SİBEL K. TÜRKER BİZİMLE OYNUYOR
Eleştiriyor değiliz; o oynuyor da diğer yazarlar başka bir şey mi yapıyor? Elbette hayır; hepsi oluşturdukları karakterlerle beraber bizi de eğip büküyor, yok-dünyalara götürüyor, olmadık acılar çektiriyor, sahte mutluluklar yaşatıyor.
Biz de dünden razıyız ya zaten; sorun yok! Yazar ağulanmış bir kere, zehrini akıtması lazım ki rahatlasın. Bir grup ağulanma sevdalısı da böylece çıkmış karşısına; harf harf, kelime kelime, satır satır ağu… Ne güzel oyun!
Sibel K. Türker’in yaptığı asla ilk halindeki düzene getirilemeyecek bir sinir küpü bırakmak aslında avuçlarımıza. Her köşesinde farklı renkler bulunan bu sinir küpünü düzgün hale getirmeye, yani yazdıklarından yazara ulaşmaya çalışacağız; ama tek yapabildiğimiz onun farklı renklerini (konularını) belki de renklerin eğlenceli yer değişimlerini (üslubunu) izlemek olacak!
Asıl kahraman kim?
Üçüncü hikâye kitabında merkeze bizzat ‘hikâye’yi, ‘hikâye eden’i koymuş yazar. Kâh genç bir kadın oluyor bu, kâh çökmüş bir erkek yazar, kâh karısının el emeği işlerini siyah gözlüğünü de takarak sokaklarda satan yaşlı bir adam. Yazıya dönüşmesi çok da şart değil; kimi kez sağdan soldan parçalar halinde hikâye toplamakla ilgileniyor Türker, kimi zaman da kendi içinden farklı farklı hikâyeler çıkarmakla. İnsanlar arasında görünmezcesine dolaşıp dedektif gibi hikâye izi sürmeye de insanların karşısına teklifsizce çıkıp her defasında farklı hikâyeler anlatmaya da yer var. Tabii ki esas oyun, sözü hiç dolandırmadan yazarlara- yazarlığa- okura çaktığı hikâyelerde! Suskun Bir Çocuk’un başında ve sonunda, bir gazetecinin bilmiş sorularıyla eğlenen yazarın hikâyesi Abeze’de, ve elbette bir kadın yazarın Ağula isimli kitabı satın aldığı “Onuncu Öykü”de hayli hayli yapıyor bunu; ama esas “Film Şeridi”nin sonunda hesaplaşıyor okurla; hatta düpedüz çatıyor: “Ama öykünün yazarı olarak ben de sizden şu gecikmiş soruyu beklerdim: Asıl kahraman kim?”
Bunlar işin renkler kısmı. Bir de renklerin oradan oraya geçme mevzuu var demiştik. Bu da her bir hikâyede ayrı bir üslupla karşımıza çıkması yazarın. Ve her hikâyede adeta bir başka hikâyeciye selam gönderir gibi ağzımıza bıraktığı tat: Yıldızların Işığı’nda o canım ironisi Oğuz Atay’ın, Kuş Biçimi’nde Elif Şafak ruhdaşlığı, Kuyumerdivenayna’da Murathan Mungan yoldaşlığı, İade-i Hürriyet’te Sefa Kaplan’ın muzır bakışı…
Ağula için yazarın cinneti ve cehennemi üstüne kurulu bir kitap dersek yanlış olmaz herhalde. Cinnetini bir kısmının, okuyucular tarafından verilen anlama/anlamlandırma/ hatta ileri gidip özdeşleştirme/otobiyografikleştirme çabası olduğunu söyleyebiliriz. Cehennemi ise yazarın kendi içindeki o karasal iklim şartları; gündüz kavurucu sıcak- gece dondurucu soğuk. Allah’a yakınlık/ Allah’a isyan, eskicilik/ yenicilik, sahicilik/ kurmaca, benlik/ hiçlik. Sanki dalgalanıp dalgalanıp duruyor yazar ve öyle hissediliyor ki giriş yazısından; bu dalgalanmaların bir durulması olacak mutlaka bir gün. O günü görürsek bambaşka tatlarda, bambaşka derinliklerde hikâyeler, romanlar okuyacağımız kesin. Türker bu yazılanları okursa bana da merhum Oğuz Atay’ın ‘önsöz amca’cılık tepkisini verecektir muhakkak; o kadar da olsun. Bizim payımıza da o düşsün.
(KİTAP ZAMANI, 6 AĞUSTOS 2007)














