<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Jan 2012 22:30:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>DEMOKRATİK BİR HAK OLARAK İSLAMCILIK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:30:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13006</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem <span id="more-13006"></span>karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi ya da nasıl bilemeyeceğimizi açıklamak için muhkem zeminler üzerinde yükselen dünya görüşlerine ihtiyaç vardır. Dünyayla karşı karşıya kalan insan, kendi dışında var olan bu çıplak gerçeklikle ancak yaslandığı, beslendiği ve bağlandığı dünya görüşü sayesinde ilişki kurabilir. (Elbette herkes dünyayı anlamak, anlamlandırmak zorunda değildir. Ancak Allah’la misak yapmış müminler için âlemle dünyayla insanla anlamlı bir ilişki kurmak imanının bir gereğidir).  Kendi dışındaki şeyler, ancak o görüş muvacehesinde anlamlı bir hale gelir, dahası anlamlı bir bütüne kavuşur.</p>
<p>Kendi içinin sanrıları, sancıları, rüyaları, hülyaları yerine, gerçek bir dünyada yaşadığının ve bu dünyada başkalarının da yaşadığının bilincinde olmanın geçerli tek yolu, dünyayı, dünyada oluşu anlamlandırabilmektir. Başkalarının yaşadığını, başkalarıyla yaşamanın zorunluluğunu fark eden insan; ‘başka sanrıların, sancıların’ da olabileceğini anlar. Başkalarının varlığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu ancak ideolojik bütünlüklerle aşılabilir. İnsan teki üzerinden anlatmaya çalıştığımız farkında oluş, ‘bireysel bir uyanış’ ya da Hay bin Yakzan hikayesi değil; postmodernizmin verdiği ölüm ilanlarının yarattığı karamsarlıkla yıkılan, çözülen siyasal umutların, siyasal eylemliliğin hâlâ mümkün olabileceğine dair bir hikayedir. Çünkü unutulmamalıdır ki asıl hikaye, siyasal sorunların her halükarda ideolojilerle anlaşılabilir olduğudur.</p>
<p>Bir çocuk büyütülür gibi özenle, kıvançla bakıp büyütülmüş siyasal umutlar, beklenmedik şekilde bir duvara toslayıp dağılabilir, un ufak olabilir (Yaklaşık otuz yıllık siyasi umutlar 28 Şubat’ta benzer bir duvara toslamıştı. İronik bir şekilde tosladığı bu duvar postmoderndi ve İslamcılar postmodern durumun vaat ettiği çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat vurgularından nasıl da ilham alıyor olmuşlardı). Umutsuzluğun en koyu olduğu, dünyanın karardığı bu anlarda, elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır. Elbette bu ideoloji eskisinin aynısı değildir, olmayacaktır, olamayacaktır. İşte tuzak tam da bu eskisi gibi olamayışın eşiğinde bizi beklemektedir. Çünkü bütün bir yerküreyi kaplamış egemen, hegemonik bir söylem bu yıkılan, kararan umutların yerini doldurmak için teyakkuzda beklemektedir. Dahası bu egemen söylem hem yıkımın sebebi, hem de yıktığının yerini dolduracak psikolojik üstünlüğe sahiptir.</p>
<p>İnsan genellikle altında kaldığı bu ağır enkazdan biraz başını kaldırabildiğinde daha dehşetli bir tabloyla yüz yüze gelir: Dünyayı anlayabildiği, anlamlandırabildiği kavramsal çerçevenin de bu yıkımdan nasibini aldığını görür ve daha acı olanı yıllarca inançlarını, umutlarını sarıp sarmaladığı kavramlarının artık parodisinin yapıldığına tanık olur. Hep diri tutmaya çalıştığı ve ancak onun sayesinde başkalarının farkına vardığı bilinçten söz etmek sadece gülünesi bir durumdur; dünyayı değiştirmeyi, ümmet olmayı vurgulayan evrenselci ve tarih-üstü tasavvuru çoktan tarih-dışı kalmıştır. İşte bu yıkım daha adil ve ahlaklı bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı olan insanın imhasıdır. Bu insan yeniden ayağa kalkamazsa kendisiyle birlikte, inandığı dünya da, un ufak olduğu sistemin içinde eriyip dönüşecektir. İnsanın nerede durduğuyla anlamlı olan ideolojik tasavvurlar, bu zemin kaybıyla birlikte buharlaşırken, yıkılmışlık, yalnızlık ve yılgınlıkla birlikte ideolojiler de gözden düşer.</p>
<p>İdeolojinin gözden düşmesinin yarattığı en büyük tehlike, insanın kendisini daha önce bağladığı, bağlı kıldığı sınırların da silikleşmesidir. Önceleri özenle kaçtığı, sakındığı sınırlar hemen yakındadır; adım atsa mı, atmasa mı! Adım atanlar için, yeni ibahelerle birlikte sınırlar esner, genişler; diğerlerininse elinde bir zamanlar hamiyetle kucakladıkları ‘insanlık davası’nda kırık dökük parçalar kalır. İşte bu nokta sistemin kesin zaferidir: Onun yaydığı çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat söylemine uygun olarak, elde kalan kırık dökük parçalarla kimi mikro politikalara eklemlenmek rahatlatıcıdır; ya da sistem içinde eriyip ilan edilen ibahelerle –bugünün yaygın retoriğine uygun olarak– müteahhit olmak radikal bir sınır ihlalidir. Artık değiştirilip dönüştürülecek bir dünya kalmamıştır; hâl böyle olunca taşıyıcı insana da ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Bugünün koşullarında ideolojinin ölümüyle doğan boşluğu, ‘söylem’ ya da ‘yorum’ doldurmaktadır. Bu alt-üst olmuş bir dünya demektir; bilincin yerini bilinçdışı alır, üretimin yerini tüketim, insanın yerini özne, bütünün yerini parça, tümelin yerini tikel, nesnelliğin yerini öznellik, merkezin yerini merkezsizlik, mekanın yerini yersiz-yurtsuzluk. Böylesi bir dünya, daha önce de söylediğimiz gibi insanlık davasını üstlenmiş insanın bildiği, tanıdığı, dolayısıyla güvenle adım atabildiği bir dünya değildir. Dahası ‘tarihin sonu’ söylemlerinin de evrenselci bir yaklaşımla ele alındığı, bütün dünyanın çoktan liberalizme kani olduğu ya da olmak yolunda ilerlediği savlarının güçlenmesiyle birlikte, umutsuzluk giderek bir karanlığa dönüşmektedir. Çünkü bu ikna oluşla birlikte ‘sistemin’ hemen her alanı kapladığı duygusu güçlenir. Sistemin hemen her alanı kapladığı duygusu, muhalif olunacak bir zeminin de kalmadığı psikolojisini yayar ve insanı zımni bir boyun eğişe razı eder.</p>
<p>Bu durum, bir zamanlar büyük fikirlerin, büyük davaların sahibi olan, dolayısıyla dünyayı –sistemi– parmağının ucunda hisseden insanların, sistemin içine çekilmesi, sistem tarafından massedilmesi anlamına gelir. Farkında olunsun ya da olunmasın bütün inanışlar yeniden gözden geçirilir. Çünkü yepyeni bir dünyaya adım atılmıştır ve her ne yapılacaksa bu dünyanın içinde yapılacaktır; bir farkla ki, artık bu yapılacaklar sistemin içinde kalınarak yapılacaktır. Artık umutların yeniden yeşerebilmesi için yeni bir dil, yeni kavramlar, yeni yöntemler ve yeni politikalar icap etmektedir.</p>
<p>Ülkemizde İslamcılar açısından bakıldığında son yirmiyıl handiyse böyle bir arayışla geçmiştir. Başta Kuran’la ilişki biçimi (Aynı zaman diliminde meydana gelen meal çalışmalarındaki artışın böylesi bir arayışla ilişkisi olmalıdır. Dahası meal çalışmalarında ve diğer dini konuların ele alınışında rasyonel, akılcı bir anlayışın baskın bir söylem olarak doğması da manidardır. Yine bir dönem modernist/reformist olarak telakki edilen kimi Müslüman aydınların görüşlerinin revaç bulması ve demokrasi, parlamenter rejim hatta laiklik gibi konuların bu anlayış etrafında dolayımlanarak tartışmaya açılması da düşünülmelidir) olmak üzere hemen her konu yeniden ele alınmış ve bu döneme kadar kesinlikle kabul görmemiş, peşinen İslam dışı kabul edilmiş birçok kavram, politik araç, siyaset anlayışı yeniden masaya yatırılmıştır. İlk ameliye olarak göze çarpan yaklaşım, zaten süregelen modernlik eleştirisinin daha da yoğunlaştırılarak sürdürülmesi olmuştur. Üstelik yeni dönemde postmodernistler bu konuyla ilgili alabildiğine zengin bir literatür de sağlamışlardı. Modernliğin ürettiği temel kavramlar, haklı bir şekilde İslam’a uymadığı gerekçesiyle reddedilmiş ve geleneksel değerler yeniden ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu ele alış, tam da postmodern durumun yarattığı parçalanmışlık içinde gerçekleşmiş ve geleneksel değerler doğup beslendiği dünya görüşünden koparılıp tekilleştirirlerek sorunsallaştırılmıştır.</p>
<p>Doğup beslendiği zemini kaybetmiş, bir anlamda organik ilişkilerini sürdüremez olmuş kavramların tekilleştirilerek, modernizm eleştirisinde argüman olarak kullanılması; insanları bir zar gibi sarmış olan ‘tarihin sonu’, ‘başka bir dünyanın olanaksızlığı’ fikrini yırtma, nefes alma çabaları olarak elbette değerliydi. Ancak bu yaklaşım, sadece kavramların mistifiye edilmesiyle sonuçlanmıştır. Modernlikle kesin uyuşmazlıkları nedeniyle insanla hayatla dünyayla organik ilişkileri kopan kavramlar, hakikatin görünümleri olarak kendi zamanları beklemek üzere askıya alınmıştır. Böylelikle sözgelimi sıdk Hz Ebubekir, adalet Hz. Ömer, haya Hz. Osman, ilim Hz. Ali üzerinden imgeleştirilmiştir. Uğruna can verilen/verilecek olan değerlerin imgeleşmesiyle birlikte, klasik politik sorular/sorunlar diyebileceğimiz, bir zamanların can yakan, uğruna ölümler göze alınan meseleleri de yeni dünyanın, yeni sistemin kaygan zemininde öte’lenip artık dudak bükülesi, aşırı politize bir dönemin tarihsel ve konjonktürel şartlarına mahkum edilmiştir. Böylece bir dönemin politik enerjisi, gösterene yöneltilerek yüceltilmiş ama sistem tarafından emilmiştir. Örneğin, milyonlarca insanın niçin açlıkla yüz yüze yaşadığı sorusu, sadece ‘eski tüfek’liğin ya da ‘kulağı kesik’liğin göstergesi olarak gülünçleştirilmiştir.</p>
<p>Gelinen bu noktada farklılık, çokluk, çoğulculuk, cemaat, yerellik ve bir arada yaşama gibi kimi kavramlar olumlanarak sahip çıkılmış; bunların antitezleri sayılabilecek birlik, merkezilik, evrenselcilik, ümmet gibi kavramlar toplumsal barışı ve huzuru tehdit eden, ortak akla darbe vuran meşum kavramlar olarak lanetlenmiştir. Postmodernizmin açığa çıkarıp yeşerttiği ve tüm dünyada homojenleştirmeye çalıştığı kavramları, özellikle yeni kuşak Müslümanların önemli bir bölümü, kısa zamanda içselleştirmiş ve meselelerini bu kavramlarla düşünür, ifade eder olmuşlardır. Postmodernliğin ifade biçimleri; her yanını bir zar gibi kaplayan sistemin içinde kalan diğer marjinal gruplarla bu kesimi yan yana getirmiştir. Söz konusu yan yanalık, elbette postmodernliğin zorunlu sonuçlarındandır. Zira postmodernlik herkese ifade hakkını, düz bir zeminde herhangi bir büyük anlatı ve hiyerarşi dayatmaksızın vermektedir. Mikro kimlik taleplerinden feminist taleplere; ifade özgürlüğünden yaşam biçimi taleplerine kadar uzanan oldukça zengin bir yelpaze içinde yer alan mikro ve marjinal gruplarla bir aradalığı yadırgamaksızın savunan yeni kuşak ile görece eski kuşak arasında derin, aşılamaz bir uçurum meydana gelmiştir (Sözünü ettiğimiz uçurumun en güzel örneklerinden biri, ülkemizde İslamcılığın önemli aktörlerinden biri olan Ali Bulaç’la, bayan yazarlar arasında, daha çok kadın hakları, kadının konumu bağlamında uzun zamandır süren tartışmalardır. Bu tartışmalarda bayanlar, Ali Bulaç’ı fazlasıyla anakronik, gelenekselçi, bugünün dünyasını kavramaktan uzak bulmaktadırlar).</p>
<p>Açıktır ki, meydana gelen uçurum ‘dil’ ile ilgilidir. Postmodernliğin yarattığı belirsizlik, müphemlik daha da önemlisi parçalanmışlık içinde insanlar kelimelere, kavramlara rahatlıkla istedikleri anlamları yükleme imkanına kavuşmuş ve bu nedenle de yeni dünya düzeninde kuşaklar arası iletişim neredeyse imkansızlaşmıştır. Daha da vahimi yukarıda değindiğimiz gibi bir dönemin kavramları meşum ilan edilip şüpheli, kuşkulu, korkunç ve izafi bir hale getirilmiştir. Gözde olanlar sistemin üretip parlattığı kavramlardır artık; sözgelimi özgürlük herhangi bir dünya görüşünün belirlediği bir kavram olmaktan çıkıp ‘her ortamda herkes ve her şey için’ talep edilir olmuştur. Ortak dünyanın, ortak dilin oluşturduğu tuhaf birliktelikler, tanımlanamaz koalisyonlar sonucunda bir dönemin sözcüleri, aktörleri dışarıda ve dahi öteki olarak kalmıştır (Bu sürecin, Refah Partisi’nin 1994 yılındaki yerel seçim galibiyetiyle başladığını söylemek sanırım yanıltıcı olmaz. Çünkü daha sonraki gerek yerel, gerekse genel seçimlerde sonuçlar katlanarak büyüdü ve 2002’de Ak Parti hükümetiyle perçinlendi. Süreç, haklı olarak muhafazakar, dindar kesimin merkeze taşınması olarak değerlendirildi. Merkeze taşınma, siyasal İslamcı söylemi zayıflattı, daha da önemlisi muhafazakar ve dindar insanlar, modernliğin değiştirici, dönüştürücü gücü oldular). Tabii ki bu durum, ideolojilerin sonunu çoktan ilan etmiş sistemin kesin zaferiydi.</p>
<p>Merkezsizliğin, parçalanmışlığın, büyük anlatıların zayıflamasının sonucu Müslümanlar kendilerini sivil toplum kuruluşları üzerinden ifade etmeye başlamışlar ve bu yeni dönemde, siyasal talepler geri çekilirken, ‘temsil talepleri’ öne çıkmıştır. Bunca parçalanmışlığın doğal sonucu olarak da, Müslümanlar sistem üzerindeki baskı gücünü kaybetmişlerdir. Gelinen noktada, insanlar meramlarını sivil toplum kuruluşlarının gittikçe karnavallaşan, festivalleşen, her türlü rengin cümbüşünde düzenlenen ‘gösteri’lerinde mozaiğin renklerinden bir renk mesabesinde ifade edebilir olmuştur. Zaten iktidarlar da bu tür gösterileri, ‘demokratik bir hak’ olarak görmeye ve kabul etmeye çoktan hazırdılar. Aslında söylemeye bile gerek yok; İslamcılığın iktidarlarca bahşedilen demokratik bir hak olarak telakki edilmesi, onun da bir büyük anlatı olmaktan çıktığının en güzel delilidir. Postmodern durumun ‘seçtiğin kadar özgürsün’ şiarı gereği, her türlü büyük anlatı, diğerleriyle aynı hizada yan yana duran seçeneklerden bir seçenek haline gelmiştir ki, bu nokta bireysel hak ve sorumlulukların doğduğu kritik eşiktir. Zaten postmodernler için özgürlük de, böylesi bir seçim özgürlüğü kadardır; seçtikçe özgürleşirsin (Unutulmamalıdır ki, postmodern toplumlar kendi meşruiyetini bu seçim-tüketim özgürlüğü üzerine kurmuşlardır; elde tek ölçüt kalmıştır, bireysel özgürlük).</p>
<p>Elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır demiştik, ancak ideolojiler kendi kavramlarıyla bir anlamda kendi dil dünyasında yaşarlar. Zaten yeni bir dil kurmak ancak yeni bir dünya kurmakla ya da tersinden yeni bir dünya kurmak ancak yeni bir dille mümkündür. Tabii ki burada esas fail, böylesi bir dili kuracak ve taşıyacak insandır. Yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen, ‘milyonlarca aç insanın hakları’nı sorabilmek için; başından beri sistemin dışında kalabilmeyi başarmış bir avuç sanatçı, aydın ve âlimlerin gittikçe daralan yaşama ve ifade alanlarını genişletmek ve seslerini; yeni bir dil ve dünya kurmaya talip genç kuşaklarca buluşturmanın sahih kanallarını inşa etmek gerekmektedir. Çünkü siyaset ancak siyasal bir topluluğun kurulmasıyla mümkündür. Bu bağlamda sanatçı, aydın ve âlimlere düşen öncelikli görev, bunca parçalanmışlık içinde kendilerini birer ada olarak konumlandırıp varlığını sürdüren grupların diğerleriyle iletişimini mümkün kılacak ortak bir dili üretmek ve parçalanmanın bir sonucu olarak her bir grubun elinde kalmış anlam parçacıklarını yeniden üst-anlama eklemlemektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BOŞLUK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:29:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MİHRİBAN İNAN KARATEPE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13008</guid>
		<description><![CDATA[Ağaçlardan birine sırtını verdi. Vermesine de beli boşluğa geldi. Döndü baktı. Ağaç nefesini tutmuş, göbeğini içine çekmiş, tam karnında derin bir boşluk oluşmuştu. Yine de başını ağacın gövdesine dayadı. Ağaç, yaprak uçlarına kadar titredi. Dalları bulutları taramaktan vaçgeçmiş diken diken olmuştu. _Cevizin gölgesinde uyumayasın Adem emmi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu… Bu ağacı da buraya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ağaçlardan birine sırtını verdi.</p>
<p>Vermesine de</p>
<p>beli boşluğa <span id="more-13008"></span>geldi.</p>
<p>Döndü baktı.</p>
<p>Ağaç nefesini tutmuş, göbeğini içine çekmiş, tam karnında derin bir boşluk oluşmuştu.</p>
<p>Yine de başını ağacın gövdesine dayadı.</p>
<p>Ağaç, yaprak uçlarına kadar titredi. Dalları bulutları taramaktan vaçgeçmiş diken diken olmuştu.</p>
<p>_Cevizin gölgesinde uyumayasın Adem emmi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu… Bu ağacı da buraya kim diktiyse vakti zamanında, diye sürdürdü konuşmasını, iyi etmemiş. Ceviz yetişmez bu toprakta, gövdesi eğri olur.</p>
<p>Zoraki gülümsedi. Nefesi tıkanıyordu.</p>
<p>Bütün gün tarlayı eşeleyip durmuştu. Taşları kenar sıra dizmiş, sınırı iyice bellileştirmiş, yine de hırsını alamamıştı. Komşu tarlalarda herkes eğilip doğrularak toprağı çapalayıp dursun, o taşları ayıklamakla meşgul olsun, reva mıydı? Tarlayı nadasa bırakmalı bu sene, demişti karısı, toprak dinlensin… Oğlanlar eksin biçsin bundan gayrı.</p>
<p>Taşları topluyor muydu, toprağı taşlıyor muydu, karısının sözlerini düşündükçe, belli değildi.</p>
<p>Ensesinde teri buz gibi soğuduğunda daha duramayacağını anladı. Tarlayı ancak yarılamıştı. Ayakları taşlara çarpa çarpa kendini cevizin dibine zor attı.</p>
<p>Sol kolunda başlayan bir uyuşma, parmaklarına iniyordu. Kalbinin sesini duyuyordu. Kapı yumruklar gibi.</p>
<p><em>Kapı sessizce açıldı. </em></p>
<p><em>Feriha hanım, oğulları, gelinleri derin bir sessizlik içinde taziyeleri kabul ettiler. Feriha hanım beyaz yazmasının üstüne başını sıkıca saran bir yazma daha sarmıştı. </em></p>
<p><em>Odadan odaya dolanan sessizlik, yumuşak ve ürkek adımlarla gelenlere çay servisi yapıyor, gelenlerden bazıları ağlayıp sızlanmaya yeltendiğinde parmağını dudaklarının üstüne getirerek, sus işareti yapıyordu. </em></p>
<p><em>‘Takdir-i ilahi’ diyordu Feriha hanım boğazı düğümlenerek. Gözyaşları yüzünün çizgilerine karışıyordu. Bakışı donuklaşmış, gelenleri ayırt edemez olmuş, eli kolu ağırlaşmıştı. Sessizlik tülbendinin ucuyla siliverdi gözyaşlarını. </em></p>
<p><em>Nereye gittiğini biliyoruz çok şükür, dedi bazıları, ağız birliği etmişçesine… </em></p>
<p><em>Bir an biliyorlar da söylemiyorlar gibi hissetti.</em></p>
<p><em>Hepimizin gideceği yer orası, dedi bir başkası.</em></p>
<p><em>İçinde yükselen bir umut dalgası arasında kocası Adem’in odadan odaya gezen ayak seslerini duydu. Sabahın seherinde kilerin kapısını usulca açışı, ambarın kapağını kaldırışı, bakır tasın tıngırtısı, tası kaldırıp kaldırıp buğdayların içine daldırışı, taşıra taşıra küçük bir çuvala dolduruşu…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Tohum çuvalını tarlanın başında bırakmıştı.</p>
<p>Çuvalla arasında aylar yıllar var gibi uzaklık hissiyle mahzun baktı. Tarlası ayakları altından çekilip alınan bir kilim gibi kayıp gitmeye başladı. Tohum çuvalı tarlayla birlikte kayıp gidiyordu. Bütün tarlalar hızla kayıp giden kilimlere dönüştü. Bütün ova cascavlak kalmıştı. Yan tarladaki komşusu duruşu bozulmadan tarlasıyla birlikte kaydı gitti. Ufuk çizgisine kadar toprağını çapalamaya devam ede ede küçüldü, bir nokta oldu.</p>
<p>Ey Koca Allah’ım, dedi, yutkunarak, ne oluyor?</p>
<p>Gözlerini semaya dikti.</p>
<p>Oturduğu yerden evlerin çatısı görünüyor, apak bulutlar pamuk yığınları gibi yükseliyor, gökyüzü gözlerine sığmıyordu.</p>
<p>Elini göğsüne bastırdı. Kalbini yerinden söküp çıkarası vardı.</p>
<p>Ömür ipliği bir çıkrıkta dolanmış dolanmış da son yünü çekiştirerek uzatmaya çalışan bir eldi şimdi kalbinin üzerindeki eli.</p>
<p>Ey Koca Allah’ım, dedi tekrar, şimdi mi yoksa?</p>
<p>Kime sitem ediyordu?</p>
<p>Sevdiğine mi?</p>
<p>Çok seviyorum Allah’ım seni ben, dedi, çenesi titreyerek.</p>
<p>Ama bu sitemden çok öfke gibiydi.</p>
<p>Kendine kızdı.</p>
<p>Bir ısırgan, bir meyan kökü gibi pörsümüş, saplarından sökülüp, toprağı silkelenmiş patates yığını gibi… kalakalmıştı.</p>
<p>Feriha, diye inledi. Sesini duyuramayacağını biliyordu.</p>
<p>Yine de bağırdı: Ferihaaaa…</p>
<p>Sesi kendi içinde boğuldu.</p>
<p>Karısı kuzinenin üstünde kuru fasulye pişiriyordu. Tencere tıkır tıkır kaynıyordu. Yerinden kalkıp tencerenin kapağını araladı. Sıkışan buhar aralıktan yüzüne hücum etti. Tahta samanlığın açık bırakılmış kapısından, otların, sapların arasından bir ses, bir gıcırtı, bir hışırtı duyar gibi oldu. Kulak kesildi. Torununun tıkırtılarından başka ses yoktu.</p>
<p>Yemeğin buharı tüterek bir kaba koydu, yanına bir ekmek, bir kuru soğan sardı.</p>
<p>Adem, diye seslendi pencereden.</p>
<p>Adem kapı önünde kendi kendine ceviz oynuyordu.</p>
<p>‘<em>Koca kısmının koca koca derdi vardı amma</em>…’</p>
<p>Dedenin yemeğini götürüver oğlum, dedi.</p>
<p>Soğumadan yesin…</p>
<p>Adem, dedesi Adem’in yemeğini, hoplaya zıplaya, hopladıkça kabından sızdıra sızdıra tarlaya taşıdı.</p>
<p>Cebindeki cevizlerin şişkinliğinden gururlanarak, etrafı kolaçan etti.</p>
<p>İlerde, ağacın dibinde hareketsiz, sanki bir eşya yığını gibi duran dedesi olmalıydı.</p>
<p>Çocuk gözleri, ayaklarından önce taşlara zıpladı, otların üzerinden aştı, dedesine vardı.</p>
<p>Dedesi ağacın eğrisine yaslanmış ne güzel de uyuyordu.</p>
<p>Adım attıkça birbirine sürtünen cevizlerin gıcırtısından hoşlanarak, ağaca yaklaştı.</p>
<p>Yemek bohçasını ağacın dibine bıraktığı gibi sessizce uzaklaştı.</p>
<p><em>Mutfak tezgâhının üzerinde kap kap yemekler, muhtemelen soğumuştu. Konu komşu cenaze evine yemek taşıyıp duruyordu.</em></p>
<p><em>Feriha hanımın eli hiçbirine uzanmıyor, o uzanmayınca oğulları ve gelinleri de çekiniyordu. Boğazlarında düğüm, konuşmaksızın oturuşup duruyorlardı. </em></p>
<p><em>Adem, bir köşeye sinmişti. Ceviz ağacının dibindeki boşluk gittikçe büyüyor, tarlalar, ağaçlar, bulutlar, evler o boşluğa sığıyor, boşluk hepsini yutuyor, Adem yemek bohçasını boşluktan içeri atıyor, boşluk bohçayı gerisin geri fırlatıyordu. Bohçanın bağı çözülüyor, ekmek bir yana, soğan bir yana, yemek bir yana savruluyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bu baş dönmesi, bu halsizlik…</p>
<p>Tam da cebine doldurduğu tohumları gizli gizli toprağa düşürecekti.</p>
<p>Başı önüne düşmeseydi.</p>
<p>Karıncalar paçalarına tırmanıp ceplerine yürüyor, ceplerinden taşan tohumları sırtlanıp gidiyordu.</p>
<p>Kendini bağının bostanının içinde yapayalnız duydu.</p>
<p>Ayaklarını bir milim kımıldatamıyordu.</p>
<p>Tozları dökülmüş bir kelebek gibi çaresiz, boynuzlarından tutulup yere yıkılan bir boğa gibi yenikti.</p>
<p>Evecek nefesi yetse daha ne isterdi.</p>
<p>Nefesi yetseydi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu, seslenirdi.</p>
<p>Duyardım.</p>
<p>Uyuyuverdi sandım.</p>
<p>Neden sonra vardım yanına.</p>
<p>Oğlan geldi gitti, baktım, hâlâ yemeğine dokunmamış.</p>
<p>Feriha hanım, söylenenleri duymuyor, gözlerini pencereden aşırmış bir noktaya bakıyordu:</p>
<p>Musalla taşının üzerine güz yaprakları düşüyor, tabutun yeşil örtüsünün uçları rüzgârda hafif hafif sallanıyor.</p>
<p>Adem geriden cemaati izliyordu.</p>
<p>İmam; merhumu nasıl bilirdiniz, diye sordu.</p>
<p>İyi bilirdik, dediler.</p>
<p>Tekrar sordu.</p>
<p>İyi bilirdik, dediler.</p>
<p>Bir daha sordu;</p>
<p>İyi bilirdik…</p>
<p>İçine bir sevinç doldu Adem’in,</p>
<p>Ağzı kulaklarına vararak,</p>
<p>Gerisin geri tarlaya doğru seğirtti.</p>
<p>Müjdeyi verecekti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞAİRİ PARÇALAMAK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:28:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YUNUS ADIYAMAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13010</guid>
		<description><![CDATA[“Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına dolaşmak  ne bir insanın ne de bir azizin işidir; ama bazen bir şairin işi olabilir&#8230;” E.M. Cioran Yazın tarihinde şiirleriyle fikirleri ayrı ayrı ele alınan, birbirlerinden koparılmaya çalışılan bir çok şairle karşılaşmak mümkündür.  Böyle durumlarda benimsenen tavır genellikle şairin düşüncelerinden uzak durulması gerektiğine, şiirlerininse okunabileceğine yönelik telkinleri, icâzetleri içerir.  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına<br />
dolaşmak  ne bir insanın <span id="more-13010"></span>ne de bir azizin işidir;<br />
ama bazen bir şairin işi olabilir&#8230;</em>”<br />
E.M. Cioran</p>
<p>Yazın tarihinde şiirleriyle fikirleri ayrı ayrı ele alınan, birbirlerinden koparılmaya çalışılan bir çok şairle karşılaşmak mümkündür.  Böyle durumlarda benimsenen tavır genellikle şairin düşüncelerinden uzak durulması gerektiğine, şiirlerininse okunabileceğine yönelik telkinleri, icâzetleri içerir.  Edebiyatla iyi kötü ilişki kurmuş her okuyucu az da olsa bu telkinlerden payına düşeni almış, icâzet makamlarının etkisinden ne yazık ki kurtulamamıştır.  Şairin şiirini onun düşünce dünyasından müstakil bir eser olarak görmemize yönelik yürütülen şuursuz propaganda yüzünden şairler, olayın esasına henüz vâkıf olmayan okurlar için güven vermeyen, kendilerine kuşkuyla bakılması gereken kişilere dönüşmüştür. Böyle okurlar için şairler fikir âleminde uçlarda dolaşan, radikal tutumların sahibi aykırı kişiliklerdir; onlar ya hiç bir şeye tam anlamıyla inanamamışlardır ya da inandıklarına kendilerini sağlıklı olmayan bir tutkuyla adamışlardır. Çoğunlukla yalın, saf olan inanç  ve bağlanma bile şairlerde girift bir hal almaktan kurtulamamıştır. Eğer bir şair inanmışsa onun şüphe içermeyen bir inançla şekillenmiş fikirleri mutlaka diğer görüşlerle arasına kolayca belirgin çizgiler çekmekten çekinmeyen aşırılıklarla bezelidir ve mümkün olduğu kadar bunlardan uzak durmak gerekir. Düşünce dünyasında da söz sahibi olmak isteyen her şair bu okurlar için gereğinden fazla iddialıdır ve aynı zamanda eleştiriye, değişime kapalı biridir. Bunun gibi ön yargılar şairin şiiri ve düşüncesini ayrıştırmaya yönelik gayretlerin bir sonucu olarak kolayca zihinlerde yer edinebilmiştir. Acaba bu okurlar şairi bir bütün olarak görmek istememekte gerçekten haklı mıdır?</p>
<p>Şair her görüşte her şahısta geçerli bir yan bulabilecek maharete sahiptir. Şairin hakikate ulaşma tutkusu kimde, nerede karşılaşırsa karşılaşsın ona sırtını dönmesini imkansızlaştırır. Kendi inançlarıyla, ideolojisiyle çatışsa da yüz yüze geldiği her koşulda önemsenmesi gerken, üzerinde düşünülmesi gerken hakikat parıltılarını ya doğrudan görür ya onları sezer ya da arar. Şair bu haliyle bir tasavvuf yolcusunu andırsa da bir tasavvufçunun eriştiği olgunluğa sahip olmadığı için çoğunlukla bu hakikatleri içine sinecek şekilde bir’leştirmekte oldukça zorlanır ve zihni allak bullak olur. Keskin tavırlarla, kökten karşı çıkışlarla, ‘kendim ve ötekiler’ şekilinde tezahür edebilen meydan okumalarla şair belki de karışık zihninin doğurduğu gerginlikle başedemediğini itiraf eder. Eninde sonunda şair bir’leştirme konusundaki yetersizliğini veya bu bir’leşmeyi başardığına dair yanılgısını kabullenmek zorunda kalır. Nihayetinde şairin de her insan gibi temel bir kalkış noktasına ihtiyacı vardır. İçine düşeceği zor durumları  kestirmekte gecikmeyen şair en azından kendisini dağılmaktan korumak için olsa gerek en çok inandığı, gerçekten inanılmaya değer bulduğuna dört elle sarılır. Şair daha sonra asıl hakikatin, geçerliliğin kendisinin de bağlandığı dine, ideolojiye mahsus olduğunu; farklı din, ideolojilerde ve onları benimseyenlerde gözlemlediği kendince hakikatlerin de ancak kendisinin bağlandığı hakikatin yansımaları olduğunu ilan etmekten çekinmez. Bu tutumun şairlere özgü coşkunlukla, belagatle birleştiğini gözlemleyen, şair tabiatına tam anlamıyla aşina olmayan okurlar arasında, şaire birbiri ardına psikiyatrik tanılar koymaya kadar varan bir takım abartılı değerlendirmeler olağan hale gelir ve  bir şekilde kişisel bütünlüğünü korumayı başaran şair okurlar tarafından parçalanır. Aslında hakikatin çok farklı biçimlerde, umulmadık yerlerde, kişlerde tebarüz edişini müşahede edebilecek yeteneklere fazlasıyla sahip olan şair diğer insanlardan farklı olarak bunları çok önemser ve bu nedenle sürekli durduğu yeri sorgular, yadırgar. Bu yüzden yan yana gelmesi zor olan bir çok haslet şairin bünyesinde içiçe geçer ve şair bunları kendi hakikatiyle özgün bir şekilde harmanlasa, dikkate değer bir bütünlük içinde sunsa bile dışardan yüzeysel değerlendirmelerle bakılınca çelişkili, sorunlu bir kişilik olarak görülmeye devam eder.</p>
<p>Düşünceleriyle ötekileştirmeye, dışında tutmaya eğilimli bir kişi olarak görülsede şairin bütün karmaşası aslında dışarda bırakmamak arzusundan kaynaklanır. İnsana dair olan her şeyi bir bütünlük içinde kavramak, eritmek ister. Zira Kur’an-ı Kerim’deki daha çok şairler üzerine çarpıcı beyanlarıyla meşhur olmuş Şuarâ Suresi’nin 255. Ayet’inde şairler için “Görmedin mi; onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.” denmesi şair ruhiyatına dair önemli şeyler söylemesinin yanında şairliğe soyunan daha doğrusu bu ruhu taşıyan kişileri bekleyen tuzaklara yönelik önemli de bir ikazdır. Şairin neredeyse bütün varoluşu emmek isteyen, ona nüfuz etmek isteyen ruhuna yönelik yapılan bu uyarı şairin bu dünyadaki imtihan konusunu ona hatırlatır gibidir. Bazı meallerde “şaşkın şaşkın” kelimesinin yerine “hayret” kelimesinin tercih edilmesiyle de şairin yaratılış, hakikat karşısında bir insanın sınırlarını zorlayan heyecanı dile getirilmek istenmiş ve  şairin varlığı bir bütün olarak kavrama arzusu ve bunu başaramayışı nedeniyle hissettiği coşkulu çaresizlik vurgulanmış gibidir. Kısacası, şairin boyundan büyük işlere denetleyemediği bir iştiyakla kalkışan hâletiruhiyesine ve onu bekleyen tuzakların çokluğuna, büyüklüğüne işaret edilmiştir. Bizzat “bütünlük” endişesinin onu parçalayabilecek bir hal alabileceği hatırlatılmıştır. İşte okurlar da şairdeki bütünlük kaygısını tam olarak anlayamadıkları için onu ayrıştırarak ele alma hatasına düşerler.</p>
<p>Bir çok özelliği şahıslarında cemetmeyi kendi kişisel bütünlüklerini koruyabilecek ölçüde de olsa başaran şairler uzun ve sancılı bir arayıştan sonra bir inanca veya ideolojiye sonuna kadar bağlanmış gözükselerde onları herhangi bir konuda kesin tutumlara sahip olmaktan alıkoymaya çalışan bir şüphenin pençesinde kıvranmaya çoğunlukla devam ederler. Şairi kendisi ve bütün varoluş hakkında şüphesiz itimat edebileceği kanaatlere götürebilecek yolun üstünde  hakikatin tecellilerindeki şaşırtıcılık gibi kafa karıştırıcı o kadar çok şey vardır ki şairin sonunda savunmasız kalışını anlamamak elde değildir. Şair İsmet Özel “Tahrir Vazifeleri” adlı eserinin “İnanmalı Mı, İnandırmalı mı?” başlıklı bölümünde şöyle der: “Eğer bir kimsenin inandığı şeyin yanlış ve fakat bu inanışta bir samimiyet olduğunu anlamışsak orada ‘inanılmaya değer bir şey’  bulunduğunu da zımmen itiraf etmiş oluruz.” Şairin hakikat uğrundaki pervasız yolculuğuna müdahil olan “samimiyet” gibi bir çok yan unsur da vardır ve bunlar şairin hakikatle kurmaya çalıştığı ilişkiye katkı sundukarı kadar onu daha da çetrefilli hale sokmaya adaydır. Görünen o ki tüm ayakları yere sağlam basan, mutlaka önemsenmesi gereken düşüncelerine rağmen bazı okurların ısrarla şairi kafası karışık bir adam olarak görmeye devam etmesinde ve onun fikirleriyle şiirlerini bir bütün olarak ele almaktan kaçınmasında;  hakikate yönelik tutkunun ve “samimiyet” benzeri farklı bir çok etkenin şair kişilliğinde doğurduğu sonuçları okurun doğru yorumlayamayışı etkili olmaktadır.</p>
<p>Notlar:</p>
<p>- Metnin girişindeki E.M. Cioran alıntısı yazarın “Çürümenin Kitabı” adlı eserinin “Şairlerin Asalağı” başlıklı bölümden alınmıştır.( Metis, Nisan 2010, İstanbul)</p>
<p>- Metindeki Şuarâ Suresi’nin 255. Ayet’inin meali İbni Kesir kaynaklıdır.</p>
<p>-Metindeki İsmet Özel’e ait cümleler yazarın “Tahrir Vazifeleri” adlı kitabının “İnanmalı Mı, İnandırmalı mı?” başlıklı bölümünden alınmıştır. (Şûle, Ağustos 2009, İstanbul)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KURTULUŞA VE DİRİLİGE DAİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/beratbiyikli/kurtulusa-ve-dirilige-dair/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/beratbiyikli/kurtulusa-ve-dirilige-dair/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:27:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BERAT BIYIKLI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13012</guid>
		<description><![CDATA[Müncer olur umûr-ı cihân bir nihâyete Sayfın şitâya meyli bahârın hazânedir Ziya Paşa kurtuluşa ve diriliğe çağırıyor‘ah’ına meftun olunan ses dışarda çocuk atadan kalma kırık iskemlesinde göğsünü şaraba yatırıyor ırmaktan duru gökten ak ses yaldır yaldır yakıyor göğsünü nil’de yalnız nil’de sönüyor ateşi misk-i amber yayılıyor kutlu nil’e yelesi kan kan parlıyor refah’ta düşen kül [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Müncer olur umûr-ı cihân bir nihâyete<br />
Sayfın şitâya meyli <span id="more-13012"></span>bahârın hazânedir</em><br />
Ziya Paşa</p>
<p>kurtuluşa ve diriliğe çağırıyor‘ah’ına meftun olunan ses dışarda<br />
çocuk atadan kalma kırık iskemlesinde göğsünü şaraba yatırıyor<br />
ırmaktan duru gökten ak ses yaldır yaldır yakıyor göğsünü<br />
nil’de yalnız nil’de sönüyor ateşi misk-i amber yayılıyor kutlu nil’e</p>
<p>yelesi kan kan parlıyor refah’ta düşen kül rengi çılgın atın<br />
ömer dağında testi kırıyor ‘ah’ şarabü’l ebbar dağılıyor yere<br />
çocuğa kutlu nil’i anımsatıyor o en sondaki kıvrımlı güzel he<br />
nil hayat gibi açıyor yüzünde gülden kızıl akşamdan kızıl</p>
<p>yüklerini taşıyamıyor gülden kızıl akşamdan kızıl terler alnında<br />
ama tebessümü bozamıyor ağular gelecek olan sahih dost yolda</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/beratbiyikli/kurtulusa-ve-dirilige-dair/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYKUT ERTUĞRUL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13015</guid>
		<description><![CDATA[Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk. 1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde <span id="more-13015"></span>yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk.</p>
<p><strong>1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu öykü deneysel bir öykü mü?</strong></p>
<p>Sen de bilirsin ki sevgili Hasan Abi, öyküleri yazarken “şimdi yeni bir şey deneyeceğim, şöyle moderni postmoderni birbirine harmanlayıvereyim” filan demiyoruz pek. Kalemi elimize alıp yazmaya başladığımızda yazıyoruz sadece, teknik ayrıntıları umursamadan.  Doğrusu da bu sanırım. Bu şerhden sonra, Keyfekader Kahvesi’nde modern unsurlar/teknikler olduğunu kabul edebilirim. Bir “büyük anlatı” hissiyatı, öykü zamanındaki sapmalar, işte yer yer bilinç akışı tekniğinin kullanılması, kahramanların tipolojisi açısından vs. Gelgelelim postmodern imkânlar nelerdir sorusuna benim verilecek çok da net bir cevabım yok. Postmodernizmin edebiyatımızdaki örnekleri nelerdir sorusuna olmadığı gibi. (Oyun-lu metinler kapsamında Gökdemir İhsan’ın Kurmaca Alıştırmaları ve Katakofti’si ve İhsan Oktay Anar’ın sıra dışı romanları haricinde)</p>
<p>Cevizci’nin felsefe sözlüğünde postmodern sanat anlayışının tanımına baktığımızda; postmodernizmin sanat için sanat, yüksek sanat kavramlarına karşı çıktığını, sanatla hayatın ayrı düşünülemeyeceğini, sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların ortadan kaldırılması gerektiğini savunduğunu görürüz. Bir de şu: “Kodların karışımını yeğleyen bir üslup karışıklığı, hiç kuşku yok ki parodi, pastiş, ironi, oyun ve kültürün yüzeydeki sığlığının kutsanması, postmodern sanat anlayışının karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkar.” Genel olarak postmodernizmin hakikatin parçalanmışlığına, öznelliğine hatta “yok”luğuna vurgu yaptığı da sıkça söylenir. Aslında bu konuda herkesin kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Mesela üst kurmaca (meta kurgu) ya da metinlerarasılık için kimi eleştirmenler modern tekniklerdir dese de postmodern diyenler de yok mu? Vasata razı arabulucularsa, bunları kullanan yazarları (Borges, Calvino, Auster, Eco, Atay vs.) postmodernist saymasa da, postmodernizmin işaretçileri olarak görüyorlar.</p>
<p>Belki kendi kafa karışıklığımdan dolayı etrafı toz duman görüyorumdur, geçelim. Bu öykü deneysel bir öykü mü? Yazılan her yeni öykü kadar… Yapılmamış şeyleri yaptığımı iddia edemem, ama her öykümde daha önce yapmadığım bir şeyi denemeye çalıştığım söylenebilir, bu da beni deneyselci yapmaz zaten.</p>
<p><strong>2-Öykülerinizde fantastik ve büyülü gerçekçilik önemli bir yer tutuyor. Ne dersiniz?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13018" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg" alt="" width="297" height="375" /></a>Fantastik ve büyülü gerçekçilik başlığı altında toplanabilecek metinleri, bu türlerde eser veren yazarları hevesle takip ettim, ediyorum. Masalları, destanları, çeşitli kültürlerin mitlerini ezelden beri keyif alarak okudum; beslendim.  Bu yüzden de önemli bir yer tutuyor öykülerimde. Neden sevdiğim, kapıldığım sorusunaysa verecek net bir cevabım yine yok, tek sebebi çocukluğumdan bugüne yaptığım savruk okumalar olabilir; kutsal bir sebebi olmadığı kesin. Böyle devam edecek mi dersen, azalarak, değişerek, evrilerek evet. Sürekli yeni şeyler okuyup yeni şeyler öğreniyoruz, bu da yeni sorumluluklar, yeni temalar, yeni alanlar demek.</p>
<p><strong>3-Bir söyleşinizde, “öykü yazarken sorumluluklarım var” diyorsunuz. “Sanat ve hayat ayrı şeyler değil” diyor ve modern ile modern olma arasındaki farka değiniyorsunuz. Müslüman bir yazar olarak, öykünün bütün bu olup bitene verecek bir cevabı olduğuna inanıyor musunuz? Bu açıdan baktığımızda, öykü sizin açınızdan nasıl bir enstrüman?</strong></p>
<p>Aslında o sorulara cevap verirken çok sıkılıyordum, ne yalan söyleyim bu soru için de aynı şeyleri hissediyorum. Kötü sorular olduğu için değil. Benim bilgimi görgümü aşan şeyler olduğu, beni bilgimi görgümü aşan şeyler söylemek durumunda bıraktığı için. Bu bitmemiş bir öyküyü, “ne yazıyorsun?” diye yanına yaklaşan dostunuza okumak/okutmak zorunda kalışınız gibi. Birkaç yıl öncesine kadar Müslüman bir yazar olmak, modernist olmak ya da olmamak –her ne kadar kendimi bir Müslüman olarak tanımlasam ve eserlerimin Müslüman bir zihinden çıktığına dair bir şüphe taşımasam da- bir hassasiyet olarak gündemimde yoktu. Yani hâlâ idrak etmeye, kavramaya, kendi konumumu belirlemeye çalışıyorum, bu yüzden söylediklerimle yaptıklarım, yaptıklarımla söylediklerim her zaman birbirini tutmuyor. Belki de bu böyledir, hep karmaşa içinde yaşayacağızdır da, bize mikrofon uzatıldığında kesin kararlarımız, standartlarımız, değişmez ideallerimiz varmış gibi davranmalıyızdır. Hakikati görmüş, ele geçirmiş, ona sahipmişiz gibi. Bilmiyorum. Bu büyük eve her birimiz doğal olarak el yordamıyla giriyoruz, yoklayarak, göremeden dokunarak ilerliyoruz. Bir körün yabancı bir evde dolaşması gibi. Öyle olduğu için de ellerimiz önce kaba hatlara, kapı kenarlarına, büyük mobilyalara vs. değiyor. İlk bakışta görünenlere, klişelere, kanonun kabullerine&#8230; Bir süre, karanlığa alışana kadar kapılıyoruz. Peki kanon / hâkim sanat görüşü ne diyor? Yani bu evden içeri gözlerimiz kapalı girdiğimizde ilk olarak nelere çarptık/çarpıyoruz:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13019" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg" alt="" width="250" height="394" /></a>1. Sanat araç değil bir amaçtır.</p>
<p>2. Sanat/sanatçı daima kusursuz muhaliftir.</p>
<p>3. Toplum için sanat yahut toplumsal gerçekçilik komiktir, alay edilesidir. Sanat bir ideolojiye ram edilemeyecek kadar kutsaldır.</p>
<p>4. Sanatın kendisi bilfiil bir ideolojidir.</p>
<p>5. Sanat kutsaldır, çok kutsaldır, en kutsaldır.</p>
<p>6. Sanatçı dahidir, sanat eseri özgün, eşsiz, değiştirilemez, müdahale edilemezdir.</p>
<p>Bir kalemde aklıma gelenleri sıraladım. Liste genişletilebilir rahatlıkla. Hakikat yani asıl hikâye, evin kaba hatlarında değil ayrıntıda gizli oysa; onun ruhunda, henüz dokunamadığımız kısımlarında. Kanonun dayattıklarından sıyrılabilmeli, İsmet Özel’in Üç Mesele’de bize önce zemini yoklamayı, gerekirse yok saymayı öğrettiği gibi, ön kabullerimizden kurtulup yaralarımızı sarmalıyız. Ondan sonra cevap vermeye, “enstrümanlarımızı” kullanmaya devam edebiliriz. Bunu halihazırda yapanlar var ama şu an ben cevap verebilecek kadar ilerlemiş değilim. Sadece hala evin içinde kaybolmadan dolaşmaya ve kendim-iz-e ait odayı bulmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>4-Ay öykünüzün sonunda okuyucuya sürpriz yapıyorsunuz. Hz. Yusuf’u beklerken birden başka bir kahramanla karşılaşıveriyoruz. Bu tür teolojik bağlamı olan öyküleri yazarken tereddütleriniz oluyor mu?</strong></p>
<p>Tereddütlerim oluyor evet, Dimyad’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak da var işin ucunda. Yani bildiğimiz kıssalara yeni bir boyut katmak, farklı bir açıdan okunmasına katkıda bulunmak isterken kelimeleriyle hakikatin üstünü örtenlerle bir safta gözümü açmak istemem. Ay öyküsünü yazılıp bittikten sonra bile yayımlamakta tereddüt ettim. Yanlış okumalarla acaba ayetleri tahrif ediyormuş gibi görünebilir miyim diye. Ama hayır vicdanımı yoklayınca öyle olmadığını gördüm. Bu öyküde Kur’an’ın mesajına aykırı bir durum söz konusu değil. Ölçü bu olmalı, bu olmasına çalışıyorum. Bu hassasiyet içinde kıssaları kendi bilgimiz oranında yeniden yorumlamakta bir beis görmüyorum. Ki yeniden yorumlama hep yeni şeyler söyleme mecburiyetini de doğurmuyor, mesajı çoğaltmak, yeniden söylemek de hikâyeye dâhil.</p>
<p><strong>5-“Gazete” öyküsü kitabın en kısa öyküsü olmasına karşın, içerik ve sosyal gerçeklik anlamında en çok öne çıkan öykünüz bence. Bu öyküde, özellikle bir dönemin sorgulamasını görüyoruz. Bu tür öyküler yazan birkaç yazardan birisiniz. Öykünün bu konulara dil ve imkân olarak izin vermediği söylenir. Belki yazarlara zor geliyordur. Ne dersiniz? </strong></p>
<p>Gazete öyküsünü kitabın sonuna koydum; bahsettiğin dikkatlerle yazdığım çok az öyküden biri olduğu, kendime ve okura verilmiş belli belirsiz bir söz hükmünü taşıdığı, bir işaret taşı görevi gördüğü için. Dil ve imkân olarak izin verme, vermeme meselesi tam olarak üçüncü soruya cevap verirken söylediğim gibi kanonik reflekslerle alakalı olabilir. Bakış açısıyla ilgili yani. Eagleton’un Edebiyat Kuramı’nda söylediği gibi; “Bazı metinler, edebi doğar, bazıları sonradan edebileşir, bazılarına ise sonradan edebilik dayatılır. (…) Edebiyatın hiçbir özü yoktur. Her türlü yazı “şiirsel” olarak okunabileceği gibi, eğer bir metni edebiyat olarak okumanın anlamı buysa ‘pragmatik olmayan’ bir tavırla da okunabilir. (…) İnsanlar bir esere bir yüzyılda felsefe sonraki yüzyılda ise edebiyat (ya da tersi) muamelesi yapabildikleri gibi, hangi yazıyı değerli buldukları konusunda da fikir değiştirebilirler.”</p>
<p><strong>6-Yazarlığınız yalnızca öyküyle sınırlı değil. Aynı zamanda, öykünün sorunlarına da kafa yoruyor ve bu bağlamda da yazılar yazıyorsunuz. Kimi öykülerinizde de bu çabayı görmek mümkün. Bu çerçevede, öykünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Modern bir tür olan öykü hala genç sayılabilir -bunu da söylemesek ölürüz- Yüz yıllık bir tarihi ya var ya yok. Doğası gereği öykü de diğer türlerle daimi bir etkileşim halinde; biraz romanla çokça şiirle, kökü asırlara dayanan hikâyeyle, sinemayla… Ayrıca gelenekle ve çağ ile çağın dayattıkları, öğrettikleri, imkânlarıyla. Her çağ kendi dilini oluşturduğu gibi kendi türünü de oluşturur aslına bakarsan. Öykü bu hengâmede nasıl bir serüven izleyecek hangi mecralarda seyredecek, bunu söyleyebilmek kâhinlik olur ama öykülerin gittikçe kısaldığını, bunalım öyküleri denen bize 50 kuşağından miras bencil öykülere her geçen gün daha az meyledildiğini, daha kıvrak, daha kısa, parlak metinlere bundan sonra daha sık rastlayacağımızı düşünüyorum. Işığını düpedüz hayattan alan öyküler olacak bunlar, sırf bu yüzden kaba bir bakışla toplumsalcı bile sayılabilecek metinler. Öykü kısaldıkça zekâ gösterisi, absürde meyil, iğneli bir dil arayışı da giderek daha çok göze çarpacak. Denge, kıvam, sahicilik, ritim ve görüş gücü her zaman bir öyküyü öykü yapan unsurlar olmaya devam edecek ama.</p>
<p><strong>7-“Sır” öykünüzde bir deveranı anlatıyorsunuz. Nedir bu dönüp duran? Öyküleriniz mi?</strong></p>
<p>Kitaptaki başka bir öykü olan, Hata Benim, Borges’in bir öyküsünden aldığım şu epigrafla başlıyordu: “Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir andan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu öğrendiği andan.” Bütün çabalamalar, komik hırslarımız, debelenmelerimiz tek bir an için aslında, ya da tek bir anda yok olsun için. Ve o tek an, zamanın (kendi zamanımızın) sonunda ya da belli bir noktasında değil. Aramakla bulunacak gibi değil yani. Her an yeniden yaratılan kâinat içinde her an yeri değişen, kavranamayan, kavranamadığı oranda yanıbaşımızda, parmakuçlarımızda olan hakikatten bahsediyorum. Kendilik bilgisi. Kendini bilmek. Sır öyküsünün kahramanı ihtiyar bilgenin ölümsüzlüğü ararken aslında aradığı şey bu bilgi belki de. Azrail’le yaptığı savaş, oynadığı oyun bunun için ve bizimkilerden farklı değil. Bir deveran evet. Çünkü aradığını bulduğunu sandığı an aslında başlangıç noktasına da geri dönmüş oluyor, hikâye başa sarıyor. Uğruna ömrünü adadığı, yıllarını harcadığı muhteşem an, aslında arayışıyla, emeği, ömrüyle büyüttüğü bir şey. O an, tüm o sözde enerjiyi kendi bünyesinde barındırıp bir pilin enerjiyi hapsetmesi gibi hapsediyor görünse de değil. O an, o anı oluşturan yıllardan oluşuyor. O an, bir ömür. Bir ömür, o an. Hakikatin yüzüne bakmaya hak kazandığı an. Oyunun başladığı, bilinmezlik sisinin çöktüğü, hiçlik anı/mertebesi. Dönüp duran o an, zaman, hakikat, biziz.</p>
<p><strong>Aşkar Dergisi – 21. sayı – Ocak-Şubat-Mart 2012 </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YA MEDET</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gulcinsahilli/ya-medet/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gulcinsahilli/ya-medet/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:25:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÜLÇİN SAHİLLİ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13022</guid>
		<description><![CDATA[Denizin üstüne ürüdüm Şeytan dizkapaklarımı araladı Kör seyis gördü ızdırabı Günahını tersten kapattılar. Üç yasak Üç kitap Yanına yetecek kadar Yalan alıp koşacaktı Su üşüdü Affan’daki avluda Yarısı yoktu atların Kılıç yalnızlığıydı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Denizin üstüne ürüdüm<br />
Şeytan dizkapaklarımı <span id="more-13022"></span>araladı<br />
Kör seyis gördü ızdırabı<br />
Günahını tersten kapattılar.<br />
Üç yasak<br />
Üç kitap<br />
Yanına yetecek kadar<br />
Yalan alıp koşacaktı<br />
Su üşüdü<br />
Affan’daki avluda<br />
Yarısı yoktu atların<br />
Kılıç yalnızlığıydı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gulcinsahilli/ya-medet/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇOBAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:24:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DURAN ÇETİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13024</guid>
		<description><![CDATA[Kafası çok karışıktı. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyordu. Darmadağınık bir düşüncenin esiri olmuştu. Kurtulmak istiyordu. Çıkar yol bulamayınca, kışın göz gözü görmez sisin içinde kalmış hissinin cenderesinde sıkıldıkça sıkılıyor, soğuk iliklerine işliyor gibi oluyordu. Rüyalarındaki tam olarak belli olmayan görüntüler de kendine bir işaret vermiyordu. Ama mutlaka bir yerinden tutmalıydı. Bunca insan aç, sersefil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kafası çok karışıktı. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyordu. <span id="more-13024"></span>Darmadağınık bir düşüncenin esiri olmuştu. Kurtulmak istiyordu. Çıkar yol bulamayınca, kışın göz gözü görmez sisin içinde kalmış hissinin cenderesinde sıkıldıkça sıkılıyor, soğuk iliklerine işliyor gibi oluyordu.</p>
<p>Rüyalarındaki tam olarak belli olmayan görüntüler de kendine bir işaret vermiyordu. Ama mutlaka bir yerinden tutmalıydı. Bunca insan aç, sersefil, bunca insan aç; kültür ve irfan yoksunuyken hiçbir şey yokmuş gibi davranması, hayatın süslü yollarında koşması zoruna gidiyordu. Terbiye etmeliydi nefsini. Bununla kalmamalıydı başkalarını da düşünmeli, onlarla birlikte hayatın acı gerçeklerini tatmalıydı.</p>
<p>Elindeki parayı ne yapacağını, nasıl değerlendireceğini bir bilse; gerisi kolaydı. Ama olmuyordu işte.</p>
<p>-Bir kütüphane kurmalıyım, dedi çoğu kez. Herkes kitapları okur, bilgilerden yararlanır, doğruyu, güzeli bulmak için bilgi donanımını sağlar…</p>
<p>Bir Kuran Kursu yaptırmak fikri, hiç yabancı olmadığı düşüncesinin çağrışımıydı zaten…</p>
<p>Belki de okul…</p>
<p>Yok yok insanlar aç sersefil, yokluk ve kıtlık var, en iyisi onların karnını doyurmak…</p>
<p>Doyursaydı, elinden alan mı vardı sanki? Kütüphane kursaydı, ona kütüphane kurma diyen birileri hiç olmadı. Okul da öyle, Kuran Kursu da…</p>
<p>Günlerce bu karmaşık fikirlerin tutsağı olmuş gibi gezindi durdu.</p>
<p>-Kalk! dedi birisi. Ne yatıyorsun? Yatma zamanı değil şimdi.</p>
<p>Neye uğradığını şaşırdı. Gerçek gibiydi. Yok canım gerçek olamazdı. Kime neydi onun parasından? Parası, malı ve mülkü kime neydi ki…</p>
<p>Bir başkası mıydı, aynı ses miydi anlayamadı. “Parayla koyun al!” diyordu.</p>
<p>Etkileyiciydi, sarsıcıydı.</p>
<p>İrkildi.</p>
<p>Kendine geldiğinde sesin kendisini ne kadar etkilediğinin farkına vardı. Titriyordu. Bir süre derin nefesler aldı. Yatağının ucunda dizleri üzerinde olanları düşündü.</p>
<p>-Bana neler oluyor böyle? dedi kendi kendine. Sonra da kendini suçladı. Dünyalık peşine düşersen, yakalamak için koşarsan olacağı buydu, dedi.</p>
<p>Kendi kendini teselli eden cümleler kurmada gecikmedi.</p>
<p>-Ama, dedi benim niyetim temizdi…</p>
<p>Bir süre sonra bunun kendisi için bir uyarı olduğunu düşündü. Bütün parasına koyun almaya karar verdi.</p>
<p>-Belki, dedi uzun zamandır beklediğim yol bu, bana bir işaret…</p>
<p>Diyar diyar dolaşıp parasının son kuruşuna kadar koyun satın aldı. Aklına koyunların ölebileceği, kaybolabileceği, zarar edebileceği hiç gelmedi.</p>
<p>Bunca koyun için bir çoban lazımdı. Her yere, herkese haber bıraktı.</p>
<p>-Bana bir çoban lazım, koyunlara bakacak, onlara sahiplenecek…</p>
<p>Günler geçtikçe çoban bulma ümidi tükendi. Bu kocaman sürüyü otlatmak öyle kolay olamazdı. Kendi kendine seslendi:</p>
<p>-Senin neyine sürü oluşturmak. Gül gibi dünyan vardı. Şimdi çomak elinde düş yollarla, sür dağlara…</p>
<p>Evet artık bunca paranın sahibine düşmüştü çobanlık yapmak.</p>
<p>-Çobanlık, dedi birkaç kez.</p>
<p>Sürüyle birlikte dağlara çıktığında çoban olmanın ne demek olduğunu anladı. Orada anladı dağı taşı, kurdu kuşu, çiçek böceği, otu çöpü, samanı sapı…</p>
<p>Bunlar neden vardı? Her şeyin derinliğinde bir fikrin, bir amacın, bir hedefin olduğunu anlaması uzun sürmedi. Düşündü ve insan olmanın ne demek olduğunun farkına vardı…</p>
<p>Güneş doğuyor yıldızlar batıyor, dünya dönüyor mevsimler bakıyor, gece gündüz birbirini tutmak için koşuyor…</p>
<p>Hüthüt kuşunun sıcakta yankılanan sesine ne diyeceksiniz? Belkıs’ın tahtının hasretiyle mi çınlıyor, anlayacaksınız.</p>
<p>Ya akşam serinliğinde ötüşen çekirgelerin insanın yüreğine neler fısıldadığını, bu zamanda orada olmak ve anlayabilmek…</p>
<p>Her şeyin görevini yerine getirebilmek için çabalayıp durmasının farkına varmak…</p>
<p>Yalnız kalmak ve düşünmek, düşünebilmek…</p>
<p>Kafasını meşgul eden dünyalıkların hepsinden uzakta, sakin bir kafayla varoluşu anlayabilmek…</p>
<p>Artık çobandı. Dağdaydı ve tefekkür halindeydi. Koyunların yürüyüşünden nelere ihtiyacı olabileceğini kestirmek gibi bir yeteneğini çabucak geliştiriverdi…</p>
<p>-Peygamberler gibi dedi, birkaç defa.</p>
<p>Aklına Musa peygamber geldi. Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)&#8217;a hizmetçilik etmişti. Hz. İshak ve Hz. Yakup ( as) da sürülerin peşinden gitmişti…</p>
<p>Evet önemliydi çobanlık yapmak/yapabilmek…</p>
<p>Yaşadığı hayata tam alışmışken bir gün biri çıkageldi. Kimdir, nedir, necidir? Kimsenin bilgi sahibi olmadığı biri, sürünün sahibi olan Yakup’u sordu.</p>
<p>Bir akşam vaktinde Yakup’un evine gitti. Selam verdi. Destur istedi. Başıyla saygı gösterisinde bulundu.</p>
<p>-Çoban aradığını duydum, dedi.</p>
<p>Yakup çok şaşırdı. Artık ümidini çoktan kesmişti. Kendi sürüsüne çoban olmaya da karar vermişti.</p>
<p>-Uzun zaman önce çoban aradım. Bulamayınca kendim başladım…</p>
<p>-Yani bana ihtiyacın yok mu artık?</p>
<p>Adam iri yarı yapısı, uzamış sakalı, başındaki sarık ile dikkat çekiyordu.</p>
<p>-Dur hele, dedi. Otur konuşalım. Sen misafirimsin. Ye, iç, dinlen sonra ne yapacağımızı düşünürüz.</p>
<p>Adam söyleneni yaptı. Kendine gösterilen yerde dinlendi.</p>
<p>Ertesi gün sabah ezanı okunurken ağılın kapısındaydı. Koyunlara bakıyordu sürekli sonra yıldızlara…</p>
<p>Seherin serinliğiydi onu dışarı çıkaran.</p>
<p>Yakup da dışarı çıkınca iki insan göz göze geldi. Hiç konuşmadılar. Sadece baktılar ve sustular. Sustular ve baktılar.</p>
<p>Çoban olmak için gelen adamın gözlerinde bir derinlik vardı. Çok ilginçti. Yakup adamın gözlerinde kayboldu gitti. Başka bir âlemdeydi sanki. Konuşursa; içinde bulunduğu büyülü halin yok olacağından korktu ve sustu.</p>
<p>Nice bir zaman sonra ikisi de kendilerini secdede buldular. Sabah namazını kılıyorlardı. İmam olmuştu adam. Yakup da arkasında namaz kılıyordu.</p>
<p>Eller semadayken uzaktan horoz sesleri ve köpek ulumaları kulaklardaydı. Koyunların melemeleri arttıkça ağılın içine girme vakitlerinin geldiğini düşündüler.</p>
<p>Yakup ağılın içini turladı her zaman yaptığı gibi. Arkasından da yabancı adam gezdi ağılı. Yakup, ağıldaki durumu anlatıyordu durmadan.</p>
<p>Yabancı artık çoban olarak kabul edildiğini biliyordu.</p>
<p>-Çobanlık işi, dedi sessizce…</p>
<p>-Ben sana çoban olmak istiyorum. Bunu yapmam gerekiyor. Hatta ücret bile istemem. Senin hizmetinde olmam beni rahatlatacak. Ne olur beni kabul et.</p>
<p>Yakup düşüp bayılacaktı nerdeyse. Adam adeta yalvarıyordu. Hizmet etmek istediğini haykırıyordu. Üstelik ücret istemem şuracıkta kıvrılırım, geçinir giderim, diyordu. Böyle bir şey olamazdı. İnsanlar karşılıksız hizmete talip olabilirler miydi?</p>
<p>Yaşadıklarından ürktü. Kendisinin bunu hak edecek biri olmadığını düşündü. Aklına kırk türlü düşünce geldi gitti. İnsan olarak neler akla gelebilecekse; hepsi meydana çıktı.</p>
<p>Olduğu yere yığılmamak için bir ardıç ağacının üzerine oturdu. Başını iki avucu arasına aldı.</p>
<p>-Aman Allah’ım neler oluyor böyle, dediğinde yanancının lahuti sesi duyuldu.</p>
<p>-Ne zamandır rüyamda; senin sürünü gütmek için uyarılıyorum.</p>
<p>Bu sözleri duyan Yakup artık nefes alamaz duruma düştü. Şimdi gidecek son nefesini verecek ve dönülmez yolun ucundaki yürüyüşüne başlayacaktı.</p>
<p>Yabancı elini Yakup’un omzuna koydu.</p>
<p>-Kalk, dedi. Senin yapacağın güzel işler olacak. Ben sana hizmet edeceğim. Sen de…</p>
<p>Yakup arkasını bekledi.</p>
<p>Cevap gelmedi.</p>
<p>Sadece sessizlik vardı seherde.</p>
<p>Yakup sarsılmıştı. Sendeleyerek kaktı. Birkaç adım attı. Arkasından da yabancı yürüdü. Konuşamadan eve girdiler. Kahvaltı sofrası hazırdı. Oturdular.</p>
<p>Yemek sırasında yabancı,</p>
<p>-Buyurun, dedi ne isterseniz söyleyin. Ben istediğinizi yapacağım…</p>
<p>Yakup gözlerini kaldırdı, adamın ateş parçası gibi gözlerine baktı:</p>
<p>-Ne isteği, dedi. Sen istediğini yapabilirsin…</p>
<p>Yabancı ısrarla tekrar aynı soruyu sordu.</p>
<p>Yakup:</p>
<p>-Sabah erkenden otlatmak için sürüyü götür. Otlattıktan sonra akşam sonu ağıla getir…</p>
<p>Yabancı,</p>
<p>-Elbette, dedi. Nasıl istersen. Artık benim görevim bu. Bu sürüye sahip çıkmak. Bu sürüye sahiplenmek… Ve en güzel şekliyle görevi yerine getirmek…</p>
<p>Tam kalkmış giderken başını, sofrada uyuşuk bir şeklide oturan Yakup’a çevirdi:</p>
<p>-Ya senin görevin? dedi.</p>
<p>Yakup, ne yaptığını bilmez halde ayağa fırladı</p>
<p>-Ne olur söyle sen kimsin? Neden böyle gizemli konuşuyorsun? Sen sadece basit bir çoban olamazsın…</p>
<p>Çoban arkasına bile bakmadan çıkıp gitti.</p>
<p>Yakup oturduğu yerde defalarca kendini sorguladı. Yabancının sorduğu soruyu tekrarladı durdu:</p>
<p>-Ya senin görevin? Ya senin görevin…</p>
<p>Sahibine karşı bir görevi olmalıydı.</p>
<p>Biliyordu.</p>
<p>Kalktı, köşedeki sehpanın üzerinde duran Kuran-ı Kerimi aldı. Duvara sırtını vererek olduğu yere dizleri üzerine çöktü. Bir sayfa açtı. Okudu, okudu… Müminlerin özelliklerini okuyordu. Tekrar tekrar okudu. Bu özelliklerinin hangilerine sahipti, düşündü…</p>
<p>Gerçek sahibin istekleriydi önemli olan… Müminlerin özellikleri…</p>
<p>Onlar: emanetlerine ihanet etmezler. Söz verdiklerinde sözünde dururlar  Zekâtlarını hakkıyla verirler. Yolda kalmışlara yardım ederler. Yakınlarına(akrabalarına)yardım ederler. Yolda kalmışlara ve hastalara yardım ederler,  yoksullara ve esir düşenlere yardım ederler. Zorda, darda ve savaş anlarında sabrederler…</p>
<p>Yakup daldı gitti…</p>
<p>İçindeki sevinç hisleri, durulmayan düşüncelerinin esaretinde kaldı. Boğuldu. Sıkıştırıldı. Canı sıkıldı. Bir çıkış aradı. Bulamadı.</p>
<p>Tekrar Kuran okumaya başladı.</p>
<p>Okudu…</p>
<p>Kulaklarındaki öğle ezanıydı. Kendine geldiğinde içi rahattı. Ne yapacağını bilemese de içinde bir huzur vardı. Kalktı. “Elhamdülillah” diyerek birkaç yudum su içti.</p>
<p>Evden çıkarken birkaç kez ağıla baktı. Kapı sonuna kadar açıktı. Geri döndü. Ağılın kapısını sıkıca kapadı. Yeni çobanının akşam gelmesini sabırla bekledi. Vakit geçmiyordu. Başına bir sıkıntının gelebileceği düşüncesine kapıldığında yabancının tavırlarından ürktüğünü hatırladı.</p>
<p>Bekledi…</p>
<p>Beklemek ne kadar zordu böyle. Meyveler de bekleyerek olgunlaşıyordu. Beklemek gerekiyordu zor da olsa…</p>
<p>Akşam ezanı sonraydı…</p>
<p>Sürünün çan sesleri duyuldu. Kırk yıllık hasretle beklenen birine kavuşma sevinci vardı içinde. Kıpır kıpır bir çocuk gibiydi.</p>
<p>Koştu karşı tepenin önüne doğru. Karşılamak istedi çobanını.</p>
<p>Çobanla karşılaştığında yüzü güldü. Çoban hiç yüz vermedi. Sadece “aleyküm selam” dedi.</p>
<p>-Nasıl geçti, diyerek konuşma isteğiyle yanıp tutuştu.</p>
<p>Yabancı sadece:</p>
<p>-Yorgunum, dedi.</p>
<p>Yürüdüler.</p>
<p>Çoban sürüyü ağıla koydu. Yakup, çobanı misafir odasına davet etti. Çoban çok konuşmadı. Birkaç kelam etti.</p>
<p>-Teşekkürler, dedi. Benim gibi bir adam için orası çok, bana şurası yeter, dedi.</p>
<p>Bir gün önce ağılı gezerken gördüğü dipteki küçük odaya yürüdü.</p>
<p>Yakup itiraz etti.</p>
<p>-Orası insan için değil, dedi.</p>
<p>Yabancı,</p>
<p>-Bana yeter, dedi.</p>
<p>Yürüdü. Kapısını açtı.</p>
<p>Yakup bir hata yaptığını düşünerek üzüldü. Üzüntü içinde eve koştu. En güzel, en yeni battaniyelerden iki tanesini kaptığı gibi ağıla yöneldi. Kapıyı çaldı:</p>
<p>-Battaniye getirdim sana, dedi.</p>
<p>Çoban kapıyı açtığında gördüğüne inanamadı. Küçük odaya eski bez ve kilim parçalarını çoktan sermişti.</p>
<p>Battaniyeler elinde kaldı Yakup’un. Bir şey diyemedi.</p>
<p>-Senin içindi, dedi.</p>
<p>Yabancı, tekrar gerek olmadığını, bunları hak etmediğini, söyledi.</p>
<p>Yakup, oracığa öylece oturdu. Koyun gübrelerinin arasında düşüncelerinde kayboldu. Kendisini neyi hak edip hak etmediği konusunda sorguladı. Varlık içinde yokluk muydu yaşadığı, anlayamadı. Varlığın mal olmadığını mı düşünmeliydi, bilemedi.</p>
<p>Düşündü…</p>
<p>Kendisini eğitmek için gelen birisi gibi düşündü çobanı. Çobanın konuşmalarından kendini eğitmek için çabaladığını gördü. Sanki inzivaya çekilmek için gelmişti. Belki de zengin biriydi…</p>
<p>Artık soru sormaya da çekinir oldu. Beklemediği cevaplarla şaşırmaya devam etti. Koyunların dağdan besili şekilde dönüşü onu fazlasıyla memnun etti. Çoban işini savsaklamadan yapıyordu. Koyunlardan elde ettiği ücret kat be kat arttı.</p>
<p>Çoban, herkese her gördüğüne selam veriyor, güzel sözler söylüyordu. Herkesin sevgisini kazanması uzun sürmedi. Halk arasında çobanla ilgili konuşulanlar çoğaldı. Kimisi veli, dedi kimisi deli… Her ikisi için de gerekçeleri vardı. Yakup’un çobanı ücret istemeden sürüleri güdüyormuş sözünden sonra akla gelen düşünceye bazıları pek aldırmadı. Onda deruni bir yön aradı ve buldu. Onlar çobana yakın olmak için uğraşıp durdu. Gönüllerinden ona yol bulup akmayı denediler.</p>
<p>Yakup, çobanla olan zamanlarında huzur bulup düşüncelerinde çok farklı açılımlar sağladı. Ondan etkilendi. Anlatamayacağı çok şey öğrendi.</p>
<p>Bir akşam dönüşüydü. Selam verdi Yakup’a.</p>
<p>Yakup nezaket doluydu. Selamını aldı.</p>
<p>-Bak kardeşim, sana bir şey tavsiye edeceğim…</p>
<p>Yakup heyecanlandı. Ufkunda bir açılım sağlayacağını hissetti. Yine gizemli birkaç cümle bekledi.</p>
<p>Çobanın konuşması çok kısa ve netti.</p>
<p>-Koyunlarını sat!</p>
<p>Yakup ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Bir süre sonra seslendi:</p>
<p>-Sen ne olacaksın o zaman?</p>
<p>-Hiçbir şey. Ben zaten bir hiçim. Yok olabilmek için yaşıyorum…</p>
<p>“Hayır” demek geçti içinden. Diyemedi. Sustu.</p>
<p>-Ne zaman? dedi.</p>
<p>Cevap gecikmedi:</p>
<p>-Yarın, hemen…</p>
<p>Yakup sürüye alışmıştı da… Aslında kendine çok şey öğretmişti…</p>
<p>“Hayır” diyemedi. Sabah kadar düşündü. Bir çobanın sözüne bakıp bütün varlığını kaybedebilirdi.</p>
<p>Ertesi günü birlikte pazarın yolunu tuttular. Yolda “neden” diye sormak istedi, soramadı.</p>
<p>İlk gelen alıcının gözleri fıldır fıldırdı. Açıkgöz birine benziyordu. Satın almak için çok çabaladı. Koyunların semiz olması onu celbetmiş, çok para kazanacağını anlamıştı. Yakup pazarlığa başlarken çobanın gözlerine baktı. Çoban satma diyordu, verme…</p>
<p>Ama sat diyen sensin, diyecek oldu, vazgeçti.</p>
<p>Pazarda düzgün kıyafetli biri geldi sürünün başına. Çobanın gözlerinden anladığı hemen sat, hiç tereddüt etme oldu.</p>
<p>Alıcıya “buyurun” dedi.</p>
<p>Adam sürüye ne kadar para vereceğini söyledi. Yakup hiç düşünmedi.</p>
<p>-Tamam, dedi.</p>
<p>Adam sürünün parasını adamdan teslim alırken sürü çoktan hareket etmişti.</p>
<p>Bunda da var bir hayır, cümlesiydi ağzından dökülen.</p>
<p>Eve dönüş yolunda Yakup, dua dolu sözlerle çobana teşekkür etti.</p>
<p>Paranın yarısını çobana uzattı.</p>
<p>-Bu senin hakkın, dedi. Bunu almalısın.</p>
<p>-Çoban ben ücret istemediğimi söylemiştim, diye cevap verdi.</p>
<p>Yakup senin hakkın almalısın, yoksa ben rahatsız olurum, diye nezaketle mukabelede bulundu.</p>
<p>Çoban,</p>
<p>-Sen onu hakkı olanlara dağıt, dedi.</p>
<p>Yakup kendini bir derin dondurucunun içindeymiş gibi hissetti.</p>
<p>Kimlerin hakkı olduğunu sormaktan vazgeçti.</p>
<p>Çoban,</p>
<p>-Benim görevimi tamamladım, ayrılacağım, bilesin, dedi…</p>
<p>Bir süre sonra,</p>
<p>-Sen de görevini tamamlamalısın! diye bir uyarıda bulundu.</p>
<p>Yakup, görevinin neler olacağını düşünürken çoban ters istikamete doğru yürüdü. Gitme ne olur diyecekti, diyemedi. Dili lal, kulağı sağır oldu. Ya da söyledi de çoban bunların hiç birini duymadı…</p>
<p>Başı önde evine ulaştığında halk çobanı bekliyordu.</p>
<p>-Yok, gitti, dedi.</p>
<p>Halktan feryadı figan edenler oldu.</p>
<p>Başımıza konan talih kuşunu kaybettik diye yananlarla, bir deliden kurtulduk, diye gülenler vardı.</p>
<p>Bir kısmı onun kaldığı odayı ziyaret etmek istedi. Yakup izin vermedi. Oranın kutsallaşmasından korktu. Buna engel olmalıydı. Gece herkes evindeyken, Yakup küçük odayı yıkıp yok etti.</p>
<p>Ertesi günü halk yıkılan odayı görünce “Başımıza felaket gelecek.” diye vaveyla edip durdu. “Ben yıktım” diyen Yakup’a ateş püskürdü… Yakup aldırış etmedi. Görevini tamamlamak istediğini biliyordu.</p>
<p>Her şeyden önce bir çeşme yaptırdı, çoban çeşmesiydi…</p>
<p>Fakir fukaraya, garip gurebaya hizmet sürdü gitti…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜLPEMBE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/saitguven/gulpembe/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/saitguven/gulpembe/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:23:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SAİT GÜVEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13026</guid>
		<description><![CDATA[Bütün aramalar sende başladı Su kıyısı, gök kurşuni mevsim kış Şehirde sessizlik, zamanda akış Bütün aramalar sende başladı Önce Cevapsız sorular bıraktılar ellerime Sonra Hüzün iklimlere mührünü vurdu Yorgun savaşçılar Sılayı gözler gibi Yalnızlık tahtını Ömrüme kurdu Sayfalar bir bir dağıldı Turkuaz kubbelerde telaş Asker saldı dört yana Korku hükümdarları Susmalar ikiyüzlü Yalan gözlerdeki yaş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün aramalar sende başladı<br />
Su kıyısı, gök kurşuni <span id="more-13026"></span>mevsim kış<br />
Şehirde sessizlik, zamanda akış</p>
<p>Bütün aramalar sende başladı</p>
<p>Önce<br />
Cevapsız sorular bıraktılar ellerime<br />
Sonra<br />
Hüzün iklimlere mührünü vurdu<br />
Yorgun savaşçılar<br />
Sılayı gözler gibi<br />
Yalnızlık tahtını<br />
Ömrüme kurdu</p>
<p>Sayfalar bir bir dağıldı<br />
Turkuaz kubbelerde telaş<br />
Asker saldı dört yana<br />
Korku hükümdarları<br />
Susmalar ikiyüzlü<br />
Yalan gözlerdeki yaş</p>
<p>Rüyam eskimez yazılara emanet<br />
Bir masal kitabının tozlu yapraklarında<br />
Çalıntı gülüşlerin<br />
Yokluğa boya çaldı</p>
<p>Yalnız kulaklarımda hazin<br />
Bir nağme kaldı</p>
<p>“Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu<br />
Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu”</p>
<p>***<br />
Bütün aramalar sende başladı<br />
Su kıyısı, gök kurşuni mevsim kış<br />
Şehirde sessizlik, zamanda akış</p>
<p>Bütün aramalar sende başladı</p>
<p>Aşkın doğusunda karanlık<br />
Var gülpembe<br />
Işıltın batıda kaybolmakta</p>
<p>Seni her kaybedişimde<br />
Ve yeniden<br />
En baştan her buluşumda<br />
Aklıma suskunluğum geliyor<br />
İçinde korkunç öyküler<br />
Biriken zindanlardan<br />
Bir feryat yükseliyor</p>
<p>Tutacak kadar yakın ellerin<br />
Ama avuçlarımda hüzzamın burukluğu kalıyor</p>
<p>Gülpembe<br />
Gittin geride öksüz bir yankı kaldı<br />
Konuşmadım kimseyle<br />
Bir daha ağlamadım<br />
Sensiz dudaklarımda yalnız<br />
Bir şarkı kaldı</p>
<p>“Elbet bir gün buluşacağız<br />
Bu böyle yarım kalmayacak”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/saitguven/gulpembe/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O SES&#8230; SANA YOL GÖSTEREN SES</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:22:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FUAT TÜRKER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13030</guid>
		<description><![CDATA[Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona <span id="more-13030"></span>huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.</p>
<p>Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur&#8217;an dışında ararlar.</p>
<p>Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında &#8220;yaşam koçu&#8221; kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.</p>
<p>Kimi yaşam koçları, &#8220;sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses&#8221;  gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.</p>
<p>Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.</p>
<p>Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.</p>
<p>Doğrudur, ancak &#8220;temiz akıl sahipleri&#8221; için hayat rehberi Kur&#8217;an&#8217;dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur&#8217;an&#8217;la haber verir. Kur&#8217;an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.</p>
<p>İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah&#8217;tır; O&#8217;na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.</p>
<p>Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah&#8217;ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.</p>
<p>Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur&#8217;an&#8217;dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.</p>
<p>Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur&#8217;an&#8217;la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.</p>
<p>Allah&#8217;a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah&#8217;ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.</p>
<p>Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah&#8217;ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:</p>
<p>“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah&#8217;ın zikriyle mutmain olur. (Ra&#8217;d Suresi, 28)</p>
<p>Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb&#8217;ini anar, Rabb&#8217;i için sabreder, O&#8217;na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MUTLULUK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/gulizarsogutcu/mutluluk/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/gulizarsogutcu/mutluluk/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:21:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>GÜLİZAR SÖĞÜTÇÜ KURUM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13032</guid>
		<description><![CDATA[Bir bahar sabahıydı Bütün kapılar, pencereler açıktı Ve gönlüm Geldi oturdu bir köşeye Hiç konuşmadık Göz göze bakıştık sadece Ne ben git dedim ona Ne de o kalıcıydı zaten Dereler aktı aramızda Mevsimler çiçek açtı Şenlendi kıyılar O an aşk bir masal anlatmaktaydı Bir kıyısından öteki kıyısına kulaç atan Bir de baktım ki&#8230; Bir başınayım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir bahar sabahıydı<br />
Bütün kapılar, pencereler açıktı<br />
Ve gönlüm<br />
Geldi oturdu bir köşeye<br />
Hiç konuşmadık<br />
Göz göze bakıştık sadece<br />
Ne ben git dedim ona<br />
Ne de o kalıcıydı zaten<br />
Dereler aktı aramızda<br />
Mevsimler çiçek açtı<br />
Şenlendi kıyılar<br />
O an aşk bir masal anlatmaktaydı<br />
Bir kıyısından öteki kıyısına kulaç atan<br />
Bir de baktım ki&#8230;<br />
Bir başınayım yalnızlığımla<br />
Ben ona, o bana sımsıkı sarıldık<br />
Ağlaştık<br />
Tatlı acılarını yaşadık aşkın<br />
Odamdan dışarı taştı aksi<br />
Dağlara, taşlara, çiçeklere<br />
Böceklere ulaştı<br />
Ayağımı vurduğum taşta<br />
Her tatlı tebessümde<br />
Her damla gözyaşına karıştı<br />
İnsan figürleri gibi dolaşıyor<br />
Aramızda<br />
Görmüyor musun bak?<br />
Özgürlük istiyor<br />
Avuçlarımdan<br />
Hadi çık git oyunbozan.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/gulizarsogutcu/mutluluk/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

