REFİK ALGAN’LA SÖYLEŞİ

REFİK ALGAN’LA SÖYLEŞİ
1 Temmuz 2007 - 1:27

Yazmaya yirmi yıldan fazla ara verdikten sonra edebiyat macerasına devam eden Refik Algan’ın ikinci kitabı “Umursamaz Uykucu” yayınlandı. Doktor olan, bir dönem çevirmenlik yapan, edebiyattan uzak olduğu yıllarını tasavvufa veren, aynı zamanda ud ve resimle ilgilenen Algan’ın öyküleri bu renkli yönlerinden esintiler ve ilhamlar içeriyor. Edebiyattan uzak kaldığı dönemlerde bazı...

Yazmaya yirmi yıldan fazla ara verdikten sonra edebiyat macerasına devam eden Refik Algan’ın ikinci kitabı “Umursamaz Uykucu” yayınlandı. Doktor olan, bir dönem çevirmenlik yapan, edebiyattan uzak olduğu yıllarını tasavvufa veren, aynı zamanda ud ve resimle ilgilenen Algan’ın öyküleri bu renkli yönlerinden esintiler ve ilhamlar içeriyor. Edebiyattan uzak kaldığı dönemlerde bazı soruların cevaplarını aradığını söyleyen Algan, öykü konusunda yapılması gerektiğine inandıklarını yapıncaya kadar yazmaya devam edecek. Refik Algan’la çocukluğunda anne ve babasıyla geldiği için kendisinde özel bir anlamı olan Hacı Bekir’de buluşup kitabını konuştuk.

-Yazmaya 23 yıl ara verdiniz sonra Saat Kulesi kitabınız geldi. Bu arada edebiyattan değil belki ama yazmaktan koptunuz. Ya da biz öyle biliyoruz. Ne yaptınız bu süre boyunca?

-Bu çok zor bir soru. Bu konuda uzun bir kitap yazmam gerekiyor. Ama şöyle cevap verebilirim. İnsan yaşarken bir takım sorular soruyor ve insanın gerçeği araması ve samimi olması çok önemli. Herhangi bir köşebaşında gerçek budur diye bir hap verebilirler ve siz de onu yutabilirsiniz. Edebiyat benim için önde gelen şeydi ama insanın ne olduğu, evrenin ne olduğu gibi sorular ön plana çıktı. O zaman edebiyat ikinci planda kaldı.

-Evet insanlar bazı gerçekleri arıyor. “Hakikat” isimli kısa metninizde de bahsediyorsunuz. Bizim de arayıp durduğumuz gerçek gözümüzün önünde ama biz mi göremiyor muyuz?

-Dünyanın bütün büyük mistiklerinin söylediği şeydir bu. Hakikat apaçık ortadadır. O kadar apaçık ortadadır ki, çok sade ve çok basittir. Ortada olduğu için biz göremiyoruz. Edebiyatçılar demiyorum ama dikkat edin mistikler diyorum.

-Hikayelerinizde çocukluğa ya da anneye belirgin bir özlem var. Uzaklar ve Bir Ağaç, Zeytinyağlı Biber Dolması’nda, Prof hikayenizde bu özlem derinden hissediliyor. Ne dersiniz?

-Bu yorumu ilk defa duyuyorum. Kişisel olarak çocukluğuma duyduğum özlem, diğer şeylere duyulan özlemle aynı. Özel olarak duyduğum böyle bir özlem yok. Hikayelerim insanlarda böyle bir duygu uyandırıyorsa bilemem.

-Zeytinyağlı Biber Dolması ve Mary’nin Kuzusu’nda ağzımızın suyunu akıttınız. Aşçılığınız var mı?

-Zeytinyağlı biber dolması bizim değerlerimizden birtanesi. Ama çok da az yapılıyor. Ama doğru dürüst yapan azaldı. Evet aşçılığım var. Siz de çok iyi aşçılık yapabilirsiniz. Benimki bir inatla oldu. Birkaç kişi yemek yapmanın zor olduğunu söylediler. Halbuki biz doktor olarak laboratuvarda çok hassas şeyler yapıyoruz. Onu yapan yemek mi yapamayacak?

-Kentliliğimizi kola ve hamburgerle ölçtüğümüzü söylerken şekil üzerinden yürüttüğümüz Batı hayranlığına da bir eleştiri mi getiriyorsunuz?

-Evet. Batı’da gerçekten köklü ve önemli bir kısım değerler var, bizde de olduğu gibi. Ama bize sunulan Batı’nın çöp tenekesi. Batı’dan bir şey almaya kalktığımız zaman çürümüş tarafını alıyoruz. Ben ABD’de ve Avrupa’da, hatta daha aşağılarda da hazır kahve kullanan hiç kimseye rastlamadım. Ya filtre kahve kullanır ya da mutfağında kahveyi kavuracak özel aygıtı vardır. Sabah beş dakika kavurur çeker. Bize ise sanki Batı’lı olmak hazır kahve içmek gibi anında kahve içmek gibi gösteriliyor. Kişilik değerlerini kaybettiğimiz, kaybetmekte olduğumuz için sanki bir markayla özdeşleşerek o markadan kuvvet alır hale geliyor. Hazır kahve içerek, gazlı meşrubatlar içerek kişiliklerine bir katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Bu eleştiriler kitabın içinde her yerde var.

-“Anatomi Tiyatrosu” öykünüzün III. bölümü nefsin mücadelesini mi anlatıyor? Bütünsellikten kasıt insan-ı kamile ulaşmak mı?

-Doğru. Onu anlatıyor. Zaten o öykü Mesnevi’nin girişinin bir çeşitlemesidir. “Dinle bu ney nelerden şikayet etmede, ayrılıkların hikayelerini söylemede…”

-Prof hikayenizde, Doğu ve Batı arasında, bir anlamda iki arada bir derede kalıyor kahramanınız. Ne orada ne burada. İnsanımız bunu mu yaşıyor?

-Bu Batı’da da böyle bizde de böyle. Demin sorduğunuz soruyla da bağlantılı bu soru. Belirli insani değerler vardır. Zamanla ya da ekonomik koşullarla yer yer zaman zaman bunlar aşınmaya uğradığında, düne bakıp da, bak geçmişte böylemiş, şimdi ilerledik böyle oldu, bunlar eskiymiş denmez. Dolayısıyla ben orada daha çok bir kültüre, bir geçmişe, gerçekte hep var olan bir şeye işaret ediyorum. O kaybolmuş olabilir. Bana soracak olursanız saf Anadolu insanı, insani değerler açısından Batılılardan çok daha ileridir. Bize ideal model olarak sunulan Batılıdan, Batı’nın ortalama insanından çok daha ileridir. Ama biz onların otomobili uçağı var diye onlar gibi olmaya çalışıyoruz.

-“Yazmak İstemediğim Hikayeler” çok hüzünlü hikayeler. Yazmak istememe sebebiniz bu mu?

-Evet ama daha çok gerçek olmaları. O hikayeleri gerçeğe çok yakın olmaları nedeniyle biraz yazmak istemedim. İstemeye istemeye yazılan hikayeler. Bu hikayeler kitabın arkasında peş peşe basılınca birlikte gibi durdu ama o bir dizi aslında. Bundan sonraki kitapta da olacak.

-Halihazırda üzerinde çalıştığınız bir kitabınız var mı?

-Evet var. Bir yıla kadar hazır olacak. Romanlar var. Bir de Yunus Emre çevirim var. Onun üzerinde de çalışıyorum. Yunus Emre’nin zamanımıza kazandırılması gerekiyor tabi doğru olarak.

-Siz hem tasavvufla ilgilenen, hem ud çalan hem de resimle ilgilenen bir yazarımızsınız. Aynı zamanda doktorsunuz ve yaptığınız çevirileriniz var. Bu yönlerinizin öykülerinize etkisi ne boyutta?

-Şimdi ben tasavvufla ilgili değilim. İlgi sözcüğü biraz uzağında kalıyor. Ben ömrümün çeyrek yüzyılını tasavvufa verdim hala da veriyorum. Yalnız bir şey yapmıyorum, tasavvuf benim için o kadar özel bir konu ki, ben bu özel konuyu edebiyattan uzanmak ve satmak istemiyorum. Bunu yapanlar var. Hatta benim çevirdiğim tasavvuf kitabından alıntı yaparak roman yazan, hikaye yazanlar var. Tasavvuf kendi başına bir dildir, tasavvuf tasavvuf olarak kalmalıdır. Bunu yapmayı uygun görseydim ben kendim yapardım benden de kimse daha iyi yapamazdı. Bence hangi konuyla ilgilenirseniz ilgilenin, güzel sanatlarda bir kural vardır. Şiir, öykü yazıyorsanız resmi, müziği bilmek zorundasınız. Benim udla ilgilenmemin nedeni buydu. Hayatımın ileriki bir yaşında büyük bir udi ile tanıştım. Bu kişi son büyük devlerden bi tanesiydi, hatta son büyük devdi. Cahit Gözkan. Bütün büyük müzisyenler ona hocam diye hitap ederlerdi. Cahit Bey’in özelliği sadece ud çalması değildi. Hem bir enstrümana hakim hem de müziği biliyor. Bunun dışında Cahit Bey bir tasavvuf geleneğinden gelme. Çok büyük ricalardan sonra 5 yıl ud eğitimi aldım ama ben kendim için Cahit Bey’in ud öğrencisiyim diyemiyorum. Çünkü O beş yıl sonra, “kabayı attık şimdi ruh vermek lazım” dedi ama vefat etti malesef. Bu derslerin hepsini kaydettim. Bu çok önemli bir kaynak. Bunları ve anılarını toplayıp bir araya getirmeyi düşünüyorum.

(YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ, 04.07.2007)