HÜSEYİN SU İLE SÖYLEŞİ

HÜSEYİN SU İLE SÖYLEŞİ
28 Eylül 2014 - 10:14

Konuşan: Levent Mazılıgüney   HÜSEYİN SU İLE HECE DERGİSİ, ÖYKÜ, YAZMAK VE ENTELEKTÜELİN TAVRI ÜZERİNE SÖYLEŞİ: “OKUMAK VE YAZMAK AÇISINDAN SANAL BİR ALDANIŞI TERCİH EDİYOR EDEBİYAT SANAT KAMUOYU. YAZAR, TAKİPÇİ VE ARKADAŞ SAYISINI OKURU SANMAK GAFLETİNİ, TERCİH EDİYOR.” -Hece dergisinin ilk sayısının yayınlandığı Ocak 1997 yılından bu yana isminiz Hece...

Konuşan: Levent Mazılıgüney

 

HÜSEYİN SU İLE HECE DERGİSİ, ÖYKÜ, YAZMAK VE ENTELEKTÜELİN TAVRI ÜZERİNE SÖYLEŞİ: “OKUMAK VE YAZMAK AÇISINDAN SANAL BİR ALDANIŞI TERCİH EDİYOR EDEBİYAT SANAT KAMUOYU. YAZAR, TAKİPÇİ VE ARKADAŞ SAYISINI OKURU SANMAK GAFLETİNİ, TERCİH EDİYOR.”

-Hece dergisinin ilk sayısının yayınlandığı Ocak 1997 yılından bu yana isminiz Hece dergisiyle birlikte anılıyor. Hece dergisiyle birlikte anılmaktan memnun musunuz? Hece’nin sizin için anlamından söz eder misiniz? Yazmayı ertelemek zorunda bırakıyor mu dergicilik. Bir özveriyi göğüslediğiniz âşikar. Omuzlarında Hece dergisini taşıyan Hüseyin Su, sadece yazmakla uğraşsa daha çok eser verebilir miydi?

– Elbette menunum. Sadece ben değil, on sekiz yıldan beri Hece dergisiyle birlikte var olan ve anılan bütün arkadaşlarımın da memnun olduğunu düşünüyorum. Kolay değil, on sekiz yıl  yaza yaza, düşüne düşüne birlikte yol alıyorsunuz; bir merdiveni basamak basamak gökyüzüne uzatmak ve her basamakla birlikte sizin de tırmandığınızı görmeniz gibi bir durum bu… Bir ömrün yarısı neredeyse ve bir eylem içinde gece gündüz süren kalem ve kâğıt yoğunluğu içinde geçiyor. Bizimle birlikte on sekiz yıl önce Hece dergisinde yazmaya başlayan yirmili yaşlardaki genç arkadaşlarımıza bakıyorum, kırklı yaşlarda olgun birer yazar ve şair oldu hepsi de. Hece dergisiyle birlikte doğan çocuklar üniversite öğrensi bugün ve bunlardan bazıları Hece ve Heceöykü dergilerinde şiirler, öyküler, yazılar yazıyorlar. Bu süre zarfında birçok sıkıntılar, zorluklar da yaşandı elbette ama her şeye karşın mutluluk veren bir süreç yaşadık Hece dergisiyle birlikte. Bugün, Hece, Heceöykü dergileri ve Hece Yayınları toplam olarak kurumsal anlamda çok önemli bir birikim oluşturmuş durumda. Bu birikimi var eden, bu birikime emeği geçen bütün arakadaşlarımızla birlikte elbette mutluluk duyor ve Türkiye için de bu birikimi önemli ve anlamlı buluyoruz. Her iki derginin ve yayın evinin benim açımdan yazmayı ertelediği, zaman bırakmadığı doğru elbette. Her ne kadar dışardan bakıldığında işimizin ortaya çıkan sonuçları çok profesyonel gibi görünse de bizler, amatör olarak çalışıyoruz. Hemen her işi iki üç kişiyle yapıyoruz. Bu nedenle okumak ve yazmak için gereği kadar zamanımızın olmadığı açık. Ama bunu benim açımdan bir özveri olarak değil de bir sorumluluğun yerine getirilişi olarak görmek gerekir, diye düşünüyorum. İnsanın her eylemi, üstlenilen sorumluluğun gereğince yerine getirilişiyle amacına ulaşır. El ucuyla öylesine tutulan hiçbir eylem, olması gerektiği gibi ortaya çıkmaz. Sadece yazmakla uğraşsaydım daha verimli olabilir miydim; doğrusu, emin değilim. Çünkü kader hükmünü her zaman yürütür. Ancak insanoğlu beşerî açıdan, her şey istediği gibi yürüse sanki daha farklı sonuçlar alacakmış gibi görür geleceğe bakınca. Bizim de böyle bakmamız insanî ama bu sonucu değiştirir miydi bilemiyorum.

-Hece dergisinin özel sayıları ile önemli boşlukları doldurdunuz. Yayınladığınız özel sayıları ve gelecekte düşündüğünüz özel sayı konularını anlatabilir misiniz?

-Hece dergisinin özel sayılarının, Hece’nin kurumsal düşünce görüngesiyle ve geleceğimize yönelik bir köprü kurmak amacına matuf olarak yapıldığının altını özellikle çizmek gerekir. Sadece bazı sayılarımızı ciltler hâlinde yayınlayalım… gibi bir düşünceden hareketle değil, düşünce ve edebiyat geleneğimizin birikiminin sayımını dökümünü yaparak bir toplam hâlinde düşünen, yazan insanların önüne koyalım ve geleceğe yönelik sağlam bir köprü kuralım amacıyla yapıldı özel sayılarımız. Bugün itibariyle (Haziran 2014) yirmi sekiz özel sayımız oldu; bu da yirmi sekiz cilt demektir. Bunların on dördü konu merkezli, on dördü de kişi merkezlidir. Konulu özel sayılarımızda, edebiyatımızın ve edebiyattan bakarak düşünce dünyamızın sorunlarını, ana izleklerini geleceğe dönük bir yöntemle derli toplu görmeye ve göstermeye çalıştık. Kişi merkezli özel sayılarımızdaysa yine edebiyatımızın ve düşünce dünyamızın önemli yazar ve düşünürlerinin birikimlerinin genel özellikleri ve sorunlarıyla birlikte görülüp değerlendirilmesi amacıyla ortaya koymaya çalıştık. Eksiklerimiz de olmakla birlikte, şimdiye dek Türkiye’de bu anlamda yapılan çalışmalardan çok dana ileride sonuçlara ulaştığımızı söyleyebiliriz. Hece dergisinin özel sayıları üzerinden rahatlıkla geleceğe ve geçmişe dönük bir edebiyat ve düşünce tarihi okuması, değerlendirilmesi yapılabilir. Örneğin, üç yıldan beri medeniyet bağlamında özel sayılar yapıyoruz ve çok önemli üç cilt çıktı ortaya: Medeniyet Özel Sayısı (Haziran 2012), İslâm Medeniyeti Özel Sayısı (Haziran 2013), Batı Medeniyeti Özel Sayısı (Haziran 2014). Biliyorsunuz her yıl iki özel sayı yapıyoruz. Bundan sonraki özel sayılarımız da aynı dikkatle, titizlikle, yine aynı düşünce izleğinden ve gelecek görüngesinden yapılacaktır. Geleceğe tuttuğumuz açımız ne denli geniş ve sağlamsa, biz de o denli sağlam basarız toprağa; özel sayılarımızın anlamı ve amacı budur.

Teknolojinin, özellikle bilgisayar ve internet teknolojisinin olumlu yanlarının yanında, edebiyatçılar için birçok olumsuzluklar da barındırdığı bir gerçek. Teknoloji, edebiyatçıları nasıl etkiliyor? Özellikle yeni başlayanlar için teknolojiye yaklaşım konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?

zzhuseyresTeknoloji, bugün çok geniş bir anlam alanına ve aynı zamanda da hayatımıza egemen olan bir kavram. Siz tabiî ki öncelikle yazarların kullandığı bilgisayar ve internet teknolojisinden söz ediyorsunuz. Ayrıca bunun dışında yazarların hayatını da diğer insanların hayatını olduğu gibi kuşatan ve etkileyen bir teknolojik egemenlik var. Bu, insan olarak bir yazarın ve sanatçının dünyasını da belirliyor elbette. Bununla da sınırlı değil, bakış açısını, algısın, düşünüşünü ve eserlerini de bilirliyor. Bunları iyi ya da kötü anlamında değil, bir tespit olarak söylüyorum. Yazarların ve sanatçıların, düşünme ve yazma aşamasında birinci dereceden kullandıkları ve etkilendikleri teknolojinin yarar ve zararlarının konuşulmasından daha çok, teknolojik kuşatmanın, ontolojik bağlamda düşünme ve yazma eyleminin tabiatı açısından bakılıp değerlerdirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Faydacı yaklaşım, her tür işte olduğu gibi yazma eylemi bağlamında, yazı ve düşüncede de doğru sonuçlar vermeyebilir. Her zaman eylemin tabiatının ve ahlâkının esas alınması gerekir. Örneğin yazmak eyleminin, artık öğrenilmesinin gerekmediği gibi bir algı oluşturdu hayatımıza egemen olan teknolojik kolaylık. Bilgi de öyle; her şey, her yerde, hatta ayaklar altında döküm saçım olmuş durumda; mezbelelikten istediğiniz kadar toplayabiliyorsunuz ve hiçbir zaman emek vermenize, bedel ödemenize de gerek kalmıyor. Düşünmek de yazmak da yayımlamak da artık bir süzgeçten geçmiyor; her an, her yerde mümkün ve darası düşülmeyen, bir sıradanlık içinde sürdürülen eylem oldu. Kimsenin düşünmek ve yazmak için kendisine ait bir dile ve kendi üslûbuna ihtiyacı kalmadı; okuyan da yazan da gerekli görmüyor bunu. Düşünce ve yazı bağlamında, cümle kurmak eylemi, artık bir bilgi, ciddiyet ve emek gerektirmiyor. Bilgisayarı olan yazabiliyor, internete girebilen herkes de yazdığını yayımlayabiliyor; böylece eldeki metin de yayımlanmış oluyor; yayımlanmış kabul ediliyor herkes tarafından. Edebiyat ve düşünce hayatımıza egemen olan bütün bu ve benzer yaklaşımların temelde düşünceye ve yazıya zarar verdiğini düşünüyorum. Bizim bu genel değerlendirmemizin dışında kalan siteler, bloglar vb. sanal ortamların bazıları bir dergi ve kitap ciddiyetiyle yayımlanabilir; kuşkusuz böyle olanları da vardır.

Günümüzde aktüalite, siyaset, tarih gibi konularda birçok örnekleri bulunan elektronik dergicilik hakkında düşünceleriniz nelerdir? Edebiyat dergileri için de gelecekte bu şekilde bir eğilim söz konusu olabilir mi? Olursa faydaları ve zararları nelerdir?

Genel eğilim bu yönde ilerliyor. Böyle olmasın, demenin bir yararı yok. Bugünkü algı ve ahlâkla bir yanılsama içinde ve sanal da olsa bir tür sözü edilebilirlik peşinde gidildiğini düşünüyorum. Örneğin sözünü ettiğiniz bir dergi sitesinin okuyucusu ne kadardır, okuyucu profili nedir, gibi sorulara sağlıklı cevaplar bulmak mümkün değil sanırım. Günde kaç kişinin o siteyi ‘tıkladığı’ açısından bakılıyor ve bu sayı bir övünme ya da yerinme konusu olabiliyor. Benim bu konudaki düşüncem şudur: Tıklayıcı, okuyucu değildir! Dolayısıyla tıklayıcı sayısı da okuyucu sayısı değildir. Sanal ortamda dolaşan insanların, düşünce ve yazı açısından, ne kadarının ciddî bir ilgilerinin olduğu hepimizin bildiği bir husustur. Buna rağmen, hem okumak hem de yazmak açısından sanal bir aldanışı tercih ediyor edebiyat ve sanat kamuoyu. Bir yazar, takipçi ve arkadaş sayısını okuru sanmak gibi gafleti, bile isteye tercih ediyor. Halbuki biliyor bunun doğru olmadığını. Benim bu konuda en çok rahatsız olduğum da yazarın ve sanatçının kendi kendisini bu duruma düşürmesidir. Bugün asıl özelliklerini ve işlevlerini büyük oranda kaybetseler de edebiyat ve düşünce dergileri, sadece yazılanların yayımlandığı yerler değildir. Aynı zamanda, bir tür düşünme ve yazma açısından kalemlerin ve dillerin terbiye edildiği ocaklardır. Düşünmeyi ve yazmayı buralarda öğrenir insanlar. Bir duruş, tavır, dil, üslûp, tarz ve okur yazar ilişkisini hâl olarak bu ocaklarda kazanırız. İnsan, eninde sonunda gidebildiği yere kadar gidecek ve yolculuğunun bedelini de ödeyecektir. Çünkü insan olarak hepimiz için ancak kazancımız vardır.  

-“Neyi” anlattığınıza önem verdiğiniz kadar “nasıl” anlattığınıza da önem veriyorsunuz. “Neyi” ve “nasıl” kavramlarının birbirine karşı üstünlüğü var mıdır? Hangi kaygının ön planda olması gerekir?

– Yazıya ve düşünceye dair öğrendiklerimin hemen hepsini Edebiyat dergisinin yazı, düşünce, sanat ve edebiyat anlayışı ve atmosferi içinde öğrendim. Daha sonra çok farklı edebiyat anlayışlarını ve atmosferlerini gördüğümde, Edebiyat dergisinin ne denli farklı bir dil ve düşünce ocağı olduğunun bir kez daha farkına vardım. Bir yazar ve düşünce insanı için her şeyin, evrensel bağlamda algılanması ve çok incelikli bir dil ve duyarlıkla da kalem ve kâğıt ilişkisine yüklenmesi gerektiği öğretiliyordu burada. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca ‘neyin’ analtıldığı, ‘nasıl’ anlatıldığı ve yazıldığı değil, bizce ‘nerede’ anlatıldığı ve yazıldığı da çok önemliydi. O kadar önemliydi ki ‘nerede’ yazdığımızı, ‘ne’ yazdığımızdan üstün tutardık. Bu doğruydu. Çünkü, yazdığımızın değeri ne denli önemli olursa olsun, yazdığımız yer, onu ya olduğundan daha çok yüceltir ya da olduğundan daha aşağı çekebilirdi. İlke şuydu: Bir yazarın ne yazdığından daha çok, nerede yazdığı önemlidir. Buna , bir tür zemin yoklaması ve mekan bilinci de diyebilirsiniz. Yazı hayatım boyunca, tecrübelerim bana her zaman bu ilkenin çok doğru olduğunu gösterdi. Çünkü bir yazara, özgün bir ‘duruş’ kazandıran yalnızca düşünceleri ve eserleri değil, aynı zamanda durduğu yerdir; yani bir yazarın ait olduğu, görüldüğü, birlikte anıldığı bir yeri’nin olması ve her yerde olmaması gerekir. Her yerde olmak ve görünmek, aynı zamanda hiçbir yerde olmamak ve görünmemek anlamına da gelir. Elbette sanatta ve edebiyatta, içerik kadar biçim ve dil de önemlidir. Hatta, “Sanat, biçimdir.” diyen sanatçıların sözünü yabana atmamak da gerekir. Bununla birlikte ben, ‘neyi, nasıl, nerede’ yazmak ve söylemek konusunda bütüncül bir açıdan bakılıp düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Yazara göre bir öncelik sıralamasının yapılması belki anlaşılır olmakla birlikte, hiçbir sanat ve edebiyat eserinde bu bütünlüğün gözardı edilebileceğini düşünmüyorum.

Öykülerinizde en çok ilgimi çeken, etkileyici bulduğum özellik isimleri oldu. Öykülerinizin isimlerinde bir şiirsellik olduğunu düşünüyorum. Öykülerinizin isimlerinden ve isimlerin öykülerinden bahseder misiniz?

‘Şiirsellik’ sözüyle anlatılmak istenen, bir öykü, roman, deneme, hatta şiir türü için iyi bir özellik ya da övgü müdür, doğrusunu isterseniz bundan pek emin değilim. Şiir gibi veya şiire ait özellikleri taşıyor, anlamında kullanılıyor bu ifade. Bununla birlikte her tür, bir başka türün imkanlarını değerlendirebilir, bu imkanlarla zenginleşebilir. Bu yararlı da olabilir doğru yapıldığında. Ama ‘şiirsel’ bir öykü, roman, deneme… zayıf bir eserdir ve bu nedenle de bir başka türe yaslanarak ayakta kalıyor demektir. Örneğin, sorunuza çok yakın gelebilecek bir öykümün adı olan, Alnımı Uzatıyordum Rüzgârın Dudaklarına, cümlesi, hiç şiirsel değildir kanaatimce. Bir betimleme cümlesidir. Öykülere ve kitaplara ad koymam konusunda, genel ve ortak bir beğeni aldığımı söyleyebiliriz. Dize adlar koymayı severim öykülere, hatta yazılara da, çoğu öykülerde ve yazılarda da öyle olmuştur. Önce kitapların ve öykülerin adlarını koyar, sonra da yazmaya başlarım. Elbette bunların değişikliğe uğradığı olur. Öykü ve kitap adlarının çok azının ‘öyküsü’ vardır bende. Genel olarak imge, simge ve bir düşüncenin açılımı olan, çağrışımlı cümleler ya da sözcüklerden oluşan adlar koymaya çalışır ve dikkat ederim. Örneğin, Gülşefdeli Yemeni, bir kasabada geleneksel usûllerle ayakkabı imâl eden dükkânların bulunduğu eski bir çarşıda ilk kez gördüğüm ve adını da ilk kez orada duyduğum salkım salkım asılmış gülşefdeli yemenilerle karşılaştığımda; bir öykü yazmalıyım ve adı Gülşefdeli Yemeni olmalı, dediğim öykümdür. Eğer bu bir öykü adının ‘öyküsü’ sayılabilirse böyle doğdu.

Özellikle kısa öykü, bazı yazarlarca ‘şiirin saçları uzun kız kardeşi’ olarak tanımlanıyor. Siz de öykülerinizde şiirsel olarak nitelendirilebilecek unsurları ustalıkla kullanıyorsunuz. Öyküde şiirselliğin dengesini nasıl sağlıyorsunuz?

Öykü adlarının şiirselliği üzerine konuşurken bu konudaki düşüncelerimi belirttim ve şiirsellik kavramıyla vurgulanmaya çalışılan meramın, her ne kadar iyi niyetli olursa olsun edebiyat açısından bir doğruluk payı olmadığnı ifade etmeye çalıştım. Belki bunların hepsini sanat düzleminde değerlendirip anlamak ve sanatla ifade edilmeye çalışılan insanî inceliğin, dil inceliğinin türlerdeki tezahürü olarak görmek daha doğru olur. Bu açıdan bakıldığında öyküde (ve elbette bütün edebî türlerde) sağlanması gereken dengenin, edebiyat ve sanat gerçekliği ile hayatın gerçekliği arasındaki ana bağın kuruluşu sırasındaki dikkat ve ustalığın başarısında aranması gerekir. Dilin gücünde aranması gerekir. Bizim sanata ve edebiyata inancımızı, güvenimizi artıran da bu ana bağın sahihliği olsa gerektir, diye düşünüyorum. Bize, ‘İşte bu öykü olmuş, şiir, roman ve deneme olmuş; bu edebiyattır…’ dedirten temel etken de sanatçının bu damarla kurmayı başardığı insanî varoluş bağıdır. Dilin gücüdür. İnsan kendi hayatını bile atlayabiliyor ama bu bağı hiçbir zaman atlayamıyor. Kurnazlık oyunlarından söz etmiyorum. Kanaatimce sanatın ve edebiyatın ‘dengesi’ dediğiniz ibrenin gösterdiği doğru da budur. Yoksa biraz şiirden, biraz romandan, biraz da denemeden alarak bir öykü oluşturmak mümkün olmadığı gibi yapılanlar da öykü değildir. Edebiyattan anladığım kadarıyla bu hiçbir zaman mümkün de değildir. Böyle olduğunu ve böyle yapılacağını sananların ortaya koydukları da ancak kanaatimizin doğrulandığını göstermeye yetiyor. Öykü adıyla yayımlanan ‘metinlere’ kolay kolay ‘öykü’ demiyoruz. Şiirin saçlarının uzunluğu ve kısalığına gelince… Ne kadar uzun olursa olsun hiçbir edebî türün saçlarından kesilen kırpıntılarla bir başka türde, yeni bir eser oluşturulması mümkün değildir.

İmge kullanımı açısından, şiir ve öykü arasında farklar var mıdır? Olmalı mıdır?

Elbette vadır. Olmalıdır da. Öncelikle bir ‘şiir dili’ bir de ‘öykü (tahkiye) dili’ olduğunun ayrımının farkında olmalıyız. Sonra da imgenin şiirde ve öyküde kullanımını, şiir dili ve öykü (tahkiye) dilinin kullanımı ve imkânları açısından bakıp değerlendirmek gerekir. Yani imge, şiir dilinde nasıl kullanılır, öykü (tahkiye) dilinde nasıl kullanılır; gösterdikleri ve taşıdıkları anlamlar açısından anlaşılmaya çalışılmalıdır. İmgenin sözlükteki karşılığı şöyle: ‘Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya; duyu organlarının dıştan algılandığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri; duyularla alınan bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.’ Edebiyat eserleri değerlendirilirken, imgeci anlatım ya da imgeci şiir, imgeye yaslanan şiir, imgelerle yüklü şiir ya da anlatım… gibi tanımlamalarla sık sık karşılaşırız. İmgenin sözlük tanımına bakınca da görüyoruz ki sanatçı muhayyilesiyle, algısıyla, duyusuyla içiçe geçmiş bir kavramsal alandan söz ediliyor. Bu açıdan bakınca, doğal olarak sanatçının imgelerle düşündüğünü söylemek gerekir; bu doğrudur da. Elbette her sanatçı, kendi sanat dilinin elverdiği kadar imgeyle ilişki kuracak ve imkanlarını değerlendirecektir. Bir imge, şiir dilinde farklı, öykü dilinde daha farklı bir anlama bürünür; bürünmelidir. Böyle bir durum, şiirin öykünün imkanlarından, öykünün de şiirin imkanlarından yararlanmasından çok farklı ve başka bir şeydir. Örneğin mavi bir denizin görünümünü anlatan imgenin şiirdeki kullanımıyla öyküdeki kullanımını düşündüğümüzde bunu daha iyi kavrayabiliriz.

Efendim, sizin sosyal medyada paylaştığınız bir soruyu, müsaadenizle tekrar size yöneltmek istiyorum: “Bir entelektüel hayatı nasıl tecrübe eder, düşünür ve yaşar?… Entelektüel kim?… Okumakla, bilmekle ve ‘olmakla’ ne kadar ilgili acaba?..”

Entelektüel, aydın, sanatçı, yazar… gibi kavramlarla gözümüzde ve gönlümüzde tecessüm eden insanla, bu sıfatları taşıyan ve aramızda yaşayan insanların yüklendikleri sorumluluklar ve birer ‘insan’ olarak hayatta tekabül ettikleri yer arasında her zaman çok önemli farklar olduğunu görüyor ve böyle düşünüyorum. Belki hemen her ülkede bu kavramlarla anılan ve tanımlanan insanlar büyülü, farklı ve özel bir anlam ifade eder ama bizim ülkemizde, biraz da bu kavramların geldikleri uygarlık yönü itibariyle çok daha ayrıcalıklı bir yerlerinin olduğu düşünülür her zaman. Entelektüelin hem sorumluluğu hem de toplumsal tekabüliyeti açısından bizim düşünce, kültür, sanat ve debiyat dünyamızdaki, genel anlamda da hayat algımızdaki yerinin farklı olduğu, hatta olması gerektiği gibi bir ayrımın üzerinde durulmaz pek nedense. Durulmadığı için de genellikle entelektüelle neyi anlatmak istediğimiz ve entelektüelin sahip olduğu ya da olması gerektiği donanımlar, toplumsal, siyasal muhalefet, sanat ve edebiyat işlevi açısından yüklediğimiz özellikler ve beklentilerimizle yüz yüze geldiğimizde, şaşırır ve tam anlamıyla kendimiz, aidiyetlerimiz ve koruduğumuz değerlerimizle çelişkiye düşeriz. Örneğin, entelektüelin tartışmasız en belirleyici vasfı kabul edilen her şartta muhalif olmak tavrı karşısında, çoğu okumuş yazmış ve kendisini rahatlıkla ilk anda entelektüel olarak tanımlayabilecek insan, çelişkiye düşer. Bunu sadece ‘inanan insan’ açısından söylemiyorum, dünya görüşü ne olursa olsun ortalama bir ‘Türk okur yazarı’nın da bu çelişkiye düştüğünü görürüz. Entelektüel kavramı her kültür ve inanç ikliminde aynı kavramsal bağlamla ifade edilmez ve işlevsel olamaz. Buradan, çoğu konuda olduğu gibi ‘bize göre bir entelektüel’ gibi anlamsız bir talebe ulaşmak değil amacım elbette. Sorum şuydu; örneğin bir Fransız entelektüeliyle bir Türk, İran, Mısır… entelektüeli, inanç ve kültür kodları itibariyle hayatı nasıl tecrübe eder, nasıl düşünür, nasıl tavır alır ve her durumda nasıl muhalif olabilir? Entelektüel kim, sorusunu kültür ve düşünce kodları, kavramsal aidiyetleri ve bağlamı içinde ele alıp anlamaya çalıştığımızda çoğu insan, kendisine de entelektüel dediği insana da sanırım artık ‘entelektüel’ diyemeyecektir. Ayrıca demek de gerekmiyor kanaatimce. Entelektüellik, okumakla, yazmakla, bilmekle ilgilidir elbette ama asıl bağlamı ve belirleyici vasıfları bir düşünce ve kültür iklimine ait hayat ve algılama biçimiyle alakalıdır. Bizdeyse genellikle hayat algısına (yaşantıdan söz etmiyoruz elbette) bakarak değil, çok okuyup yazana, hatta okur yazara entelektüel denir.Cheap Uggs For Sale

Farklılıkların öne çıkarıldığı, ötekileştirmenin hat safhada olduğu günler yaşıyoruz. Bu günlerde ‘bütünleşme’ yönünde entelektüele düşen sorumluluklar konusunda değerlendirme yapabilir misiniz?

Türkiye özelinde bakıp da konuşursak ötekileştirme diye tanımlanan sosyolojik ve siyasal baskılamanın, sindirmenin, âdeta bir silah olarak kullanılarak bu denli öne çıkartılmasını, zaman zaman da tırmandırılmasını ne yazık ki önce entelektüellerin yaptığını görürüz. Tahammülsüz olan bizde halk değil, entelektüeller, aydınlar ve siyasa insanlarıdır. Hem entelektüel, sanat, edebiyat ve kültürel planında, hem de toplumsal ve siyasal planda farklılıklara hayat hakkı tanımaz Türkiye entelektüeli, tahammül de edemez. En yakınında duranla bile konuşamaz, anlaşamaz. Türkiye’de ne yazık ki entelektüel; huysuz, geçimsiz, tahammülsüz, omuz omuza durmasını beceremeyen, ısırgan, her kesimle kavgalı, kasıntı, hatta mız mız, sorumluluk üstlenmeyen, hiçbir konuyu bilmeyen ama her konuda düşüncesinin olduğunu sanan, hiçbir konuda önerisi ve sözü olmayan yapmacık bir tavır içindedir. Bunalımı yapaydır. Ancak kitaplardan okuduğu kadar entelektüeldir; arkasına hayatını koyduğu, bedelini hayatıyla ödediği bir iddiası ve bu iddiayı taşıyabilecek güçlü omurgası yoktur. Dolayısıyla böyle bir profile sahip olan entelektüelden bütünleştirici bir sorumluluk beklemek mümkün görünmüyor bana; bu bir umutsuzluk değil, tespittir. Ayrıca entelektüellerimiz, kimi zaman, siyasal iktidarların sunduğu dünyevî imkanlara dayanamayacak kadar zayıf kalırken, kimi zaman da siyasal iktidarları ve kamuoyunu etkileyemeyecek kadar enteletüel bir kibirle körleşiyor, etkisizleşiyor ve her iki durumda da entelektüel olmanın sorumluluğunu yerine getiremiyor. Hatta entelektüel kibirle siyasal kibir, halkın karşısında, toplumsal yararlılık ve işlevsellik konusunda bir körleşme noktasında birleşiyorlar.
Cheap Uggs Wholesale

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

-Ben teşekkür ederim.

8YENİ EDEBİYAT YAPRAĞI, EYLÜL-EKİM 2014)