uzaklaÅŸsam da sakalıma sürüp durduÄŸu esans…
-Bu kitap seni anlatıyor, deyiverdim. Sonra nedense ürktüm.
-Daha neler, dedi. 1952 yılında basılmış bir kitabın benimle ne ilgisi olabilir.
-Bak, dedim; yazar son bölümde bir anekdot aktarıyor: Arkadaşım, adeti olmamasına karşın bir gün Koza Han’a gitmiş. Birkaç masa ötede oturan dört-beş delikanlıda, onu görünce bir hareketlenme olmuş. Ellerinde bir kitap ona bakıp bakıp fısıldamışlar. Kalkmış, masalarına gidip selamla oturmuş. Çay ısmarlayın bakalım, demiş. Sigara ikram etmiş. Şaşırmışlar. Ne iş, demiş, göz kırparak. Yok bir şey, demişler. Var, var, demiş. Ondan belâ gelmeyeceğini anlayınca, cesaretini toplayan biri: Bu kitap, demiş, diğer arkadaşının elinde duran kitabı alıp ona uzatarak, sizi anlatıyor. Kalakalmış. Ulu Cami’nin etrafında dini kitap, esans, tespih filan satan bir dükkanda bulduk; oldukça da ucuza aldık, demişler. Ama, demiş, beni nerden tanıyorsunuz. Gülüşmüşler, Emir Sultan’ın meczubu çok değildir be abi, demişler. O da kitabın kapağına bakmış, yazarının adı, benimkiyle aynıymış.
-Eee, dedi.
-Dahası var, dedim. Yazarın arkadaşı bu olaydan sonra Bursa’yı terk etmiş. Ve yazar, yazmanın sorumluluğu üzerine derin murakabelere dalmış. Bir daha eline kalem almamış.
-Yani, diye sordu?
Sustum. Sırtım üşümeye başlamıştı. Sandalyenin arkalığına astığım kaban aklıma geldi.
-İkindiyi kaçırmayayım, deyip camiye zor attım kendimi.


























