MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ
Öykünün kadın kahramanlarından Mihriban İnan Karatepe. Dergâh, Yedi İklim, Kafdağı, Hece ve Hece Öykü dergilerinde öyküleri yayınlanan yazarın iki de öykü kitabı var. Hem anne, hem eş, hem eğitimci bunca sorumluluk arasında Türk öykücülüğünün gerdanına inci gibi diziyor öykülerini. Karatepe, Virginia Woolf’un salık verdiği tavsiyelerin dışında bir yol izlemiş, kendi inşa ettiği yolu…
Röportaj: Nil GÜLSÜM
-Yazı yazma süreciniz hangi edebi türle başladı?
-Mektupla… dersem şaşırmayın. Derslerim dışında ilgilendiğim ilk yazı uğraşı olması hasebiyle, bir çok yazar gibi şiirle başladım demek yerine mektupla demeyi tercih ediyorum. İlkokul ikinci sınıfta babamın tayini vesilesiyle başka bir ilçeye taşınınca başta öğretmenim olmak üzere, bir çok sınıf arkadaşıma mektup yazdım. Tabii o yaşlarda ne mektup türlerini biliyordum ne de mektup biçiminin öykü ya da romanlarda bir anlatım biçimi olarak uygulanabildiğini… Uzun yıllar mektuplar yazdım, mektuplar aldım. Sonra elbette şiirler ve denemeler karaladım. Bunlar kimi gazete ve dergilerde yayımlandı. Herkes şiir yazar ama bazıları şair olur, mucibince zaman içinde şiir okuru olarak kalmamın daha yararlı olacağına inandım.
-İlk başta sırf öykü yazmak için yazdım Öyküyle yollarınız nasıl kesişti?
-Üniversite yıllarında, anlatı bilimi derslerinde yaptığımız uygulamalar, içimde uyuyan aslanı uyandırdı doğrusu… Bu bağlamda benim öykücülüğüm deneysel başladı diyebilirim. Sırf öykü yazmış olmak için öykü yazdım bir de baktım onu arayıp duruyormuşum.
-Öykü sizce hangi edebi türe daha yakın veya böyle bir yakınlık söz konusu mu?
-Türler arasında akrabalık her zaman söz konusudur ancak bir edebî türü diğerinden ayıran hatlar bazen birbirine o kadar yaklaşır ki kısa devre yapıp tümüyle kabloların yanması da an meselesi olabilir. Öykü en başta tahkiyeli bir anlatım biçimidir ve tüm tahkiye türlerine yakındır. Dil ve anlatımı, biçimsel özellikleri itibariyle yer yer şiirsel olabilir ancak şiir değildir. Tıpkı günlük formunda yazılan Çalıkuşu’nu bir günlük ya da mektup formunda yazılan Genç Werter’in Acıları’nı bir mektup değil de roman olarak addetmemiz gibi öyküyü de öykü yapan ‘ecza’ iyi öykülerde yeteri kadar aşikârdır.
-Sözün zirvesi şiirdir “Şiir yazamayanlar öykü yazar” görüşüyle ilgili ne dersiniz?
-Sözün zirvesi şiirdir, bu doğru. Ve itiraf etmeli ki kısa öykü, sanayi devriminin okur-yazar oranını artırma çabasına yardımcı olması için icat edilmiş bir türdü. Otobüste, dolmuşta işe gidip gelirken okunabilecek kısalıkta, tek bir etki yaratmaya matuf estetik bir albenisi olan bir tür. Şiirle başlayanlar yola öyküyle devam ediyorlarsa bu durumda bir kan kaybından sözetmek gerekir. Demek ki dimağımız bir hayli karışık ve sözü damıtamıyoruz. Hem şiir hem öykü yazanları nereye koymalıyız o zaman? A. Hamdi Tanpınar, N. Fazıl gibi… Bazı duyguları şiirle, bazı duyguları nesirle ifade edebileceğiniz zamanlar olur. Söz bir ruh gibiyse vücut bulacağı bedeni-formu da zorlar gibi geliyor bana. Ama kiminin şairliği öykücülüğünden öncedir ve öndedir. Bu yüzden öykü yazmalarına rağmen onları şair olarak tanımlarız. Diğer edebi türler için de durum aynıdır.
-Öykü türünde devam edecek misiniz, sizi farklı türlerde eserlerle de görecek miyiz?
Evet, denemelerimi de ilerde kitaplaştırmayı düşünüyorum.
-Evli bir kadın, çocukları olan bir anne olmak yazma sürecinizi nasıl etkiliyor?
-Bir de çalışan kadın olmayı ekleyelim… Şimdilerde olmasa da bir dönem öğretmenlik yaptım ki yakın zamanda tekrar mesleğime dönmeyi düşünüyorum. Benim yerime birileri öğretmenlik yapabilir ama kimse benim kadar çocuklarıma annelik yapamaz diye düşündüğümden meslek hayatımı hep sekteli sürdürdüm. Yine de üç çocukla yazmanın pek de kolay olmadığını şikâyet babından olmamak üzere ifade etmek isterim. Ancak A. Maalouf’un çok sevdiğim bir sözü var; ‘Zamanın uzunluğunu güneş derinliğini tutkular belirler.’diyor. Yazma arzusu bir tutkuya dönüşmüşse, kişi cehdediyor hatta bedel ödüyorsa Allah da ona göre zamanının bereketini artırıyor gibi geliyor bana. Tabii yetersizlik duygusu bazen yakamıza yapışıyor ki o da genelde bir tarafa biraz fazla yüklenince ortaya çıkıyor.
-‘Küçürek öykü’ özetin özeti “Öykünün özeti olmaz” şeklindeki algı “küçürek” öykülerle kırıldı. Küçürek öyküleri siz nasıl tanımlarsınız?
-Nabizade Nazım, roman için ‘tafsilat’, hikâye için ‘hülâsa’ yani özet tabirini kullanmış yıllar önce. Vakanın azlığı ya da çokluğu ile açıklamaya çalıştığı roman-hikâye ayrımı elbette bununla sınırlı değil. Hikâyeden öyküye geçiş döneminde böylesi tanımlamalar yapılması şaşırtıcı değildi. Bu tanımdan yola çıkarsak küçürek öyküye de özetin özeti olmak düşüyor şimdilerde… Kısa öyküyü E. Allen Poe’nun tanımıyla ‘tek oturuşta okunacak kadar kısalıkta ve bir tek etki yaratacak biçimde’ düzenlenmiş bir yapı olarak kabul ediyoruz. Kısa öykünün alt sınırı beşyüz kelime olarak kabul edilmiş üst sınırda yaygın kanı en çok onbin kelime olabileceği yönünde… Modern öykü, romandan sonra ortaya çıkmış bir tür olmasına rağmen ‘romandan kısa olan’ şeklinde, romana göre tanımlanmaktan kurtulamamış. Kısa kısa öykü yani minimal-küçürek öykü ise beşyüz kelimenin altındaki kısa öyküleri kapsıyor. Küçürek öyküler içinde başlığı metinden daha uzun öyküler de var. Ancak kısa öykünün tek bir etki yaratmak konusunda öykünün klasik tanımına uyma zorunluluğu gözardı edilerek sadece kelime tasarrufu yapmakla küçürek öykü yazılmış olmuyor bana kalırsa… Olsa olsa mürekkebiniz geç bitiyor, o kadar.
-Öykü ve hikâye arasında fark var mıdır, varsa nelerdir?
-Öykü, müstakil bir türün adı olması hasebiyle hikâyeden farklıdır. Çünkü hikâye destan, masal, roman, senaryo vb. gibi ‘tahkiyeli’ metinlerin ortak adıdır. Hikâyenin temelinde ‘nakletme’nin genişliği de olduğundan kıssalar, meseller bu bağlamdan öyküden önce gelir. Hikâye genel adı yerine öykü tabirini kullanmanın tarihi de yenidir zaten. Teknik olarak ise öykü kurmaca bir yapı arzeder. Anlatmak ya da seslendirmekten ziyade sessiz okunmak içindir. Görsel hafızaya biçim birimleri olarak da hizmet eder, yazılı bir türdür. Bir halk hikâyesi anlatanın bilgi ve yeteneği doğrultusunda zamana ve zemine göre farklılık arzettiği halde, öykü yazıldıktan sonra okunmayı bekleyen donmuş bir yapıdır. Öyküyü aktaran anlatıcı ise sadece dilsel bir öznedir.
-Kendinize örnek aldığınız öykücüler var mı?
-Temiz Türkçesiyle; Ramazan; Dikmen, Dil işçiliği ve süprizleriyle; Cemal Şakar, Çalışkanlığı ve özverisiyle; Ali Haydar Haksal, Kararlılığıyla; Hüseyin Su, Muzipliğiyle; Haldun Taner
-Yazmak; kendini hesaba çekmektir Her yazarın farklı bir yazma gerekçesi vardır kuşkusuz, siz hangi duygu ve düşüncelerle yazıyorsunuz?
-Yazmak bir çeşit ölümsüzlük arayışı… Mağara duvarlarına resimler kazıyan insanların da arzusu buydu; kalıcılık. Kitapların ömrü, insan ömründen daha uzun. Bir yanıyla bu… Bir yanıyla yaşadığını belgeleme, kayıt düşme, hesap vermeden hesaba çekme kendini, arkanda iyi ve güzel bir şeyler bırakma, boşuna yaşamadığının altını çizme düşüncesi…
-Virginia Woolf’n kadın yazarlara “kendinize ait bir odanız olsun, paranız olsun” yönündeki tavsiyeleri kadın yazarlar için gereken hususlar mıdır, yazmak kadın için erkeklere göre daha farklı bir süreç midir?
-Üniversite yıllarında Woolf’un sözünü kulağıma küpe yapmıştım doğrusu… Çalışan bir kadın olarak kendi paramla kitaplar aldıkça iyiden iyiye haklı çıktığını düşünüyordum. Ancak yazmak için kendime ait bir odam hâlâ yok ve yazmak için bir odaya gereksinim de duymuyorum. Kendi paramla aldığım kitaplardan çok öykü yazmaya yeni başladığım dönemde Sn. Ali Haydar Haksal’ın kütüphanesinden edindiğim kitaplar, bu vesileyle soluduğum Yedi İklim Dergisi’nin atmosferi daha yararlı olmuştur yazarlığıma. Her öykümü okuyan Sn. Cemal Şakar’ın tavsiye ve eleştirileri yüzlerce kitap okumaya bedeldi dersem hiç abartmış olmam. Hece Dergisi’nde öykülerimiz yayınlansın diye titizlenmelerimiz, Sahaf Kebikeç’te Sn. Ömer Lekesiz’i can kulağıyla dinleyebilmek için işi-gücü bir kenara koymamız… Parayla satın alınamayacak değerler bunlar Woolf’un bilemeyeceği… Yazmak, kadın için de erkek için de ayrı ayrı zorlukları olan bir süreç. Kadın-erkek ayrımcılığına gitmeden her iki cins de bu süreci bir kazanıma ancak çalışarak dönüştürebilirler.
-Öykü sizce neyi anlatır, öykücünün bir manifestosu olur mu?
-Herşey öykünün konusu olabilir. Zaten konu metnin dışındadır. Aynı konuda yazılmış binlerce eser vardır ancak bunların hem türü hem aynı türde yazılmış olsalar bile teması farklılık gösterebilir. Konunun metindeki yorumunu tema, işleniş biçimini de biçem-üslup olarak ele alıyoruz. Neyi gördüğünüz, görme biçiminizle çok yakından alakalı bu yüzden. Görme biçiminizde de niyetiniz saklı. Edebi eser neyi anlattığı kadar, nasıl ve niye anlattığını da hâl diliyle ortaya koyuyor aslında. Bu bağlamda hiçbir söz bağlandığı dünya görüşünden bağımsız olamayacağı için öykücünün manifestosunun olmaması da mümkün değildir.
-Yaşadığım tek korku ‘bitirememek’ Bir yazarın yazmakla ilgili korkuları var mıdır, sizde korku kendini gösterdi mi hiç?
-Bitirememek korkusu… Yaşadığım tek korku bu. Üzerinde çalıştığım bir öyküyü bitiremeden son nefesimi vermekten hep korktum. Onun dışında ne yayımlayamama endişem oldu ne olumsuz eleştiri alma korkum… İlkinde ‘hitap muhatabını bulur’ nasıl olsa dedim, ikincisine başım gözüm üstüne…
-Üzerinde mesai harcadığınız çalışmalarınız var mı şu sıralar?
-Üçüncü kitabımın son okumalarını yapıyorum.
(MİLAT, 25.12.2011)














