CEMAL ŞAKAR’LA SÖYLEŞİ

CEMAL ŞAKAR’LA SÖYLEŞİ
8 Eylül 2012 - 8:49

“İmge, Gerçeklik ve Kültür” Cemal Şakar’ın bu yılın başlarında, Okur Kitaplığı’nın düşünce serisinden çıkan kitabı. Cemal Şakar kitabında yer verdiği denemelerde hep kullanageldiğimiz kavramları yeni bir bakışla ele almış. Yabancılaşmak, milliyetçilik, entelektüel, özgürlük kitapta irdelenen kavramlardan yalnızca birkaçı. Doğrusu her bir denemenin özenle okunup üzerine kafa yorulması gerekiyor. Sözün vebali...

“İmge, Gerçeklik ve Kültür” Cemal Şakar’ın bu yılın başlarında, Okur Kitaplığı’nın düşünce serisinden çıkan kitabı. Cemal Şakar kitabında yer verdiği denemelerde hep kullanageldiğimiz kavramları yeni bir bakışla ele almış. Yabancılaşmak, milliyetçilik, entelektüel, özgürlük kitapta irdelenen kavramlardan yalnızca birkaçı. Doğrusu her bir denemenin özenle okunup üzerine kafa yorulması gerekiyor. Sözün vebali olduğunun bilincinde olan nadide kalemlerden biri olan Cemal Şakar’la “İmge, Gerçeklik ve Kültür”deki kavramlardan birkaçını ele alan bir söyleşi-sohbet gerçekleştirdik.

-Kutsal-profan ayırımı, dünyevileşme dediğiniz anda bir şeyler yer değiştirmeye başlıyor. Tanımlamak, bir şeyin adını koymak… Başlangıçta söz vardı; söz olmasaydı ayrılıklar da olmaz mıydı acaba, sorusunu düşürüyor akla?

-Doğrusunu isterseniz ben bir ayrılık olduğu görüşünde değilim. İnsanın önce Tanrıdan, sonra Cennetten koparılıp yeryüzüne bir gurbete, sürgüne yollandığı fikrine katılmıyorum. Geleneksel anlatılarımızda “Âdem’in Düşüşü” olarak adlandırılan bu hikâyeyi, burada uzun uzun anlatmak mümkün değil. Şu kadarını söyleyebilirim; Allah, insanı lütuf ve inayetinin eseri olarak yaratmış ve onu dünyaya göndererek varlık bağışlamıştır. Eğer dünyaya gelmeseydik varlığımızı idrak edebilecek miydik? Üstelik dünyaya eza, cefa, çile çekmeye gelmedik; tam tersine Allah’ın insanlar rahat ve huzur içinde yaşayabilsinler diye sayısız nimetleriyle doldurduğu bir yer dünya. Dahası sınavımız için tek şansımız; yani bir anlamda da sırat.

Dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren Hadid Suresinin 29. ayetine, Muhammed Esed’in düştüğü dipnot benim için ufuk açıcı olmuştur: “Bu pasaj ile ilgili geniş yorumunda Râzî bu tür bir hayatın hor görülüp küçümsenemeyeceğini, çünkü onun Allah tarafından yaratıldığını belirtir: karş. 38:27 –’Biz göğü ve yeri ve ikisi arasındaki her şeyi bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değiliz’ ve 23:115 –’Sizi boş ve anlamsız bir oyun olsun diye yarattığımızı mı sanırsınız?’ Hayat, bizatihi Allah’ın bir armağanı ve Râzî’nin de işaret ettiği gibi her türlü nimetin potansiyel kaynağı olduğu halde duyarsız ve kör bir şekilde ve manevî değerleri ve endişeleri gözardı ederek, yani öteki dünyayı hiçe sayarak yaşanması halinde bu olumlu niteliğini tamamen yitirir.” Hal böyle olunca nasıl bir ayrılıktan ya da hangi ayrılıktan söz edeceğiz.

Aslında, ‘başlangıçta söz vardı’ sözünün de; Allah’ın “Kün” emri olabileceği şeklinde yorumlayan görüşlere katılıyorum. Allah, “ol” dedi ve her şey yaratıldı. Nasıl bir ayrılık bu?

-Hakikatle ilişkisi bakımından ikon, imge ve simge arasındaki fark nedir?

-Simgenin temel özelliği uzlaşımsal olmasıdır. Yani simgeyle simgelenen arasındaki ilişki aşikârdır, bilenebilirdir. Örneğin trafik levhaları ya da matematikte kullandığımız işaretler birer simgedir. İnsan bunlardan biriyle karşı karşıya geldiğinde, işaretin neye delalet ettiğini bilir. Bir duyguyu, düşünceyi ve kavramı kolaylıkla gösterebildiği için simgeler bütün alanlarda kullanılmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken, simgelerin uzlaşımsal karakteridir. Çünkü bu uzlaşımlar, belli bir dönemin kültürel kodları tarafından üretilirler. Kültür, uzun yıllar boyunca değiştikçe, ürettiği kodlar değişir ve simgeler de buna bağlı olarak yeniden üretilir. İşte sorun tam da bu değişmeyle birlikte ortaya çıkmaya başlar. Özellikle dini ve kültürel simgeler, böylesi bir değişime karşı direnirler; daha doğrusu toplumlar yüzyıllar boyu ürettikleri simgeleri muhafaza edebilmek için ciddi bir direnişe geçerler. Çünkü ürettikleri simgelerin, kültürün ve dinin en güzel temsilcileri olduğunu varsayarlar. Oysa kültürel kodlar çoktan, o simgelerin altından çekilmeye başlamıştır bile. İsterseniz bir örnek üzerinden konuşalım; Bursa’daki Ulu Cami’de meşhur bir ‘vav’ harfi vardır. Hakkında birçok rivayet var; en çok tekrarlananı da, onu Hızır’ın çizdiğidir. Dolayısıyla ‘vav’ın olduğu yer Hızır’ın makamıdır ve camiyi ziyarete gelenler namazlarını orada kılmak isterler. Caminin restorasyonundan sonra ‘vav’ın şeffaf bir yüzeyle kaplandığını gördüm. Çünkü el-yüz sürmelerden dolayı hat zarar görüyordu. Şimdi dürüst olalım, ziyaretçilerin bir kısmı, o harfin ‘vav’ olduğunu bilmez bile. Hadi bildiler diyelim; güzel bir ‘vav’ın ne şekilde çizilmesi gerektiği konusunda bir fikirleri yoktur; vav simgeciliğini ise hiç söylemiyorum. İşte böylesi bir durumda karşı karşıya olduğumuz şey, o ‘vav’ı üreten kültürel kodların artık geri çekilmiş, çözülmüş olduğudur. Yani gösterenler sistemi çözülmüş, simge delaletini yitirmiş, bütün gösterenlerini kendi üzerinde toplamaya başlamıştır; yani ‘vav’, artık sadece kendisini göstermektedir.

İmgenin, simgeden temel farkı uzlaşımsal olmamasıdır; biriciktir, spesifiktir. İmgeyle imgelenen arasındaki ilişki bağlamsaldır. İster fotoğrafik, ister çizimsel, isterse sözel olsun biz imgenin neyi gösterdiğini, neyi imgelediğini oturtulduğu bağlamdan çıkarırız. Ancak simgedeki gibi gösterdiğiyle arasındaki ilişki açık ve bilinebilir olmadığı için, zaman zaman öylesine spesifik kullanımlarına şahit oluruz ki, imgeyi o bağlama oturtan sanatçının açıklamaları bile bize yardımcı olmaz. Biricik olması hasebiyle de, aynı eserde, aynı imge kullanılsa bile eğer bağlam değişiyorsa imge-imgelenen ilişkisi de yeni bağlama göre değişir. Simgeyi bekleyen tehlikenin, onu üreten kültürel kodların değişmesi olduğunu söylemiştik; imge için böylesi bir tehlike, doğduğu bağlamdan koparılmasıdır. Çünkü imge-imgelenen ilişkisi bağlam içinde belirir; eğer imge bu bağlamdan koparılırsa o da delaletlerini kaybeder ve kullanıcının onu oturtacağı bağlama göre yeni bir gösterilen sistemine sokulur. Örneğin, döneminde Kremlin Sarayı’nın duvarlarına asılı bir Stalin imgesini düşünün; aynı imgenin bir Tatar köyündeki kahvede asılı olduğunu da. İmge nasıl da birbirine taban tabana zıt bir göstergeye dönüşmektedir.

İkon içinse gösterenleri kendi üzerinde toplayan; bir anlamda gösterdiğiyle aynı olan, benzeşen şey diyelim; yani bir anlamda put. Çok tanrılı dinlerdeki temsilleri düşünün; o temsiller aslında yeryüzünde Tanrıyı temsilen yapılmıyorlar mı? Az önce sözünü ettiğimiz simgeye benzer bir değişim, dönüşüm sürecinde kimi işaretler, Tanrıyı göstermekten çıkıp Tanrının kendisi olmaktadırlar ya da kimi resimler, heykeller temsili olmaktan çıkıp bizzat temsil ettiğinin kendisi olmaktadırlar. Dolayısıyla insanlar onların karşısında tuhaf bir haşyete kapılıp onlara ihtiram ve hürmet göstermektedirler. Bir de modernliğin ürettiği ikonlar var; Tanrı düşüncesini öldüren ya da en azından zayıflatan modernler, buradan doğan boşluğu kendi elleriyle ürettiği ikonlarla doldurmaya çalışmaktadır. Özellikle müzik, sinema, futbol ve hatta kimi ürünlerin markaları üzerinden yaratılan bu ikonlar için dünyada kaç kişi ölümü göze almaktadır ve hatta ölmektedir.

Bir de modanın ‘ikoncan’ları vardı değil mi?

-İmge patlamasından söz ediyorsunuz, bu patlama nedeniyle “modern insan”ın hakikatle bağı kalmadığını yahut sahte hakikatler arasında bir modern insan tasviri görüyoruz. Hakikatle aramızdaki perdeyi biraz da olsa incelttiğini düşündüğümüz imgenin işlevi tersine dönmüş. Bu durumda insanın arayacağı “bir şey” kalmıyor mu, değilse imgenin yerine neyi koymalı?

-Bırakın imgenin yerine bir şeyi koymayı, tam aksine bugün uzlaşımlarını kaybetmiş simgelerin, bağlamından koparılmış imgelerin ve bizzat kendisini gösteren ikonların tahrip edilmesinden, kırılmasından söz ediyorum. Böylesi göstergeler, hakikatle insanın arasına birer perde olarak girer. Her ne şekilde olursa olsun, her zaman temsil edilenle temsil eden kritik bir eşikte buluşur. Eğer bu kritik eşik bir şekilde aşılırsa o zaman temsil eden, bağlarından, bağlamından koparak kendisi olarak kalakalır. Mesela Haç’ı düşünün; Hz. İsa’dan geriye kalan Haç bugün neyi temsil etmektedir?

Allah’ı bilmek, bulmak için imgelere ihtiyacımız yok ki. Tam tersine imgelerin imhasına ihtiyacımız var. Çünkü Allah, insanın yeryüzünde işini kolaylaştırmak için hem peygamberler vasıtasıyla ayetlerini yolladı hem de etrafımızı kevni ayetleriyle donattı. Modern insanın sorunu, yaşadığı imge bombardımana nedeniyle Allah’ın kevni ayetleriyle arasına giren imgelerdir. İnsan, kısa bir zaman için bile olsa kendisiyle ve tabiatla baş başa kalamamaktadır. Dahası, dilin de imgeselleşmeye başlamasıyla birlikte, insan kelimeleri dahi ‘görsel’ olarak bilmekte, kavramaktadır. Görselliğin yardımı olmaksızın kelimelere anlam yükleyememektedir. Tabii ki, böylesi bir gelişmede medyaların payı büyüktür. Kelimeleri genellikle medyalar imgeyle özdeşleştirmektedir. Örneğin ‘sıcak’ı anlamak için belleğimizde ona ait görüntüyü arar olduk; tepsi gibi, sapsarı bir güneşi aklımıza getirmeden sıcağı anlayamaz olduk ya da zenginlik deyince otomobil, villa gibi imgeleri…

Elbette simgeler, imgeler olmadan duygularımızı, düşüncelerimizi ifade edemiyoruz. Bu noktada önemli olan, onların doğdukları kritik eşiklerin aşılıp aşılmadığıdır.

-Yabancılaşmanın Zevali başlıklı denemenizde “yabancılaşma” “sahte kuram” diyorsunuz. Yabancılaşma doğu toplumuna, (neden doğu bireyine diye sormadığımın altında yatan ne ki acaba?) neden yabancı olmalı?

-Yanılıyorsunuz, ‘sahte kuram’ demiyorum ya da en azından böyle dediğimi hatırlamıyorum. Tam tersine yabancılaşma, bir dönem Batı için alabildiğine anlamlı. Kavrama Hegel’in ve Marks’ın yüklediği anlamlar bir yana; iki dünya savaşı yaşamış bir Avrupa’yı en iyi anlatacak kavramların başında geliyor. Belki bundandır, biz de kavramı ithal edip getirmişiz; birçok anlam yüklemişiz ve giderek kavram bir maymuncuğa dönüşmüş. Anlam alanı alabildiğine genişleyen kavramlar sonunda bir şey söylemez, bir anlama gelmez olur; yani delaletini kaybeder.

Müslüman edipler bu kavramı genellikle iki durum için kullanmışlardır. Birincisi, insanın kendine yabancılaşması. Buradaki anlam, genellikle fıtrata sırt dönüşü anlatır. Diğeriyse halkın geleneksel değerlere, yerli değerlere yabancılaşması. Şimdi, yabancılaşma kavramı, her halükârda bir ‘aslı’, bir ‘öz’ü, bozulmamış, saf bir hali, durumu imler. Bu durumda yabancılaşan, işte bu hâle ve duruma sırt dönen demektir. Bu anlatımda biz hangi hâle sırt dönmüştük? Başta Tanzimat’la geleneksel değerlere sırt dönmüş olduk. İşte bu noktada bir kıstırılmışlık görüyorum; hem diyoruz ki geleneksel değerlere sırt dönerek Batıya yöneldik, hem de bu yönelişi yine oradan tevarüs ettiğimiz kavramlarla izah etmeye çalışıyoruz. Bu durumda yolumuz nereye varacak?

Eğer gerek bireysel, gerekse de toplumsal olarak bir sırt dönüş yaşadığımızı düşünüyorsak, bu hâlin izalesi yine bu hâle uygun kavramlarla düşünüş biçimleriyle mümkündür.

Daha açıkça konuşalım; eğer kişi fıtratına sırt dönmüşse, toplum bir asla ya da öze sırt dönmüşse nihayetinde imani bir problemdir. İmani problemleri de yabancı kavramlarla anlayıp çözümleyemeyiz.

-Yabancılaşmayla ilgili verdiğiniz örneklerdeki isimler henüz Osmanlı zihniyle bağını koparmamış ilk dönem Cumhuriyet aydınları. O dönemde küreselleşme de henüz ortalarda görünmüyor, düşünceleriniz bugünün ve geleceğin insanı için de geçerli mi?

-Gelecek gayptır ve ben gaybı bilmem; o yüzden geleceğin insanı için nelerin geçerli, nelerin geçersiz olacağını kestiremem.

Elbette bizim durumumuz Osmanlı döneminden farklı. Hepimiz modern dönemlerde doğduk, modern formasyondan geçtik, dolayısıyla eşyayla birer modern insan olarak ilişki kuruyoruz. Modernist olmak zorunda değiliz, ancak modern durum bizi bir zar gibi kaplıyor ve git gide Batılı insanlara daha çok yaklaşıyoruz; olaylar ve olgular karşısında benzer tepkiler vermeye başlıyoruz; en basitinden zevklerimiz, beğenilerimiz ortaklaşıyor. Ama bir yabancılaşma yaşıyorsak, bu halimiz mazeret teşkil etmez. Çünkü Müslümanız ve Allah hükmetmeye devam ediyor; yükümlülüklerimiz üzerimizden düşmüyor. İçinde bulunduğumuz zamana uygun çözümler bulmak, fikirler üretmek de aydınlarımıza düşüyor. İşte benim itirazım bu noktada başlıyor; Batının kendi özgül koşullarında doğmuş kavramlarla düşünüp fikir üretmeye çalışmaktansa İslam’ın kendi referanslarına, kendi kaynaklarına dönüp yeni zamanlar için, gerekiyorsa yeni kavramlar üretmek derdinde olmalıyız diyorum. İthal ya da ikame kavramlarla büyük düşünceler ortaya konamaz diye düşünüyorum.

Hakkında:

Halen İstanbul’da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini yürütüyor. Cemal Şakar edebiyat hayatına, 1982’de Aylık Dergi’de yayınlanan “Bir İnsan Ölür, Bir Yıldız Kayarmış” adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar Dergisi’nin çıkışında yer aldı. Öykü ve denemeleri Aylık Dergi, Yönelişler, Mavera, Yedi İklim, Kayıtlar, Hece; Hece Öykü, Yumuşak G, Edebi Müdahele, Tasfiye, Söz Ve Adalet, Eski Yeni ve Kur’ani Hayat dergileriyle Yeni Şafak Kitap’ta yer aldı. “Esenlik Zamanları”yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikâye Ödülü’nü kazandı. Tasfiye dergisinin Ağustos 2011 tarihli Cemal Şakar özel sayısı, bugüne kadar hakkında yapılmış en kapsamlı çalışma olma özelliği taşımaktadır.

Kitapları:

Öyküler; Gidenler Gidenler, Yol Düşleri, Esenlik Zamanları, Pencere, Hayalperdesi, Hikâyât, Sular Tutuştuğunda, Sel ve Kum. Denemeler; Yazı Bilinci, Yazının Gizledikleri, Edebiyatın Sırça Kulesi

SÖYLEŞİ: GÜLSÜM EKİNCİ / www.dunyabulteni.net