EDEBİSTAN WEB EKİBİ | Haberler
SİBEL ERASLAN’IN HALASI VEFAT ETTİ…
Yazırımız Sibel Eraslan’ın, uzun zamandır kanser tedavisi gören halası Nazmiye Mantin Hanım bugün Adapazarı’nda vefat etmiştir.
Merhumeye Allah ramet, başta yazarımız Sibel Eraslan olmak üzere, ailesine, sevenlerine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.
SİBEL ERASLAN’IN HALASI NAZMİYE MANTİN’İN VEFATININ HEMEN ARDINDAN YAZDIĞI YAZI:
Vakit varken…
Henüz gözlerinin içindeki pırıltılı şelaleler akarken, halanızın gözlerinden öpün… Yoksa benim gibi nice gül yaprakları koysanız, nice rabbi yeğsirler, yasinler okuyup da üfleseniz bile kapanmayabilir son nefesteki gözleri…
Canım Halacığım Nazmiye Mantin Hanımı kaybettik. Sanki zayıf ve ince bir yaprak gibi teyellenmişti son aylarında hayat ağacına… Her ruh son vakitte esecek o son rüzgarını beklermiş ya dalından kopup da sonsuzluğa uçmak için… Sessizce yatıyordu yatağında, bir nefesciği kalmıştı hayata dair. Gözlerinin biri yarı açık, diğeri ise ufka sabitlenmiş ve yola bakar gibiydi… En son gurbetteki kardeşi de gelip yetişinceye kadar bekledi o göz… Amcamı Hollanda’dan indirecek uçağı iple çektik hepimiz. Koşa koşa vardı ablacığının yanına, şuuru kapalı olsa da uzun uzun ağladı, dertleşti Halamla… Ruhun beklediğini, ruhun hissettiğini, ruhun anladığını, ruhun vücuttan daha uyanık olduğunu Halamda müşahede ettim. Amcam gelinceye kadar bitkisel hayatta olmasına rağmen gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kelime-i tevhidlerle sildik o son billurları. Ah artık gurbetin bitti, acın, merakın, telaşın, kederin, hepsi bitti işte Halacığım… Kardeşlerinin hem anası hem babası olmuş büyük abla, ailede hakkı geçmedik kimseyi bırakmamış annemizi kaybettik… Yetmiş altı yaşında hiç evlenmemiş, ev kızı, gelincik elli, menekşe saçlı tin min tini mini hanım tin tin… Geçti gitti Ramazan’ın 21. Gününde… Mübarek vakitlerin bereketine karıştı inşallah…
Ruhlar alemi bambaşka bir diyarı işaret ediyor…
Bir bardak suda fırtınlar kopartan bizler, yeryüzünü hiç de ruhların seslerine kulak vermeyerek çiğneyip duruyoruz oysa… Halamın sessizce yattığı son yatakta Sevgili Efendimizin (sav) Hz.Hatice annemizin (ra) ardından söylediği bir hadisine de ruhen yakınlaştım…
“Hatîce’ye, içinde yorgunluk ve gürültünün bulunmadığı, inciden bir cennet köşkü müjdelemekle emrolundum.” (İbn Hişâm, 1/393-394) Niçin ruhen yakınlaştım dediğimi soracak olursanız bu güzel temsile… Bazen böyle oluyor işte. Sürekli okuduğunuz bir cümlenin ruhuna, aniden yakınlaşıveriyorsunuz, içinizde parlıyor o yüksek anlam…
Bu cümledeki yorgunluktan uzak ve gürültüsüz cennet vurgusunu şu yaşıma kadar tam olarak duyumsayamamışım demek ki… Halamın son yatağının başında Kuran okurken, onun dudaklarına son zemzemleri pamuklarla içirirken fark etmiştim hayatın aslında ne kadar yorucu ve ağır olduğunu… O bir tek küçük nefes için bile hırpalanıyordu oysa vücut ve dünyadaki her şey, tüm maceralarımız, o küçük nefeste düğümlü bir kaderdi…
Uçurtmanın kuyruğu gibiydi nefes…
O gitti mi hayat ta kopuyordu…
Bu aslında büyük bir risk ve büyük bir yorgunluktu.
Hatta çarpıcı, devasa bir ironi gibiydi, nefesin küçüklüğü ve kısalığına tezat dünyadan göklere kurduğumuz o ihtişamlı uzak emellerimiz… Dünyadaki tüm savaşların, tüm iktidar kargaşalarının, telaşların, tüm hoyratça verilen mücadelelerin, tüm gürültülerin, yorgunlukların, gelip de dayandığı şey, aslında bu küçücük soluktu, nefesti…
Muhteşem bir yanılgının, oyalanmacanın ve farkındasızlığın pençesindeyiz aslında… O çok önem verdiğimiz dünya, bir kısa soluğun vadesinde bitiyor.
Peki asli yurdumuz için ne var elimizde?
Nereye gidiyoruz?
Ölenler nereye gidiyor?
Yeni doğmuş bebeklerin geldiği ülke kadar sırlı, bilinmez bir evvel ahir rasatındayız…
Sevgili Efendimizin(sav) cennet temsilinde Hz.Hatice için söylediği, tarif ettiği melceyi, gürültüden uzak bir inciler sarayı olarak tarif etmesi ne de güzel, ne de anlamlı… En önemlisi bir sevdiğinizi uğurlarken bir kez daha anlam kazanıyor ahiret bilgisi, ruhun sonsuzluğu inancı ve cennetle ilgili rahmani bilgiler, dualar ve duaların içli dili…
Uzun, bitimsiz, zümrüt sırtlarında yalınayak koşacağı, seher vaktinde hafifçe ıslanmış, tatlı serin, yeşil, yemyeşil çayırlar düşlüyorum Halam için. O çayırların sonunda sevdiklerine kavuştuğu, Sevgili Efendimizin(sav) ve Ehli Beyt’inin(r.a) şefaatine sığındığı güzel gül bahçeleri için dua ediyorum… Hassetsen ricam, sizlerin de birer Fatiha-i şerif yollamanızdır.
İki gün evvel de gelinimiz Zehra Hanım’ın muhterem amcası, aile büyüğümüz Erzurumlu Feyyaz İbrahimhakkıoğlu’nu, Rahmet-i Rahman’a yolcu ettik… Bu Ramazan’ı ahiret kapısının önünde Yasinlere sarılarak geçirmek de varmış…
İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…
Yazarımız, Halası Nazmiye Hanım için 1 Mart 2010′da sitemizde ve bilahere Dergah dergisinde yayınlanan yazısı:
HALAM FRANKFURT’A HİÇ GİTMEDİ
Frankfurt Kitap Fuarı’nda katılacağım panelin konusuydu:“Türk edebiyatında kültürel tartışmaların odağında kadın”… Jaklin Çelik ve Ayşe Kulin’le tartışacaktık bunu…
…
Halam Nazmiye Hanım, bu yılın Haziran ayında, 77 yaşına bastı.
77 yaşında ve hiç evlenmemiş bir kadın, Türk Edebiyatı hakkındaki kültürel tartışmaların odağında yer alabilir mi? Cümleyi onun tam da hastanede yattığı odanın kapısının önünde içimde evirip çevirerek, tüm teferruatlarından arındırarak, yeniden kurmaya çalışıyorum: (Biyopsi sonuçları iyi çıkmadı) Benim ülkemdeki “herhangi bir kadın”, kültürel tartışmaların odak noktasına hangi şartlarda gelebilir? (ne olduğunu anlamadığım beyaz rapor kağıtlarında nerdeyse tüm parantezlerin içinde (+) yazıyor, pozitif demek bu, ama aslında negatif anlamında hem Halam, hem benim için, Halam 77 yaşında) “Herhangi bir kadın”, ne zaman “bir kadın” haline gelebilir?
CHANEL:
Zihnimi iki ucu göğe bakan bir dua parabolüyle ikiye arıyorum. Frankfurt’taki Kitap Fuarında “Türk Edebiyatında Kültürel Tartışmaların Odağında Kadın” konulu panel için hazırladığım çalışma notları, parabolün sol tarafında dizili…
Sağ taraftaysa, Halam var. Keder, bazen bir buz kıracağına benzer, hoyrat darbelerle ve çarçabuk ayırır içinizi içinizden, siz kırıldıkça keder dağılır sansanız da boştur bu umut… Kırıldıkça içimden Halam çıkıyor…
Krapeli kabarık siyah saçlarıyla ve dünyanın hiçbir fondöteni ya da pudrasıyla bir türlü örtemediği çenesindeki beni (aynısı bana da geçmiş) ve o günlerde, yani gençliğinde, terziden az evvel aldığı ekose plili eteğini giyinmiş, elimden tutmuş, küçüğüm çok o zamanlar, deniz kenarındaki –en son Marmara Depreminde denize karıştı bu rıhtımlar artık yok ama benim içimde hep kalmaya devam edecekler- rıhtım gazinolarından birinde gezdiriyor beni, Ankara Gazozu içiyoruz, sonra gazinonun az ilerisindeki oyun yerine doğru koşuyoruz Halamla, kayık şeklindeki salıncaklara biniyoruz, önce korkuyorum, “ben seni tutarım korkma” diyor, sarılıyor, öyle güzel kokuyor ki parfümü, ah Chanel, kadınların sihridir zambak kokusu, Halam bana doğru eğildikçe sanki babaannemin masallarında dinlediğim zambaklar bağına girermiş gibiyim, ah o masallardaki bütün peri kızları ağlardı hep, çünkü şehzadeler onları değil de, kendilerine uygun başka padişah kızlarını alırdı, babaannemin masallarında davul hep dengi dengine vururdu, kral kızları kral çocuklarına varır, edebiyat hakkındaki kültürel tartışmaların odağındaki kadınlar hep onlardan çıkardı, diğerleriyse yani alınmayanlar, yani odakta yer alamayan kadınlar, yani kendini veremeyenler, yani onlar hep ağlardı, gerçi sevinirdim buna içten içe, Halam ve diğer peri kızları bana kalmış olurdu, onlar olmasa tüm çocukluğum boyunca ne yapardım, Ahh Nazmiye Hanım, sizin güzelliğiniz hep başımı döndürmüştür, sonsuza kadar Halam ve Chanel… Rüyalarda da böyle olur ya, sokaklar bir nefeste biter, hoop diye geçersiniz bir yerden başka bir yere, kayık salıncaklarından hoop diye kayıyoruz, ver elini Fuar… Sanki Halam, içerdeki odada yatan hasta değilmiş gibi, zaten haksızlık bu, büyük haksızlık, yani aramızdaki beyaz boyalı şu ruhsuz kapı hiç yokmuş gibi olmalı, ki edebiyatçıya verilmiş/verilmemiş en güzel imkan da budur zannımca Dorrit Cohn’un Şeffaf Zihinler’inde bahsettiği gibi oluyor her şey, yani Halamı kapatan o beyaz ve ruhsuz kapının metal kenarlıklarından içeri süzülerek girebiliyorum, edebiyatın en iyi yanı bu olsa gerek, opak farzedilen her şeyi, ultra viyole ışınların maharetine benzer şekilde aşabiliyorsunuz zihninizde, kapıdan içeri girip, Halamın yanındaki çocukluğuma koşabiliyorum işte, orada, Fuarın hemen girişindeki büyük çekilişe katılmak üzere sıraya giriyoruz onunla, belki yüzlerce iplik arasından şansınız yaver giderse güzel bir oyuncak çekiyorsunuz, “inşallah bisiklet çıkar yarabbim”, heyecanım kısa sürüyor, hayır ne yazık ki ipin ucundan erkek tarağı çıkıyor talihime, ama Halam daha şanslı onun kısmetine çıkansa bir şaka yüzüğü, plastikten, parmağınla alttan sıkınca tokalaştığın kişinin eline su sıkıyor, üzüntüm anında dağılıveriyor Halamın bahtı benim bahtımdır çünkü biliyorum, nitekim değiş tokuş ediveriyoruz erkek tarağıyla şaka yüzüğünü, artık hayatımda tanıdığım herkesin elini (sekiz kişi tanıyorum o zamanlar hayatta) tokalaşmak bahanesiyle sırılsıklam edebilirim, dönüşte minübüste Halamın kucağında uyuyakalmadan önce tam on kere aynı şakayı yapıyorum, on’a kadar sayabiliyorum o vakitler, ama o hiç kızmıyor, “korkma, ben seni tutarım” diyor, terziden az evvel aldığı ekose plili eteği…
Halam kaç yaşında? Halası büyür mü insanın, daha da fenası yaşlanır mı? Halam 77 yaşında, hiçbir edebi tartışmanın odağında yer alamayacak kadar hasta, buna inanamıyorum çünkü o benim Halam, başkasının değil… “Herhangi bir kadın” değildir o, “Bir kadın”dır diye itiraz ediyorum…
Peki kadınlar hangi şartlar altında edebiyat tartışmalarının odağına dahil olabilirler, yine aynı soru… Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki panelde bunu tartışacağız, şayet Halam iyileşip de şu beyaz ve ruhsuz kapıdan sağ salim çıkabilirse…
Kadınlar, büyük anlatılar ve devasa mitler içinde ne zaman kabul görülürler?
Madam Bovary veya Anna Karanina olmadan mesela… Bir kadın tumturaklı ihanetleri olmadan, edebiyatın öznesi haline gelebilir mi? Mecnun’un canına tak ettirmeseydi Leyla, Yusuf Peygamber’i hapse düşürmüş olmasaydı Zuleyha, ne kadar bilip tanırdık onları?
Halam sözgelimi… 77 yaşına bastı geçtiğimiz Haziran Ayı’nda, bir denizci olan nişanlısı aniden ölü bulunduğu o sabahtan sonra, çeyiz sandığıyla gelinliğini kız kardeşine vermiş, önce kardeşlerine, sonra yeğenlerine, ardından da tüm misafir ve hastalara bakmış, hizmet etmiş… Kağıt Fabrikası’ndaki Genel Müdürlük Sekreterliğinden emekli Nazmiye Hanım’ın aynı zamanda parmak uçlarında binlerce kağıdı gözü kapalı dans ettiren bir kağıt eksperi olması, hayatı boyunca şiir defteri tutmuş olması –ah! kağıtlar kraliçesi-, onu nereye koyar hayatın çekmecelerinde? Gerçi o ihtiyar Kağıt Fabrikası da yok artık, özelleştirme kararından sonra metruk bir hale geldiğinde işçilerden sonra, fare ve sincaplar dahi bırakmıştı ışıklı vardiyalarıyla nice emekçiye umut ve yaşama hakkı olmuş atelyelerini, “şehrin tüm fakir kızları veremden ölmeden evvel, bu fabrikada büyüdü” derdi Halam, “bir günde büyürdü çoğu” … Sağlıksız çalışma koşullarından ince hastalığa tutulmuş nice kızın, zaten büyüyemeden öldüğünü, küçük ölüler olarak şehir mezarlığına gömüldüğünü, onların kimseye anlatılmamış ve edebiyata konu olmamış hayat öyküleriniyse, nedendir bilmem bir sanat eseri halinde veya hiç olmazsa gazete haberi şeklinde, asla dile getirmez, aktarmazdı kimse… Çünkü bu hayattı, edebiyat veya basın-yayın değil, hayat…
Halam veya Kağıt Fabrika’sının ölü küçük kızları yahut da “herhangi bir kadın” diyelim adlarına… Cinayet işlemedikçe veya dillere destan bir aşkın sultanı olmadıkça (Mona Rosa gibi), edebiyatın odağına yerleşebilir mi, edebiyatın öznesi olabilir miydiler?
Wirginia Woolf’un bir tren camı önünde oturttuğu Bayan Dalloway’i geliyor aklıma, yani herhangi bir kadın, tıkır tıkır işleyen kol saatlerinin içinden, zamanın neredeyse herkesi birer ölümlü olmakta eşitlediği o büyük adaletinin önünden, elini kolunu sallayarak geçtiğinde, kayda değer bir anlam taşımakta mıdır? Bence taşımaktadır… Halam, Kağıt Fabrikası’nın küçük ölü kızları ve Bayan Dalloway için, dünyanın tüm cümlelerini yeniden kurabilirim.
Çünkü kurşun kalem, çok şükür ki benim elimde. Büyük konuşmuş olmak istemem tabii, ama Goethe haklıdır: “…Fakat, Tanrı bana çektiğim ızdırabı söylemek kudretini verdi”. Yani bu gücü, yazıcıların ve hattatların gücünü, elbette farkındayım…
İmran Kızı Meryem’in şefaati, tüm hattat kadınların üzerine olsun. Hani yasaklamışlardı kadınlara divit kullanmayı Eski Ahit Rahipleri de, Yüce Allah, Kelimesi olan İsa peygamberi, bir kadına emanet etmişti…
Evet.
Kelime, en çok Meryem’e, hasılı “bir kadın”a yakışır yeryüzünde.
GELİN TACI:
Halamın hastanede yatmakta olduğu odasının beyaz ve ruhsuz kapısının önünde heyecanla ve korkuyla beklerken, başka bir kadının kapısı daha açılıyor zihnimde. Metalik kenarlarıyla soğuk ama insanın üzerinde hürmet uyandıran bu kapının yüzü, nasıl da Halide Edip Hanımın ince uzun ve yazı yazarken de bir yandan sigara tellendiren, ellerini anımsatıyor. Eller, kadınların kapısıdır kanımca ve sınırlarıdır kadınlığın… Durmuş durmuş ve epey düşündükten sonra; “mesela elleri çok güzeldi” diyebilmişti onun için Mina Urgan. Ah eller ve kadınlar. “Bir kadın” hakkında kurulan cümlenin sözsel kaderi, onun ellerine ve zekasına gelip dayanıyorsa, lafı sündürmeye gerek yoktur elbette, bunun basbayağı numara çekmek olduğunu, hepimiz biliriz az çok, çünkü akıllı ve güzelliği ellerinde donup kalmış “Bir Kadın”, aslında pek de cazip bulunmamış birisidir, kendini kimseye vermemiş, verememiş bir kadındır…
Yani tıpkı eski büyükanne masallarındaki, o kafasız Şehzadelerin bir türlü seçmediği, seçemediği, fark etmediği, farkedemediği “peri kızları” yahut da “Danimarkalı Deniz Kızı” öyküsünde veya “Tatarcık”ta, “Balık ve Tango”da olduğu gibi, büyük bir sus işareti olan şu kadınların mukadderatından söz ediyorum…
Edebiyatın ya sınıfsal anlamda uygunsuz veya dehşete düşürecek denli kozmik ve öteki bularak odak dışı bıraktığı türden kadınlar… Niçin hep ekstra terra’dır, niçin hep zaman ve koordinat dışıdır, hiç düşündünüz mü?
Onların eski zamanlara has dilsizliği veya uzay fantazyasında henüz yaşanmamış ışık yıllarındaki kristalize ama ürkütücü tezahürleri (aslında zuhur etmemişlikleri), orta zamanlardaki biz yazar kadınların adeta bir batıni hakikat gibi tevarüs ettiğimiz bir yazgı değil midir? Hatta mukadderattır, alın yazısıdır bu suskunluk, kadınlara dair hurufat macerasının… Masaldan bilim-kurguya kadar uzanan söz/yazı rasatında, zahiren değil de en iyi ihtimalle dolayımlı şekilde gündeme gelen kadınlık hali, 1-kahramanlık, 2-ihanet, 3-cinayet olmaksızın, herhangi’liktir aslında. Herhangi’liğin gizemli ve loş zemininde, zahir olmaktan ziyade, batına kaçmışlıktır, yutkunmadır kadınlarınkisi. Oysa harflerimizin gölgesinde saklı rumuzlarımız, simgesel bir dilimiz vardır kuşkusuz. Ki bu dil ve yazı imkanı, kadını, herhangi’likten an be an çıkarıp, biri’si olmaya yatkın kılan başka bir gücü, belki edebiyatta sezgi gücü diyebileceğimiz başka bir dil uzamını da açar…
Peki içten dışa, batından zahire, çevreden odağa, herhangi’likten birisi’liğe çıkışın yolu, niçin “erkekler gibi yazabilmek”ten geçer illa ki? Tanzimat döneminde yazan o titrek kadın parafları mesela; “İstanbul’dan S.E” gibi, “mektepli bir kız” gibi, “okur yazar bir hanım” gibi veyahut da babasının, ağabeyinin ismiyle yazmak ya da Zafer Hanım’ın “Aşk-ı Vatan”ında olduğu gibi, ilgili ilgisiz her konunun bağlamını, illa ki “vatana dair naciz bir katkı” olarak gösterdikten sonra yazmak/yazmaya kalkışmak… Keza; Onbaşı Halide veya Aziziye Tabyasından Nene Hatun… Kültürel tartışmaların odağına ancak askerlik taliminden geçmiş kadınlardır girebilenler, onlar da eksik eteklerini, yüzlerindeki erkeksi kahır çizgileriyle, serin namluyu kavrayabilmiş düzgün elleriyle uzatabilenlerdir. Öylece müennesliklerinden arınarak, makbul ve eril vasıflara ancak epik varoluş imkanları üzerinden yaklaşabilenlerdir o kadınlar.
Vatan kurtarmadan erkeklerin masasına oturulmayacağını elbette ezberlemişlerdir, yine de uzun yıllar kadınlara mahsus “laedri” dergahının sessiz dervişlerinden daha şanslıdırlar.
Niçin sakladılar isimlerini bu kadınlar? Birisi olmak için illa ki ismiyle ve eserleriyle bilinen Zeynep Hubba Hanım gibi, “merdane” (erkekler gibi mertçe) yazmak mı gerekir? Sevim Burak, bu yüzden mi makas gibi kesmişti cümlelerini kelimelere, kelimelerini harflere ve harflerini de çizgilerine, hatta izlerine… Neden dil bilgisini ve gramer perspektifini delik deşik etmeye niyetlenmişti, niçin kuralları ve nahiv ilmine dair disiplini değil de, başkaları tarafından yabanıl, kendisi tarafındansa hakiki bulunan iç güdülere yaslanmıştı? Bir kuvantum fizikçisi gibi var oluşunun özünü bulmak adına sürekli bölünme, sürekli parçalanma, bir daha, bir daha, bir daha… Onunkisi bir başağrısıydı kuşkusuz, sıradan ve her zaman işe yarar harika bir kadın mazereti olan başağrısını, sıradan olmayan muhalif diliyle ortaya koyabilmek için, evet bazen, Sevim Burak gibi, yıkmak da gerekebilir. Yıkmak değil de hadi “Tersten Perspektif” diyelim. Onun kendine has alfabesi ve kurduğu esrik dil, neye ve niçin itirazdı? Ana caddeyi değil de niçin tali yolları, hatta çıkmaz sokakları zorlar, kadın edebiyatçıların başı çok ağrıyanları? Gerçi külyutmaz Perspektif Bilgisi’nin nazarında sürekli disipline verilmiş o kız çocuğundan geriye, sadece harflerin gölgesine dair alçakgönüllü bir odak tartışması kalmıştır… Yazan bir kadın hakkında “delilik” söylentisi, dedikodudan çok, bir yöntemdir aslında… Gölge oyunudur.
OPTİK ELEŞTİRİ:
Harfin gölgesi olur mu?
Bunu Salih Zeki’ye sorsunlar. Onun devasa aşk yanılgısı, Halide Edip Hanım’ın Mor Salkımlı Evi’nin bahçesinde yazı yazarken öne eğilmiş başının sarılı olduğu ipek fularından ensesine doğru taşmış kederli lülesine kıyasla, “Halide” külliyatının gölgesinde saklıdır. Ah! Min el aşk!
Yazar kadının gölgesi uzun olur. Şüphesiz ki bu, odaklar üstü bir konudur. Ah, dedikodu mu dediniz yeniden? Edebiyat tarihinin ilk büyük dedikoducusu bir erkektir: Cervantes. (aldınız mı ağzınızın payını?) Burada gölgelerden bahsediyoruz, kadın yazılarının örtbas etmeye çalıştığı izdüşümsel kırgınlıklardan… O gölgeli kesitlerde, yüzler ve belki binler kere Salih Zeki’ler saklıdır… Tıpkı Piraye Hanım’ın aynalarında yüzler ve belki binler kere ustalıkla ve sabırla odaklanmış, biriktirilmiş, tahta bavul dolusu mektuplarıyla Mavi Gözlü bir Dev’in maharetle ve muntazaman saklanmış olduğu gibi… Ah, vefadır bunun adı.
Erkekler için, “Türk Edebiyatındaki kültürel tartışmaların odağı” diye bir sorunsal mesela, hiç mi hiç söz konusu edilmez. Niçin? Çünkü tartışma zaten erkek erkeğe geçtiği var sayılan ciddi bir iştir, tıpkı edebiyat gibi.
Peki “Bir kadın” niçin yazar?
Ancak kendini vermemiş (verememiş değil vermemiş) kadınların bileceği bir yazgıdan söz ediyorsak şayet. Kendini kendine saklayan kadınlar yazı yazar. Tarih içinde kadınlara hep yakıştırıla gelen gevezelik’ten ne kadar farklıdır yazı yazmak işi? Bir iş olarak yazmak, niçin bilinç yükselmesidir, tartışma odağı için ehliyeti niçin yazı yazmaktan alırız biz kadınlar? Mahcubiyeti kastetmiyorum, kendini vermemek, kendini ele vermemek, yani tartışma masasına ve odak olmaya oturmamak, niçin ünlü ceza avukatı Verges’in “kopuş savunmaları”ndaki radikalliği anımsatmaz hiç birimize? Ben sizin mahkemelerinizi tanımıyorum, sizin muhakeme usulünüzü de kabul etmiyorum diyebilmek için deli ya da anarşist mi olmak gerekiyor muhakkak?
Peki hem kendini vermemiş, hem de yazı yazmamışsa bir kadın ne yapar?
Ne yapacak, kanser olur…
Ancak.
Öyleyse odak dışı olanların; yani delilerin, çocukların, bunakların, anarşistlerin olduğu o sakıncalılar listesinin başına kadınları da yazalım…
Edebiyatta kadın bağlamındaki odak tartışması, ister istemez optik bir mevzudur, perspektifle ilgilidir. “Perspektif eğitimi, ehlileştirmeden başka bir şey değildir” der, Pavel Florenski. “Modern akıl” ve “aydınlanmış göz”, sırra inanmaz. Ortaçağ’ın bitiminden günümüze kadar devam eden o “aydınlanmış göz”dür bize perspektif disiplinini öğreten. Göz, dünyanın efendisidir, tüm adına aydınlanma denilen yürüyüşte budur bize öğretilen ve bizim de yalnız başımızayken bile devam ettirdiğimiz zihinsel nöbet tutuşlarımız, hep bu nakaratı söyler; göz, büyük efendidir… O, görünen şeyleri önemser, kutsar ama dokunmaz, değmez ve ardına bakmaz, ardına geçmez, geçemez, geçmeyi küçümser… Ardında ne var? Bunu bilmez perspektif eğitimi…
Edebiyat, dil ya da resim mekanında, neyin önde neyin arkada, neyin yakın neyin uzakta, neyin büyük neyin küçük, neyin önemli neyin önemsiz, neyin odakta neyin uzay-dışı olduğunu belirleyen bu kartezyen yöntem sayesinde, dünya ehlileştirilmekte, karşıdan bakılarak denetlenebilir bir uzama, hale, söyleme, kısacası politikaya dönüşmektedir… Dış dünya artık bir mülk, çehresi ve sınırları çizilmiş bir tablodur, gözün yolu aklın yoludur bu süreçte ve birdir, göz akıldır, akıl gözdür…
Perspektif dışında kalan çizgiyi; çocukluk, beceriksizlik, eksik etek yaygarası, delilik, politik başarısızlık olarak görenler için mütevazi bir eleştiridir optik itiraz…
Varlık kaygısından doğmuştur.
Halam 77 yaşında. Frankfurt’u hiç görmedi.
Sevgili Ali Ural ve Münir Üstün, havaalanına inen uçaktan çıkmayınca, merak ve telaşla aradılar beni… Tam o esnada, Halam’ın hastanedeki odasının beyaz ve ruhsuz kapısının önündeydim. Sanki az evvel, onunla bir çekilişten çıkmışız gibi… Bana uzatılan ipliklerin ucundan, gene bir erkek tarağı çıkmıştı… Elimde tuttuğum raporlar, az evvel çıktığı operasyonun kötü haberleriyle doluydu… Doktorlar Halamı azar azar kesiyorlar. Bu, odak dışında kalacak, henüz anlatılmamış bir kadın hikayesidir kuşkusuz.
Bu, hayattır. Ve böyledir kezalik…














