Daha çok görsel sanatlar için kullanılan bu ifade, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra cinselliğin/erotizmin edebiyatı da kuşatmasıyla birlikte, genelleşerek tüm sanatlar için kullanılır oldu. Modernizmin, tanrıyı öldürüp her şeyi mubahlaştırmasının burada payının büyük olduğunu biliyoruz. Her şeyin görece bir anlam ifade ettiği bu anlayıştan ahlak da kendi nasibini aldı ve ahlakî ilkeler görece bir anlam ifade etmeye başladı. Sahne dışında, toplum tarafından ‘ayıp’ kabul edilen bir edim; artistin ‘sahnedeki’ rolüne dönüştüğünde, sanatsal bir imge olarak kabul edilebilir oldu.
Bu olgu genellikle, yaşananların ya da anlatılanların ‘gerçek’ olmadığı; her şeyin ‘rol icabı’ yapıldığı şeklinde açıklandı. Zaten sanat da nihayetinde ‘kurmaca’; gerçeği sadece yansılayan bir ifade biçimiydi.
Aslında sanatın son çözümlemede yalanlanmasından öte, sorun insana ‘şeref’ bahşeden temellerin yıkılmaya çalışılmasıdır. Bu çabayla birlikte ahlak ile yaratılış arasındaki bağ berhava edilmiş; ‘insanî’ nitelikler sorgulanmaya başlanmıştır. İnsan, bu bağsızlığın/yüksüzlüğün getirdiği özgürlük/özerklik sayesinde, hangi kişisel ilkeleri ve özel hakikatleri benimsediğinin çok da önemli olmadığı bireysel bir varolma alanını kendisi için açmıştır. Ahlaklı olma, ahlakî davranma, sözünü ettiğimiz bağsızlık/yüksüzlükle birlikte, bir ödev, sorumluluk olmaktan çıkmış, olumsal bir niteliğe bürünmüştür.
Ahlakın olumsallaşmasıyla birlikte, insanı bağlayan, sınırlayan zorunlu ilkeler iptal edilmiş, sanatçı da özgür alan içinde icra-ı sanat eylemeye başlamıştır. Böylesi bir anlayışla biçimlenen sanat; tabuları yıkan, kurallara başkaldıran, otosansürü kaldıran, itiraf eden, örtüleri açan, gizlenmesi gerekeni aşikâr eden gibi kimi fiyakalı nitelemelerle anılır oldu. Sanatın işlediği konuyu meşrulaştırdığını ve normalleştirdiğini göz önüne alırsak, bu nitelemelerle nasıl bir tuzakla karşı karşıya kaldığımızı daha iyi anlayabiliriz. Ahlakın göreceliği ve olumsallığı anlayışı üzerine bina edilen ayıpsız ve utanmasız sanatın, insana neyi, nasıl, ne şekilde sunduğu; böylelikle neleri meşrulaştırmaya çalıştığını anlamaya çalışmak ahlaklı olmanın bir gereğidir. Çünkü, yazımızın başında sözünü ettiğimiz rol icabı önümüze getirilenleri, ancak ahlakî bir çerçeve içinde değerlendirebiliriz.
Hasan Bülent Kahraman’ın, Cinsellik Görsellik Pornografi (Agorakitaplığı, 2005) adlı kitabında; “Peki o zaman nasıl oldu da erotizm sanatı böylesine kuşattı?” sorusu bu bağlamda önemlidir. “Bu oluşumun arkasında, cinselliğin toplumsal bir içerik kazanması, belli cinsel tavır ve tutumların toplumsal alanda ifade edilen bireysel bir ‘hak’ haline getirilmek istenmesi yatıyor,” saptamasına rağmen yine de şu soruyu sormadan edemez: “Bunlar gerçek ama hâlâ ortada bir soru var: ‘yüksek sanat’ bütün bunlara niye bulaştı, niye cinsellik, erotizm bugün onun temel motifini oluşturuyor?”
O, sorduğu soruya dört temel cevap verir. Özellikle dördüncü cevabı önemlidir: “sanatın, ele aldığı gizli ve yasak şeyi meşrulaştırmasıdır. Cinselliği içeren sanat, başka bir alanda bakılması, görülmesi yasak olanı kaygısızca insanın önüne getirir, insan da çekinmeden ve hatta bir ‘paye kazanarak’ bakar ona. Sanatta ayıp olmaz lafının asıl anlamı budur.”
İnanıyoruz ki, insanın hayatı bir bütündür; iş hayatı, aile hayatı, sanat hayatı gibi şubelere ayrılamaz. Ve insan bir ‘ömür’ olarak yaşadığı ‘bütün’den sorumludur. Ahlaklı olmak, kötüyü-çirkini örtmek; iyiyi-güzeli yaymak onun sorumlu tutulduğu ilkelerdir. Bu ilkelerin ‘sahne’ içinde bir anlamı, ‘sahne’ dışında başka bir anlamı yoktur.


























