AYLA ALGAN İLE SÖYLEŞİ

AYLA ALGAN İLE SÖYLEŞİ
29 Ağustos 2016 - 7:42

ÖLÜMÜN GÖLGESİ YOKTUR / YEGANE İNSAN YALNIZDIR / ESRAR İÇEÇEK VAKTİMİZ YOKTU İDEOLOJİMİZ VARDI “Sartre hayatın sözcüklerden oluşan bir tuzakla yakalanabileceğini düşünmüştür; bense sözcüklerin hayatın kendisi değil de hayatın bir reprodüksiyonu, yani ölü şeyler olduklarını hissettim hep.” Simone de Beauvoir Kelimeler mi muharrik, insan mı ölü sevici burası meçhul. “Sanat”...

ÖLÜMÜN GÖLGESİ YOKTUR / YEGANE İNSAN YALNIZDIR / ESRAR İÇEÇEK VAKTİMİZ YOKTU İDEOLOJİMİZ VARDI

“Sartre hayatın sözcüklerden oluşan bir tuzakla yakalanabileceğini düşünmüştür; bense sözcüklerin hayatın kendisi değil de hayatın bir reprodüksiyonu, yani ölü şeyler olduklarını hissettim hep.” Simone de Beauvoir

Kelimeler mi muharrik, insan mı ölü sevici burası meçhul. “Sanat” kendi adını tanıyamaz oldu. Belkide “mahlas” isimlerle imgelerin arasına saklanıyordur kimbilir. Tiyatro, Sinema, Şiir, Felsefe, Edebiyat düşünmeyi adet edinenin uğraşılarındandır. Heleki eser vermeyi bir görev addeden nadir insanların sürekli evine aldığı beş özel misafiridir. SinemaTerspektif Dergisi olarak ve bizatihi kendi şahsımla estetiğe olan merakımızdan ne zamandır görmeyi ve konuşmayı arzuladığım okumayı ve bilgilenmeyi hiç bırakmayan Türkiye’nin nadide kadın oyuncu-öğretmen-müzisyen-düşünürlerinden birisi olan Ayla Algan’ın evine ru be ru misafir oldum. Kendisi aklımın işaretlediği bir şahsiyetti. Elbetteki onunla olan konuşmamıza geçmeden sizlere kendisinin biyografisinden aktarımda bulunacağım.

1937 doğumlu. 54 sene Beklan Algan’la evli kalmış. Yunus Emre çalışmalarında öğrendiği “Sevi”ismini 75 doğumlu kızına koymuş.Yunus Emre şiirlerini Almanca-İngilizce-Fransızca okumuş. Muhsin Ertuğrul Rumeli Hisarı’nda keçileri kaçırarak ki -gerçekten keçiler yaşıyormuş-orada bir tiyatro açmış. Muhsin hocanın arzusuyla o tiyatroda arkadaşları Müjdat Gezen ve Ali Poyrazoğlu şaşırsalar da Ayla Algan “Hamlet”ve “Ophelia” karakterini oynamış. Bundan sonra Erkek Hamlet diyerek anılmıştır. Şan dersi aldığı için şarkılar söylemiş, yarışmalara katılmış, piyano çalmış. Zeki Müren’in özel isteğiyle ondan sonra sahneye çıkmış ve bir müdet şarkılar söylemiş, Yunus’u seslendirmiş. 72 de devlet sanatçısı olmuş. Ressam olan annesi, tüccar olan babası ona bale eğitimi de aldırmışlar. Belki de sanatın diğer dallarıyla bu kadar ilgili olması estetik kodlarını bu denli sağlamlaştırmasına vesile olmuştur. Eşi ile başka üniversitelerde okuyacak iken ikisi de oyunculuk eğitimi almaya karar verirler ve Amerika da büyük oyuncularla M.Brando ile de tanışarak, vakıf gibi iş gören stüdyoda Elia Kazan gibi hocalardan ders alırlar. Türkiye’ye 61 yılında “Tarla Kuşu” adlı oyunla geri dönerler. Muhsin Ertuğrul ile çalışır. 61 yılında kurulan LCC ‘de tiyatro öğretmenliği yapar. Rutkay Aziz, Macit Koper o sırada öğrencidir. 64 Yılında senaryosu Vedat Türk Ali’ye ait olan “Karanlıkta Uyananlar” oyununu oynar. 66 Yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Ah Güzel İstanbul” filminde oynar. 66 yılında hocası istifa edince, şehir tiyatrolarından ayrılır. 71 Yılında Paris’te Olimpia’da sahne alır.72 yılında Yunus Emre’nin 650.yılı için bir albüm hazırlar. 73 Yılında Bulgaristan’da savaş karşıtı şarkılar söyler. 77 Yılında Polonya’da Kızılderililer üzerine söylediği şarkı birinci olur. 72-79 arası müzik, hayatında revaçta olmuştur. 80 Yılında Berlin’de Tuncel Kurtiz, Macit Koper, Şener Şen’le işçi tiyatrosunu kurmuştur. 84 Yılında Cevat Çapan hocamızla, Macit Koperle, Beklan Algan’la Bilsak Atölyesini kurmuştur. 88 Yılında Tiyatro Araştırmaları Merkezini TAL’I açmışlardır. 96 Yılında İstanbul Şehir Tiyatrosunda genel sanat yönetmeni yardımcısı olmuştur. 99-2001 yılında Şeyh Galip’in “Aşk Hastası” oyununu Kenan Işıkla birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosunda oynamış ve sonra da emekli olmuştur. 2011 de İstanbul Drama Sanat Akademisi genel yönetmenliğini yapmıştır.İngilizce tiyatro sertifika programı da vermiştir.Yaratıcı Çağdaş Tiyatro Teknikleri dersleri vermeye hep devam etmiş ve özellikle Türkiye’nin kamera önü insanı yetiştiriciliğinde bir eksiklik farkettiğinden beri, 15 senedir de öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir.Pek çok oynadığı filmlerden ve dizilerden seçkileri ayrı bir çerçevede size vereceğim.

Çoşkusu olmayanın tanrıları ölüdür diyen filozoflara inanmamak mümkün değildi. Bir çok şeyi varlık sahasına doğuracağım gibi bir hisle 78 yıldır birikimi olan Ayla Algan’la muhabbete koyulmuştum. Sevimli Menejeri Sevinç Hanım’la irtibatlaştıktan sonra mahrem alanına fotoğrafçımız Hüseyin’le ayak bastık. Geniş bir salonu vardı,orası hem stüdyosu hem de nefes aldığı bir yerdi. Heykeller, antika koltuklar, resimler, biblolar, çiçeklerle geçmişine olan vefasını imgelemişti. Tabi olan güzellikten yana olduğu besbelliydi. İnsanı saklamayan gösteren bir güzellik anlayışı vardı. Bizim için hazırlanmış ve yoğunluğundan bize de.. bir kapı aramıştı. Ne de güzel yapmıştı. İnsan insana ne çok şey bırakabilirdi. Sarıldım, kucakladım, sevgimi izhar ettim. Ve röportajıma başladım:

2İlk önce Ayla Hanım evinize bizleri konuk ettiğiniz için teşekkür ederiz. Mail üzerinden yapılan röportajlar sıcak bir metin sağlamıyor, ben gözlerinizi görmek istedim.

Tabi ben de istemezdim zaten, artık bu kadar da olmaz, olmamalı.

Zamanın geçiçiliğine ve her şeyin yok olabileceğine inanmadığımdan, akademik geçmişiniz ve biyografiniz her yerde var. Bizimse fikirlerinize ihtiyacımız var. Onları istiyorum. Zaten şöhretli insansınız. Geçmişinize herkes ulaşabilir. Sizin de istediğiniz şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Marifetli sorular sormamı istersiniz.

Süleyman(Velioğlu) Hocam da böyle derdi,kendisi yaratma ediminin sözcüsüdür. Sanat ontolojisini İsmail Tunalı Hocam özellikle çalışmış ve Süleyman Hocam da Çapa’da resimle terapi (Artterapi) yapıyordu. “Ölümsüzlük” ya da “gündelik üstü” diye kullanıyordu. Yani ölümün gölgesi yoktur. İnsan yaratıcıdır. Yeganedir. Asıl hayatta olmayınca, mutsuz olmamaları için sanatı tercih etmelidirler.

İnsanların şu anda gündelik telaşlarıyla meşgul olmasının sebebi kendisine verilen imkanların azlığından mı?

Zaman istenilirse her şeye vakit ayrılır. İstidadlı olmak gerek. İstidadlı demek; zamanını istediği şey içinde geçirmek. Onun için az uyumak, az yemek, o dersi alabilmek için para kazanmak, istidad budur.

Süleyman Velioğlu Hocayla çalışmışsınız bu birlikteliği biraz açar mısınız?

Devlet tiyatrosundan zamanında bize yardım edilerek bir mekan tahsis edildi ve biz Hacettepe’den İnci Hocayla bir yer açtık. Manifestosunu Süleyman Hoca verdi, yaratma ediminin, ölüm korkusunu yenme oldugunu anlattı.” İnsanın yaratma edimi” onun çalışmasıydı. İnsan bu konuyu iyi öğrenirse öleceğini bilerek, arkamadan ne bıraktım-geriye ne bırakmalıyım? diyor ve gergefini bilinçli bir şekilde dokumuş oluyor.

İnsan doğduğu anda ölüm korkusunu yaşar. Bilinçli ya da bilinçsiz. Ölüm korkusu mitolojide ,masallarda, halk hikayelerinde çokça işlenir. Yaratıcı drama dersleriyle gelecek neslimiz olan çocukların elinden tutup onlara oyanayabileceği seçilmiş sözcükler öğretiriz. Çünkü çocuklar durum oynayamazlar, sözcük oynarlar.Ama şunu bilmeliyiz ki 0-3 yaş arası çocuklar tamamiyle anne nasılsa onun aynısıdır. O yüzden annelere de ders vermek gereklidir. Yartıcılık derslerimizde beş yaşIndaki çocuk “kültürlü yaşaman lazım anne, mağazaya değil tiyatroya gidelim” diyor

Yaşamakla ölmek ve mutlu olmak arasında bir çelişki var bu çelişkiyi ortadan kaldıran nedir, sanat mı?

Gündelik üstü olmak çelişkilere dizayn sağlar. Ayakkabının içine kum girse onunla uğraşırsın diyor, yani başka bir şeyle uğraşacağına onunla uğraşırsın. Ömür de içine konduğumuz bir ayakkabı misali bizi ölüme taşıyor. Yaratma uğraşısı, ölüme karşı kompansasyondur(yerine koymadır). Kim ki yaratıcıdır, bunun adı insandır der Süleyman Hocam. Sanat ontolojisi de öğrenip öğreterek, Tiyatronun ontik olan durumuyla kolektif bir sanat oluşunu inceleriz. Ne sanatçı yazara, ne yazar oyuncuya benzemez, ne de oyuncu rejisöre benzer . Bu mevzuya antolojiye bakar gibi sırayla bakamazsın. Ontoloji demek aynı anda çok şeyin konuşulması demek. Yani bu kavram akümülasyona(bir şeylerin bir yerde birikmesine) tabidir. Hakiki yaratıcı kendini bilmez. Her yaratıcı yalnızdır. Kritiğin yoktur, yeganeyi yaratırsın.

Ne güzel söylediniz

“Bunu ben değil Süleyman hoca söyler. İnsan nihilist değildir yalnızdır ve yeganeyi yaratmıştır” der.

Tam yeri gelmişken, bana bir mutsuzluğunuzu söyleyin

Ben ne zaman mutsuz oluyorum; kadınları dövdükleri zaman, bir çok profesör arkadaşım var kocaları tarafından dövülüyor, kendi makamlarından dolayı durumlarını gizliyorlar. Suriyelilerin (yaşadıkları acıyı anlıyorum) ülkemize getirdiği hastalıklara üzülüyorum. Amel yaygınlaştı ve sonucu tifo. Hemen aşıya başlanmalı.Başka 72 de okumuştum “ne biliyorum ya da ne bilmiyorum” adlı dandik bir kitap vardı. Ortadoğunun hudutları değişecek diyordu. Anadoluyu koruyamamak beni oldukça üzüyor ve mutsuz ediyor, çaresiz kalıyorum.

Üst akılla düşündüğünüz için böyle diyorsunuz. Frank Joseph “Papirüsler yanar; taşa oyulan kelimeler aşınır; kil tabletler parçalanır. Ama mitolojiye sarılmış, hayati önemi olan mesaj, kehribarın içinde korunan bir böceğin bedeni gibi uzun zaman dayanır.”diyor. Siz de Anadolu Tanrıları’nı oyunlaştırdınız değil mi?

Evet. Söke’de Priene Antik Tiyatro’da üç bin kişinin izlediği “Anadolu Tanrıları” oyununu oynadık. Dikkat edin, yunan tanrıları değil. Azra Erhat köken karmaşası olmasın diye iyonca öğrendi. Athenanın Zeusun hayatları iyonca yazılmış yunanca. değil. Kültürlerimiz o kadar çok benziyorki. Avrupa bizim kadar iyi oynayamaz. Deniz tanrısı ile başladım. 12 çocuklu, kibirli Niobe kıskanç bir kadın. Diğer kadınlara laf atınca Apollon ve Artemis oğullarını oklarıyla öldürünce çaresiz bir ananın çırpınışı içindeyken Niobe’ye, O sırada oyunun içinde “Galatasaray’a git, Galatasarayaa. Kaybolan çocuklarını orada bulursun” denir, izleyici oyunda kendinden bir şeyler bulmalı. Bu durumda kolektif sanat da kendini göstermiş olur.

Okuduğunuz bilgiyi süzebilecek bilinçli bir kitle bulabiliyor musunuz?

Beni anlamayan pek çıkmadı. Felsefi okumalarım hep oldu. Sartre , Rimbaud, Heidegger, Hegel okuyan ama Yunus Emre’yi bilmeyen birisiydim. Hakiki Yunusu bana Ankara’da yaşlı bir büyüğüm öğretti. Kim Yunus kim değil bu vesileyle öğrenmiş oldum. Yunus’un öğrencileri de Yunus gibi anılmış, Lakin yunus “padişah” demez. Yani hakkın üstüne bir şey koymaz. Yaratılış destanını iyi öğrenmek gerek. Bizde havva yerilmez. Günahkar değildir. Dağlardan taşlara seherden kuşlara sonra Tur dağında Musa ile diyerek geçmişi ve ol Muhammed Mahbub ile diyerek tüm evreni ve şimdiyi kucaklayan bir kültüre sahibiz. İnsana dair esas ontolojiyi Yunus’dan öğrendim.

Yunus’un “Bende benden içeri” cümlesini, Rimbaud’un “ben bir başkasıdır”ifadesiyle yanyana mı anlamalıyız?

Yunus,“ Yalancı dünyaya konup göçenler, Ne söylerler ne bir haber verirler.Üzerinde türlü otlar bitenler, Ne söylerler ne bir haber verirler. Kiminin başında biter ağaçlar,Kiminin başında sararır otlar” derken yaratma edimini anlatır. Sartre’ın egzistansiyalizminden(varoluşçuluk), Freud’dan daha tesirli laflar söylemiş.”Bana seni gerek seni”ifadesiyle de Muhammedin felsefesine girer. Gerçi Ona hazret demediğim için yargılanmıştım Oysa hazret; beyefendi demektir. Ben Aristoyla, Platonla Muhammed’i karşılaştırıyorum ve onlardan daha üstün bilgiler verdiğini söylüyorum. Ama kızmadım tabi ki.

Dilde savaşa karşı mıınız, öfkelenmez misiniz?

Öfke sonuçtur. Bense süreçten yanayım, niye o öfkeye gittim? . Ben niye müsade ettim diye kızarım kendime. Nereye götürdüm kendimi bunu düşünürüm. Sartre’da, Nietzsche’de hiçlik yoktur Hiçliği kendiniz yaratıyorsunuz.Kızmadan ve aptalca polyannacılık oynamadan ki- sevmem o kızın tavrını yalancıdır çünkü- bazen susarım, hiddetlenmem.

Bu gölgeli yaşamda bu yaptığınız bilinçli susma eylemi mi . Meşguliyetleri anlamlandırma hareketi mi bu yapılanlar ?

Eskiden kader diyorlardı , buna biz şimdi tesadüfler diyoruz. Biri Amerika’dan gelmiş uçaktan inmiş, biri Berlin’e gidecek, ikisi çarpışıyorlar. Al sana kader.Tesadüfen bu duruma kızdınsa ki kızmaman lazımdı. İşte o zaman olur ne olacaksa. Bazen insanın elinde gibi oluyor her şey.

“ Yazgıyı sev” düsturuna , Yunus ne diyor?

Yazgı diye bir şey yok gibi Yunus’ta. Daha dinamik bir felsefesi var.

Yunusa dair çekilmiş ne var?

Mehmet Bozdağ Yunus Emre’yi dizi yaptı biliyorsunuz. Kendisi benim arkadaşım. Ona söyledim eleştirilerimi. Pek Yunus’a benzememiş. Bilgilerde dikkatli olmak gerek. Danışman ekibi tekrar kursalar iyi olabilir. Peter Ustinov İnce Mehmed’i çekmiş. Senaryosunun bize uygun olmadığını mehmed’in By by mother diyebilecek bir insan olmadığını ani hippi yaşayışı bizim ülkenin evlatlarının bilmediğini, karakterin annesinden izin almadan bir yere gitmeyeceğini söyledim. Am ben sizin kuzeninize de danıştım dedi. Benim kuzenim ne bilsin o da kültürüne yabancı. Böylece eleştirimi dikkate almıştı. Bir karakteri kendi toprağıyla beraber oynamak lazım.

Ayla Hanım,

“Ayla Hanım” deme bana “Ayla abla” de sinemacılar da, öyle der.

Ayla Abla görünge düzleminde görüntümle imge dilini çözemiyor gibiyim. Şu an politik konuşuyorum sanırım.

Sosyal kimliğinle konuşuyorsun. Politik kimliğinle sosyal kimliğini karıştırma. Ben seni bilginle dinliyorum, zaten böyle olmazsa at kendini aşağıya, sen bir felsefecisin.

Size devlet erkanı destek oldu mu?

Kenan Işık’la şehir tiyatrosunu idare ediyorduk. Ümraniye’ye cami yapılacaktı. Oraya tiyatro yapsak kütüphane kursak,camiden sonra kahveye gideceklerine, gelir kitap karıştırırlar diye düşündük. Erdoğan, 500 kişilik tiyatro yaptı. İçinde kütüphanesi ve spor merkezi olan. Bedenimizi de düşündü sağolsun.

Yaşarken bıraktığın gölgenin hesabı özgürlük mü ?

Ben ona “ölümsüzlük” diyorum. Ne bıraktım? Büyük annem böreğini bıraktı.

Özgürlük sahası kelepçesiz mi?

Özgürlüğü insan gerçek dünyada değil de irreel (hintergraund) dünyada bulabilir, öyle diyordu Süleyman Bey. Onu da oluşturabilirse tabi. Gariban insan elli yaşına kadar yaratıcı olmazsa, onu adetler ve şeyler ele geçirir. “Yartıcılık” öyle bir şey ki, namaz bunu en güzel şekliyle ifade ediyor. Zihinle bedeni ayırmadığı için. Hiç bir dinde namaz yoktur. Katolik, ortodoks sadece diliyle bırbırlar. Beden ilgisiz kalır.

Temsil ve ifade gücü mü var?

Temsil yok ifade var. Göstermiyor, namazla yapıyor. Burada Eric Morris’in oyuncu tekniğine girdik. Yunus “Andan içeri” derken, bu namazla imge diliyle aynen bir şair gibi, bedeni ve zihni bir tutarak, cuma namazında gideceği kafeyi, ödeyeceği borçları düşünmeden sevgi ile yönelebilmektir esas istenen.

“Yeni bir şey yaratmayı başarmak, akılla değil insanın içinden gelen oyun oynama güdüsüyle olur. İnsan sevdiği şeylerle oynar.” diyor C.G. Jung. Hakikat ve gerçeklik meselesine “hiper gerçeklik” kavramıyla açıklık getiren Baudrillard ne anlatmaya çalışmış?

Aa güzel kızım evet hiper gerçeklik kavramı çok önemli. Hep saklanan bir şey var. Ama insanlar yaşamamışsa, tatmamışsa “örtülü olanı” bilmiyor, anlamıyor. Gabilik (anlayışsızlık) var.

Sinemada anlatamama hali” çok yaygın değil mi?

Elbette. İmge yedinci sanatta çok konuşkan olduğu kadar, tutukdur da. Zannettim ki ben bizim toplum İsveç, Norveç ve Kuzeyliler gibi olmaz, ama olduk. Tiyatro oynarken göz oyunu alamıyorum, ilişki alamıyorum. Kolektif etkilenmeyi engellemiş oluyoruz. Gabi olana şiiri göstermek zor. İnsanlarımızda eksik olan bir şey var. Sonuçları biliyorlar, tavırlılar, kardeşçe el tutmayı bilmiyorlar.

Bilmemek insanları öldürecek mi?

Mekanik olduğumuz için insandaki bu gücü daha çok makineler otadan kaldırabilir. Eskiden konak ilişkisi vardı, büyükanneler vardı. Psikolog gibiydi. Baba tokat atınca, “gel bakim, al şu parayı git bakkaldan kendine bir şey al ve babanın sözünü dinle baban haklı” derlerdi. Şimdi çocuklara bir sürü kuyruk takan büyükler, onların geleceğini karartıyor. Beyin katmanları oluşuncaya kada sıfat takılmamalı. 12 yaşına kadar onlara tembel demeyin, kansız olabilirler. Tembel dedin mi bir çocuğa bir daha kaldıramazsın yerinden. Muhabbet terapisi demokratik sistemde yok oldu ve gittikçe küçüldü. Ailenin yerini bilgisayar, televizyon ve telefon aldı. Böylece sahte kişilikler yerleştirildi. Özbenlikleri sağlam zannediyorsun, bir bakıyorsun ki çoğunda anksiyete bozukluğu, yalnızlık hissi, kendini beğenmemek, bir “ hiç” zannetmek var.

İstanbul’da hem de çalışkan bir lisede iki kişi kendini astı Ayla Abla.

Bunu mevzu yapmam lazım. Bunu bilmiyordum

Hem de dereceye girecek çocuklar.

Bunlar aşık oluyorlar da söyleyemiyorlar mı? Yaratıcı drama dersleri ile beş yaşındaki çocuklarımıza kadar ulaşmaya çalışıyoruz. İnsana kaybettiklerini geri vermek gerekiyor.

Eğitimcilerle kitle arasında bir sorun yok mu? Her şeyi para çin yapma olgusu yayıldı. Ayla Abla işin içine para girince sanatçı da satılık hale mi geliyor?

Jerzy Grotowski mesleğini şandan şöhretten paradan daha değerli tutan oyuncuya asil oyuncu derdi. Ben de öyle diyorum.

3İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlık. Sinemada bir film seyrederken Tiyatro oyununu izlerken, gördüğüme üzülüyorum, ben başka anlıyorum, Lena başka anlıyor, Meral başka. Sorunlu olan daha da başka”. İmgeyi seyirciye veriyoruz” demiştiniz. Sinemada , tiyatroda tek salondayız “okuyana-bilinçliye ayrı koltuklar” diye farklı bir sistem yok. Acaba halk, korunaksız mı herkes aynı şeyi aynı yerde izleyebiliyor.

Tiyatro koltuğu en çok sevdiğim şeydir. Lakin eski oyunlarımda” ne bıraktım seyircime” sorusu sorulmadan yüce hisler alabiliyordum. Bilinçli bir izleyen vardı. Şimdi ise ben bu bilete kaç lira verdim, bu oyundan kaç lira aldım diyen bir “uykulu sürü” var. Bu durumda kimseyi yaratıcı kılmıyor.

Tiyatroyu bazı kesimlerin sevmesini hiç anlayamadım.

Hepsi birarada olmalı. Hayvanı doğa korur, insanı ise kültür . Öğrenmeye mecbur bir şeye inanmaya mecbur hangi şey olursa olsun.

Felsefe okuyan ve düşünür edebiyatçılar için bir film çekildi mi? Sadece akademililere bir film yapılsın.

Bu dediğin tez konusu. Çeksene ne duruyorsun.İnsan yetiştirmeye çalışıyorum. Trt de radyo tiyatrosu yaparak çocukların zihinlerine ulaşmaya çalışıyorum. Trt yi biz kurduk sayılır. Önceleri Ankara’da maden fakültesinin salonunu stüdyo olarak kullanıyorduk. Nesil yetişirse bu istenilen ilerleme olabilecek. Grotowski sadece yönetmen ve bir oyuncusuna film yaptı ve başka bir kişiyi seyretmeye almadı. Sen de yap.

İnsanları anlayanlar gittikçe azalmış . Vakıf kuralım diyerek esasında ticaret yapmıyorlar mı? Eğitim başlığının altında insanı kullanmıyorlar mı? Düşünenlerin birleştiği bir sanatoryum niye yok. Niye herkesin bir magazin tarafı var?

Magazin üretmeyi mecburiyet olarak görüyorlar. Malum bilirsin. Gazetecilikte de adam köpeği ısırınca haber oluyor. Flash şeyler arıyorlar.

Ayla Abla, halka çok ağır kaçar diyerek, varlık sahasında yapmak istediğimiz şeyleri engelleyenler oluyor. Kibirli mi yaklaştık, belki anlatmasını mı bilemedik .

Belki bilmediği bir şeydir. İnsanlar bazen o kadar güzel anlıyor ki, basit dille anlatmak lazım. Büyükannenin böreği diyerek ”ölümsüzlük”kavramını anlatmış oluyorsun işte. İlla Leonardo da Vinci olmana gerek yok. Tiyatro kişiye özel dersler vermiş oluyor. Ama sinemanın kalıcılığı daha çok.

“Her sinema filmi okuldur” demiştim, sizce de öyle mi?

Evet okuldur. Yalnız J. Baudrillard sanat öldü demişti. Biz ölünce ne olacak. O yüzden ben öğrenci bırakıyorum seyirci de çocuğunu bırakıyor. O yüzden sinema filmi yapmak ve kamera önü eğitim vererek, bu sanat için insanları hazırlamak çok mühim. Hazzın kalmadığı çağımızda, imzalar fikirlerden daha önemli hale geldi.

Sinemanın muktedir bir yönü var sanırım . Sinema insanlara ne yapıyor özneyi ortadan kaldırıyor mu? Kendisi iktidarsa insanlara ne yapıyor?

“Sezgilerinize zaman verin” diyen bir filozof vardı. En iyi iş adamı sezgiyle karar veriyor, doğrusu budur. Fikirlerini değiştirmeden kendi içinde olan güzelliklerini doğurtmaya çalışıyoruz. Actors Stüdyo’ya alınmamız için bizden elma ağacı olmamız istendi. Leyla Gencer öğrenci alırken arya söylettiriyordu. Sınav kitapçığı elimize tutuşturulmadı. Hissetmeyi öğrenmek ve göstermeye çalışmak sanat için çok önemli.

Vasconcelos’un “Kayığım Rosinha”adlı kitabını hatırladım. Ze Oroco kayığı Rosinha ile dolaşır ve sürekli onunla konuşurdu. Ağaç ağaç değildi böylece.

Bu dediğin Foucault’un“bu bir pipo değildir”sözüyle aynı konu.

Kitapta şöyle bir bölüm vardı Ayla Abla.” Sen mi delisin? Anladığın nesnelerle konuştuğun için mi? Ne sersemlik? Asıl deli Tanrının şiirini yitiren, yüreklerini katılaştıran, artık birbirini bile anlamaktan yoksun öbür insanlardır, onlardır deli olan.”

(o sırada kızı Sevi içeri girdi, sarıldık. Felsefeci diyerek beni tanıttı. Heidegger’i ve bahçesinin defne yaprağını getirmiş bak, onları sana emanet ediyorum”dedi. Ben de Işıklı bakan Sevi’ye yeni hayatına giren bebeğin hayırlı olsun.Seni gördüğüme çok sevindim “dedim)

Oyuncu seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Adablı mı diye bakıyorum. Turabi geldi en son bana alma o çocuğu dediler. Çağırdım sordum kazandığın paraları ne yaptın? Araba aldıysa almayacaktım.” Anababam, ablama ev aldım “dedi. Neden onu almayayım. Bu cevap önemliydi benim için. Sevgilisi yanında olmayınca boks maçında oynayamayan komik bir mafya oynattım ona.

Karakterlerin rollerini, geleneği bozmuş oluyorsunuz, e büyücü müsünüz yani?

Bunu kim için derler biliyor musun? Donkişot için. Onun da zırhı var ama içi yumuşacık bir adam , şiir dolu.

Aralara derelere laf yedirme özelliğiniz bana çok yakın bir huy. İmge dili tevile açıksa birinci özne sinematografik anlamda linç ediliyor olabilir mi?

Nicolai Hartmann’ın fenomenoloji iyi okumalı.Kendi içindeki göstergeleri çıkar sonra öpüştür başka bir taneyle. Bu durum Matematikte ekonomiye benziyor. İstatistik çıkarmayla fabrikanın rölövesi aynı şey değil. Gerçi bizim rejisörler daha yunan epiği ile Brecht’in epiği arasındaki farkı bilmiyor. Sağ hemisferini kullanmayı bilmeyen insanlara ne sunacaklarına dair bir bilgileri yok. Oysa şairin gün düşlemesi gibi, ”karanlılar içine doğan güneş”tabiriyle taşlaşmış gözlere ışık getirebiliriz. Behavior davranışı ile (ortak bilgi davranışı) gözlemci olarak, insanı korkutmadan çalışmalar yapabiliriz.

Eşinizle, çok uzun bir birlikteliğiniz oldu. Lacan “Aşk bir fantazma” diyordu. Öyle mi?

En uzunu bizimkiydi. Biz birbimizi tamamlıyorduk. Aşk İmge dışı bir fantazm.

Lacan bir de şöyle söylüyor, aşk için; “Sizden olmayan bir şeyi sizden istemeyen birine vermeyen birine vermeye çalışmak”

Çok düşünülecek bir şey. Lacan’ın ilişkileri çok iyi. Freud’da olmayan bir şey var. Freud’un düşüncesi ekol değildir. Hastasına yaptığı bir şeydir

Türkiyedeki kitle ne istediğini biliyor mu?

Bilmiyor. Mesele çocuk olunca her şeyini ona vermek istiyorlar. Parası olmayan aileler daha iyi, parası varsa en ufak bir sorunda psikiyatra götürüyorlar. Halk deyince sosyal sınıfları psikolojik olarak kodlamak da gerekir.

Gençlerde yalnız yegane olmayı bilmediğin için mi nereye gideceğini bilmiyor? Okumayı sevmeleri için ne yapmalıyız?

Yaratıcı drama dersleri almaları lazım. Yaratıcı drama ile matematik öğrenme bile var.

Üniversitelere ek ders olarak konulabilir mi?

Oyunculuk anlamında ilköğretim ve liselerde sanırım bazı çalışmalar başladı ama üniversitelere isteyenlere özel dersler veriyoruz. Özellikle Boğaziçi Üniveristesi ve Marmara Üniversitesi bizi çağırıyor.

Ayla Abla, Teoloji okulu olsun mu camiler? o tarihi yapı geceleri yalnız kalmamış olsa. Duvarlar ağlamasa.

Keşke. Olsun. Ama her yerde öyle. Beşten sonra da kilise yi kapatıyorlar. Önceden Büyük Ada’da anahtar kullanmazdık, kapılar açıktı. İmam Hatiplerde neden teoloji dersi yok. Neyden korkuluyor ki? Ben Fransa da edebiyat hocamdan öğrendim Taha suresini. Gestalt’ın teorisini ne güzel anlatır.

Kelimelerin bedenini de bilmeye çalıştığın için sana bir sürü soru sormak istiyorum.

Sartre ne demiş? “O sözcükleri çok iyi hissettim ama çok kötü söyledim”

Dil sorunu malumunuz. Türkiye sinemasını evrensel sayabilir miyiz, sadece ödüle giderken mi yabancı dile çevriliyor? Neden yabancı dille de film çekilmiyor?

Kim sübvansiyon(destekleme) edecek? Sen ancak kültür bakanı olursan olur

Bir kitaba dokunmamış gençler, oyuncu olmak istiyorum diyor. Herkes oyuncu olabilir mi?

Sürünecek . Eğitim olmadan olmaz.

Mülakat yapıyorsunuz siz , bazı kurumlar dikkatli değil

Bir puanla bırakıp, öğrencilerine sene tekrarı yaptıran parasever sözüm ona hocalar çok yaygın.

“Ah Güzel istanbul” Filmini 66 yılında çektiniz. Ayla abla filmin baş karakterleri Ayşe ile Haşim tam bugunün gençliğini anlatıyor. Filmden karelerle o karelere dair yapılan resimlerle farklı türde fenomenoloji sergilense, kültürümüze bahar gelse? Sinematografiye fırça konuşsa.

Yeşilçamda filmlere kolaj yapılıyordu. Muhsin Hoca bu durumu düzeltti. Kimsenin zaman vermeye tahammülü yok. Ben video art yaptım. Ev kadınına, sinemacıya, hasta kadına tabloları gösterip, ne görüyorsun dedim ve çektim. Görünmeyen yerleri görünür kılma oyunu biraz da ortaoyununu çağrıştırır. Video art çalışmamı eleştirenler oldu böyle sanat mı olur diyerek, şimdi Marmara Üniversitesin’de ders olarak veriliyor.

4Martin Luther;” Ben yörüngesiz bir yıldızım o yüzden kimseye rehberlik edemem” diyordu.

Düşünen ve okuyan insan bu. Hamlet’i ben koysam, Martin Luther’le aynı sınıfta olduğunu yazarım. Shakespeare yollama yapmış, ben de gönderme yapardım. Rönesans lazım bize. Pre-Rönesans tiplerimiz yok.

Olması için ne lazım

Felsefe.. kaldırılan şey. Ben Aristoteles’i film yapmak istiyorum. Dört yıl Asos’ta akademi kurdu.Onun Platon’dan farkı sadece baş ve düşünce demiyordu, bedeni de işe katıyordu. Fizik dersleriyle diyalektiği getirdi. Ormanın buluta, bulutun ormana ihtiyacı var. Asos’ta seninle kuralım felsefe okulu. Kendi benim ve sosyal benim var. Göstergeleri daha naif bir biçimde sunalım.

Toplumun en çok seslenilen grubu 25 ve 45 yaş arasındaki bedeni ve parası iyi olanlar. Bunlar toplumun tümünü teşkil edebilir mi?

Büyük bir dram var her yerde. Fransızlar bir dönem hayvan toplar gibi işçileri kamyona koyuyorlardı. Gerçek olan saklansa da bizim bunları göstermemiz lazım. Metropollere göç etmek dünyanın her yerinde var. Ama onların duyguları sanatta pek de göz önüne getirilmiyor. Biz Türkan Saylan’la beraber çalışıp kırsaldan gelen çocuklarla ilgili 17 film çektik.

Diziler insanın günlük saatini mühürlüyor. Filmlerin sayısını mı artıralım?

Gecekondularda bir okulu tiyatro haline getirdik. Bu gibi şeyler yapalım. Gerçi burjuvanın bir kısmı -bize de olduğu gibi -engelmeye çalışacaktır. Hatta bilet ve araç temini sağlanmalı. Mekana para harcarken, yani yaldızlı asansör yaptırırken, oraya gelecek topal çocuğun ulaşımını ihmal ediyorlar. Milli burjuvayı da korumayı ihmal etmemek gerek. İşçisini de düşünen insanlar var.

Modernizmin gelmesiyle bu insanlar neyi kaybettiklerini bilmeden bedenlerini de bozdular mı? Kentteki kadınlar dudağını ısırıyor yeni tikler oluştu ve çok sinirli gözüküyorlar.

Bu stres herkes te var .Dünyadakiler doğadan koparsa olacağı o. Hegel Marx’a Kapital’i yazarken, “insan sadece işçi değil” demişti. Tasavvuf doğa içindeki insanın doğal haklarını kodluyor.

Sinemanın unutmaması gereken şey, doğayı ve politikayı beraber kullanmak. Bunu bilmiyor. Biraradalık yok olmaya başladı. Bunun için ne yapabilir?

Daha gaddarcasını alıp göstermesi lazım ayna olunmalı

Lacan’ın ayna evreni mi?

Evet

Araştırma bütün dünyada yok. Görme biçimleri çeşidi az .

Akıllara hükmetmiş mi oluyoruz, sinema filmleri denetlenmeli mi ?

Korkuyorum, denetleyecek olan kim? Biz de senato yok mecliste .O yüzden oligarşi oluyor .

Oyuncular yönetmenler dahil Ulusal bir bienal yapıldı mı?

Şakir Eczacıbaşı yaptı işte. Eskiden Taksim’de bedava film izleyebiliyorduk. Böyle faaliyeti de vardı. Müze açan burjuvaları tutmak lazım. İnsanlık için lazım.

Edebiyat ve felsefe sahası da muzdarip. Sinema sahası da aynı mı?

5Sinema senaryo demek, senaryo rejisör demek, senaryo olmayınca rejisör ne yapsın. Biz “Karanlıkta Uyananlar” ı oynadık. Senaryosunu Barışın babası Abdülkadir yazdı. Sendika gelip oynadı kendi kumanyalarını getirdiler. Lütfİ Akad’ı müdürümüz yaptık . Beklan bedava oynadı. Bazı şeyler için fedakarlık yapmamız şarttır. Kültüre para harcamak gerekiyor. Haz duymayanlar parayı eğlenceye yatırıyorlar.

Korsan senaryo grupları var alaylı ve yetişmemiş olmasına rağmen bunu nasıl engelleyeceğiz?

Bunu engellemek zor. Olmasa çok iyi olur.

Sonsuzluk Teorisi filmini daha yeni izledik. Akıllı, dahi olanlara imreniyoruz. Peki bilime Türkiye meraklı mı?

Pek değil sanırım, ama ben öğrencilerime meraklıyım. Sizden sonra onları onların annelerini dinleyeceğim. Görüyorsun çokdan geldiler yan odaya geçtiler.

Kurtlar Vadisi’ndeki oynuyor olduğunuz Profesör Adalet karakteri kendinize yakın bir ruh mu taşıyor?

Fiilen oynayabileceğim sözcükler lazım. Bu karakterin geçmişi benim mütevazi bir burjuva olan kayınpederimin geçmişine çok benziyor. Bor madenleri var, Eti Bank’a veriyorlar. Sonra Amerika’ya satılıyor. Amerika ve İngiltere araya girince topraklarımızda marul bile ekemiyoruz. Tohumu kendisine sicillleyen gasbcılar var. Sonra dizide anlatılanlar beni de çok şaşırtıyor. Ben suriyelilerin kalplerini sattıklarını bilmiyordum. Yani ismi de güzel olan Adalet rolu bana çok oturdu.

Her şey için çok teşekkür ederiz Ayla Abla. Son cümle istenmez senden de başlangıç sözü istesem, sinema sektörüne, halka, gençlere ne söylemek istersin?

Şeyh Galip’in” bataklıktaki nilüfer gibi ol” öğüdüyle beraber şunu da unutmamak gerekir. “Akşamları güneş batıyor, bilinki başka yerlerde de doğuyor”

Öyleydi. Bir nilüfer çiçeği gibi olabilmek gerekti. Belki yedi gün ömrü vardı su üstünde, ama kökleri iki yüz yıl suyun altında yaşamaya devam ediyordu. Güneş batarken, başka yerde doğuyordu evet.

kalemfarisan@gmail.com

(SinemaTerspektif’ten alınmıştır)

Anahtar Kelimeler: