KÜL’DEN RİVAYETLER

KÜL’DEN RİVAYETLER
28 Ocak 2018 - 10:46

“çiğ düşmüş sesime dün geceden beri Vladimir Vladimiroviç Mayakovski’nin intiharını düşündüğüm için.”   kırlarda bulduğum o ilk öpücüğü ömrümün cevaplarını helalleşmek için sakladığım sorularına adıyorum. çünkü kimi cevapladığının önemi olmayan sorular içinde bir sorudur bunu dayatan.   anız külleriyle kararmış tarlalar içinde varlığımı mühürleyen o dudağı sözler bana çaputu iliklenmiyor...

“çiğ düşmüş sesime

dün geceden beri

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski’nin intiharını düşündüğüm için.”

 

kırlarda bulduğum o ilk öpücüğü

ömrümün

cevaplarını helalleşmek için sakladığım sorularına adıyorum.

çünkü

kimi cevapladığının önemi olmayan sorular içinde

bir sorudur bunu dayatan.

 

anız külleriyle kararmış tarlalar

içinde varlığımı mühürleyen o dudağı sözler bana

çaputu iliklenmiyor hayata

endamı

üzerimde gizli bir yasak olarak sürüyor.

 

akıl karışıklığıyla biten o hasadın ardında

bütün soruların cevabını yaşıyorum;

neden rüyasında kuyuya iplik kesip atıyordu annem?

neden babamın damarı sorgulanır oldu bende?

 

-bir soru işaretidir hayat başlığım

sis dağılıp

yüzler ve yazılar berraklaşana kadar durur yerinde adım.

 

-geleceksen bir halhal hediye ederim-

limon gülleri

pazar dönüşleri

kışın erkenden havayla kararan yüzüm

toprak damlarda güvercin uğultuları

rüzgarda kuru patlıcanlar

potasyum siyanür

neden hepsi seni öptüğümü hatırlatır?

hangi cevap helalleşir bu soruyla?

 

beni sabaha bir dağ dinginliğinde uyandıran hayat

ne zamandır sana yakışır saçmalık

en çok mutluluk kapısının eşiğinde inanıyorum buna.

 

döşeklerle dolu aydınlık bir oda, çiçekli perdeler…

ne zaman fark ettim bileğimin pınarlığını?

yer sofraları, mevsimlik yüzler, incir kolonyası…

ne kadar duru radyo cızırtıları arasında sesin

seni onunla hatırlayacağımı bilmezdim hiç.

buydu ışımadan dünyayı bana getiren.

 

şimdi o mührü kırıp

yazı yakan terimden bir yağmur çağıracağım yanaklarına

kendi sesimizle ulaşacağız incir doruğuna.

 

ancak

kendi kendime konuşarak

sarabilirdim yaralarımı

 

aklımı hep aynı rüya ile oyalar

açılan bir yaprakla tutardım gözlerimi

bırakmazdım bir tek bile sümbül kurusun…

 

böyle bir şey diyordum hep!

bende yaşamın tutuklu yanı

hangi prospektüs

hangi meyve çürüğü

hangi ünlem

hangi istatistik veri ile sürüyor?

 

yağmurdan sonra yürümek gibi bir şey diyorum

anlatılabilir bir şey, nasıl anlatsam?

yağmurdan sonra ıslak bir dut gövdesi gibi…

 

güneş bile vursa üşüyen yerlerime

en gizli beyazıyla durulasa göğsümü kış

solan yaprak, eriyen kar hangi renkle yetinir?

mesela o dudak katlanabilir mi küslüğüme?

çarşambalar dayanır mı o sinüzitlere?

 

ama aramadım çarşılarda o tülü

koşmadım kırlarda gölgemle

seyre dalmadım uzak sisleri

içinde kendi sesimi öğüttüğüm dünyayı bölüşemedim hiçbir şeye

çevirmedim önüme inandığım sayfayı.

burada olduğumu konuşmalıyım

açmaya korkan bir kır çiçeğiyim düşünceler arasında.

 

bu düşen çiğ en çok gözlerin içindi

teorik bir şeydi yaşam biraz da

yanakların ısrarla tercih edilişiydi dudaklara

 

bilek öpüşlerinden

koparılan bir yaprak gücüyle açıp gösteriyorum temiz yaralarımı

meleklerin kanatlarına inandığım kadar her şey…

 

“yalınayak bademlerin altında

bir yaranın İsaca’sı okunuyor”

 

çiçek mi kokluyordum kendi yabaniliğimden arınıp

nergisler ekiyordum boynuna.

her açılan çiçek

inciten her rüya tabiriyle

dünyada olduğumu ispatlıyordum

 

ben hurma çekirdeği gibi bir şeydim

böyle ilan ediyordum kendimi meyveliğinize…

 

hazal kokusuyla toparlandım hayatın bir ucundan bir ucuna

serin bir asma altıydı gözlerin o zaman…

Anahtar Kelimeler: