ALİ BULAÇ’LA SÖYLEŞİ

ALİ BULAÇ’LA SÖYLEŞİ
12 Ağustos 2012 - 10:51

İslamcılığın içinde bulunduğu durum tartışılıyor. İslamcılığın bugünkü durumu dünya konjonktürünün değişmesi ve ulus devletlerinin zaafa uğramasından kaynaklanmış olabilir mi? Yoksa İslamcılığın iktidarla sınanmasından mı? İslamcılığın kendisinde bir başarısızlık yok. Birinci nesil İslamcılar 1850-1924 yılları arasındaki dünya her ne idiyse, o dünyanın şartlarına göre düşünüyorlardı. 1947-1997 yılları arasındaki İslamcılık o toplumun...

İslamcılığın içinde bulunduğu durum tartışılıyor. İslamcılığın bugünkü durumu dünya konjonktürünün değişmesi ve ulus devletlerinin zaafa uğramasından kaynaklanmış olabilir mi? Yoksa İslamcılığın iktidarla sınanmasından mı?

İslamcılığın kendisinde bir başarısızlık yok. Birinci nesil İslamcılar 1850-1924 yılları arasındaki dünya her ne idiyse, o dünyanın şartlarına göre düşünüyorlardı. 1947-1997 yılları arasındaki İslamcılık o toplumun konjonktürel şartları ne idiyse o şekilde düşünüyordu. Bu doğal bir şey. Fakihler, fetvayı soran insanın yaşadığı bölgeye, mesleğine bakarak verirler. Şartlar değişiyorsa hükümler de değişir. Adil bir dünya, ahlaklı özgür bir dünya, İslam dinine dayalı bir dünya maksadı ise değişmiyor. Tabii ki politikalar, kanunlar değişebilir.

İSLAMCILARIN BİR BÖLÜMÜ İSLAMCI DEĞİLDİ

İslamcıların iktidarla imtihanı başka bir şey. Zaten İslamcıların bir kısmı İslamcı değildi. İslamcı görünerek İslamcıların açtığı mecrada siyaset yapıyordu. CHP ve DYP gibi partilerde siyaset yapma şansları olmadığı için İslamcı olmuşlardı. Böyleleri iktidara ulaştıklarında da hemen İslamcılığı sırtlarında bir kambur olarak görüp attılar. Bu insanların imtihanıdır. İnsanlar imtihanı kaybedebilir. Bu İslamcılığın kendisinden kaynaklanmıyor. O mecranın içindeki aktörün, insan olarak zaafı. Bunu besleyen diğer faktör ise dindar insanların İslamcılığın referanslarını kaybetmesi oldu.

İslamcılar neden 28 Şubat’la kırılma yaşadı?

28 Şubat bize yani dindarlara, İslamcılara, Refah Partisi’ne karşı yapıldı. Diğerleri gibi haksız bir darbeydi. Ağır baskılar altında insanlar ister istemez kendilerini gizlemek, geri çekilmek zorunda kaldılar. Geçici bir süre insan susar. Gücü yetmiyorsa Allah onu sorumlu tutmaz. Bazı ruhsatları kullanabiliriz. Fakat Mevlana’nın dediği şey oldu. ‘Yaşadığımız gibi inanmaya’ başladık. 28 Şubat’ın en büyük tahribatı doğrudan uyguladığı baskı değil, bu baskı altında Müslümanların ‘susalım, duygularımızı farklı şekilde ifade edelim’ derken bunu içselleştirmeleri oldu.

Mümtazer Türköne İslamcılığın sona erdiğini iddia ediyor. Siz aksini iddia ediyorsunuz. Şu an İslamcılık hangi noktada?

İslamcılık en güçlü dönemini yaşıyor. Ortadoğu’daki patlamaların arkasında İslamcılık var. Ortadoğu’ya baktığımızda üç ana faktör görüyoruz. Birincisi zorba rejimlere karşı isyan ve bu isyanın başını çekenler Müslüman. Liberallerin, sosyalistlerin şansı yoktur. Libya’da liberallerin seçimi kazandığı söyleniyor ancak koalisyonun başındaki adam ‘Tabii ki anayasamız ve hukukumuzun referansı İslam ve şeriat olacaktır’ diyor. Böyle bir liberal olabilir mi? Orada da motive edici güç İslam’dır. İkinci faktör gelir adaletsizliğine isyandır. Bir diğer faktör Arap halklarının İsrail karşısında incinmiş gururudur.

SOLCULARIN İSRAİL’E İTİRAZI YOK

Liberaller ve solcuların İsrail’e bir itirazları yoktur. Müslümanların itirazı var. Eğer Mısır’da İhvan inisiyatifi ele geçirebilirse, askeri vesayete karşı mücadelesini kazanırsa, 22 Arap ülkesinde ve Kuzey Irak Kürdistan bölgesinde İslamcı partiler eşzamanlı olarak iktidara gelecek. Bu ülkelerde İslamcı partiler İhvan çizgisindedir, alternatif olarak hazır vaziyette bekliyor.

Türkiye’de durum?

Türkiye’de ise İslami referanslara dönüp sorunları çözeceğiz. Kürt meselesi, Alevi meselesi, iktisat politikaları, gayrimüslimler, ahlaki çözülme ancak bu şekilde çözülebilir. Ya da Türkiye bölgeden çıkacak ve çok daha derin ve sosyal bir kaosun içine düşecek. Temenni etmiyorum ama öyle görünüyor. Mümtazer Türköne devleti esas alır. Ona göre devlet 2000’li yılların başında tam derin bir zaafın içinde çökerken, merkez sağ ve merkez sol milliyetçi partiler devlete herhangi bir çıkış gösteremezken, devlet yeni bir kan olarak İslamcıların enerjisini kullandı ve yeniden dirildi. Türköne’nin milliyetçi bakış açısından ebedi olan devlettir. ‘Devlet her şeyi alır kendisi için kullanır. İslamcılara ihtiyacı vardı, aldı kullandı, İslamcılık bitti’ diyor.

ADIMLAR ÇOK YAVAŞ ATILIYOR

AK Parti için istenilen politikaları üretemedi, diyorsunuz. İslamcı bir parti Türkiye Cumhuriyeti’nde ne gibi politikalar üretebilirdi?

AK Parti liberal politikaları takip ettiği için sorunları çözemedi. Kürt meselesi, Alevi meselesi, azınlıklar meselesi, toplumsal çözülme ve gayrimüslimler meselelerini ele alalım. Milliyetçi ve devletçi bir politika takip ediyorsanız Kürtlerin kimliğini tanımazsınız. Ana dilde eğitimi kabul etmezsiniz. Fakat Müslümanca baktığınız zaman herhangi bir kavmin kendini, etnik kimliğini ifade etmesi, ana dilinde eğitim görmesi en büyük hakkıdır.

Fakat bu konuda adımlar atılmadı mı?

Çok yavaş. Kürt meselesinde 5 sene önce, etnik kimliğin ifade edilmesi önündeki yasal ve anayasal engeller ortadan kalksaydı mesele bu kadar büyümezdi. İktisat politikaları ise zekat sistemi kaynakların zenginlerden yoksullara aktarılmasıdır. Aleviler kamu bütçesini finanse ediyorsa, TC. vatandaşı ise eşit haklara sahipse, bir Sünni’nin haklarına sahip olmalıdırlar. Kendisini Müslüman veya İslam içerisinde bir mezhep veya İslam’ın dışında bir inanç grubu olarak tanımlaması biz Sünnileri ilgilendirmez, onları ilgilendirir. İslamcı politikalar takip edilseydi Aleviler ibadetlerini istedikleri yerde yaparlardı. Devlet gayrimüslimlerin mallarına el koyuyor. Son dönemde Ak Parti bu yönde takdire şayan adımlar attı. Fakat çok geç adım atıyor. İstanbul’da vakıf mallarını iade ediyor, Midyat’ta gasp edilmesinin önüne geçemiyor.

ANAYASA LAZIM

Bu adımlar sizin dediğiniz şekilde atılsaydı Türkiye Cumhuriyeti’ni İslamcı bir devlet olarak nitelendirecek miydiniz?

‘İslamcı devlet’ demek gerekmez. En can yakıcı sorunların önünde de devletin kendisinden başka mani yoktur. Ben Türkiye halkının da bu çözümlere karşı olacağını zannetmiyorum. Tam aksine Türkler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler, ezilenler arasında bir ferahlık doğuracağını, insanları tekrar birbirine bağlayacağını ve sosyal barış tesis edileceğini düşünüyorum.

Bu bahsettiğiniz konularda açılımlar yapıldı. Açılımların istenildiği gibi yürütülememesi, Türkiye’deki derin devletin çok köklü ve yerleşik olmasından kaynaklanıyor olamaz mı?

Tabii elbette. Hakikaten Türkiye’de güçlü bir derin devlet var ve 2007 Haziran ayından başlamak üzere Ergenekon dediğimiz yapılanmanın sivil siyaset üzerindeki baskısının azaltılması için önemli adımlar atıldı. Yüz yıllık tarihimizde altı çizilmesi gereken bir başarı. Fakat süreç tamamlanmadı maalesef. Evet önemli adımlar atıldı. TRT Şeş açıldı. İnsanlar artık sokakta Kürtçe konuşabiliyor, gazete ve televizyon açabiliyor. Fakat bu hukuki bir mahiyet kazanamadı. Yarın CHP zihniyetindeki bir parti iktidara gelse, her şey eskiye dönebilir. Bu yeni bir anayasa ile yapılabilir.

Yeni Bir Sait Halim Paşa’ya ihtiyaç var

İslamcı politikaların devleti dönüştürme gibi bir şansı var mıydı?

Elbette İslamcılık bir değişim projesidir, reformdur.

Türköne’nin tezlerine baktığınızda iktidar ve İslamcılık asla bir arada olamazmış gibi duruyor?

Bunun siyaset bilimi açısından kıymeti harbiyesi yok. Ancak şu açıdan haklı olabilir; İslamcı gelenekten gelen insanlar, iktidarın yapısını sorgulamadan oldukları gibi kabul ettiklerinden, iktidar onları dönüştürdü. Siz bir iktidarı kendi referanslarınıza; kelama, fıkha, İslami akideye, ideallere, adalet hakkaniyete göre sorgulamazsanız, adaletsiz bir iktidar alıp kullanırsanız Hz. Ömer bile olsanız o iktidar sizi dönüştürür. Çünkü bu eğri bir cetveldir, düz çizgi çıkmaz. AK Parti’ye teşekkür borcumuz, ilk günden kendini İslamcı olarak nitelendirmemesidir. Bu, iktidarın hatalarını İslam’a mal etmenin önüne geçti.

Peki iktidar dönüşmedi mi?

Aksi düşünülemez. En önemli etkilerden biri halkın gözünde siyasetçi portresinin değişmesi. Eski o soğuk, yukarıdan bakan, halkına yabancı siyasetçiden çok, Tayyip Erdoğan gibi halka dokunan, halkı kolayca anlayan, beden diliyle kitleleri harekete geçiren bir siyasetçi profili ortaya çıktı. Erdoğan sahici bir insan. Dikkat ederseniz bu CHP, DYP, AP seçmen profili değildir. Bambaşka bir profildir. Dinin diyanetin, muhafazakarlığın söz konusu olmadığı bir siyasetin Türkiye’de mümkün olmadığı anlamış oldu herkes. CHP dahil, dinle barışmasa dahi, dinle kavga etmeyi bir tarafa bırakma lüzumunu hissediyor. Dinle, tarihle ve halkla kavga eden hiçbir siyasi hareketin Türkiye’de şansı yok. Diğer önemli bir nokta Türkiye değişim ihtiyacını dindarlar üzerinden dile getirmesi. Eğer dindarlar, ana mazbut camia, cemaatler, Nurcu gruplar bu değişime destek vermeseydi Ergenekon gündeme gelmezdi, AK Parti de girdiği her seçimi oyunu arttırarak galip çıkmazdı. Bu en büyük kazançtır. Değişimin motoru dindarlar oldu Türkiye’de. Dindarların destek verdiği bir değişim projesi hedefine ulaşır çünkü ana gövdedir o. Bu Türk siyasetinin büyük bir kazancıdır. Şimdi AK Parti’yi iktidardan düşürmek için önce cemaatlerle AK Parti’yi birbirine düşürmek, sonra AK Parti’yi kendi içinde bölmek istiyorlar.

Entelektüellerimiz bu çerçevede nerede duruyorlar?

Entelektüellerimizin üniversiteleri, dernekleri, gazeteleri, sivil alanlarda geçinip fikir üretmeyi bir tarafa bırakıp devlet memuru olmaları bizim başımıza gelen en büyük felaket oldu. Bizim Müslüman-İslamcı entelektüellerimiz maalesef devlet memuru oldular. Üniversitelerde, medyada, derneklerde, vakıflarda, sivil toplum kuruluşlarında geçimlerini sağlayıp fikir üretmeye devam etselerdi, çözüm üretme çabasına girselerdi, toplumu dönüştürmek çok daha kolay olacaktı. İslamcılık devlete öyle büyük bir enerji verdi ki, çürümüş sistemi ayağa kaldırdı. Cemaatler de aynı tuzağa düştü. Değişim politikalarına destek verirlerken sivil, özerk ve gönüllü karakterlerini kaybettiler. İktidarla birlikte devlete de eklemlendiler. Bu devlet içerisinde iktidar mücadelesine yol açtı. Sivil dinamizmlerini bir ölçüde kaybettiler. Hamdolsun son dönemde cemaatler de öz eleştiri yapıyor. Mısır’da şu an ‘Biz de Türkiye gibi entelektüellerimizi ve cemaatlerimizi iktidarın hizmetine versek ne olur?’ tartışmaları yapılıyor. ‘Türkiye’de çok şey kaybettiler, biz de aynı hataya düşmeyelim’ diye tartışıyorlar. Bu eski bir tartışmadır. Ebu Hanife ve İmam Yusuf arasındaki fikir ayrılığına dayanır. Bizim Ebu Yusuf’un yolunu bir kenara bırakıp, Ebu Hanife’nin ekolüne ve çizgisine dönmemiz gerekir.

Bu yapılabilir mi?

Elbette. Türkiye büyük bir hamle yapacak. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’de bir takım insanların bu teşhisi yaptıklarını, genel gidişten rahatsızlık duyduklarını düşünüyorum. AK Parti tüm bu eleştirilere rağmen yegane şansıdır. Türkiye partisidir, çünkü Türkiye’deki bütün etnik grupları, mezhep gruplarını, demografik farklılıkları şemsiyesi altında toplayabilecek tek partidir. AK Parti’nin bir Sait Halim Paşa’ya ihtiyacı var.

Roman ve tiyatrodan kurtulmak lazım

Türkiye İslamcılığının en büyük handikapı ve zaafı hâlâ şairlerin, öykücü ve edebiyatçıların blokajı altında olması derken hangi isimleri işaret ediyorsunuz?

İsim vermek istemiyorum fakat bizim tefekküre ve bilgiye dayalı bir İslamcılığa ihtiyacımız var. Tefekkür entelektüel bir birikimdir. Entelektüel manada beyne ve kalbe aittir. Bizde fikir adamı ve alim yetişmiyor. İslamcılarda da çok az yetişiyor. Bol miktarda şair, romancı ve tiyatrocu var. Sinemaya, tiyatroya özenen var. Bu bizim Osmanlı Türk modernleşmesinin bir zaafıdır. Abbasiler, İslam’ı merkez seçip bütün çevre kadim medeniyetleri taradılar. Çin’den Babil’e Mısır’a Yunan’a kadar. Bu merkezlerden bilgiyi ve felsefeyi aldılar. Yunan şiirini, sanatını, tragedyasını tercüme etmediler. Hiç ilgilenmediler çünkü onlar duyguya hitap eder. Tefekküre ve bilgiye dayanmaz. Bizim Batı’yla olan ilişkimiz de bundan dolayı sakattır. Osmanlı modernleşmesi roman ve şiir üzerinden bize geldi. Biz hala Batı aydınlanma felsefesini bilmiyoruz. Bizi şairler, romancılar, hikayeciler enforme ediyor ve duygu ile ayakta tutuyor. Dikkat ederseniz dindar camianın Türkiye’deki söyleminin ana akımı retoriktir. Meseller, hurafeler, menkıbeler… Analitik bir zihin yok. İslam dünyasından bir romancı ve tiyatrocu yetişmeyecektir. Bu asla mümkün olmayacaktır. Kopyamsı romanlar yazacağız. Batı bunu destekleyecek ve bazen Nobel ödülü de verecek. Her sene bir roman yazıp yüzbinler satanların kitaplarına bakın. Bunlar Batılı manada roman mı, Eflatun’un dediği gibidirler: Kopyanın kopyası şeyler.

Neden tiyatrocu ve roman yazarı yetişmesi mümkün olmayacak?

Sizin tiyatro yapabilmeniz için tradejiniz olması lazım. Trajedi insanın tanrıyla kavgasından kaynaklanmıştır. Yunan tragedyasında Tanrı insanı ezer, özgür olmak isteyen insan trajedisini sahnede dile getirir. Allah Adem’i yarattıysa, ona ruhundan üflediyse, ona isimleri öğrettiyse, yeryüzünün halifesi seçtiyse, peygamberler gönderip kitaplar indirdiyse biz Müslümanlar Allah’la barış (silm) halindeyiz demektir, bizim trajedimiz yoktur ki tiyatromuz olsun! Tarihte Müslümanlar bunu beceremediğinden değil, öyle bir ihtiyaç olmadığı için tiyatro yapmadılar. Mahremiyetin deşifresi, cinayetin teşviki haram ise roman da olamaz. Ama insanlar roman yazdıklarını, bununla da İslamcılık yapacaklarını zannediyorlar. İslamcıların bir an önce bu saçmalıklardan kurtulması gerekiyor.

(YENİ ŞAFAK, 12.08.2012)