NECAT VESİLESİ OLARAK HZ. PEYGAMBER
“Birdür ol birliğine şek yok durur
Gerçi yanlış söyleyenler çok durur”
Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i yazmasıyla ilgili bir anekdot anlatılır: Vaizin biri (rivayetlere göre Türk ya da İranlı olabilmektedir) Ulu Cami’de vaaz ederken, Bakara Suresi’nin 285. âyetine atıf yaparak bütün peygamberlerin eşit olduğunu söyler. Cemaat arasında bir rahatsızlık oluşur; caminin imamı olan Süleyman Çelebi de müteessir olur. Bunun üzerine Hz. Peygamberi methetmek üzere oturur, Vesiletü’n-Necat’ı yazar. Aslında Çelebi’nin yaşadığı teessür, tarih boyunca Müslümanların maruz kaldığı bir çatışmayı göstermesi bakımından önemlidir.
Müslümanlar Hicri 1. yüzyıldan sonra farklı kültür ve düşünüş biçimleriyle sert bir şekilde karşılaşmışlardı. Karşılaştıkları kültürlerle aralarında çok temel ayrımlar vardı. Çünkü her kültür; Tanrı, insan ve âlem arasında kurduğu ilişkiye göre bir referans çerçevesi çizer. İnsan daha çok bu referans çerçevesi vasıtasıyla düşünür, akleder. Bu çerçevenin sunduğu ortak payda sayesinde insanlar ortak fikirler, ortak bakış açıları üretirler; bu anlamda kültür, ortak bir hayatın kaynağı haline gelir. Toplumlar arasındaki farkların temeli de referans çerçevelerindeki farklarla ilgilidir. Tanrıyı ve âlemi kavramadaki temel yaklaşımlar nedeniyle oluşan referans çerçevelerinin elbette soru ve sorunları da alabildiğine birbirinden farklıdır.
İlk dönemlerde, imanın yarattığı ateş ve enerjiyle her insana ulaşmak, emaneti onlara ulaştırmak derdinde olan müminler; farklı kültürlerle dolayısıyla, o zamana kadar hiç de üzerinde kafa yormadıkları farklı soru ve sorunlarla karşılaştılar. Örneğin beden-ruh ayrılığı, ru’yet meselesi, fena -beka fikri ve logos gibi. Sorular ve sorunlar müminlerin özgül problemleri değildi; ancak bu yabancı sorulara Kur’an ‘yeteri kadar’ kaynaklık etmeyince, cevaplar bulmak umuduyla soruyu üreten kültürel sistemlerin kaynaklarına dönmek zorunda kaldılar; fakat soruların önemli bir kısmı, sadece yerli dilde kavramlar uydurularak aşılmaya çalışıldı.
Karşılaşılan yabancı sorular kadar, kültürler arası rekabet de başka bir problemdi. Zira kadîm Hint, Yunan, İran ve Mısır kültürleri, binlerce yıllık tarihsel derinliğe ve baş döndürücü bir birikime sahiptiler. Bu kadîm birikimler Ortadoğu’da bir ‘kültür havuzu’ meydana getirmişti. İlk dönem Müslümanlarının, bu ortak düşünüşün ürettiği problemler ve seçimler karşısında, öyle bir çarpılma yaşadılar ki; Hermes, Aristo, Zerdüşt ve Buda gibi kimi şahsiyetlerin peygamber olabileceklerini bile düşündüler.
İlk dönem Müslümanları açısından bu karşılaşmaların bir travma yarattığını, ya da en hafifinden bir şok yarattığını söyleyebiliriz. Kelam okullarının kurulma gayelerini hatırlarsak yaşanan sarsılmayı daha iyi anlayabiliriz. Çünkü sorular, sorunlar aciliyet kesbediyordu; yeni yeni kurulmaya başlamış Müslüman toplum, ivedilikle bu yabancı sorular ve sorunlar karşısında aydınlatılmalıydı. Zaten bir yandan da Hz. Peygamberin vefatının hemen akabinde başlamış siyasal sorunlar Müslümanların başını ağrıtıyordu. Gerçi Cahiliye geleneği bir takım sorunlar için referans çerçevesi sunsa da yeterli değildi. Çünkü siyasal çatışmalar beraberinde imamet, büyük günah, vaad ve vaid, cebir gibi kimi müşkülleri doğurmuştu.
Diğer yandan Yahudi ve Hıristiyanların din anlatıları da aynı ‘hikemî havuz’dan beslenerek gaybî konularda, hatta Tanrının mahiyeti ve sıfatları konusunda birçok bilgiye sahip olduğu iddiasındaydı. Dahası Yahudilerin peygamberi Tanrıyla mülaki olmuştu. Hz. Yakup Tanrıyla güreş tutup onu yenmiş bir kahramandı. Hıristiyanlarınkiyse serapa Tanrıydı. Hatta havariler bile ölüleri diriltmek; körleri ve sağırları iyileştirmek gibi meziyetlere sahiptiler. İman ateşiyle yanan Bedevi, bu ‘havuz’ karşısında kendini çıplak, dininiyse alabildiğine yalın buldu; peygamberi de bir beşerdi; İbn-i Haldun’dan ilhamla söylersek, kabilelerden bir toplum/millet yaratma ve bizzat Kur’an’ın kendisi dışında mucize de göstermemişti.
“Mustafâ rûhını evvel kıldı var
Sevdi anı ol kerîm ü girdigâr”
Kültürler arası rekabet sonraki yıllarda öylesine belirleyici oldu ki, neredeyse siyer, şemail, tabakat, makalat literatürü hep bu rekabetin gölgesinde gelişti. Söz konusu gelişme, edebiyat açısından bakıldığında kendini en bariz bir biçimde; esmâ-i nebî, miraçname, gazavât-ı nebî, hilye, hicretü’n-nebî, şefaatname, ahlâku’n-nebî, mevlid, mucizât-ı nebî, kırk hadis gibi türlerde gösterdi.
Bu yazıda bizi ilgilendiren genelde mevlid türü, özelde de Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ıdır. Hz. Peygamberin sıfatlarını anmak, Onu methederek tarif etmek ve şefaatini ummak üzere kaleme alınan Vesiletü’n-Necat’ın yaslandığı düşünsel zemin kuşkusuz tasavvuftur; özellikle de tasavvufun ilkelerinden biri olan Nûr-ı Muhammedî fikridir. Hz. Peygamberin doğmadan önce bir varlığı bulunduğu ve bu varlığın kadîm olduğu fikrinin ifadesi olan nûr teorisine göre; hiçbir şey yaratılmamışken O vardır ve yaratılan bütün hakikatler Ondan neşet etmiştir. Her şey, Allah’ın Hz. Peygambere duyduğu sevgi sebebiyle yaratılmıştır. Bütün âlem bu sevginin tecellisi olarak Ondan ve Onun içindir. Mutlak Varlık’ın taayyün ettiği ilk mertebedir. Dolayısıyla Nûr-ı Muhammedî bütün hakikatlerden önce gelmektedir. Yaratılışın vasıtası ve sebebi olan nûrun bir diğer adı da Ebu’l-ervâh’tır. Ruhların babası olan bu ilk ruh elbette Hz. Peygamberin ruhudur. Bu fikir nebilerin ve velilerin hiyerarşik bir şekilde sıralanmasını da mümkün kılar ve hepsi Son Nebide toplanır. Zaten Çelebi’yi mevlid yazmak üzere harekete geçiren saik de sözünü ettiğimiz hiyerarşik sıralamadır.
Yaratılışı aşk ilişkisi olarak açıklayanca, Hz. Peygamberi de habîbullah, mahbûb-ı kibriyâ olarak nitelemek mümkün olmaktadır. Vesiletü’n-Necât yazarının hazır olarak bulduğu bu tasavvufi arka plan, sözünü ettiğimiz farklı kültürlerle rekabet içinde ortaya çıkmıştır. Bu tasavvufi arka plan, Hz. Peygamberi, insan oluşun ontolojik merkezine yerleştirip her kapıyı Onun eliyle açmaktadır: Âdem’e izzet tâcı onun varlığı nedeniyle inmiştir (79).* Âdemin tövbesi onun vesilesiyle kabul olunmuştur (83). Nuh garktan onun sayesinde kurtulmuştur (84). İsa’nın ölmeyip göğe yükselmesi ona ümmet olmak içindir (85). Musa’nın asası onun izzetiyle ejderha olmuştur (86). İbrahim onun ceddi olduğu için nâr cennet kılınmıştır (87).
Allah âlemi Âdemle müzeyyen kılar (128) ve onun alnına Mustafâ’nın nûrunu koyar (130). Nesiller boyu peygamberler aracılığıyla taşınan nûr, sonunda son peygamber Hz. Muhammede aktarılır (146). Hz. Peygamber henüz doğmadan çok alâmetler belirir (153). Özü, cümle usûllerden usûl olan Rasûl’ün doğumu (187) âlemlere rahmettir (195). Doğum öncesi, doğumu ve sonrası birçok mucizelerle anlatılan Hz. Peygamberin gövdesi baştan ayağa nûrdur ve gölgesi yoktur (312). Bir bölük bulut her daim başı üzre gölgelik yapar (315). Önünü nasıl görüyorsa arkasını da aynıyla görür (319). Dudağını oynatınca ay ve güneş de depreşir (326). Geceleyin yere iğne düşse, inci dişlerinin ışığından bulunur (327). Dilinin mucizesi de, kimim ben diye kime sorsa, sen peygambersin demeleridir (328). Yetmiş bin hicabı geçip (399) O ulu Hazrete varır (401). O Padişah, harfsiz, sözsüz ve sessiz olarak Mustafâ’ya hitap eder (403). Mustafâ, Hakkı keyfiyet ve kemiyetten uzak olarak görür (404).
“Her kim ana irdi irdi Tanrıya
Tanrı didârını gördi bi-riyâ”
Nûr-ı Muhammedî teorisinin yanında; miraçta Allah’la mülaki olmak dâhil her türlü mucize ve harikalar sönük kaldığı için, Mevlid üzerinden olağanüstülüklerin daha fazla izini sürmenin bir anlamı yoktur. Burada vahim olan; böylesi bir peygamber tasavvurunun, peygamberi örnek almayı imkânsızlaştırması; insanı, ‘ben kimim, O kim’ dedirtecek kadar tuhaf bir hiçliğe indirgemesi ve İlahi yasaları anlama sorumluluğundan uzaklaştırması yanında, dayandığı ruh-beden ayrımı sayesinde, ruh üzerinden ezelîlik ve ebedîlik arayışına girilmesidir. Açıktır ki bu arayış, yarı-tanrısallık arayışıdır. Şöyle ki; esasen Platon’a borçlu olduğumuz ruh fikrine Müslümanlar tanrısal bir ezelîlik atfetmemekle birlikte, Allah’ın ilk önce yarattığı şey diye niteleyerek ‘öncelik’ bahşetmektedirler. Bu öncelikle beraber ‘elest bezm’inde yaratılan ruh, artık bir daha ölmeyecek ve sonsuzca yaşayacaktır. ‘Mebde’e ilişkin sorunu aşmak için sufiler, Araf Sûresi’nin 172. âyetine yönelmişler ve ilk kez Cüneyd söz konusu âyeti, bugün yaygın olarak bilinen sembolik anlamıyla tefsir etmiştir. Zünnun’un ‘şimdi bile hâlâ kulaklarımdadır’ diyerek hiç unutmadığı misakın, bazı ârifler öncesini dahi hatırlarlar. Düalistlerin nurun zulmetten kurtulması fikriyle paralellik arz eden misak; ruhun bedenden kurtulması, yani insanın başlangıcına, olmadan önceki haline dönmesi gerektiğini fısıldar. Çünkü ruh, düşüş anında feleklere uğrayarak düşer, düştükçe kirlenir; bu anlamda beden dünyaya aittir, yani düşüktür, kirlidir; bir an önce beden kafesindeki ruh, mahpusluğuna, sürgünlüğüne son verip geldiği yere, temizlene temizlene yükselmelidir. Bu anlamda yükseliş, insanın kendi hakikatiyle özdeşleşmesidir. İbnü’l-Arabî’nin terimleriyle söylersek, bu özdeşleşme, sonuçta her bir kulun ibadet ettiği kendi ‘rabb-ı has’ıyla, yani onun Tanrı’dan payı olan özel rabbiyle hemhal olmasıdır.
Yukarıda, yaratılışın aşkla açıklanmasının kültürel rekabet bakımından her kapıyı açtığını söylemiştik. Aslında, kendilerine ‘muhakkik’ de diyen bir kesim; kendisi için ezelîliği ve ebedîliği ararken ya da yükselişinde insanî niteliklerinden sıyrılıp tanrısal nitelikleri kuşanmaya azmederken, sürekli olarak böylesi kapıları, ruhsatları peygamberler, özellikle de Hz. Peygamber eliyle açmayı denemişlerdir ve denemektedirler. Çünkü bu kapıdan geçmek birçok vaadin tahakkuku demektir; örneğin kul Hak için aynayken, Hak kulun gözü olabilmektedir; Tanrı’ya doğru olan yükseliş bu merhaleden sonra Tanrı’yla ve Tanrı’dadır.
Kutub, gavs, havass; bunların yetmediği yerde kutupların kutbu, gavsların gavsı, havassın havassı olarak bir bir, peygamberler eliyle açtırdıkları kapıdan girdikten; peygamberlere birçok mucizeler, olağanüstülükler, harikalıklar atfetmekle kalmayıp bunların aynısını sadece adını değiştirerek kendilerine tahvil ettikten sonra, veliliğin nebiliğe üstünlüğünü tartışmaya açabilmişlerdir. Sonra da peygamberler arası kurdukları hiyerarşik sıralamaya koşut olarak, kendilerini ve insanları da sıralayabilmektedirler. İlk önce Hz. Peygamberin nûrunun yaratıldığını iddia edenler, bu nûru ezel ve ebedle tavsif edip velayet-nübüvvet kanalını kurarak ezeli-ebedi, nefsleri için tevarüs edebilmektedirler.
Her öğreti kendi içinde mantıksal tutarlılığa sahiptir; onun içinden baktığınızda herhangi bir çelişki bulamazsınız. Klasik dönem tasavvufu, muhakkiklerin elinde felsefe ve kelamı da yedeğine almış; bu yolla metafizik adıyla bilimsel bir çerçeveye kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bir bilim dalının teşekkülü için gereken bütün bileşenlerin inceden inceye hesaplanıp işlendiği bu metafizik biliminde yarı-tanrısallık arayışı dediğimiz olgu da ‘mantıklı’ ve ‘meşrudur’. Ancak burada önemli olan öğretinin kapalı döngüsü içinde mantıksal görünen doğruların Allah’ın Hak olarak vaz ettikleriyle çelişip çelişmediğidir.
“Ger dilersiz bulasız oddan necât
Işk ile derd ile aydun es-salât”
Hz. Peygamber, -vesile kelimesinin bütün olumsuz çağrışımlarına rağmen- elbette bir necat vesilesidir. Ancak onun insanlık için müjdelediği necat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’an, sonra da hayata aktardığı pratiklerle oluşturduğu sünnettir. Allah’ın ve meleklerin salât ettiği bir peygamberin ümmetine bugün düşen görev; bu bağlamda salât kelimesinin anlamına uygun bir biçimde, Onun ortaya koyduğu ‘dava’sına destek vermek, arka çıkmak, bir kaleyi savunur gibi savunmaktır. Çünkü böylesi bir savunu, Hz. Peygamber sonrası müminlere kalan emanetin hem taşınması hem de başka insanlara ulaştırılması sorumluluğunun gereğidir.
Tanrıyla insan arasındaki aracı şahsiyetleri hep tabiatüstü varlıklar olarak telakki eden müşrikler, sahip oldukları binlerce yıllık dinsel bilgileri nedeniyle Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul edememişti. Çünkü Onu da kendileri gibi bir beşer olarak görüyorlardı. İronik olarak bu, zaten gerçeğin ta kendisiydi; ama Cahiliye, bir beşer aracılığıyla bildirilecek bir hakikate, değil iman etmek, ancak küçümseyici bir nazarla bakabilirdi. Bu itibarla onlar, Hz. Peygamberin getirdiği necat vesilesinin farkında bile olamadılar.
Delâil, hasais, hilye, şemail ve mevlid gibi eserlerin Hz. Peygamberin üzerine yıktığı binlerce yıllık ‘yük’; bizi peygamberlerin örnekliğinden ve önderliğinden uzaklaştırmaktadır. Bu uzaklaşma hatta bu tenzih de insanı ister istemez aracılar ve vesileler aramaya itmektedir. Zira yarı-tanrı olarak peygamber tasavvuruyla ve bu tasavvurdan beslenen gavsların gavsıyla ‘sıradan insan’, müptedi arasındaki uçurum ancak aracılarla, şefaatçilerle kapanabilmektedir. Delâil, hasais, hilye, şemail ve mevlid gibi eserler de bu bağlamda böylesi bir işlevi üstlenmektedir.
*Yazımızda kullandığımız beyit numaraları, kaynakçada zikrettiğimiz Mevlid metninden alınmıştır.
Kaynakça:
Abdullah Kartal, İlâhî İsimler Teorisi, Hayykitap Yay., İstanbul 2009.
Ebu’l-Alâ Afîfî, İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler, (çev. Ekrem Demirli), İz Yay., İstanbul 2000.
Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, Kabalcı Yay., İstanbul 2009.
Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, (çev. Alparslan Açıkgenç), Ankara Okulu Yay., Ankara 2003.
Muhammed Âbid el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, (çev. B. Köroğlu, H. Hacak, E. Demirli), Kitabevi Yay., İstanbul 2001.
Mustafa İslâmoğlu, Üç Muhammed, Düşün Yay., İstanbul 2009.
Neclâ Pekolcay, Mevlid, Dergah Yay., 1980.














