MUSTAFA KUTLU’NUN HİKAYELERİNDE GELENEK

MUSTAFA KUTLU’NUN HİKAYELERİNDE GELENEK
3 Mayıs 2017 - 9:38

Yüreklerimizi hayatın tozlu yollarında bizi anlayabilecek bir dosta emanet etmek gerekti. Ne mutlu ki bu yol Mustafa Kutlu’nun ince ruhuna düştü… Bu ruh öyle bir derin ki elinizi nereye atsanız özlediğiniz duygular çarpıyor içinize. Nereye dönseniz hayatın çatlak damarlarından sızan hatıralarla kesişir yolunuz. Bu kesişmede ya dilinizden ‘ vay be...

Yüreklerimizi hayatın tozlu yollarında bizi anlayabilecek bir dosta emanet etmek gerekti. Ne mutlu ki bu yol Mustafa Kutlu’nun ince ruhuna düştü… Bu ruh öyle bir derin ki elinizi nereye atsanız özlediğiniz duygular çarpıyor içinize. Nereye dönseniz hayatın çatlak damarlarından sızan hatıralarla kesişir yolunuz. Bu kesişmede ya dilinizden ‘ vay be ne zamanlardı’ cümleleri düşer ya da hatıraların yaşınıza meydan okuyan tazeliğiyle Mustafa Kutlu’nun:
‘Anar ömrünce gönül giden sevgilileri
Bilmez bir çare kalpler
Giden dönmez ki geri’
Satırları dilinize yerleşir.
Mustafa Kutlu ile tanışmadan önce özlenen hatıralar en güzel yerini günlüklerde verir sanırdım, en güzel orada samimi olunabilir derdim. Mustafa kutlunun satırları seslendi bana o anlarda. Bir iz anlamını Nur’da bulabiliyor, dedi. Başarılı olmanın yalın güçlülüğünde, gönüllere ilişen tasavvufi sevdada birikebiliyor insan ve hayal ettiklerinin peşinden kararlılığın azmiyle yarışabiliyor. İnsan bu yarıştan galipte çıkabiliyor. Galibiyetin getirdiği teslimiyet bir iç huzurun adımını atıyor.
Kalbimizin surlarını büyük binalar inşa ederek koruyamayacağımızı işliyor kitaplarında Mustafa Kutlu.  Beton kokusunun değil ahşap kokusunun naifliğinin sürülmesini istiyor. Nitekim yüreklerimizin ahşap kıyılara da ihtiyacı var.
Kalabalığın dünyasına dalarken bize sunulan şeylerin özlemini yaşatıyor içimizde. Kendimizi şehirleşmenin kucağına atıp ‘modern bir insan!’ olmanın, insanoğlunun kaç bin yıllık dostu olan buğdayın kokusunu unutmanın, şırıl şırıl akan bir su sesinin yerine korna seslerinin hafızalarımızı delişine değiniyor.
Kapitalizmin boyunduruğu altındaki karakterlerin iç çatışmasını göz ardı etmiyor.
Yoksulluk Kitabı’nın satırları arasında dolaşırken ‘insanlık’ çarpıyor göz bebeklerimize. İnsanlığın icabı adına yoksulluğun haritasını çizenlerin küçücük çocuklar olduğunu görüyorduk. O ellerin şiir yazması gerekirken yoksulluğun yorgunluğundan izler taşıyordu. O gözler geleceğe aşkla bakması gerekirken çaresizliğin rengini anlatıyordu. Mustafa Kutlu’nun belirttiği gibi bencilliğimizin ve görmezden gelişlerimizin bir parçası oluyordu çocuklar. Dudaklarının kenarlarında minnetin gülümsemesi olmuyordu.
Mavi Kuş’un kapağı aralandığında hayatımızda nice Kenan’lara rastlıyoruz, nice sevdadan, kanatları kırık yaralı kuş gibi sıyrılabiliyoruz. İçimizde biriken bir Bilal’ın hüznü mesken tutuyor bizi. Ve biz modernleşen dünyanın kör insanları olarak yaşamımıza devam ediyoruz. Daha iyi bir hayat deyip kalabalığın anlaşılmazlığında bulunmak istiyoruz. Bir avuç toprağın bereketini bizi kuşatan körlükle itiyoruz. Yetiştirilen taze domatesin kokusunu unutuyor egzoz dumanlarına hapsoluyoruz.
Yoksulluk İçimizde’den sızan cümleler insanın maddesel dünyaya bağlanışını temsil ediyordu. Sonsuz istek ve ihtirasın mutluluğu ile avutuluşuydu ellerde kalan. Yoksun olduğumuz en büyük şey ruh dinginliğimiz. Uğruna sürüklenip gittiğimiz basit isteklerimiz.
Hüzün ve Tesadüf adlı kitabının Masal ve Rüya başlıklı yazısında:
‘Sözün özü şu ki eski dünya, eski günler pılını pırtısını toplayıp hayatımızdan çekip gitti. Asıl fark da şurada: Eski dünya dediğimiz şey bir çam kozağıdır, yeni sağılmış süt kokusudur, çimen yeşili ve yün kuşaktır. Bu nedir? Bu hayattır.’
Satırlarına yer verişi hayatın ucunu köşe bucak kaçırışımızı özetlemiştir. Şimdi elimize sinen ne çiçek kokusu ne üstüne oturunca kıyafetlerimize yeşilliğini bırakan çimler ne de gözlerimize çarpan gökyüzü…
Çiçek demişken her kitabın bir iç açıcı tarafında çiçek kokusuna rastlayabiliyoruz. İster kitabın başında, ortasında isterseniz de sonunda olun bir çiçek kokusu selamlıyor bizi. Rüzgardan savrulan bir gül kokusu ruhumuzun duman kokularıyla nasır tutmuş taraflarına ilaç gibi geliyor. Bazen bir ilaç Mustafa Kutlu’da birikebiliyor.
Biriken bu gönül aydınlığında öğrenilen en büyük nokta hasretin derin sevdası oluyor. Ben o anlarda, nur yüzlü, kalbi yağız dedelerimizin çınar ağacının altındaki dükkanlarında evlat gibi bir çiçek beslediklerini öğrenirdim. Öğrenirdim hasret kalınmış güzellikleri… Yalnızlığı bir saka kuşunun ötüşünde bilirdim.  Her derdin ağırlığını bir çocuk gülümsemesinin hafifleteceğini bilirdim. Ah! Şu insanların hiç zamanları yok ki durup ince şeyleri anlamaya.
Okuldan dönünce koca çim sahanın peşinde çantalarını fırlatarak koşardı çocuklar. Terleri toprağa karışırdı toprak onlara. Hayallerini büyüttükleri, bazen annelerine çiçekler topladıkları bazen de evden getirilen peynir ekmeğin doyumsuz sevgilerine koşarlardı. Yeşil örtü kucak açardı onlara. Nasılsa zamanı geldiğinde bu yeşil örtü ölülerinin üstünü de kapatacaktı. Başka manzaraları yoktu ki seyredecek. Ya bir yeşil örtüleri –ki bu yeşil örtü yorgunluklarında kavak ağacının gölgesiyle selamlardı onları- ya da kuşlar kadar özgür olup hedeflediklerinin peşinden koşabilmeyi… Lüks yerleri yoktu ki dinlenecek bu iki kıymetliden başka.
İnsanların yüreğine biraz darlık düştüğünde soluğu ya çocuk kahkahalarının güvercin sesleriyle dans ettiği parklarda ya da yorgun yılların kendini yasladığı kitaplarda alırlardı. Her zaman çocuklar kitaplar kadar özeldi. Çünkü çocukların tınısı yüreklerin hasret kalınmış en güzel yanıydı. En samimi heyecanları bisiklete sırayla binişleri olurdu bir de kara trenlerin göğü yaran seslerini duyup dumanıyla onlara el salladıklarında…
Bisikletin direksiyonu gibi kontrol edemiyoruz hayatı evet ya da zorluk karşımıza çıktığında frenleyemiyoruz. Sadece rüzgarına kapılabiliyoruz. Kapılıyoruz ve bahtımızın rüzgarına gidiyoruz. Göğü yaran seslerde kendi çığlıklarımızdan kaçamıyoruz, isli gönlümüzün hüzün duvarları arasında eziliyoruz. Yardımcımız olan çay ve türkü nağmelerine sığınabiliyoruz. Ve biz öyle düşüyoruz ki kendimize, ne bir adım ötede aynı acımızdan kıvranan delikanlıları görebiliyoruz ne de yalnızlığı dört köşe bucak ezbere bilen yaşlı asırlarımızı. Körpe hayatın koca binaları arasında bulunmayı yalnızlık sanıyoruz ya da en büyük aşk maceralarını hayal dünyasında aramaya koyuluyoruz. Aradığımız bu değil. Aradıklarımız bulduğumuz eksiklikler. Hapsolduğumuz sıradanlığımız. Gökyüzünü bölen, kuşların kanatları, ağaçların sonsuzluğa uzanışı değil yalnızca. Gökyüzünü bölen, koca binaların koca çatıları ‘yaşamak güzel şey’ diyerek gözlerimizi dikmemiz değil. Maviliğinde unuttuğumuz bir derinlik var, ne yazık ki çok azımız bunu hatırlıyoruz. Ayaklarımızı gezdirdiğimiz yeşil örtüde aradığımız kokuyu bulabileceğimizi unutuyoruz. Unutuyoruz ve üzgünüm ki merhamet kendini çekiyor bu yoldan.
Hiç kaybetmeyeceğimizi sandığımız şeyler ilk önce terk ediyor bizi. İyi bir iş hayal edip iyi bir maaşla geçimi düşünüyoruz. Bir gün yoksulluğun evimizin kapısını çalıp içeri gireceğini unutuyoruz. Memnuniyet ve lüks ruhumuzun güzelliklerini çorak iklimlere savuruyor.
Bir tarçın ve sabun kokusunda, koca tabanlı ayaklarımızı çiçeklerin üstüne savurmamızla yitiriyoruz benliğimizi. En acısı alışkanlıklarımız sıradanlaşıyor yoksa hayat hep sürprizlere gebe. Hayatın müziği biraz keder biraz da neşe.
Ya bazılarımız ne? Bolca sıradanlıktan ve körlük, sağırlık birazda dilsizlikten oluşmaktalar. İşleri isteklerinin doğrultusunda gitmeyince dünyanın en kötü anını yaşıyor sanacak kadar körler. Hep daha fazlasını isteyecek kadar benciller. Empatileri yettiği kadar değil yettiğinin daha fazlasında biriktirecek kadar azalma yolunda. Bu, körlük, sağırlık ve dilsizlik üçlemesinde sevgisizliğin ağına takılıp insanlığı öldürüyorlar. Çırpına çırpına can veriyor insanlık. İnsanlık, dünyaya hükmeden egemen bir güç olması gerekirken yitirilişin altına imzasını atıyor. Gözlerimiz insanlığın yitirilişinden hangi hüznü seçeceğine bir türlü karar veremiyor…
Şimdi düşünüyorum da ya bana bunları fark ettiren Mustafa Kutlu da olmasaydı? Bu hatıra yumağı gönlüme dolanmasaydı bende olur muydum onlar gibi? Bu geçmişin yıpranmışlarını, unutulmuşlarını fark edebilir miydim hiç?
Neyse ki umut gönülde ötüşen renkli bir kuş ki sesleri hala kulağımızda… Gözlerinden öperim umut. Neyse ki bu umut sayesinde oradakilere ulaştırılabilecek nice şiirler, nice Türküler var. Kalbi titreten mektubun zarfına sıkıştırılmış bir tutam selam var. Hey oradakiler, selamın bir değeri var mı hala?
Bu selamla doğuruyor bizi hayat.

ELİF NAKİL; YUNUS EMRE ANADOLU LİSESİ/ 11-F / SAKARYA

Anahtar Kelimeler: ,