ŞEHİR MEDENİYET KÜLTÜR RETORİĞİ

     İnsanın anlamak, incelemek, tanımak istediğiyle arasına derin bir mesafe koyması; onunla özne-nesne ilişkisi kurması gerektiği şeklindeki akademik varsayım, tuhaf bir şekilde aydınları, sanatçıları da sarmış durumdadır. Tuhaflık özellikle şehir, medeniyet, kültür gibi olgulardan söz ederken kendini bariz bir biçimde göstermektedir. Bu olgulardan söz ederken birçok aydın sanki şehirde yaşamıyormuş, medeniyet ve kültüre kendisi de katkı sağlamıyormuş gibi dışarıdan, mesafeli, profesyonel bir tavır sergilemektedir. Serinkanlı olabilmek, konun etkisinden uzaklaşabilmek için belki gerekli olabilecek mesafeye, bir de profesyonel tavır eklenince ortaya ironik bir durum çıkmaktadır. Şehir, medeniyet, kültür insanın kendi elleriyle yapıp ettiği bir şey olmaktan çıkıp tersine bir işleyişle onlar; insanı etkileyen, inşa eden failler olmaktadırlar.

     Eşyanın, insan bilincini belirlediği şeklindeki materyalist yaklaşımın etkilediği bu algıda insan meful bir konumdadır. Yaşamı boyunca ilişki içinde olduğu eşya daima insanı belirler, değiştirir, dönüştürür. Tabii ki bu meful pozisyon, insana da bir masumiyet bağışlar. Çünkü o, eşyanın cebri altındadır; eşya onun zihnini belirler; o da bu belirlenimler altında yeni şeyler üretir.

     Müslümanlar açısından bakıldığında bu yaklaşımın anlaşılabilir tarafları vardır. ModernleÅŸmenin en keskin ve sert biçimine maruz kalmış olan Müslümanlar, uzun bir süre neyle yüz yüze geldiklerini anlayamamışlardır. Kendilerini tanımladıkları, tutundukları, baÄŸlandıkları her ne varsa hemen hepsinin kısa bir zamanda ellerinden alınmasıyla birlikte çırılçıplak kalmışlardır. Seçkinlerin bir proje olarak tabana yaydıkları modernleÅŸme karşısında yaÅŸanan ÅŸok, teknoloji-ahlak baÄŸlamında yapılan tartışmalarla aşılmaya çalışılırken; modernizmin sunduÄŸu olanaklar zaten birer nimet olarak insanların hayatına girmeye baÅŸlamıştı bile. Bir yandan nimetler hayatı kolaylaÅŸtıran, refahı yükselten araçlar olarak deÄŸerlendirilip hüsnükabul ile karşılanırken; diÄŸer yandan modern olana karşı ‘fikrî’ direniÅŸ sürdürülmeye çalışıldı. Ancak bu geliÅŸmeler Müslümanların bilinçlerinde derin bir yarılmaya neden oldu; kendilerini hiçbir zaman modern olarak kabul etmediler; oldukça zayıf argümanlarla modernizmi eleÅŸtiriye tabi tuttular. Modernizmle birlikte yaÅŸadıkları köksüzlüğü, baÄŸsızlığı; icat ettikleri ‘mükemmel bir geçmiÅŸ’le aÅŸmayı denediler. Dahası bu mükemmel geçmiÅŸ kurgusuyla zaten zayıf olan argümanlarını da güçlendireceklerini varsaydılar. Tabii ki bu durum geleneÄŸin keÅŸfiyle sonuçlandı.

     Mükemmel bir geçmiş olarak gelenek, hem sığınılacak bir melce, hem de Müslümanların kendilerini ifade edebildikleri bir zemin sağlamış oldu. Modern olanın ellerinden aldığı her şeyi gelenek cömertçe sunuyordu: iyi ve güzel şeyleri; el değmemiş hatıraları saklayan çeyiz sandığı gibi. Mimarinin, musikinin, edebiyatın en güzel eserleri; ahlakın, adaletin, hukukun en güzel timsalleri hep orada, kullanıma hazır bekliyordu.

     Mükemmel bir geçmiÅŸin, daima ‘mükemmel bir gelecek’ fikrini de doÄŸurup beslediÄŸini söylemeye bile gerek yok. Gelenekte örneklerini gördüğümüz her güzelliÄŸi, gelecek güzel günlere de taşıyabilirdik. Bugünü, bugün ortaya konanları toptan kötü, deÄŸersiz gösteren bu kötücül bakış açısı, az önce andığımız bilinç yarılmasının da temel nedenlerinden biridir.

     Müslümanların yakın tarihimizde şehir, medeniyet, kültür gibi konuları daima kendilerini dışlaştırarak, bir kenara ayırarak ele alışlarında; şehir yaşamından söz ederken hep şikayetçi bir üslup kullanmalarında, entropik bakış açısı ve elbette buna bağlı olarak yaşanan bilinç yarılması etkili olmuştur. Betonlaşmadan, asfalttan, otomobilden şikayet edip atalarımızın evlerini bir ömürlük ahşap malzemeden yaptığından, evlerin, sokakların önce insan gözetilerek konumlandırıldığından söz ederken; hiçbirimiz ahşap evler yapmayı göze alamadık. Bu göze alamayış geçmişin güzelliğinden söz etmeyi sadece romantikleştirdi ve şimdiden, şimdinin sorunlarından da kaçışı sağladı. Dahası şimdiyi değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik bir tutum almaya, sorumlulukları kuşanmaya dönüşmediği için de gelenek vurguları retorikleşti.

     Bunun en güzel örneÄŸi İslam’ın bir ÅŸehir dini olduÄŸu, zaten ÅŸehir demek olan Medine’de kök saldığı ve medeniyetin de medine demek olduÄŸu ÅŸeklindeki totolojidir. Elbette Medine ile medeniyet arasında kurulan münasebetinde bir yanlışlık yok. Ancak bu bakıştaki temel sorun; oldukça modern olan gelenek ve medeniyet kavramlarıyla uzun bir geçmiÅŸin totalize edilmesidir. Bu totalizasyonla birlikte bir yandan uzun geçmiÅŸimiz aklanıp paklanırken diÄŸer yandan bugüne ait her ne varsa kötü, deÄŸersiz addedilmektedir. Bugün yaÅŸayanları elinden iyi, güzel hiçbir ÅŸey gelmez insanlar mesabesine indirgeyen gelenek ve medeniyet merkezli bakış açısı, aslında insanlardan kimi sorumlulukları da düşürmektedir. Adaleti, ahlakı hayatının her anına yayma sorumluluÄŸundaki insan, böylece tasarı ve tasavvurlarını mükemmel bir geleceÄŸe erteleyebilmektedir. Çünkü o; ne Selimiye benzeri bir cami tasarlayabilir, ne Itrî gibi besteler yapabilir, ne de Fuzulî gibi ÅŸiirler yazabilir. Aslında burada daha da vahim olan, entropik bakışın İslam’ın ilk otuz yılda yarattığı müthiÅŸ enerjiyi; Hz. Peygamberin ve sahabenin ulaÅŸabildikleri her yere avuçlarında bir ateÅŸ gibi taşıdıkları ışığı örtmesi, hatta söndürmesidir. Zira modernizm karşısında yaÅŸanan travmayı atlatmak üzere geriye dönerek kurgulanan medeniyet ve gelenek tasarımıyla Müslümanların bindörtyüz yılı aÅŸan tarihsel birikimi bütün yükleriyle birlikte Medine’ye yıkılmaktadır.

     Medine her türlü tasarıma, tasavvura, ideolojiye en azından meşruiyet için bile olsa, bitmez tükenmez bir pınar olarak kaynaklık etmektedir. Zemzem pınarlarından beslenen gelenek, medeniyet tasarımları aslında bizler için birer kültürel çerçeve kurmaktadır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus sahip olduğumuz kültürel çerçevenin aklımız için hazırlanmış, kodlanmış veriler sunmasıdır. Akıl, bu çerçevede saatin tik-takları gibi şaşmaz bir düzen içinde işler. Çoğunlukla sahip olduğu çerçevenin sorunlarını, yanlışlarını, açmazlarını görmez, göremez. Zira akıl, kültürel çerçevelerin sunduğu referans sistemi sayesinde çalışır; bu rutin de onun sahip olduğu kültürel çerçevenin meselelerini düşünmesini engeller. Çünkü akıl, sahip olduğu kültürel çerçeve vasıtasıyla çalışır ve üreterek ona katkı sağlar. Doğal olarak kültürel çerçeveler, bir anlamda içinde ve vasıtasıyla doğup beslendikleri havzanın dünyaya, kainata, insana bakışının eseridir. Bu bağlamda gelenek, medeniyet gibi olgular, kültürel bir çerçevenin kurulmasında vazgeçilmez önemdedirler. Tanrı, âlem, insan hakkında da bir tasavvura sahip olan kültürel çerçeveler, kurdukları referans sistemiyle retlerini ve kabullerini belirlerler. Böylelikle meşruiyetin kaynağına dönüşürler.

     Müslümanların kurdukları ya da kendileÅŸtirdikleri kültürel çerçeveler zorunlu olarak Medine kaynaklı olmak durumundadır demiÅŸtik; zaten aksi düşünülemez bile. Bu zorunluluk nedeniyle içine aldığı; yani onayladığı ve reddettiÄŸi her ÅŸey de elbette dinî olmaktadır. Bu noktada kültürel çerçeveler bir cebir uygular; dinî olmaklığı bakımından yapılanlar veya yapılmayanlar meÅŸrudur. Dahası bunları ortaya koyanlar da aynı nedenlerden dolayı örnek insanlardır. Yazımız baÄŸlamında modernleÅŸme karşısında tutamaklarını kaybeden Müslümanların, geriye dönerek kurdukları gelenek, medeniyet tasavvurları; her daim İslam’la, Hz. Peygamberin sünnetiyle iliÅŸkilendirilmeye çalışılmıştır. Camilerin kubbeleri, arabesk süslemeler sonsuzluk duygusuyla; ÅŸehirlerin cami etrafında dairesel olarak kurulması zaman anlayışıyla, avlular evin harîmliliÄŸiyle iliÅŸkilendirilmiÅŸtir. Elbette bunlar doÄŸrudur, her dinî hassasiyet kendi estetiÄŸini de belirler. Ancak bu bakış açısı daima kültürler arası çatışmayı, etkiyi, tepkiyi es geçerek; sahip olduÄŸu estetik duyguyu bizatihi kendi dinamiklerinden ürettiÄŸini iddia eder. DoÄŸrusu bunu da önemsemiyoruz; buradaki asıl problem gelenek içinde üretilen ve medeniyet olarak totalize edilen koca bir bünyenin mistifiye edilerek, insan elinden çıkma hüviyetinin silinmesidir. İslam sanatı, İslam estetiÄŸi, İslam medeniyeti, İslam ÅŸehri.. gibi baÅŸlıklar altında yazılan eserlerin neredeyse tamamında böylesine mistifiye edici bir üslup kullanılmaktadır. İnsan elinden çıkan, insana ait bir verim olan ve medeniyetin göstergesi olarak zikredilen her ne varsa, genellikle metafizik bir dil kullanılarak ve ontikleÅŸtirilerek anlatılmaktadır.

     İnsanın etkilediÄŸi, insanı etkileyen bir süreç olarak kültür, dünyaya ait olmaktan çıkınca ve insanla kültür arasındaki korelasyon daha çok metafizikle kültür arasında kurulunca doÄŸrusu bir akıl tutulması yaÅŸamamak olası deÄŸil. Daha önce de deÄŸindiÄŸimiz gibi camideki en mükemmel örnek Selimiye olunca; Selimiye dolayımıyla kurulan her türlü estetik algı da mutlaklık kazanmaktadır. Artık bu noktadan sonra hiç kimse, cami duvarlarında boÅŸluk bırakılmamacasına doldurulan kaligrafiyle ikonografi arasında bir iliÅŸki olup olmadığını tartışamaz hale gelmektedir. Yine cami duvarlarında Kâbe’nin, gülün, lalenin oldukça gerçekçi bir biçimde resmedilmesinde de suret yasağı tartışmaları görmezden gelinebilmektedir. Dört halifenin, bazı yerlerde de ehl-i beyte kadar uzanan özel isimlerin ser levhalar halinde duvarları süslemesi de, Allah ve Hz. Peygamber lafızlarının yer almasından dolayı sukutla karşılanmaktadır. Benzer bir biçimde musiki yasağı, kadın sesinin haramlığına; Divan Edebiyatını saran fâhiÅŸ mazmunlar, bâtınî anlamlara irca edilerek aşılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu itirazları bir ‘Kadızâde Kafası’nın nobranlığına, hoyratlığına yorarak aÅŸabiliriz, reddedebiliriz. Ancak aklın, sahip olduÄŸu kültürel çerçevenin meseleleri üzerine düşünemediÄŸini, çünkü ancak onun sayesinde çalışabildiÄŸini söylemiÅŸtik. Bu nedenle sahip olduÄŸumuz kültürel çerçevenin meseleleri üzerine düşünebilmek için baÅŸka bir çerçeveye ihtiyacımız olduÄŸu, ancak baÅŸka bir yerden bakarak meselelerimiz üzerine düşünebileceÄŸimiz de açıktır.

     Yazımız boyunca vurgulamaya çalıştığımız gibi gelenek ve medeniyet merkezli bakış açısının temel problemi; kurduÄŸu tasavvurun özgül olarak İslam’dan beslendiÄŸini varsaymasıdır; sanki baÅŸka türlüsü düşünülemez, baÅŸka tasavvurlar kurulamaz gibi. Oysa unutulmamalıdır ki, gelenek, medeniyet merkezli bu bakış açısının kalkış noktası, modernizm karşısında yaÅŸanan travmadır. Gelenek ve medeniyet olgularının kendileri modern oldukları için kavramsallaÅŸtırılmaları da moderndir. Dahası, gelenek ve medeniyet modern problematiklerdir, yani gelenek ve medeniyet bizatihi moderndir; modern-öncesi dönemde, gelenek ve medeniyet ne kavram olarak ne de problem olarak kaynaklarımızda kesinlikle yer almaz.

       Kendini modernin karşısında konumlandırdığından, ona karşı direnebilmek tutunabilmek, dayanaklar oluÅŸturabilmek için kurduÄŸu mükemmel geçmiÅŸi yüceltmek; atalarının ortaya koyduÄŸu nadide eserleri öne çıkararak, modernlerin ortaya koyduklarını deÄŸersizleÅŸtirmeye çalışmak; böylelikle mükemmel bir geleceÄŸin kendilerini beklediÄŸini ihsas ettirmek aslında bir retorikten ibarettir. Gelenek ve medeniyet esaslı bakış açısı geçmiÅŸi mitleÅŸtirmek pahasına, kullandığı kavramları metafizik anlamlarla doldurduÄŸu için, bugün kendisi de geçmiÅŸinin altında ezilmektedir. Bu geçmiÅŸin inÅŸasında, cami yapılacak yerlerin tayininde görülen rüyaların belirleyiciliÄŸinden tutun da, Hızır’ın çeÅŸitli ÅŸekillerdeki inayet ve yardımlarına, mimarların ruhaniyetlerine, hatta banilerin evliyalığına kadar birçok mitik aktöre rol verilmektedir.

     Mitik aktörlerin baÅŸrol oynadığı bu mükemmel geçmiÅŸ; modern olanın, yani bir anlamda betonların, asfaltların, otomobillerin, cep telefonlarının, internetin ifsadı arasında giderek retorikleÅŸmektedir. Bunca mefsedet arasında bugünü anlamak da olası deÄŸildir; bugüne karşı hep bir yabancı tiradı sergilenmekte; umutlar, hayaller hep mükemmel bir gelecek için tehir edilmektedir. Hz. Peygamberin önderliÄŸinde, sahabe çağında ortaya konan Tevhid ve adalet çaÄŸrısı, ulaÅŸabildiÄŸi her kültürel çerçeveyi neshedip Allah’ın hidayetiyle yeniden tanımlanırken, öncelikle görünür ve görünmez tanrılara karşı insanları özgürleÅŸtirmiÅŸti. Onlar için mescidin anlamı, ÅŸirk pisliÄŸinden temizlenmiÅŸ toprak parçasıydı. Tıpkı Hz. İsa’nın Tapınağı bu pisliklerden temizlemesi gibi, mademki Kâbe de kudsîydi, o da pislikten temizlenmeliydi. Bu çaÄŸrı onlar için Allah’la yaptıkları misakın bir gereÄŸiydi; onlar ne geçmiÅŸ güzel günlerle övünmeyi, ne de gelecek güzel günlerle avunmayı seçtiler; sadece yüklendikleri emanetin sorumluluÄŸunun peÅŸindeydiler.

     Geçmiş, en azından ibretlik bir numune olması bakımından önemlidir. Yapılması gereken açıktır: madem ki mükemmel bir geçmişe sahibiz; o halde, geçmişi sadece estetik duygumuzun tatminine yönelik bir retoriğe dönüştürmeden, oradan tevarüs edileceklerimizle bugün çokça şikayetçi olduğumuz modern hayatımızı değiştirip dönüştürmektir. Bu yapılmadığı takdirde ortaya iki sonuç çıkmaktadır: ya şikayetlerimizde samimi değilizdir; -ahşap evler yapmayışımız gibi- ya da ikiyüz yılı aşan modern tarihimizin de, artık bir gelenek oluşturduğunu, ama bizim hâlâ modern karşısında söyleyecek sözümüz olmadığıdır; -modernliğin bize sunduğu her türlü nimeti kemal-i afiyetle tüketmemiz gibi.-

     Bu bakımdan hiçbir kültürel çerçeve insana bugününü unutturmamalıdır; zira insan, ancak ömrü boyunca yaptıklarından sorumludur. GeçmiÅŸ, insan için her zaman atalarının esatirine dönüşme tehlikesini mündemiçtir. Dolayısıyla insanlar için her zaman güçlü bir birikim ve korunaklı, muhkem sığınaklar sunar. Teyakkuz halinde olmayan bir aklın munisçe teslim olabileceÄŸi bu temerküz etmiÅŸ geçmiÅŸten beslenebilmek için Hidayet’e, Furkan’a, muhakeme ve temyiz gücüne ihtiyaç vardır. Mükemmel bir geçmiÅŸ nasıl insanı kurtaramazsa, mükemmel bir gelecek de bu bakımdan insanı kurtaramaz. Sahip olduÄŸunu iddia ettiÄŸimiz mükemmel medeniyetimizi yaratan ruh, ateÅŸ, gelenek yoluyla tevarüs edemediysek bile hâlâ Kitap ve sünnet olarak elimizin altındadır ve bize rehberlik etmeye devam etmektedir. 

(HECE EDEBİYAT, HAZİRAN/TEMMUZ/AĞUSTOS 2009)

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

CEMAL ÅžAKAR

Haberler

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gönder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

ss31.jpg dsc_0552.jpg serceler1.jpg ss29.jpg gunesvolkani.JPG haydarpasadan2.jpg g129.JPG 2588480154_0c6f880b6d.jpg

Sosyal AÄŸlar