<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 May 2012 21:37:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>PETUNYALAR VE NIETZSCHE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/salihamalhun/petunyalar-ve-nietzsche/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/salihamalhun/petunyalar-ve-nietzsche/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 21:37:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SALİHA MALHUN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13900</guid>
		<description><![CDATA[Hava güneşli ve mavi… Petunyalar eskimiş evlerin cumbalarından sokağa gülücükler saçıyor… Bense yalnız yürüyorum sokaklarda… Kucağımda Nietzsche, günlerdir Hüdâî Hazretlerini düşünüyorum. Daha doğrusu Eskici Mehmet Dede’nin onu düşündüren sözlerini; “Şeytanın bir anda dünyanın öteki ucuna gitmesini aklınız alıyor da, bir Allah dostunun gidişini neden almıyor?” Nietzsche bu sözleri duymamış olacak ki, beni kendi gösterdiği penceresindeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="500" height="281" src="http://www.youtube.com/embed/rj65ohO9DL0?fs=1&#038;feature=oembed" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p>Hava güneşli ve mavi…<br />
Petunyalar eskimiş evlerin cumbalarından sokağa gülücükler saçıyor…</p>
<p>Bense yalnız yürüyorum sokaklarda…<br />
Kucağımda Nietzsche, günlerdir Hüdâî Hazretlerini düşünüyorum. Daha doğrusu <span id="more-13900"></span>Eskici Mehmet Dede’nin onu düşündüren sözlerini;</p>
<p>“Şeytanın bir anda dünyanın öteki ucuna gitmesini aklınız alıyor da, bir Allah dostunun gidişini neden almıyor?”</p>
<p>Nietzsche bu sözleri duymamış olacak ki, beni kendi gösterdiği penceresindeki dünyasına inandırmaya çalışıyor.</p>
<p>Oysa ben ne Hüdâî Hazretleri gibi sırlı bir kapının ardına talip, ne de Kafka ve Nietzsche gibi sadece kendime ait bir pencerenin türbedârıyım&#8230; Belki üstâdım Tanpınar gibi, eski zamanların donup kaldığı ve biriktiği mekânların melânkolik bir tasvircisiyim sadece…</p>
<p>Böyleyken, ıssız harâbelerde, eski lâhitlerde, çinilerde, köşklerde, ağaçlarda ve göklerde aradığım ne? Hem bana ne ki Nietzsche’den? O, her hâlükârda bu dünyanın insanı, bense kaybolmuş biriyim. Ne yazarsam yazayım, sanki bir kenar mahalle ülke edebiyatı sınıfına girmiyor mu yazdıklarım? “Özgürlüğü” ve “özgünlüğü” yakalamam git gide kendimi daha çok kaybetmeme mi bağlı? Şu vâkıa ki, ben ne bugüne aidim ne de geçmişe dönecek kadar cesur biriyim. Böyleyken Nicheitze’nin beni bu dünya için ikna etmesi hâlâ muhal görünüyor. Sanki bilmiyor muydu o da bu hayatın sadece bir nefesçikten ibaret olduğunu?</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/05/nietzche.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13901" title="nietzche" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/05/nietzche.jpg" alt="" width="161" height="201" /></a>Öyleyse neredeyim ben?<br />
Kafka’nın böceklerinin yaşadığı pencerenin pervazlarında yaşamıyorum hiç kuşkusuz. Zaten onlar da eserlerindeki gibi mani depresif, bipolar bozukluk cehenneminde didinen modern sanatçılar değillerdi. Kâinatın ortasında bir zerre olmadıklarının farkındalığında yaşayan mütevazılardandı en az benim kadar…</p>
<p>Peki, nereden ve neden açılmıştı o pencereler? Belki de, hâfızalarının derinliklerinde unuttukları bir ağrıyı hatırlatıyorduk onlara… Belki de, bizim tutunamayan hayatlarımızla dalga geçercesine, sanki Bâbil Kulesi&#8217;nde unutulmuş bir dili bulmuş edayla anlatıyorlardı her şeyi…</p>
<p>Oysa ben onların penceresindeki kişi değilim. Nefsim, Üftâde Tekkesi önünde varlığım ve yokluğumla meşgul hâlâ. Gerçi kıyafetlerimi, kimine göre marjinal giysilerimi “Halit Ayarcı” seçmiyor. Hatta üstâdım Tanpınar’a kalsa ben kendisinin ciğerlerini yakarcasına baktığı o yerde tam da Üftâde Tekkesi’nin istediği biriyim.</p>
<p>Oysa ben her defasında ondan da şehirden de uzaklaşıp, dağlara kaçıyorum. Fakat nereye gidersem gideyim, kafamda Hüdâî Hazretleri&#8217;nin zihnindeki sorular var. Eski… Sanki çok eski bir sancı var yüreğimde.</p>
<p>Artık anladım; Nietzsche gibi sadece lutf edip gösterdiğim modern, üç boyutlu bir pencerem yok ve hiç olmayacak benim… Çünkü sancıyan bir hâfızam var, kalbim var… Sürekli yanan ve onu hiçbir yere ve kimseye yâr etmeyen Tanpınar’ın hafızası kadar taze üstelik… Bir kapı var önümde… Bir de anahtar… Mümtaz hediye etti bu tatlı huzursuzluğu bana… Kulaklarımda o derin kopuşun hazîn bestesi;</p>
<p>“Ey büt-i nev eda/ olmuşum müptelâ”</p>
<p>Bu kalem&#8230; Bu ilhamlar, Hüdâi Hazretleri gibi eşiğe teslim olamadığım için kendi ruhumu yakaza aynasında seyretmem için bir ödül olarak verildi belki de bana. Ve bu, eşiklerde kalıp, pencere diplerinde bekleyişimin bir cezasıdır aynı zamanda…</p>
<p>Kim bilir?</p>
<p>Hava güneşli ve mavi…<br />
Petunyalar eskimiş evlerin cumbalarından sokağa gülücükler saçıyor…<br />
Kucağımda Nietzsche, hâlâ beni o eşiz ve güneşsiz penceresine inandırmaya çalışıyor…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/salihamalhun/petunyalar-ve-nietzsche/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SAHNE SENİNDİR EY MUHAFAZAKAR!</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sahne-senindir-ey-muhafazakar/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sahne-senindir-ey-muhafazakar/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 22:01:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13896</guid>
		<description><![CDATA[Şehir Tiyatroları’yla ilgili problem üzerine bir yazı yazdım ve benim için bu konu kapandı. Konuya tiyatronun özerkleşmesi / özgürleşmesi yönünde müdahalede eden sayın Başbakan’ın yeni süreçte ne Sol-muhafazakârlara tepki duyularak ne de Sağ-muhafazakârlara iltifat edilerek bir sonuca gidilmesine izin vermeyeceğini, çoğunluğun memnun olacağı bir çözümü ürettireceğini umuyorum. Benim bu meselede asıl anlamadığım, İslami kimliğe sahip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şehir Tiyatroları’yla ilgili problem üzerine bir yazı yazdım ve benim için bu konu kapandı. Konuya tiyatronun özerkleşmesi / özgürleşmesi yönünde müdahalede eden sayın Başbakan’ın yeni süreçte ne<span id="more-13896"></span> Sol-muhafazakârlara tepki duyularak ne de Sağ-muhafazakârlara iltifat edilerek bir sonuca gidilmesine izin vermeyeceğini, çoğunluğun memnun olacağı bir çözümü ürettireceğini umuyorum.</p>
<p>Benim bu meselede asıl anlamadığım, İslami kimliğe sahip kimi kalem erbabının üç beş gün içinde nasıl olup da birden tiyatro sevdalısı oluverdikleridir.</p>
<p>Söylemiştim tiyatroyu taklidin taklidi olduğu için sevmem; sadece öykü teknikleri sahneleme teknikleriyle benzeştiği için tiyatro nazariyat ve tekniğini mümkün olabildiğince okumaya çalıştım. Acaba ben bu nedenle tiyatronun (gerisinde değil) berisinde dururken benim görmediğim, bilmediğim bir sanatsal sentez mi söz konusu olmuştur ki, malum kişiler birer tiyatro sevdalısına dönüşü vermişlerdir?</p>
<p>Yalçın Koç, tiyatro şeklinde söylediğimiz “theatron”un “theoria” ile bağlantısını incelerken bu sözcüğün kökü üzerine şunları söyler: “Grekçe’de ‘thea’, ‘manzara’ anlamına gelir; ‘theates’ ise, ‘manzara seyr’eden’ manasında olmak üzere ‘seyir’ci’. ‘Theasthai’ sözcüğü, bu itibarla, ‘manzara seyr’et’mek’ anlamındadır” (Theologia’nın Esasları, Felsefe’nin ve Teoloji’nin Nazariyatı Üzerine Bir İnceleme, Cedit Neşriyat, Ankara 2008)</p>
<p>Bu alıntıya şunun için başvurdum: Tiyatro kendisinden önce başlamış da olsa asıl karakterine eski Yunan’da kavuşmuştur; trajedi ve komedi olarak iki temel türü içeren o tiyatro dram türüyle birlikte bugünkü Batı tiyatrosunun temelini oluşturur.</p>
<p>İslam kültüründe ise Çin’den ya da Hint’ten alarak lu&#8217;b-i hayal, hayal-i zıl, hayal oyunu, hayal perdesi, gölge oyunu olarak isimlendirdiğimiz bir “temsil” şekli ve onun temaşası vardır ki, bunun kimi açılardan tiyatro ile ilişkisi kurulabilse de nazariyat, zihniyet, idrak itibariyle ondan çok farklıdır.</p>
<p>Bu farkı doğuran iki önemli husustan biri İslam kültüründe trajedinin bulunmayışı, diğeri ise mizahın salt komedi olmayışıdır.</p>
<p>Arsitoteles’in tragedyanın “ödevi” olarak nitelediği katharsis bize uymaz çünkü biz umuttan umut kesmeyiz. Ayrıca “Trajedi, yazgıya bir boyun eğiş değil, ona karşı gerçekleşen bir darbedir”. Biz ise yazgının yaratıcısıyla inatlaş(a)mayız; ona koşulsuz olarak teslim oluruz ki, bu nedenle de adımız müslümandır.</p>
<p>Hemen yukarıdaki tanımın da sahibi olan Terry Eagleton’ın -kimi Doğu kültürlerinde trajik sanatın izlerinin bulunduğunu söylese de- hakim kanaati şudur: “ Trajik sanatın genelde Batı kültürlerine ait olduğu doğrudur. Trajik sanat bütünüyle bir Batı sorunudur…” (Tatlı Şiddet-Trajik Kavramı, Ayrıntı, İst., 2012)</p>
<p>Öte yandan bizde mizahın sadece Nasrettin Hoca ile kayıtlı bulunmadığını, halıdaki nakıştan, mezartaşındaki böcek figüründen minyatüre kadar hayatın hallerinden bir hal olarak el emeğinden, göz nuruna, söz maharetinden nasihata her şeyde bulunduğunu dolayısıyla onun Batılı anlamda bir kurgu nesnesi, malzemesi olmadığını görürüz.</p>
<p>Durum böyle olunca, yukarıdaki soruyu bir de söyle sormam gerekir: “Tiyatro Müslümanının nesi olur ki, ömründe on defa tiyatroya gitmemiş köşe-vaizlerimiz güya halka yaslanarak ortalıkta ‘tiyatro bize de lazım, biz de isteriz’ demeye başlamışlardır?” İslam kültürünü bilmedikleri için mi, tiyatroyu bilmedikleri için mi yoksa her ikisini de bilmedikleri için mi?</p>
<p>Tiyatrodan anlayanı, malum narasını temellendirebileni varsa çıkıp söylesin bana, Shakespeare’in Kıral III. Richard Faciası’nda Kıraliçe Elizabeth’e söylettiği şu trajedi esaslı sözleri oyunda Rabia-i Adeviyye’ye mi (ks) yoksa Hürrem Sultan mı söyletecekler:</p>
<p>“Ah Dorset bana söz söyleme, kaç git! Ölüm ve felaket seni topuklarından kovalıyor. Annenin ismi çocuklar için meşum. Ölümü arkanda bırakmak istiyorsan denizi geç ve Richmond ile yaşa; cehennem sana yetişmesin. Git, acele et, bu mezbahada durma, yoksa ölülerin sayısını arttırırsın ve ben de Margaret’in lanetine uğramış olarak mahvolurum…” (Türkçesi: Berna Moran, MEB, İst., 1947)</p>
<p>Klasiğiyle, moderniyle tiyatrodan trajediyi çekmek tiyatroyu tam ortasından kesmek demektir. Trajediyi benimseyerek tiyatro yapmaya kalkışmaksa çok açık olarak zihniyet değiştirmeyi tazammun eder.</p>
<p>Sentez demiştim yukarıda. Sahiden bir senteze böyle –Nasrettin Hoca’nın leylek fıkrasındaki gibi- kesme, biçme işlemiyle ulaşmış olmasınlar bizim kıt akılları bile ipotekli köşe-vaizlerimiz?</p>
<p>O halde, önce Sokrates geçsin onlarla dalgasını: “Siz ozanların sanatına her zaman imrenirim, Ion. Çünkü bedeninizi süslüyor ve olabildiğince güzel gözüküyor olmanız sizi de sanatın bir parçası yapıyor”.</p>
<p>Sonra da başlasın bizim tezahüratımız: “Sahne senindir ey muhafazakâr!”</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 09.05.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sahne-senindir-ey-muhafazakar/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞEHİR VE MEDENİYET</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/sehir-ve-medeniyet/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/sehir-ve-medeniyet/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 12:13:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13893</guid>
		<description><![CDATA[Yusuf  Kaplan’ın 06.05.2012 (6.5.2012) tarihli yazısı Kozmos şehir’den insansız kent’e: Taş, çelik ve ten’in renkleri başlığını taşıyor ve şehir ile medeniyet kavramına bir izah getirmeye çalışıyor. Yusuf Kaplan’ın yazılarından anlayabildiğim kadarıyla kendisi medeniyet kavramını olumluyor ve din ile de intisabından bahsediyor. Ancak şehir meselesini kabul etmiyor. Nitekim (6.5.2012) tarihli yazısında meseleye bu minvalde yaklaştığını açıklıkla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yusuf  Kaplan’ın 06.05.2012 (6.5.2012) tarihli yazısı <em>Kozmos şehir’den insansız kent’e: Taş, çelik ve ten’in renkleri</em> başlığını taşıyor ve şehir ile medeniyet kavramına bir izah getirmeye çalışıyor. <span id="more-13893"></span>Yusuf Kaplan’ın yazılarından anlayabildiğim kadarıyla kendisi <em>medeniyet</em> kavramını olumluyor ve din ile de intisabından bahsediyor. Ancak <em>şehir</em> meselesini kabul etmiyor. Nitekim (6.5.2012) tarihli yazısında meseleye bu minvalde yaklaştığını açıklıkla ifade ediyor: “Bu ülkedeki İslâmî entelijansi ya da bu zihin moduyla düşünüyor medeniyet’i! ‘Şehir, medeniyet demektir’; ya da ‘bütün medeniyetler, kentlerde kurulmuştur’ vesaire gibi klişe cümleler kuruyorlar. Oysa bu, ‘şehir’ deyince de, ‘medeniyet’ deyince de zihninde yalnızca Batı uygarlığı canlanan, her şeyin içini boşaltan bir çağ körleşmesinin yol açtığı zihnî çoraklaşmanın yansımasından başka bir şey değil. Medeniyet üzerinde düşünürken, medeniyetin şehirlerde kurulduğunu söylemek, boş bir lâftır. Şehir tasavvurunuz, bir insan tasavvuruna, bir âlem tasavvuruna, bir Yaratıcı tasavvuruna dayanmıyorsa, yalnızca çağın ağlarıyla ve bağlarıyla, bağlamlarıyla ve kavramlarıyla düşünüyor ve boş konuşuyorsunuz demektir” (KAPLAN, 6.5.2012).</p>
<p>Yusuf Kaplan’ın medeniyet kavramı üzerinde geldiği ve durduğu zeminin önemli olduğunu düşünüyorum. Medeniyet ile civilisation üzerinde ayrışma yapan az sayıda entelektüel var ve kendisi de bu çevrenin içinde. İslam’ın bir medeniyet hareketi olduğunu yıllardır yazar. Şehir meselesine gelince neden düşünceyi yürütmemektedir?</p>
<p>Bundan bir süre önce (03.03.2012) verdiği konferansta da “Din”, “Medine” ve “medeniyet” kavramları arasında bir ilişki var. Etimolojik bir ilişki değil, semantik ve tarihsel bir ilişki var. Din kendisini Medine’de var ediyor, dolayısıyla bu, bir şekilde medeniyete dönüşüyor. Ben de bir şekilde tanımlama yapıyorum aslında… 18. yüzyılda Avrupa’da geliştirilen sivilizasyon kavramına denk gelecek bir tanımlama değil aslında. Mesela, “medeniyetler şehirler kurar, medeniyetlerin kurulduğu yerler şehirlerdir” diye bir cümle kuruyoruz. Bu çok saçma bir şey. Sivilizasyon için geçerli olabilir.” (KAPLAN, 3.3.2012) demektedir. Yusuf Kaplan’ın <em>din</em>’den <em>medeniyet</em>’e yürüyen bir kavramsal çizgi ürettiğini görüyoruz. Niçin şehre gelmediği sorusu üzerinden hareket ediyor ve Hz. Peygamber’in (asv) Mekke’den Yesrib’e gelerek şehre değil <em>medeniyet</em>’e geldiği fikrine ulaşıyor. Bu kavramsallaştırmaya göre Hz. Peygamber şehir-kent kurmamıştır; <em>medeniyet</em> kurmuştur. Elbette ki, Hz. Peygamber (asv)’in hayatını medeniyet ekseninde okumak Türkiye’nin kültür hayatında eksikliği olan önemli bir çabadır. Ancak düşünceyi madem bu noktaya getirmiş bulunmakta insan sormadan edemiyor: Farabi’nin medeniyeti iç içe geçmiş kümülasyonlardan oluşmaktaydı: hane (ev), mahalle, şehir, medeniyet. Farabi, medeniyetine aile-hane sisteminden hareketle ulaşmaktaydı. Farabi’nin medeniyet fikrinin modern Batı toplumsal sistemlerinin tersine bireyden uzak bir yapılanmayı hedeflediği görülüyor. 1) Yusuf  Kaplan’ın medeniyet kavramında toplumun en küçük birimi bireyden mi <em>hane</em>/<em>aile</em>den mi başlayacaktır? 2) Medeniyete hane-mahalle-şehirden geçmeden ulaşmak mümkün müdür? Yusuf Kaplan’ın medeniyet kavramını bu yönde vuzuha kavuşturması bir gereklilik. Gerçi o, kent/şehir kavramına itirazının gerekçesini kentin/şehrin civilisation şeklinde değerlendirilebileceği şeklinde açıklıyor. Ancak bu durumda bile bir çıkmaz bulunmakta. Çünkü kadim toplumların şehir algılarını yazısına konu edinerek Grek- Mısır- Maya-Çin’den İslam medeniyetine dek eski kent/şehirlerin ilahi/kutsal formun izdüşümü olduğunu ifade etmiş: “Oysa Mısır’dan Maverâünnehir’e, Çin’den Maya’lara ve İslâm medeniyetine -hatta kadîm Grek tecrübesine- kadar bütün medeniyetlerde karşımıza çıkan üç şehir arketipi vardı/r: Merkez şehirler, kare şehirler ve daire şehirler. Bu üç şehir tipolojisinde de, İnsan, Kâinât ve Tanrı birlikte düşünülüyordu ve şehir, ilâhî kozmos’un, insan tarafından bu dünyadaki kutsal bir modeli, bir sûreti, bir izdüşümü olarak tahayyül ediliyor, bu ilke’den yola çıkılarak inşa ediliyordu” (KAPLAN, 6.5.2012). Kaplan’ın yaklaşımını sürdürürsek eski kent/şehir Tanrı- kâinat- insan ilişkilerini tevhid etmektedir. Modern kent, Heidegger’in teknolojiyi canavar diye nitelendirmesini de işaret ederek “Modernlik, insanın Tanrı’yla ve Tabiat&#8217;la irtibatını kopartmıştır” diyor (KAPLAN, 6.5.2012). Modern kentin tanımlanması ile ilgili bir sorun yok aslında. Problem, eski kentlerin tanrı-kâinat-insan meselesinde getirdiği ilkenin bugün uygulanmamasından mı kopuyor; yoksa tanrı-kâinat-insan ile ilgili <strong><em>ilke </em></strong>korunsa da modern zamanlardaki kentlerin <em>medeniyet</em>le ilgisi olmadığından mı? Sanırım Yusuf Kaplan’ın kente dair yaklaşımları yukarıda da yansıtmaya çalıştığım Hz. Peygamber (asv)’in hayatını okuma biçiminden kaynaklanıyor. Yusuf Kaplan, medeniyet perspektifini siyerden hareketle şekillendiriyor. Nitekim Medeniyet Gençliği’ne yaptığı söyleşisinde perspektifin böyle olduğu ortaya çıkıyor: “Medeniyetten kastım şudur: Vahiy sonrası bir süreçten bahsediyorum. Vahiy bitti, bir daha bir peygamber gelmeyecek. Medeniyet, İslam’ın bizim için hayatiyet arz etmesini sağlayabilecek bir süreçtir. Yani İslam’ın bizim için hayatinin sürüp sürmediğini biz ancak medeniyetle ölçebiliriz. Medeniyet sürüyorsa İslam bizim için hayatiyetini devam ettiriyor demektir. Medeniyet sürmüyorsa İslam bizim için hayatını yitirmiş demektir. Medeniyet vahyin nebevî soluğunun hayata geçirilmesidir. Medeniyet fikri olmadan, vahyi, çağ körleşmesinin zıvanadan çıktığı bu çağda kesinlikle hayata geçiremeyiz. Dinin hayatiyet kazanmasını sağlayabilecek tek şey medeniyettir diyorum. “İslam medeniyetinin kaynağı sünnet-i seniyedir” diye yazdığımda <strong>Hayrettin Karaman</strong> Hoca itiraz etmişti. İlim, irfan ve hikmet sütunlarından yükselen bir medeniyet tasavvurundan bahsediyorum. Bunun kaynağının da doğrudan doğruya Hz Peygamber’in kendisi olduğunu söylüyorum” (KAPLAN, 3.3.2012).</p>
<p>Yusuf  Kaplan’ın “medeniyetin kaynağı sünnet-i seniyyedir” şeklinde geliştirmeye çalıştığı <em>Medeniyet Fikri</em> medeniyeti sadece Hz. Peygamber (asv) asrına ve sonrasına sıkıştırmaktadır. Çünkü “medeniyet sürmüyorsa İslam bizim için hayatını yitirmiş demektir” ya da “medeniyet vahyin nebevî soluğunun hayata geçirilmesidir” cümleleri Hz. Peygamber’den önce yaşayan ve Adem’e kadar giden müslüman perspektifinde “medeniyet” meselesinin olmadığını zımnen kabul etmiş oluyor. Zaten Yusuf Kaplan’ın Çin-Maya-Mısır-Grek gibi sistemleri İslam Medeniyeti ile birlikte zikretmesi de bu perspektifin sonucu. Böylece “tarihte Çin-Maya-Mısır-Grek “medeniyetleri” nasıl varlık sahasına geçmişse, Hz. Peygamber (asv)’in sünnet-i seniyesi de İslam Medeniyeti teşkil etmiştir” anlamına hamledilecek bir tarih dizimi gerçekleştiriliyor. Böyle bir tarih okuması/dizimi kolaylıkla reddedilemeyecektir. Ayrıca şehir üzerinden bir tasavvur da yapılmadığından “eski şehirler” örneğin Süleyman (as)’ın şehri tanımlanmış olmayacaktır. Eğer medeniyetin şehir perspektifi yoksa ya da medeniyetler şehir kurmuyorlarsa Süleyman’ın kurduğu şehir Mısır uygarlığına ait mi düşünülmektedir? Yusuf’un Mısır ülkesinde idareyi eline alması acaba yaşadığı şehri “medine” kılmaya yeterli gelmemiş miydi? Yusuf  Kaplan’ın medeniyet perspektifinden bu soruların cevaplarını alamıyoruz. Kendi inşa ettiği mantık silsilesinden hareketle Yusuf’un Mısır’daki hükümranlığını medine diye tanımlaması gerekir miydi? Çünkü Yusuf (as) da vahiy almaktadır ve vahyin nebevî soluğunu Mısır’da hayata geçirmesi gerekir. Bu hususlar Yusuf Kaplan’ın medeniyet perspektifinde açıkta kalmaktadır.</p>
<p>Yusuf Kaplan, Şehrengiz Dergisi’ne verdiği bir röportajda medeniyet kavramını başka temellendirmelerle açımlıyor. Orada daha detaylı izahlar yapmakta: “Ben medeniyetten bahsederken doğrudan dinle irtibatlı bir şeyden bahsediyorum. Yani dinin hayat haline gelmesi, hayatiyet kazanması meselesi.. Mekke ve Medine süreçleri olmadan dinin hayat haline gelebilmesi imkânsız. Burada Sezai Bey’in dışında Âkif de dâhil diğerlerinin medeniyetten anladıkları şey problemli..” Neden problemli çünkü Batı’nın ilmini alalım derken onların tekniklerini ve kültürlerini de almaktalar. Bu çerçevede yenilgi ruhunu hep üretiyorlar diyor: “Kendilerini kendi paradigmaları, kendi ilkeleri üzerinden tanımlamak yerine, Batı üzerinden tanımlıyorlar. Batı demeseler bile “İslâm medeniyeti” derken kafalarındaki algı, Batı karşısında yenik düşmüş, yenilmiş, Batı kazanmış gibi bir şeylerden bahsediyorlar.” Bu fikirler önemli. <em>İsyandan Dirliğe </em>ya da <em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em> başlıklı kitaplarda da zikrettiğimiz meseleler. Ancak Şehrengiz röportajında konuya etraflı bir açıklama getiriliyor: “Medeniyetlerin eksenlerinde doğrudan kelime-i şehadet var. Birinci şehadet ve ikinci şehadet.. Birinci şehadet vahiy, ikinci şehadet Hazreti Peygamber. Burada vahiy asıldır, Hazreti Peygamber de usuldür. Hazreti Peygamber yaşayan Kur’an’dır. Onu anlamadan bir şey yapamayız. Usul olmadan fıkhın, tefsirin, hadisin bir anlamı yok. Bir varlık bir de varoluş var. Allah vâcibu’l-vücud’tur. Onun bizden istediği şeyleri hayata geçirmemiz lazım. Dolayısıyla medeniyetleri anlarken bilmemiz gereken iki eksen “vahiy ve usul”, yani “yaratıcı ve insan”dır. Biri yaratıcı ruh, diğeri kurucu irade.. Kur’an-ı Kerim’den yola çıkarak medeniyetlerin oluşum süreçlerine geldiğimiz zaman üç süreçten bahsediyoruz: Mekke, Medine ve Medeniyet. Bu üç şeyi belirleyen de Hazreti Peygamberin kendisidir. Kur’an’ı Kerim’de âyet yok mu: Bütün peygamberler medinelere/şehirlere gönderilmiştir. Kentten siteden bahsetmiyorum. Dolayısıyla burada Hazreti Peygamberin üç temel özelliğini görüyoruz. Birincisi şâhit, ikincisi mübeşşir, üçüncüsü de nezir olması.. Pratikte daha işimize yarayacak kelimelerle ifade edersek; vücut, vicdan, vecd.. Veya Cibril hadisi ile ifade edelim: İslâm, iman, ihsan.. Tasavvufun diliyle de gidersek üç şey var yine burada: fenâ makamı, bekâ makamı, cem makamı.. Geliştireceğimiz medeniyet fikri, sadece Müslümanların yaşadığı tecrübeleri değil, bütün insanlık tecrübelerini anlamlandıracak şekilde olmalı. Fenâ makamında batı uygarlıklarını, pagan geleneklerini görüyoruz. Kendini bu dünyaya kilitliyorsun, her şey bu dünyadan ibaret.. Bekâ makamında doğunun hikmet geleneklerini görüyoruz. Orada bir tür hiçlik var, ayaklarını bu dünyadan çekiyorsun. Cem makamında ise ayaklarını bu dünyadan çekmiyorsun, yeniden ayaklarını buraya basıyorsun. Biz buna şeriat, tarikat, hakikat de diyoruz. Sünnet-i seniyye üzerinden bunu açıklayacak formül de şudur: Birincisi söz, ikincisi fiil, üçüncüsü de hal/ikrar.. Buraya kadar olan, vahyi süreçtir, medeniyet dediğimiz şey vahiy sonrası süreçtir. Vahiy bitti, biz yeniden din kurmayacağız. (…) Bakın: Mekke dönemine ilahi şiar diyoruz, Medine sürecinde nebevi şuur oluşuyor, medeniyet sürecine de beşeri şiir diyoruz. Neden beşeri şiir? Şöyle: Mekke döneminde münferit-müslim şahsiyet oluşuyor, Medine sürecinde müşterek-mümin şahsiyet oluşuyor, medeniyet sürecinde de kürevi-muhsin şahsiyet oluşuyor. Biraz önce söylediğimiz “söz” ilme’l-yakîn dediğimiz sürece denk geliyor. Bu yüzden sünnet-i seniyyeyi hayata geçirmediğimiz sürece biz hayatı kuramayız. Medine sürecinde ayne’l-yakîn var. Medeniyet sürecinde ise hakka’l-yakîn var. Vahyi süreçte celal sıfatı tecelli ediyor, vahiy sonrası süreçte ise cemal sıfatı tecelli ediyor Allah-u Teâlâ’nın. Peygamberin olmadığı bir süreçte Allah’ın rahmeti tecelli ediyor, ihsan (Allah’ın görüyormuşçasına bir bilinçle hareket etmek) ortaya çıkıyor.” (KAPLAN, <a href="http://www.8sutun.com/Medeniyet-aslinda-bahane-Din-hayatiyet-kazanmali_124654.html">http://www.8sutun.com/Medeniyet-aslinda-bahane-Din-hayatiyet-kazanmali_124654.html</a>)</p>
<p>Medeniyet meselesinde vahye işaret edip sünnet-i seniyeyi temel alarak kurulmuş bir perspektifin fakir peygamberler bakımından anlamlandırılması mümkün görünüyor. Yusuf Kaplan’ın Şehrengiz röportajında “Mekke, Medine ve Medeniyet. Bu üç şeyi belirleyen de Hazreti Peygamberin kendisidir” cümlesi Kur’an’ın Mekke’yi ummul kur’a kılması nedeniyle geçerliliğini yitiriyor. Mekke’yi belirleyen Kur’an’dı. Ayrıca eğer mesele medeniyet idi ise, Firavun Nil Nehri’nde boğulduğunda Musa (as) niçin kavmini tekrar Mısır’a götürmemiştir? Musa peygamber açısından vahyin, İsrailoğullarını kentten çöle doğru yönlendirmesi Yusuf Kaplan’ın perspektifini bozuyor. “Mekke döneminde münferit-müslim şahsiyet oluşuyor, Medine sürecinde müşterek-mümin şahsiyet oluşuyor, medeniyet sürecinde de kürevi-muhsin şahsiyet oluşuyor” şeklinde verdiği model, Musa kavmi açısından tatbik edilemeyecek gibi görünüyor. Çünkü Musa kavminin çölde müşterek-mü’min şahsiyete uygun olarak topluluk hissi ile yapılandırıldığını görüyoruz. Yusuf Kaplan’a ait modelin “Çöl ile medeniyet” arasında bir ilinti kurması, açıklamalarını yeniden tanımlaması kaçınılmaz.</p>
<p>Kur’an hükümdar ve zengin peygamberleri de bize model göstermektedir. Bu peygamberlerde Mekke-Medine ayrışmasını açığa çıkaracak bir belirlenime rastlayamadık. Yusuf (as) Mısır’da tevhid ehli olan tek insan iken ilk işi ailesini Mısır’a taşımak olmamıştı. Ayrıca ülkede “kralın dini” ile hükmetmekte idi. Kendisini sınırlayan herhangi hukukî veya fizikî bağ bulunmadığı halde Medine’yi oluşturmak ve kürevi-muhsin şahsiyet’i ortaya çıkarmak için acele etmemişti. Yusuf (as) açısından da bakıldığında vahiy ile farklı din mensupları arasındaki bu ilişkinin “neliği” hakkında bir izah getirilmelidir. Yani Yusuf Kaplan’ın medeniyet modellemesi, Yusuf (as)’un Mısır’daki tek başınalığını ama vahiyle muhataplığını Mekke-Medine- Medeniyet üçlemesi açısından izah edemiyor. Yusuf Kaplan, “Medeniyet, Hz. Peygamber’in kendisidir” cümlesi ile medeniyetleri vahiy-sünnet ile ilintilendirirken şu soruyu izah etmemiş bulunuyor: Her peygamber başka bir medeniyet mi getirdi, yoksa Adem’den kıyamete dek süren tek medeniyet mi vardır? Medeniyetin kriteri sorunu hala cevaplanmamış durumda. Çünkü örneğin İbrahim (as), karısı Hacer ile oğlu İsmail’i çöle bırakarak “medineyi oluşturmak” denilebilecek bir tavrı sürdürmüyor. İnsan bir an niçin tüm ailesini alarak Mekke’ye gelmemişti, diyecek oluyor. Madem ki Mekke-Medine-Medeniyet perspektifi vardır, Hz. Peygamber’in (asv) öncesinde Hz. İbrahim’in (as) bunu tanzim etmesi gerekirdi.</p>
<p>Anlaşılan o ki, vahiy, Medine ve medeniyet ilişkisinde silolarda buğday biriktirip kralın dini ile hükmeden Yusuf’u, şehri güzelleştirmek için tezyinata yönelen Süleyman’ı, kavmini çöle taşıyan Musa’yı, toplumu demirdağların arasına saklayan Zülkarneyn’i, kendisine bağlı topluluğu gemiye yükleyip bu diyarı terkeden Nuh’u, oğlunu Kabe’nin kenarında yalnız bırakan ve “ailesini dağıtan” İbrahim’i de içselleştiren başka bir perspektifin geliştirilmesi, bu perspektifte <em>şehir</em> olgusunun yeniden ele alınması kaçınılmazdır. Kenti sürekli eleştirip, medeniyete de erişemediğinden yersiz-yurtsuz kalmak, Müslümanların düşünsel zemini değildir.</p>
<p>-       KAPLAN Yusuf, Kozmos şehir’den insansız kent’e: Taş, çelik ve ten’in renkleri, Yeni Şafak Gazetesi, 06.05.2012</p>
<p>-       KAPLAN Yusuf, Medeniyet Gençliği Söyleşi, 03.03.2012 <a href="http://www.medeniyetgencligi.com/%E2%80%9Cmedeniyet-hz-muhammed-sav-kendisidir%E2%80%9D.html">http://www.medeniyetgencligi.com/%E2%80%9Cmedeniyet-hz-muhammed-sav-kendisidir%E2%80%9D.html</a></p>
<p>-       KAPLAN Yusuf, Şehrengiz dergisi Röportajı, <a href="http://www.8sutun.com/Medeniyet-aslinda-bahane-Din-hayatiyet-kazanmali_124654.html">http://www.8sutun.com/Medeniyet-aslinda-bahane-Din-hayatiyet-kazanmali_124654.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/sehir-ve-medeniyet/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YENİ ŞAFAK KİTAP&#8230; BUGÜN&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/yeni-safak-kitap-yarin/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/yeni-safak-kitap-yarin/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 08:24:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13889</guid>
		<description><![CDATA[BU ZAMANA KADAR HER AYIN İLK ÇARŞAMBA GÜNÜ YAYINLANAN &#8220;YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ&#8221; BU AYDAN İTİBAREN HER AYIN İKİNCİ ÇARŞAMBA GÜNÜ YAYINLANACAK&#8230; YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ&#8217;Nİ BUGÜN (ÇARŞAMBA GÜNÜ) GAZETENİZ YENİ ŞAFAK&#8217;LA BİRLİKTE BAYİİNİZDEN İSTEYİNİZ.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BU ZAMANA KADAR HER AYIN İLK ÇARŞAMBA GÜNÜ YAYINLANAN &#8220;<strong>YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ</strong>&#8221; BU AYDAN İTİBAREN <strong>HER AYIN İKİNCİ ÇARŞAMBA GÜNÜ YAYINLANACAK&#8230;</strong></p>
<p>YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ&#8217;Nİ BUGÜN (ÇARŞAMBA GÜNÜ) GAZETENİZ YENİ ŞAFAK&#8217;LA BİRLİKTE BAYİİNİZDEN İSTEYİNİZ.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/yeni-safak-kitap-yarin/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BATTALNAME: &#8216;BU SENİN HİKAYENDİR&#8217;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/battalname-bu-senin-hikayendir/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/battalname-bu-senin-hikayendir/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 May 2012 22:53:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SİBEL ERASLAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13886</guid>
		<description><![CDATA[Üstad Hasan Aycın&#8217;ın İz Yayıncılık&#8216;tan çıkan “Bin Hüseyin” adlı eseri, “nâm-ı diğer battalnâme” okurlarıyla buluştu. Aslında içinde büyüdüğümüz bir hülasa, işiterek boy attığımız bir gelenek haritası olarak buna tam olarak “buluşmak” da denemez, çünkü kitabı okuyup bitirdikten sonra, “bu zaten bizimdi” diyeceğinizden eminim&#8230; “Kulak kesil dinle ve bil ey oğul bu senin hikayendir; senden hatta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üstad <strong>Hasan Aycın&#8217;</strong>ın <strong><em>İz Yayıncılık</em></strong>&#8216;tan çıkan <strong>“Bin Hüseyin</strong>” adlı eseri, <strong>“nâm-ı diğer battalnâme”</strong> okurlarıyla buluştu. Aslında içinde büyüdüğümüz bir hülasa, işiterek boy attığımız bir gelenek <span id="more-13886"></span>haritası olarak buna tam olarak “<strong>buluşmak</strong>” da denemez, çünkü kitabı okuyup bitirdikten sonra, “<strong><em>bu zaten bizimdi”</em></strong> diyeceğinizden eminim&#8230; <strong><em>“Kulak kesil dinle ve bil ey oğul bu senin hikayendir; senden hatta Adem&#8217;den de önceden başlayacağım anlatmaya, zira bu hikaye oradan başla</em></strong>r” girişiyle <strong><em>“vira bismillah</em></strong>” çeken Battalnâme, hem yeni bir eser ama aynı zamanda kadim bir hikayat atlasıdır da&#8230;</p>
<p>Battalname&#8217;yi okumaya tam olarak buluşmak diyemeyişimin başka sebepleri de var; <strong><em>“bir daha sorma demiştim,sen de sormamıştın”</em></strong> diye söze girişen asıl anlatıcı, daha en başında Hz.Hızır kıssasına yolladığı selamla <strong>hakikat ile gerçek</strong> arasındaki o ipince çizgide yürüyeceğini bildiriyor. <strong>Hasan Aycın&#8217;ın “çizgi ustası” olarak temayüz eden sanatı, anlatı/hikayat olarak Battalname&#8217;sinde adeta kendi yazım serüvenini de sırlıyor.</strong> “<strong><em>Bu hikayede, anlatan dinleyenden gayrı değildi</em></strong>” cümlesi de zaten bu kapının eşiği olan nirengi cümlelerden&#8230;</p>
<p>Her dinleyenle birlikte kendisini çoğaltan rivayetler üzerinden, Battalname&#8217;ye “<strong><em>hermenitik okuma”</em></strong> diyebilir miyiz sorusu, hemen hazırda bekliyor bunu da farkındayım. Zaten muhteşem anlatımıyla Battalname&#8217;nin girdiği ve başarıyla çıkacağı ince sorgular odasında, onu “<em>kayıp mistiğin peşindeki”</em> <strong>neo-postula</strong>&#8216;dan ayıracak mihenk de yine kitabın en başında gizli: <strong>Biz onu hiç kaybetmemiştik!</strong> <strong>Kültürel kaybolmanın, unutmanın, alt üst oluşun, hafıza yitikliğinin, tüm parçalanmalarımızın rendesinde sızımsızım sızlarken bile, okumasını işitmenin, Allah adıyla başlamanın üzerine kuran bir tasavvurun, birikimidir Battalname&#8230; </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/03/binhus.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-13387" title="binhus" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/03/binhus-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a>“Yoktan var etmek” (ex nihilo) dürtüsü veya daha doğrusu sanrısı ile kitap var eden (üreten)bir sanat girişimi değildir Aycın&#8217;ınkisi. Tıpkı daha evvel <em>Esrarname</em>&#8216;de ve <em>Sahipkıran</em>&#8216;da da temaşa edebileceğimiz, “<strong>söz içinde söz</strong>” sanatıyla ilmek ilmek örülen adeta okunmaktan çok görülmüş bir rüyaya evrilen tavırdadır&#8230;</p>
<p><strong>Ehli Beyt sevgisi ve Ehli Beyt sadakatiyle hemhal olmuş bir dil evreniyle karşılaşırız Battalname&#8217;de. Bu bağlamda bir tür tezekkür de diyebiliriz, asırlık rüyalarımızın tabiri olarak da okuyabiliriz 488 sayfalık “Bin Hüseyin”i&#8230;</strong> Marmara, Haliç ve İstanbul Suriçi&#8217;nden başlayıp, Malatya&#8217;dan geçip, Çin&#8217;e Maçin&#8217;e değen, Hz.Süleyman&#8217;dan Beytullah&#8217;a uzanan geniş harmonik haritanın üzerinde, hemen her yer aşina, hemen her yer aynı zamanda bulutsu bir “<strong><em>düşevarım”</em></strong>dır. Bunu Aycın&#8217;a has <strong>“tecrid”</strong> sanatı olarak okuyabilmek elbette mümkün, fakat bu ilk elden içsel/öznel denebilecek yorumun da elbette yaslandığı bir gelenek var, kritiği, kriterleri var&#8230; “<strong>Ehli Beyt</strong>” vurgusu bu bağlamda ana kaide görevini ifa ediyor sözgelimi. Adeta bir ana eksen gibi, tüm diğer küçük menkıbeleri, tıpkı görkemli bir ağacın yapraklarıymışcasına basiretle taşıyor. <strong>Kitap, adeta bir siyer dürbünü gibi, Hz.Peygamber&#8217;in (sav) hayatından hikmetli sayfalarla sözünü başlatıp, yolunu “feta”ya, Hz.Ali üzerinden cengaverlik ve “fedailiğe”, “adanmışlığa” bağlayan bir yolculuk&#8230;</strong> “<em>Alnında kına taşıyan”</em> Bin Hüseyin, Allah yoluna adanmış bir kurbanlık gibi. Atı Aşkar da öyle mesela, eşi Zeynep Hatun da, hatta tüm yoldaşları, benim en ziyadesiyle sevdiğim Siyah Pelerin&#8217;li Süvarisine, benim en ziyadesiyle itiraz edeceğim Kırk Bakirelerine kadar, hemen herkesin <strong>“adanmış</strong>” olduğu bir anlatı&#8230; Kitapta bir tane <strong><em>“günah keçisi”</em></strong> bile yokken, hemen herkesin <strong><em>“kurban</em></strong>” sunağıyla bitiştiği, bu bağlamda Hüseynî bir tekrarı spin atarak çoğalttığı bir söylevle karşı karşıyasınız. <strong>Bu bir meydan okumadır. Şarkın, fedailik üzerinden okuduğu/okuyacağı tüm meydanların açılımı gibidir Battalname&#8230; </strong></p>
<p><strong>Hüzün.</strong>.. Bir kitap ki Ehli Beyt&#8217;ten geçiyor cümlesi, bir kitap ki “<strong>Bin Hüseyin</strong>” zinciriyle Kerbela Şahına bağlıyor tüm okurlarını, tâbilerini&#8230; Kitap için, “<strong><em>beyaz, hem de bembeyaz bir hüzün”</em></strong> demek en doğrusu.  “<strong>Hikaye sürüyor, bil sürüyor zira</strong>” diyor Hasan Aycın&#8230; <strong>Bu yüzden, bu kitap; aslında bizim hikayemizdir!</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/battalname-bu-senin-hikayendir/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YENİ BİR PRAKSİSE DOĞRU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hakkikuranokay/yeni-bir-praksise-dogru/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hakkikuranokay/yeni-bir-praksise-dogru/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2012 10:33:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAKKI KURAN OKAY</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13883</guid>
		<description><![CDATA[Hermenötik, yazı yazıldıktan sonra yazarın hakimiyetinden çıkıp, okuyucunun hakimiyetine girer diyor. Bu nedenle, Arabiyi de hem düşüncesi hem de etkisi ile değerlendirmek gerekiyor. Yani Arabi&#8217;nin metafiziği doruklarına taşıması ayrı bir şey, ondan hareket edilerek gelişen etos ayrı bir şey. Etosu kişiler değil toplum oluşturur. Bu nedenle Arabi&#8217;nin kişisel düşünce sistemi ayrı, onun sebep olduğu toplumsal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hermenötik, yazı yazıldıktan sonra yazarın hakimiyetinden çıkıp, okuyucunun hakimiyetine girer diyor. Bu nedenle, Arabiyi de hem düşüncesi hem de etkisi ile değerlendirmek gerekiyor. Yani Arabi&#8217;nin metafiziği doruklarına <span id="more-13883"></span>taşıması ayrı bir şey, ondan hareket edilerek gelişen etos ayrı bir şey. Etosu kişiler değil toplum oluşturur. Bu nedenle Arabi&#8217;nin kişisel düşünce sistemi ayrı, onun sebep olduğu toplumsal anlayış ayrı şeyler.</p>
<p>Bu arada bir ikinci nokta daha var. O da kendi tarihi zamanında Arabi&#8217;nin yorumlanması başka şey, bu gün onun yorumlanması ayrı şey. Eğer tarihe doğrusal olarak bakmıyorsak, bütün büyük düşünceleri, ortaya çıktığı ortamdaki &#8220;ide&#8221; üzerinden değerlendirmek gerekir. Yani &#8220;ide&#8221; hala geçerli midir? Yoksa bu &#8220;ide&#8221; geçersizmidir? Eğer ide hala geçerli ise bu defa bu sonuca ulaşan yorumun terkedilmesi ve yeni baştan ve sıfırdan idenin tekrar inşa edilmesi gerekir. Eğer İslami jargon içinde konuşacak olursak, Arabi&#8217;nin idesi &#8220;kuvva&#8221; yani potansiyel. Ancak bunun ete kemiğe bürünmesi, &#8220;praksis&#8221; alanında kendisini gösteriyor. Eğer &#8220;Arabi&#8217;ci&#8221; praksis onun potansiyelini ortaya çıkarmaya yetmemişse, o zaman &#8220;Arabi&#8217;ciliği&#8221; yeniden bir toplumsal praksis olarak inşa etmek gerekir. Yani yapılması gereken &#8220;ideden&#8221; vazgeçmek değil ama bugüne kadarki praksisi eleştirerek başka bir praksis kurmak. Yani sıfırdan bir Arabi yorumu kurmak gerekiyor.</p>
<p>Şimdi gelelim Arabi&#8217;ci praksis ve onun etkisiyle oluşan &#8220;etos&#8221; meselesine. Arabi düşüncesinin kitlelere ulaşması aslında &#8220;tasavvuf&#8221; olarak yansıdı. Bu da tekkeler aracıyla halka ulaştı ve dünyevi hayat ile ilişkisi minimal bir hayat anlayışının toplumda yer etmesine sebep oldu. Bu durum, yönetimin de işine geldi ve her açıdan &#8220;durgun&#8221; bir toplumsal hayatın yerleşmesine sebep oldu. Kendisinden önceki İslami düşünürlerin neden olduğu &#8220;bilimsel&#8221; ve &#8220;kültürel&#8221; alan daraldı. Herşey metafizik alana dayandı ve Müslümanlar yalnızca &#8220;inanç alanına&#8221; hapsedildi. İnanç alanına hapsedilen İslamiyet yaratıcılığını kaybetmiş olsa bile &#8220;idesinin&#8221; çağrıcılık gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Gerek ABD, gerekse Afrika kara derilileri arasındaki yayılma süreci &#8220;idenin&#8221; güncelliğini ve insanların ona olan teveccühünü gösteriyor.</p>
<p>İde, çağrı gücüyle güncelliğini ortaya koyuyor ama bunun praksise nasıl yansıması gerektiği üzerinde İslami entellektüeller pek birşeyler üretmiyor. Hala &#8220;İslami yaşam biçimi&#8221; geleneksel tavrını &#8220;tutucu fakihler&#8221; eliyle yeniden üretiyor. Fakihlerin ürettiği aslında &#8220;donuk toplumsal&#8221; yapı. Donuk toplumsal yapının yeniden üretilmesi için &#8220;modernist&#8221; yönetimlere başkaldırı, İran İslam devriminde olduğu gibi, bir aksiyon alma biçimi. Ancak bu aksiyon aslında bir reaksiyon ve paradigmayı değiştirmiyor.</p>
<p>Bu duruma örnek olarak Komunizmi gösterebiliriz. Komunist ide, yani bireysel özgürlük ve toplumsal eşitlik, bugün için de geçerli. Ancak özellikle onun SSCB yorumu çökmüş, yani bu idenin belli bir yorumuna dayalı praksis çökmüş. Ancak ide sapasağlam orda bütün güncelliği ile duruyor. Komunistler şimdi yeniden bir praksis ve bu praksisin söylemini geliştirmek zorundalar.</p>
<p>Ayni şeyin kutup Arabi için de yapılması gerekir. nasıl komünizme yeni yorum komunistler tarafından getirilecekse, Arabi&#8217;ye de yeni yorumun İslamcılar tarafından getirilmesi gerek. Çünkü yeni praksise çağırıyı yapacak olan retorik ancak içeriden olabilir. Bunun yolu da &#8220;inancı&#8221; artırmaktan değil, başka alanlara da ilgi göstermekten geçer. Bu açıdan AKP hareketi ilk ortaya çıkışında ümitvar bir potansiyel taşıdığı izlenimi verdi. Ancak iktidarını pekiştirdikçe, bu ideden uzaklaşmaya başladı. Keni paradigmasını kurma yolunda hızla ilerliyor. Ancak onun paradigması geniş kitlelerin özlemiyle örtüşmüyor, Bir tarafta ulemanın durağanlaştırıcı söylemi, diğer taraftan da kitlelerin özlemi AKP&#8217;yi hızla bir karar alma sürecine götürüyor. Ya kitlelerin özlemine doğru yönelecek, ya da donuk toplum yapısına kendisini çekmeye çalışan tutucu fakihlerin eleştirisine teslim olacak.</p>
<p>Bütün bunların Arabi ile ne ilişkisi var derseniz: Arabi&#8217;nin geniş halk yığınlarındaki yorumu &#8220;halk tasavvufu&#8221; olarak okundu. Halk tasavvufu da donuk bir toplum yapısı getirdi özellikle en önemli Müslüman devleti olan Osmanlıya. O nedenle Arabi&#8217;nin tekrar okunması önemli ancak yeni bir yorum çıkarılacak ve yeni bir praksis çağıracak yeni bir retorik geliştirilecekse.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hakkikuranokay/yeni-bir-praksise-dogru/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8230;VE TAŞ DİŞE DEĞDİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ve-tas-dise-degdi/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ve-tas-dise-degdi/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 22:01:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13876</guid>
		<description><![CDATA[Fazla değil on beş yıl öncesinin televizyon tartışmalarındaki klasik görüntüde Kemalistlerin ve dolayısıyla bilimum laiklerin temsilcisi olarak, korkudan ölgünleşmiş avının gözlerinin içine aslan haşmetiyle bakan birileri olur, onun karşısında da “eyvah söz yine netameli konulura gelecek” tedirginliğiyle bekleyen İslami kesimin bir temsilcisi bulunurdu. Güya aslan olan, av olanın gözlerinin içine bakarak, Brezilya dizilerinden ödünç aldığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fazla değil on beş yıl öncesinin televizyon tartışmalarındaki klasik görüntüde Kemalistlerin ve dolayısıyla bilimum laiklerin temsilcisi olarak, korkudan ölgünleşmiş avının gözlerinin içine aslan haşmetiyle <span id="more-13876"></span>bakan birileri olur, onun karşısında da “eyvah söz yine netameli konulura gelecek” tedirginliğiyle bekleyen İslami kesimin bir temsilcisi bulunurdu.</p>
<p>Güya aslan olan, av olanın gözlerinin içine bakarak, Brezilya dizilerinden ödünç aldığı repliklerle “Yani sen şimdi Atatürk’ü sevmediğini ve bir laik olmadığını mı söylemek istiyorsun?” diye kükrer, o da “Ben de her muhafazakâr gibi onun, büyük askerî başarısının&#8230;” kekelemeleriyle o kükreyişin şiddetini azaltmaya çalışırdı.</p>
<p>Şimdilerde konuşmak zorunda bırakıldığımız “muhafazakâr sanat komedisi”ndeki “mahafazakâr” işte o günlere mahsus söz konusu psikolojinin ürünü olarak, istekle giyinilmiş değil, zorlar giydirilmiş bir deli gömleğinin adıdır.</p>
<p>Elbette bu kavramın öncesi de vardır, ondan daha öncesi de. Örneğin “Müslümanım” demenin yasaklandığı ‘40’lı yıllarda “milliyetçi”, demokrasi havasının solunmaya başlandığı ‘50’li yıllarda “mukaddesâtçı”, askerî vesayetin biçimlendirdiği ‘60’lı yıllarda “sağcı”, yeni siyasi arayışların başladığı ‘70’li yıllarda “ülkücü / milli görüşçü”, ‘80’li yıllarda “muhafazakâr” olduğunu söylemek aslında Müslüman olduğunu söylemekti.</p>
<p>Söz konusu kavramların zulüm ve baskı karşısında kimliğini muhafaza etme derdine düşen Müslümanlar tarafından kamuflaj maksadıyla kullanıldığını belirlemek için ne şimdinin –pek muteber- ekran güzeli sosyologlarından ne de T. S. Eliot’ı yutmuş edebiyatçılarından biri olmaya gerek yok. Görünen köy kılavuz istemez: Bu ülkenin zorbalık tarihi, Müslümanların farklı isimlerin arkasına saklanma tarihidir ve bu tarih şeklen bitmiş gibi görünse de psikolojik düzeyde hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>İşte bu nokta taşın dişe değdiği andır.</p>
<p>Hani “birine kırk gün sen delisin desen, deli olur” derler ya, tıpkı bunun gibi yukarıda belirttiğim kavramlar da onlara fazlaca itibar edenler tarafından giderek bir yaşam biçimine dönüştürülüp içselleştirilince at izi it izine karışmakla kalmamış, bu karışıklıktan yarar uman kimi işgüzarların “sol, sosyalist, komunist, antikapitalist, devrimci” ekleriyle ürettikleri nesebi gayrisahih yeni tanımlar sayesinde de nur topu gibi bir kavram kargaşası kucağımıza düşüvermiştir. İşte taş, işte diş ve işte onun dediği an yani içinde bulunduğumuz zaman&#8230;</p>
<p>Bugünkü gelinen noktada milliyetçilik, mukaddesâtçılık, sağcılık, ülkücülük / milli görüşçülük ve muhafazakârlık artık bir kamuflaj değil doğrudan yeni(den) edinilmiş bir zihniyetin adıdır. Fakat bu zihniyete mensup birini layıkı olduğu o kavramın içinden değerlendirmek de başlı başına bir sorundur. Örneğin birine “sen muhafazakârsın” demek, hemen “sen Müslümansın da ben kafir miyim?” tepkisine bitiştirildiği için, “tekfir” konusuna gelip dayanmaktadır. Oysa ki tekfir hem alınganlık göstereni hem de onun alınganlığına neden olanı çok zor durumlara düşürecek kadar hassas bir konudur.</p>
<p>Bu kırılgan noktaya gelmektense konuyu farklı bir açıdan kavramak için malum kargaşanın ta başına dönerek konuşsak ne olur?</p>
<p>Şu olur: Kendi hayat şartları içinde değerlendirilmeleri gereken bir çok dini bütün, niyeti sahih ama eylemi sorunlu Müslüman’ın o günlere mahsus düşüncelerini cımbızlamak zorunda kalırız ki, bu da örneğin bir Mehmet Akif’i, bir Necip Fazıl’ı en basitinden “ırkçı” koltuğuna oturtmamızla sonuçlanır. Böylesi bir gayretin adı da olsa olsa “fikri puştluk” olur.</p>
<p>Hadi bundan da kaçınalım ve mezkur kavramların Müslümanlıkla ilgili ve ilgisiz yanlarını belirleyerek bir sonuca gitmeye çalışalım desek ve örneğin “muhafazakârlık”ı bu açıdan ele alsak. Ancak bu da benzeşmesi mümkün olmayanların benzeştirilmesi gibi cebri bir sonuca götürür bizi. Çünkü, muhafazakârlık “menfaat” olgusunu da içkin bulunan materyalist bir zihniyete aittir. Oysa ki, Din’in muhafazayla ilgisi hem hayatın muhafazayı için olmasıyla hem de tevhid ile ilgili bir husustur.</p>
<p>Bunlardan görünün odur ki, siyasi zorunluluklar gereğince bir zamanlar kendisiyle Müslümanlığımızı perdelediğimiz kavramlar, dönüp dolaşıp birer taşa dönüşerek bugün dişimize değmiştir. Perde aslın yerine geçmiş, perdenin perde olduğunu söylemek delilik, taşkınlık, öfke alameti sayılmaya başlanmıştır. Hiçbir nitelemeye, eklentiye, takıya ihtiyaç duymadan Müslümanlık kavramına sahip çıkmak ise yersiz, yetersiz bir eyleme dönüşmüş ve bu yüzden muhafazakârlar ile (güya) sol-müslümanlar meydanın itibar gören cazgırları kesilmişlerdir.</p>
<p>Müslüman’ın Müslüman’dan başka adı yoktur diyenler ağızlarında taşla ve ağrıyan dişle gezinen muzdariplerden başkası değildir artık.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 05.05.2012) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ve-tas-dise-degdi/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSLAM-MEDENİYET-ESTETİK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/islam-medeniyet-estetik/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/islam-medeniyet-estetik/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 16:57:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13871</guid>
		<description><![CDATA[Medeniyet meselesi yoğun bir şekilde tartışılıyor. Hilmi Yavuz’un İslam ve Medeniyet meselesini estetik kaygılardan hareketle kritik ediyor olması tartışmanın yeni olduğu zannını doğurmamalı. Zaten Hilmi Yavuz meselenin yeni olmadığını kendini konumladığı çizgi ile sık sık ifade ediyor. Nitekim ‘Muhafazakâr estetik’ ve İslâm medeniyeti başlıklı yazısında (15 Nisan 2012, Pazar- Zaman Gazetesi) “Türkiye’de kendilerine İslâmî kimlik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medeniyet meselesi yoğun bir şekilde tartışılıyor. Hilmi Yavuz’un İslam ve Medeniyet meselesini estetik kaygılardan hareketle kritik ediyor olması tartışmanın yeni olduğu zannını doğurmamalı. Zaten <span id="more-13871"></span>Hilmi Yavuz meselenin yeni olmadığını kendini konumladığı çizgi ile sık sık ifade ediyor. Nitekim <em>‘Muhafazakâr estetik’ ve İslâm medeniyeti</em><strong> </strong>başlıklı yazısında (15 Nisan 2012, Pazar- Zaman Gazetesi) “Türkiye’de kendilerine İslâmî kimlik atfeden bazılarının, İslâm’ın bir medeniyet olduğunu ısrarla göz ardı ettiklerini; Müslümanlığın sadece akaidden ibaret olduğunu; hattâ bir medeniyet inşâ etmediğini ya da ettiyse bile, Müslümanların bu ‘Medeniyet’e ihtiyaçları olmadığı iddiasında bulunduklarını söylemiştim. Bunlara göre, sanki akaid ile medeniyet ayrı ayrı şeylerdi! Hâlbuki İslâm’ın büyük estetik medeniyetinin kaynağı ve özü, elbette Vahiy ve Sünnet&#8217;ti;- başka bir şey değil!” demek suretiyle <em>“akaid medeniyeti”</em> fikri ile kendisinin <em>“estetik medeniyeti”</em> diye tarif ettiği iki medeniyet tarifi getiriyor. Kendi medeniyet tarifini “ötekileştirdiği” tarifin dayanağı olan akaidi de kuşatan bir yapı gibi sunuyor. Aynı yazıda “muhafazakâr sanat” tartışmasından da bahsediyor ve Prof. Mustafa İsen’in verdiği bir röportaja atıf yaparak “muhafazakâr estetikteki referans noktaları[nın] Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar” olduğunu belirtiyor- ki, bu son derece önemlidir. Önemlidir, evet, zirâ Yahya Kemal, Mehmet Akif&#8217;in “İslâm akaidinin, kendisininse, İslâm şiirinin [dolayısıyla bana göre, İslâm medeniyetinin] şairi” olduğunu söylemiştir” diyerek medeniyet tasavvurunda iki çizgi belirliyor.</p>
<p>Bu noktaya kadar yine de çok sorun edilecek bir söylem geliştiği ifade edilemeyecektir. Medeniyet tasavvurunda bir aydının kendini Yahya Kemal- Ahmet Hamdi Tanpınar- Hilmi Yavuz türünden çizgide konumlaması ve “öteki” çizgiyi de Mehmet Akif-İsmet Özel-İslamcılık şeklinde belirlemesi mümkündür. Zaten düşünceler bir anlamıyla okullardır. Aristo, Platon’un öğrencisi olduğu halde başka bir okul olmuştu. Hilmi Yavuz’un söyleminin asıl kışkırtıcı yanı kendi dışındaki medeniyet tasavvurunu “estetik bilincine” sığmayan tabirlerle dışlaması olmuştur. <em>İsmet Özel, Medeniyet ve ‘Büfeci İslamı’</em> başlıklı yazısında (08 Ocak 2012, Pazar- Zaman Gazetesi)  <em>“Büfeci İslamı&#8217;nın özneleri de ‘göbeğini kaşıyan adam’lar ya da ‘bidon kafalı’lar elbette!”</em> demek suretiyle İsmet Özel’in medeniyet perspektifine değinerek yukarıda verdiğimiz görüşleri ile benzer kavramlar üretmişti: “Bakınız, İslam’ın önde gelen entelektüellerinden biri kabul edilen bay İsmet Özel, ‘Bir Medeniyet Kurmak’ başlıklı yazısında (…) ‘gelecekteki İslam toplumunu zihnimizde bir medeniyet tasarımı taşıyarak yaklaşmaktan doğacak olan sakınca[dan]’ söz ediyor ve İslam&#8217;ın Vahiy ve Sünnet dışında bir medeniyete ihtiyacı olmadığını bildiriyor. İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam’ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet’in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet’in ürünüdür.”</p>
<p>Dikkat edilirse Hilmi Yavuz iki yazısında da kendi çizgisini vahiy ve sünnetin ürünü olan “estetik medeniyet” kavramı ile tavsif etmiş ve “ötekileştirdiği” medeniyet tasavvurunu da <em>“akaid medeniyeti”</em> ya da <em>“ahlâk medeniyeti”</em> tabirleriyle kavramlaştırmıştır. Buradaki ayrıştırma Mehmet Akif çizgisinin İstiklal Marşı’ndaki <em>“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar- Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var”</em> mısralarındaki medeniyet ile iman (akaid) çatışmasına oturduğu kesindir. Akif bu mısrada kullandığı “medeniyet” kavramını “uygarlık” diy etelaffuz etseydi belki bu derece bir tartışma kopmayacaktı. Ancak elden bir şey gelmiyor; meselenin çözümü bu yüzyıla kalmış görünüyor.</p>
<p>Hilmi Yavuz kendi tanif ettiği ayrıştırmayı Yahya Kemal’e de taşıyarak iki ayrı “gelenek” oluşturmakta ve “estetik medeniyet” çizgisine yönelik eleştirileri Kadızâdelilere kadar taşıyarak İslamcılığın kültürel köklerini eleştirmektedir. Ancak bu tartışmada Kadızâdeliler’in Sivasîlerle olan çatışmasına yönelmemektedir. Hilmi Yavuz’un kendisini aidiyetle ifade ettiği “gelenek” gerçekte sufî bir damardır. O’nun estetik dediği medeniyet çizgisinin üreticisi de vakıf ve tekkedir. Öz gitmiş, kalıp yaşamaktadır.</p>
<p>Hilmi Yavuz’un <em>çöl, yollar, hırka </em>başlıklı şiirinde ilk bakışta böyle bir sufî damara intisap ettiğine dair algı edinmek mümkün görünüyor. Ancak şiirin daha ilk dizesinde şair <em>“ene’l mâsivâ!”</em> diyerek bu gelenekten kopuyor. Sivâsîlerin ene’l Hakçı sufiliği temel alarak masivâdan sıyrılışı seyr-i sülûkun lâzımı saymasına mugayyır olarak, Yavuz’un Allah’tan gayrıyı ifade eden mâsivâ’yı benlik edinmesi, kalıbı geleneksel olan bir kavramsal dünyanın içini boşaltmaya dönüşmüş görünmektedir. Şairin bu tutumu şiir boyunca sürer; ikinci dizede kullandığı “tecrid” kelimesini <em>giyindik bir çölü, korka korka </em>dizesiyle değerlendirdiğimizde cennetten düşmek anlamında okuyabildiğimiz gibi, Allah’tan kopmak şeklinde de ele almak mümkün olmaktadır. Dolayısıyla şair varlığının bilincindedir: <em>“ene’l mâsivâ!”</em> diyerek dünyaya düşmüş, yani kendini Allah’tan tecrid etmiş ve zahmetli bir yol tutmuştur. Aynı zamanda <em>“ene’l mâsivâ!”</em> sözünü Allah’a karşı bir benlik olarak konumlamaktadır. Tecrid, edebiyatta şairin kendini mücerred bir şahıs sayarak, kendini muhatabından ayırarak ona hitabetmesi sanatı da olduğundan şiirin ilk dizesinde <em>“ene’l mâsivâ!” </em>hitabı bir ünlemedir. Ancak kime karşı bir ünleme. Hallac <em>ene’l Hak</em> dediğinde bunu topluma karşı ileri sürmüştü. Oysa Yavuz’un şiirinde <em>“ene’l mâsivâ!” </em>mısraının bağlandığı mısra <em>‘tecrid’ denildikte: yollar, hırka&#8230; </em>dizesidir ve hitap Allah’adır. Şiirin sonunda iki kez <em>“ben ölürsem yapayalnız kalacak olan Allah’a&#8230;”</em> denilerek Hallaccı <em>ene’l Hak</em> doktrininin fenafillah felsefesini zikreder. Ancak bu zikrediş sorumsuzluk, yaptıklarından hesaba çekilmezlik içermektedir. Hatta kasdedilen <em>fena</em>, Allah dışında bir <em>“fena”</em>dır. Bu nedenle metin içi okumada şair aslında Allah’a varmaz; varoluşunu masivâdan alır. Allah’a inanır ama bu seküler bir inançdır. Çünkü “ene’l masiva” bir iddiadır ve Allah’a inancı bir ubudiyet değildir. Hilmi Yavuz’un masiva ile varolmak ve ölmekle Allah’ı yalnız bırakmak şeklinde ilerleyen şiirindeki  “ben” temelde Allah’tan kopuk bir “ben”dir. Bu öyle bir <em>ben</em> oluşturur ki varlığına masivâ ile kavuşur ve yaşarken de yalnız, hatta Âraf ehli olarak kimliğini kurar:<em>“yaşardık, yalnızlıktık, Âraf’ta”. </em>Bu şiir ekseninde Hilmi Yavuz’un İslam’ın “estetik medeniyet” olduğu konusundaki vurgusu, hakikaten kendi yazını açısından tutarlılık taşımaktadır. Ancak bu tutarlılığın estetik medeniyeti inşa eden sufî gelenekle bağları kopuktur. Dolayısıyla II. Meşrutiyet sürecinde mücadele eden Akif gibi yazarların sufî gelenekten kopmaya yönelik tavrı ile; Hilmi Yavuz’un temsil ettiği kalıpçı, yani ruhu boşalmış, <em>estetik medeniyet </em>fikri arasında çok da büyük sayılacak bir ayrışma olduğu söylenemeyecektir. Akif çizgisi tekke geleneğinin bozulduğunu ve Batı uygarlığının maddi verimlerini almak gerekliliğini ifade etmişti. Hilmi Yavuz’un çizgisinin ise “estetik” form içinde özü terk ettiği anlaşılmaktadır. Akif, hep çalışmadan bahsederek sufizmin kaderci tavrını da eleştirmişti.</p>
<p>Meselenin öteki tarafında Hilmi Yavuz’un kışkırtıcı-ajit üslûbuyla beslediği iddialarına karşı cevap verilmesi kaçınılmaz oluyor. Nitekim Yavuz’un Taraf Gazetesi’nde verdiği mülakatta kullandığı “Gardırop Müslümanlığı” tabirinden hareketle Akif Emre’nin <em>“Gardırop Müslümanlığı” mı dediniz?</em> başlıklı bir yazı kaleme aldığını (3 Mayıs 2012- Yeni Şafak) görüyoruz. Gerçekte Hilmi Yavuz bu nitelemeyi daha önce başka bir yazısında da sarfetmişti. O yazıdaki ifadeleri şöyleydi: “Kemalistlerin ‘Gardrop Atatürk-çülüğü’nden yakınmalarını anlamak mümkün değildir. Kemalizm, muhteva olarak değil, tamamıyla şekil üzerinden hayata geçirilmiştir çünkü. Kamusal alanı yeniden şekillendirmenin modernlik sayıldığı bir doktrin olarak Kemalizm&#8217;in, bireylerin özel hayatlarına manevi düzeyde anlamlı bir muhteva sunması sözkonusu olamamıştır. Şerif Mardin&#8217;in daha 1968&#8242;lerde, ‘Din ve İdeoloji’de yaptığı şu kışkırtıcı tespit, meseleyi tereddüde mahal vermeyecek şekilde ortaya koymaktaydı: “Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için [İslam’a karşı H.Y.] bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizm’in Türkiye’deki ailelerin çocuklarına intikal ettirdikleri değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur.” (…) Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Bugün Türkiye&#8217;de İslam, tıpkı (evet, tıpkı!) Kemalizm gibi, kamusal alanda sadece şekle indirgenmişlikle, sanki şekilden ibaretmiş gibi idrak edilmekle malül değil midir” (18 Eylül 2011, Zaman Gazetesi).</p>
<p>Akif  Emre, Hilmi Yavuz’a cevap olarak Müslümanların eğer bir medeniyet iddiaları olacaksa onun elbette öncelikle akîde üzerinde yükseleceğini ifade ediyor. İslam medeniyetinin temel omurgasının “değerler sistemi” olduğunu söylüyor: “(Hilmi Yavuz’un- LB) Tezini temellendirdiği medeniyet tanımından başlayacak olursak, bir kere medeniyeti kültürel bir olgu olarak ele alarak salt estetik boyuta indirgiyor diyebiliriz. Tanımladığı medeniyete olsa olsa kültür denebilirdi. Oysa bir dünya görüşünün, değerler sisteminin hayatın tüm alanlarında (sanat, estetik, kültür, bilim, ahlak, siyaset, toplum) tezahürü olarak okunduğunda İslam’ın değer yargılarından, ilkelerinden bağımsız bir İslam medeniyeti tahayyül edilemez. Bu çerçevede İslam’ın temel öğretisi anlamında inançtan bağımsız bir (estetik) medeniyet/in/den bahsetmek ne kadar mümkündür. “Bugüne kadar İslam bir şeriat meselesi olarak algılandı ve bir medeniyet olduğu göz ardı edildi” derken medeniyetin hangi değerler sistemi üzerinde yükselebileceği sorusunu boşlukta bırakıyor. Bir değerler sistemi üzerine yükselmeyen, sadece estetikten ibaret, nötr bir medeniyet söz konusu olup olmayacağı sorusu gündeme gelmiyor bu durumda. Bu noktada durmak gerekir; (…) Gündelik hayatta akidesine, ilkelerine uygun biçimde yaşama imkanı daraltılan bir Müslüman’ın değerlerinden bağımsız bir estetik medeniyetinden çok varoluşsal önceliklerini gözetmesi beklenir. Müslümanların önünde, kendi kaynakları ile, medeniyet birikimi ile, her türlü sanat estetik, düşünce, hikmet kaynaklarıyla ve en önemlisi zihniyetini oluşturan kodlarla irtibatını kesen proje karşısında bir direniş sergilemekten başka seçenek bırakılmış mıdır? Oysa tarihi tecrübesi, kaynakları, referans sistemi ile İslam medeniyeti her şeyiyle diri ama ölü hale getirilen bir Müslüman kitle ortaya çıkarılmak istendi ve bunda da beli oranda başarılı olundu” (Akif Emre; 3 Mayıs 2012- Yeni Şafak).</p>
<p>Akif  Emre’nin bu yazısında Hilmi Yavuz’un paradigmasını bir şekilde kabul ettiği de ortaya çıkıyor. Bu kabul ediş, akîdenin bir medeniyet tesis ettiği fikrinden geliyor. Bu yargıya Akif  Emre’nin “İslam’ın değer yargılarından, ilkelerinden bağımsız bir İslam medeniyeti tahayyül edilemez. Bu çerçevede İslam’ın temel öğretisi anlamında inançtan bağımsız bir (estetik) medeniyet/in/den bahsetmek ne kadar mümkündür” şeklindeki soru cümleleri nedeniyle varıyorum. “İnançtan bir bağımsız bir İslam medeniyeti” şeklinde telaffuzla algı şöyle evriliyor: <em>“İslam vardır ve onun ona bağlı medeniyeti vardır.”</em></p>
<p>Bu konuda farklı bir yaklaşım koymak gerektiği açıktır. Hilmi Yavuz’un “İslam’ın estetik medeniyeti”  ile Akif  Emre’nin “İslamî öğretinin medeniyeti” şeklindeki kavramlaştırmaları “İslam” ile “medeniyet” arasında bir kırılganlık/boşluk alanı oluşturmakta benzeşiyor. Bu çerçevede artık “İslam bir medeniyettir; nebevî silsilenin getirdiği din medeniyettir” düşüncesine gelmek gerekiyor. Buna göre İslam dışındaki maddi tecessümlerin uygarlık/ civilisation sayılması gerekeceği açıktır. Müslümanların Hz. Peygamber (asv) ile civilisation’dan medeniyete hicret ettiğini ifade ettiğimizin anlaşıldığını düşünüyorum. Ahkâm da <em>medeniyet</em>te indirilmiştir.</p>
<p>İslam Mekke’de Müslüman topluluğu cem eden ahkâm ile tebarüz etmemiştir. İslam’ı muhkem vasfıyla Hz. Peygamber (asv)’in Yesrib’e geldiğinde, <em>kent</em>in adını <em>Medine</em> yaparak <em>şehir</em> kılması vesilesiyle görüyoruz. Medine’nin dinî bir niteliği olduğu kavramın etimolojik köküyle de mutabık görünmektedir. Dolayısıyla medeniyetten bahsedilecekse onun teknik-teknolojik-bilimsel-estetik aidiyetleriyle değil, Hz. Peygamber’in Yesrib’i ahkâmın indirileceği şehir/<em>medeniyet</em> yapmasından ileri gelen aidiyetlerle açıklamamız gerektiği meselesi, tartışmanın içine bir türlü getirilmemektedir. Haddi zatında böyle bir kavramlaştırma medeniyet algısının üçüncü yoludur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/islam-medeniyet-estetik/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PENCEREDENİZLER 10</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-10/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-10/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 16:01:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAMİL DORUK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13873</guid>
		<description><![CDATA[[devam] ..REHBER.. dinde rehberinin hz muhammed (sav) olduğunu, kur’an’da da allah’a ve rasûl’e itaatin yanyana zikredildiğinden, “rasul’e itaatin allah’a itaat” demek olduğundan; rasûl’ün vefatında, miras (mal-mülk) yerine borç bıraktığından dem vuracak, sonra, dünya malı toplamakdan başını kaldırıp etrafındaki (ve dahi akrabandaki) muhtacları göremeyeceksin! “bu nasıl iş” dendiğinde, yüksek meblağda miras bırakan sahabeden örnek getireceksin. iyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[devam]</p>
<p>..REHBER..</p>
<p>dinde rehberinin hz muhammed (sav) olduğunu, kur’an’da da allah’a ve rasûl’e itaatin yanyana zikredildiğinden, “rasul’e itaatin allah’a itaat” demek olduğundan; rasûl’ün vefatında, miras (mal-mülk) yerine borç <span id="more-13873"></span>bıraktığından dem vuracak, sonra, dünya malı toplamakdan başını kaldırıp etrafındaki (ve dahi akrabandaki) muhtacları göremeyeceksin! “bu nasıl iş” dendiğinde, yüksek meblağda miras bırakan sahabeden örnek getireceksin. iyi de, senin dinde rehberin hani hz peygamber idi?!</p>
<p>bunun batni/vicdani cevabı şudur: “ evet, lafda örnek/rehber odur, diyordum, amma, amelde rehberim o değilmiş&#8230;</p>
<p>ancak, sen bu dürüst cevabı da, şeytanın ağzını bağlayıp yapıp ettiğini (zulum ve cehennem yolunda ‘ilerleme’ni) sana hoş gösterdiğinden, veremeyecek ve zındıklaşıp, islami boyayla (sıbgatullah ile değil!) boyanmış taşlarla döşeli kaldırımdan, gururlu adımlarla cehennemi boylayacaksın!</p>
<p>&#8230;</p>
<p>..GRİBAL..</p>
<p>cum’aertesinden başlayan gribal vaziyet keyifsizliği, üşüme ve terleme işkencesi sürüyor. aile doktarumuz amucaolunun verdiği hapdan yutuyorum. öğlen geçdi, hâlâ, kızkardeşimin, ilçenin en yüksek tepesindeki evinde yatıyorum, boynumu kaldırabildikçe okumağa çalışıyorum. ikindi üzeri, mutfak balkonuna çıkıp, sırtımı güneşe verdim de verdim, ciherlerim biraz rahatladı, terleme hızını azalttı.</p>
<p>..MUHAFAZAKAR LAGALUGA..</p>
<p>saat 22 sularında, eninboyuna pespaye bir programda, sunucu-yönetici, bir çamur güreşi organizatörüne soruyor: “muhafazakar sanat olur mu? olursa nasıl olur?”</p>
<p>yav, bir kere böyle birine böyle bir soru olmaz&#8230;</p>
<p>soru, kounun tarafına ve ya ilgilisine sorarsın&#8230;</p>
<p>adam hasmını her gün öldürüyor, bunu hayatının olmazsa olmazı haline getirmiş, sonra sen kalkıp, katile: “maktül/hasmın nasıl biriydi” diye soruyorsun?!</p>
<p>çamur güreşi diktatoryasından yana başını kaldıramamış bir çamur devrimcisine, “muhafazakar” kelimesini nasıl yöneltirsin?!</p>
<p>medya olmasa, akıldanelinin medar-ı maişeti pek zorlaşacaka pek&#8230;</p>
<p>hele medya patron ve yöneticileri biraz akıllı ve aptallığa tahammülsüz olsa, yandı gülüm keten helva&#8230;</p>
<p>muhafazakar sanat, gibi, zart-zurt bir mevzu ile ortaya zıplamak, yere saçılan bozuk para gibi fırdönmek, afiş oğlanlarına ne kadar da yakıyor: trink-trank- trum «makinalaşmak istiyorum»</p>
<p>akıl ve mevzu fukaraları ekran-çocukları da, bu “dön-baba-dönek”lerin etrafında pervane&#8230;</p>
<p>[13 nisan 1428]</p>
<p>«âtıl durmakdan ise beyhûde çalışmak yeğdir: çalışmakla hiçbir kazanç elde etmeseniz bile, en azından iş yapma alışkanlığını kaybetmezsiniz.» –paola certaldo– (maddi medeniyet ve kapitalizm; fernand braudel. çev. mustafa özel; ağaç yay. shf. 183)</p>
<p>[14 nisan 1428]</p>
<p>yazmak için aşırı gerginlik ve endişe ile aşırı rahatlık ve gevşeklik elverişli değil. ikisinin arası, ketlemeyecek nisbetde gerginlik yeterli.</p>
<p>[15 nisan 1428]</p>
<p>barcelona takımının, yay üzerinden kaleye şut çekmeden elenmesi üzerine, üstelik penaltı kaçırarak elenmesi üzerine, teknik direktör istifa etmiş&#8230; beşiktaş’ın on küsur puan önde iken şampiyonluğu (elinden, elini açıp) bırakması, adeta devretmesi üzerine, antrenör lucesku’nun: «türkiye’de çavuşesku romanyasındaki gibi şeyler dönüyor» diyerek istifa etmesini hatırladım. real madrid de, kalecinin üstüne ve kale dışına penaltı kullanarak elenince: «avrupa futbol baronları böyle istedi!» diye mırıldandım.</p>
<p>..ÖĞĞĞREVİZYON..</p>
<p>tesadüfen, tv’de bir garabet ile karşılaştım ve bu garabetin, türkiye’yi örevizyonra temsil edeceğini yeğenimden öğrendim. artık bu, türkeçenin değil, gavurcanın garabeti ve kendi garabetimizi aşma garip girişimi gibi de: aynen benim şu manyakça gripli halim gibi&#8230;</p>
<p>bu kadar zirve garabetin gavurca becerilmesinden dolayı, başta trt, bütün becericiler karşısında şapka çıkarıyorum (her ne kadar şapka giymeyip, şapka kanununa uymuyorsam da: uysa da çıkardım, uymasa da!).</p>
<p>[17 nisan 1428]</p>
<p>..ADLİYE BİNALARINDA, TAAMMÜDEN KATİL..</p>
<p>adana’da, 17 yaşındaki liseli tuğba, kendisini daha önce defalarca taciz ile kaçırma teşebbüsünde bulunmuş, 23 yaşındaki keş thsn tarafından okul bağçesinde boğulup öldürülmüş&#8230;</p>
<p>sayın cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı ve iktidar partisi ve diğer partilerin hukukçuları ve türkiya’nın resmî ve gayr-i resmi hukuk kurul ve kurumları (mümessilleri)!</p>
<p>katil thsnleri asmayacaksınız, değil mi?! elbet! insanseverliğiniz, ölümsevmezliğiniz ve buna yaslanan hak-hukuk ve kanun anlayışınız bunu gerektiriyor, değil mi? bu hukuk/kanun anlayışınız, tuğbaların ölmesini (ölmeğe devam etmesini), keş thsnlerin öldürmesini (öldürmeğe devam etmesini) gerektiriyor.</p>
<p>farkında mısınız: öldürüleni (tuğbaları) sevmiyor, öldüreni (keş thsnleri) seviyorsunuz (baylar/bayanlar).</p>
<p>şimdi siz tarafsız mısınız? iki tarafa da tarafsız mısınız?</p>
<p>tarafsızsanız: öldürülen ölürken, öldüren nasıl yaşıyor??? (afferin sizin hayat hakkınıza: birine var, birine yok!)</p>
<p>tez elden (latince bilen) birileri çıkıp, cinayetseverliğin (cinayetseverlek; katilseverlik; öldürenseverlik’in) latincesini ilan ile, bu, türkiye ve dünyadaki katilsever hukukçu (ruh ve akıl ve zihin hali) hastalığına bir isim koysun&#8230;</p>
<p>koysun da, tıp literatürü zenginleşsin: gerçekden bir eksiklik hissetmiyor musunuz, sayın (sosyal/adli) psikiyatr ve psikolog ve hatta sosyologlar?!..</p>
<p>öldüreni, tekrar be tekrar öldüreni öldürmemek, hastalıklı bir hukukçu ruh hali değil ise, şayet, hukukun mahkemelerde öldürülmesidir; başka bir de: taammüden, duruşma salonunda, dünyanın gözü önünde. adliye binalarında&#8230;</p>
<p>//şu itirazın başım üstünde yeri var: «katile yardım ve yataklıkdan, karışık eğitim sistemi de yargılanmalı.»</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-10/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PENCEREDENİZLER 9</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-9/2012/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-9/2012/05/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 20:15:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAMİL DORUK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13867</guid>
		<description><![CDATA[[09 nisan 1428] cum’a ertesi, (sabah) saat onda gelen telefon üzerine apar-topar yola koşulduk. saat onsekiz’e yakın, uludağ üniversitesi tıp fakültesi onkoloji koridorundaki 613 numaralı odanın cam kenarındaki yatağın başında idik&#8230; iki saat kadar sonra, odadan dışarı davet edildik. üç-beş dakika sonra da haberden haberdar edildik (haber dar ağacına çekildik). bugün öğle namazından sonra, ilçe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[09 nisan 1428]</p>
<p>cum’a ertesi, (sabah) saat onda gelen telefon üzerine apar-topar yola koşulduk. saat onsekiz’e yakın, uludağ üniversitesi tıp fakültesi onkoloji koridorundaki 613 numaralı odanın cam kenarındaki yatağın <span id="more-13867"></span>başında idik&#8230; iki saat kadar sonra, odadan dışarı davet edildik. üç-beş dakika sonra da haberden haberdar edildik (haber dar ağacına çekildik).</p>
<p>bugün öğle namazından sonra, ilçe devlet hastahanesi önündeki, vakit namazlarığnı eda edegeldiği camiden, cemaat arkadaşlarının da katılımı ve melul ve manalı-manasız bakışlarıyle, adliye mezarlığında, emanet yerine, toprağa iade/teslim edildi.</p>
<p>son demlerdeki nefesin önemini ayne’l-yakîn temaşa ve tefekkür eyleyince, «iyyakena’büdü ve iyyake’nestain»in, bilhassa ‘nestain’in bu anlarda ne kadara ehemmiyet haiziyetini hiç amma hiç unutmamak gerek; hiç olmazsa her bir rek’atda hatırlamak&#8230; o son nefesleri alabilmek için o kadar çok yardıma muhtac durumda ki insan&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>«yok imiş cihanda bir nefes sıhhat [sıhhatli, kendiliğinden, muhtacsız alınan nefes] gibi»</p>
<p>elbet, istanbul sarayları, son nefeslerin bolca temaşa edilebildiği mekanların başında geliyordu&#8230;</p>
<p>böyle «devlet» ister misiniz? böyle «devlet» düşman başına ya hu!</p>
<p>nefes açmayıp daraltan, nefes aldırmayan ve almayan devlet, gerçekden, düşmanlar başına&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>böyle (misafirimsi) durumlarda, kendi başımaykenki televizyon korunmalığını sağlayamıyorum. kulaklarım hücumdan yeterince zarar görüyor.</p>
<p>diziler ne alamet şeylermiş öyle&#8230;</p>
<p>merak edip dururdum: bu kemalist laiklerin (chp’lilerin) kafası niye yeterince çalışıp, başarılara imza atamıyor? meğer bu diziler işlerini görmüş, defterlerini dürmüş, zavallıların. ben de bu kadar maruz kalsam bu dizilere, hafazanallah, iflah kabul etmez bir chp’li olup çıkarmışım da, bir işe yaramaz hissedermişim kendimi. çünki, bu dizilerin, seyredenlere söylettirdiği şey: «ben bir işe yaramaz, bir iş beceremez biriyim.  o halde, bütün hayatım diziden diziye zap-zap/ kay-kay ile kaynayıp gitsin&#8230;»</p>
<p>haydi bu pespaye ucuz diziler böyle. kemalistlerin (köşeli, şablonlu zihinlerin) muhafazakar kesimi boş mu bırakılmış? ne gezer! bu muhafazakarların birindeki kadının biri, on-onbeş dakika süren salya-sümük mezarlık ağlamasıyla, gripli beynimi yedi bu kul hakkı yiye-yiye semirip keneleşen kanal yedi bitirdi, bitesice; seyreden dört,yedi, dokuz yaşındaki çocuklar ne hale geliyor? muhafazakar, namazcı kemalistlere göre, bu yaştaki zavallıcıklar ibret alıyor&#8230; hay sizin boş ibrik misali ibretsiz/susuz beyininize&#8230;</p>
<p>bu dizilerin ardındaki güç nasıl bir yenilmez güçtür böyle?</p>
<p>kasıtlı bir dünyevi güç aramağa gerek yok: şeytanın iğvası ve nefsin paraya doymayan, dini-imanı satsa da doymayan hırsı&#8230;</p>
<p>devlet yöneticileri, bu dizi(ler) marifetiyle toplumu ve insanı imha ameliyesini/taarruzunu farkedemeyecek kadar akıldan nasibsiz ve ve gözünü sadece makam-mevki ve para hırsı bürümüş kör cahillerden mi ibaret kalmış?..</p>
<p>bu dahi yabana atılacak bir ihtimal değil: zira, ibn haldun’un 21 senelik nesil hesabınız alırsak, bilhassa son iki-ikibuçuk nesildir bu tür pespaye dizileri rol-model alıp büyüyenlerin devlet yönetiminde bulunduğunu istidlal edebiliriz.</p>
<p>daha ilginci: kendi çocuklarını televizyon ve internetten ve benzeri ortamlardan korumağa çalıştığını, dünya devlet başkan ve başbakanlarının ağzından duyduk; amma, niçin müdahel olunamadığı, sorusu askıda. insanları zararlı şeylerden korumak, insan hakları denen naneye aykırı olacağını kimse iddia edemeyeceği gibi, bilakis, bir insan(lık) hakkı görevi, bir devlet görevi olduğu kolayca söylenebilir. problem, özgürlük, kelimesinde mi? bu kelimeyi, kaypak ve kaygan zeminden kurtarıcı bir tarife kavuşturmak, herhalde işin püf noktası ve devletler bu özgürlük afyonu ile beyinlerin uyuşturulmasını ister gibi, kolay idare e(gü)debilmek için. bu arada toplumsal doku zayıflayıp çözülmüş&#8230; galiba bunu, nedenini anlamak zor olsa da, göze alıyorlar&#8230;</p>
<p>peki, dünyayı sürüleştirmek gerçekden tamamlanınca/tamamlanır ise, ne yapılır? dünya devleti, denen, dünyanın tek bir komita, soygu, sömürü ve zulum çetesi tarafından (sorgusuz-sualsiz) gönetildiği armageddon mu tesis edilir?..</p>
<p>zaten buna dair filmler de, belki aynı merkez (hollyvuud: şeytanın kârhanesi) tarafından çekilip gösteriliyor. dünya mı hazırlanıyor?</p>
<p>türkiya’da bu dizilerle ilgilenen bir kurum murum görülmüyor. hükümet, dünya devletinin, pespaye insanların oluşturduğu kütlenin/sürünün omuzlarında yükselip yükselmeyeceğini yeterince ciddiyetle düşünüp endişelenmiyor. eğer endişelense, kültür bakanlığı’na, bira, şırınga ve prezervatif kültürüne doğru hanidir evrilinip devrilindiği, eğitimin de yine aynı şekilde (hele zorunlu eğitimin uzamasıyle) bira, şırınga ve prezervatif eğitimine devrildiği ikazında bulunur; bulunmak ne, bunu görseler, hiç olmazsa bu iki bakanlığı ciddiye alır idi&#8230;</p>
<p>rtük mü? uysal tavşanlarla, hele ki şavşatlı tavşanlarla olacak iş değil&#8230;</p>
<p>ya’ni: en az üç çocuk(lu aile) ile bira ve prezervatif kültürü, biribirine zıd. (bira, iktidarsızlık; prezervatif, bol fuhuş yok çocuk.)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>eğitim, eğitim.. diye bağırıp, bunu, nereden bakarsanız bakın, son derece ve su götürmez kerte antidemokratik ve anti-sosyal ve insan hakkına (okuma-yazma öğrenmeme hakkına. okur yazarlık başka, cehalet ve şeytaniyet başka) aykırı mı aykırı «zorunlu» prangasına vuracaksınız! amma, eğitiminizden geçmiş sosyologlara, psikologlara, pedagoglara (goglara!!!) v.s. devlet idaresinde, toplumun çekip çevrilmesinde ve korunup kollanmasında kulak asmayacak, bu kulak asmamağı o dereceye vardıracaksınız ki, ülkedeki sosyolog, psikolog ve pedagoglar konuşmayı unutacak&#8230;</p>
<p>tamam, böyle ise, zorunlu eğitimin (bu kadar uzun tutulmasının) gayesi, sadece işsizlik oranını perdelemek mi? eğittiğiniz, yaldızlı-maldızlı diplomalar dağıttığınız kişileri dinlemeyecek, duymayacak, konuşturmayacaksanız, edilen masraf israftır ve bu hırsızlığa ve ihanete girer.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>islam ile demokrasiyi bağdaştırmağa, demesek de, barıştırmağa ve arada aşılmayacak zıdlıklar bulunmadığını ıspata yeltenenler, acaba (ilk) temel prensibi (kaideyi) nasıl te’lif ediyor, şaşılacak şey doğrusu: demokrasi (hiç olmazsa nazariyatda da olsa) çoğunluğa, kütleye uymak manasında iken, islam, insanların çoğunluğunun nefsine uyduğunu, nefse uymanın akla uymak demek olmadığını, dolayısıyla aklı olanın nefsine ve çoğunluğa uymaması gerektiğini kabul eder. bu ileri sürülene göre: islam akla (aklını kullanabilen seçkinlere, toplumsal-kişisel yaşamada ve devlet hayatında) uymayı; demokrasi, halkın/kütlenin heva ve hevesine, güdülerine uymayı ve bu uymanın meşruiyet kaynağı olduğunu kabul ediyor. üç-aşağı beş yukarı islam zavyisenden durum buyken, islam ve demokrasının nasıl yanyana telaffuz edildiğini, benim saf aklım almıyor&#8230; (ne denirse densin, almak da istemiyor.)</p>
<p>bu apaçık iken, elbet ve elbet dünyevi makam-mansıb, şan-şöhret boyunduruğunda (şeytanın hoş göstermesinde), demokrasilerde şahsi ve cemaat planında islami hayatın mümkinliğini söyleyenleri (müslümanları allah’ın dininde hassasiyet ve endişe kaybı ve yozlaşmasına uğratacağından ve bunu dünyevi körlükden göremediklerinden) körler sağırlar biribirini ağırlar, sofrasına oturtabilirsiniz&#8230; bunlar arasında bolca ilahiyat bilimcilerin mebzuliyeti, elbet, apaçık bir ak-akıl kara-akıl imtihanı. (bu ilahiyatçılar, hz ruhullah dünyaya inzal olunsa, o mübareği tımarhaneye tıkmak teşebbüsünde vatikan ile şirk olmakda tereddüt geçirmeyecek tıynettedir.)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>bir tv kanalında kamu spotu (imiş): «sigara, çay, kahve, stres» bu, sağlıksızlık kaynağı bir liste, denmeğe getiriliyor galiba. (ne denmek istendiğini, kamusal basmayan aklım pek anlayamadı.) da, bu listeye alkollü içki ve kumar, bahis oyunları, devlet kumarı piyongolar ve asgari ücretin dahil edilmemesi, apaçık, ceberut devlet müdahale ve sansür ve imzasını gösteriyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/penceredenizler-9/2012/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

