KAHİRE BİRAZ DA İSTANBUL’DUR

KAHİRE BİRAZ DA İSTANBUL’DUR
16 Ağustos 2013 - 8:41

KAHİRE BİRAZ DA İSTANBUL’DUR   İslam ümmetinin şehirleri etle tırnak gibidir. Biri ayrıldığında, diğerinin figanı yırtar gökleri…   İstanbul-Kahire hattında, şer odaklarının organizasyonları binlerce cana mal oldu. Bu şehidler biraz da 31 Mayıs Taksim kalkışmasının başarısızlığının intikamıydı. Sorumlular, İstanbul’un Kahire demek olduğunu iyi biliyorlardı. Doğunun aziz evlatları, asırlardır kültürel ve...

KAHİRE BİRAZ DA İSTANBUL’DUR

 

İslam ümmetinin şehirleri etle tırnak gibidir. Biri ayrıldığında, diğerinin figanı yırtar gökleri…

 

İstanbul-Kahire hattında, şer odaklarının organizasyonları binlerce cana mal oldu. Bu şehidler biraz da 31 Mayıs Taksim kalkışmasının başarısızlığının intikamıydı. Sorumlular, İstanbul’un Kahire demek olduğunu iyi biliyorlardı.

Doğunun aziz evlatları, asırlardır kültürel ve siyasi bir sömürü altında. Kimliğinden uzaklaştırma teşebbüslerine eklenen kardeşlere yabancılaşma bugün de aynı oyunla sahneye konuluyor.

Çoğunlukla halka rağmen, halkla beraber yürütülen bu oyunda kukla yöntimler hala işbaşında. Bu nedenle halka rağmen; siyasi balyozlar indirilen coğrafyalarda (bugün Türkiye’nin %50si konuşuluyor, Cezair yıllar önce %80 ile darbeye maruz kalmıştı), halkla beraber; kapitalizimin elleri kolları zincirleyen küresel bağımlılıklarıyla süreç devam ettirilmeye çalışılıyor. Sahneye çıkan, övgüler alan, alkışlanan, seyirci kalınan, göz yumulan, sükut edilen ve ölürcesine bağımlı hale getirilen halklar, tarihsel bağlarından kopartılarak küresel pazarın basit piyonları haline dönüştürülürken, son iki asırdır, ‘uluslararası denge’ denilen tek taraflı siyaset vizyonu müslüman kanı ile beslenir oldu.

Bir asırdan bu yana, ‘baş’ı kesilen ümmet, geriye kalan uzuvlarıyla debelenirken bile bu dengeler üzerinden Mısır-Kudüs-Bağdat-Mekke hattının İstanbul’a bağlandığını bilmelidir.

Yıl 2013. Bu beş şehir, Doğu’nun can damarı olan, kültürünü, kimliğini, geçmişini, mukaddesatını toprağının her karışına yedirmiş bir birikimle önümüzde durmaktadır.

Her şehir, bir medeniyeti temsil eder. İstanbul, Kudüs, Mekke, Bağdat ve Kahire bu medeniyetin yapıtaşlarıdır. Birinin çocuğunu diğeri emzirmiştir.

 

KUDÜS

‘Yüreğimizin yarısı Mekke’dir, geri kalanı Medine. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.’

Hangi yara bandı ile kapatılırsa kapatılsın hep kanayacak bir yaradır müslümanın kalbinde Kudüs.

Fransız hukukçu Jean Bodin, XVI. yüzyılın sonlarında Fransa’nın da Osmanlı Devleti gibi yönetilmesini krala tavsiye ettiğinde Osmanlı’nın aynı zamanda Ortodokslar’ın, Katolikler’in, ve Museviler’in başı olduğunu gayet iyi biliyordu. Semavi dinlerin bütün ortak noktalarını Kudüs’te buluruz da tek insan kanının aktığı haberini bulamayız o dönemlerde. Hz. Davud’un, Süleyman’ın, Musa’nın şehri, Hz. İsa’nın doğum yeri, Hz. Muhammed’in (sav) Mi’raca yükseldiği mekan Kudüs.

1517-1917 arasında tam 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde dinlerin birliğini doyasıya yaşayan bu topraklardı. Sırf Kamame Kilisesi’ne yapılan muamele bile Osmanlı’nın bu kutsal şehri gözü gibi koruduğunun işareti değil de nedir? Mescid-i Aksa’nın köşesindeki Sahretullah kayasının adını taşıyan Mescid-i Sahretullah, Mimar Sinan’ın izidir Kudüs’te mesela. Ve daha yüzlercesi…

Ama kaçınılmaz sonu hazırlayan müstekbirler, tam 400 yıl pusuda beklerler. Kudüs iki asırlık bir esarete başladığında tarihler 1900’lerin başını gösteriyordu. O günden bugüne Kudüs, hakimlerinin elinde, müslümanların gözü önünde ne hale geldi?

Falih Rıfkı, Kudüs’ün İngilizlerin eline geçişini şu duygusal cümlelerle anlatır: ‘Bir sabah kumandanın odasına girdiğimde, gözlerinin ağlamaktan yorulmuş olduğunu gördüm. Kudüs İngilizlerin eline geçmişti. Oradaki son Türkler’in nasıl kahramanca vuruştuklarını masanın üstündeki şifreli tegraftan okudum. Kudüs’ü İsrailoğulları gibi bırakmadık. Türkler gibi bıraktık.’ Der.

Kudüs’te de kapılar vardır birbirine açılan. Şam Kapısı, Sion Kapısı, Arslanlı Kapı. Asırlar geçtikçe kapılar kapanırken, tüneller açılır. Tünellere dolan ışık bir ağustos sabahında kurşun rengine bürünür. Kapılar, Azze ve Celle olana secdede iken kapanır duvarın öte tarafındaki Filistinli çocukların yüzüne.

Ama ‘baş’ kesildiğinde acının verdiği ızdırap, bir medeniyeti yoketme cüretine gösterilen öfke yanında hafif kalır. Bu öfkeyi biz bugün Filistin topraklarında kardeşlerimizin göğe kalkan parmaklarında görebiliyorsak, ve ‘Biz Kudüs’ü bir kol saati gibi taşırız.’ diyebiliyorsak, Kudüs biraz da İstanbul olduğundandır.

 

BAĞDAT

Bir trajedi sahnesiyle manipüle edilen zihinler, büyük şeytanın müdahalesine kılıf hazırlanırken, yeni bir haçlı ruhundan habersizdiler elbette. Bilimum teknoloji ile uyutulan kitleler bir sabah Bağdat’ın sömürge güçlerine teslim olduğu haberini aldılar. Osmanlı’nın parçalanmasından sonra Ortadoğu’ya jandarma gibi dikilen İsrali’den sonra, kolluk kuvvetleri olarak ABD Bağdat’ın dibinde bitmişti. Ortadoğu, bir medeniyet demekti ve yalnızca İsrail’in vaadedilmiş topraklarının elde edilme sürecine bırakılamazdı.

Bedeli ikiz kuleler kadar pahalı Bağdat… İçerideki kukla yönetimlerin halka kan kusturduğu, yerli her hareketi terör diye yaftaladığı bir zamanların İslam medeniyetinin bütün ihitşamıyla üzerinde yükseldiği ilim irfan kenti Bağdat…

Evliya Çelebi’nin: ‘Küre-i Arz’ın en meşhur birkaç şehrinden biridir.’ Dediği Bağdat, beş yüzyıl İslam’ın merkezi olmuş bir bahta sahipti. Esenlik şehriydi bu nedenle.

Bağdat için İbn Cübeyr her ne kadar: ‘Orada Mutafifin Suresi’nde tehdit edilenler grubuna girenlerden başkasını göremezsin, bu konuda ayıplanmayı da önemsemezler sanki Şuayb Peygamber’in kavmi Medyen’den kalmadırlar.’ Dese de hemen akabinde şu önemli notu ekler: ‘Bunlardan fakih, muhaddis ve öğüt veren vaizler hariç.’ Belki de Bağdat’ın tek şansı, içindeki bu alimler idi. Himmetleri, bütün bir coğrafyanın kötü talihini bir paratoner gibi püskürtüyordu.

Cengiz Han’ın hışmını çeken bu şehir, benzeri görülmemiş bir yıkım ve istila ile karşılaştığında bile, imamlarına, ilim adamlarına sahip çıkabilmişti. Himmetine sığındığı isimlerdi onu Hakk’ın karşısında mazur gösteren.

1534’te Kanuni’nin bizzat iştirak ettiği sefer ile payitahtın şehirlerinden biri olma şerefini de o bahta eklemişti. Osmanlı fethi bu nedenle Bağdat için bir düğündü. Fetih sonrası İslam kültürünün canlı ilim merkezi oluşunu çoşkuyla sürdürmüştü Bağdat.

Ebu Hanife, İmam Musa Kazım, Geylani, Sühreverdi ve yüzlerce sahabe, tabiin, tebeüttabin medfundu bu topraklarda.

Hilafet merkezi Bağdat’ın tarih içindeki dönüşümleri ve acı olaylara müdahil oluşu Ebu Temmam’ın mısralarında gizli bir sitem olarak dillenir: ‘Ne sen eski sensin, ne de yurtlar eski yurt.

Çokuluslu petrol-silah-dolar güç odaklarının bu derin geçmiş ile hesaplaşmalarına asrılardır şahidiz. Yüzlerce çapulcunun postalları altında bir haçlı ruhu dün olduğu gibi bugün de Bağdat’ın kalbine hançer saplamıştır.

Şimdi dönüp bakın Bağdat’ı işgal sebeplerine. Bu işgal bir şehre değil bir medeniyete yapılmış değil midir? Bugün ‘anlaşılan, yerin altında son damla petrolü çıkarmadan Bağdat’ın hesabı kapatılmayacak.’

Bağdat’ın bedeli pahalıdır, çünkü o biraz da İstanbul’dur.

 

KAHİRE

Nuri Pakdil’e göre: ‘Osmanlı Devleti yabancılaştırılmadan parçalanamayacaktı. Osmanlı’yı parçalamadan da Batı ülkelerinin, doğunun mazlum halklarını sürekli sömürme olanakları olmayacaktı.’ Batı’nın şevkini kıran tek güç Osmanlı’nın dinden güç alan buyurma gücüydü. Bugün, Ortadoğu’nun içinde bulunduğu sancılı sürece baktığımızda eksik olan tek şeyin bu ‘buyurma gücü’ olduğunu görmek, doğunun her evladı için çok acı bir tecrübedir.

Kahire bir bakıma İstanbul’un ikizi gibidir. İstanbul’da yanan bir ocak Kahire’de tüterdi. İstanbul’da bir şairin akla düşen mısraları Kahire’de dile gelirdi. İstanbul’da divitin ucundan damlayan mürekkebi kutlu kılan Kitab-ı Mübin, sadasıyla Kahire’den ruh üflerdi İslam ümmetine. Birinin yarası diğerinde sarılırdı, birinin acısı diğerinde sağalırdı…

Bağdat’ın Kerbela’sında 680’de yere düşen Hz. Hüseyin’in mübarek başları Kahire’de bir ziyaret yerinde bulunuyor. XI. Yüzyılda  Askalan’da bulunan bu elim olayın nesnesi bir süre sonra Kahire’ye intikal ettirilmiştir. Onu önce Şam’a sonra da Kahire’ye getiren neden haçlıların Ortadoğu coğrafyasına yaptığı saldırılardır. Daha sonra Fatimî halifesi buraya bir mescid yaptırmış bir de türbe inşa ettirmiştir.

Hz. Hüseyin’in mübarek başları için seçilen emin beldenin Kahire oluşu, bir medeniyetin sahiplendiği şehirlerin kimliğine vurulan şerefli damgadır. Kahire müteaddid defalar bu damgayı onuruyla taşımış, en zor zamanlarda dahi İslam’ın bayraktarlığından vazgeçmemiştir.

Selahaddin Eyyübi’nin adaletini gören Nil, asırlar önce Mısır sfenkslerinin kendisine ve Kıble’ye sırt çevirdiğini bilse de, topraklarında yatan Allah dostlarının himmetini arşta hissetmektedir. Karafe mezarlığında yatan yüzlerce peygamber yakını, sahabe, ehl-i beyt, tabiin, İslam şehirlerinin görünmez ruhlarını temsil etmektedirler. Salih Peygamber’in oğlu, Hz. Yakub’un oğlu Rubil, Firavun’un eşi Asiye, sfenkslerin sırt çevirdiği Kabe’nin Rabbine niyazdadırlar.

Bugün, 2013’te Adeviyye Meydanı’nda asrın firavunlarına karşı direnirken tek parmağı havada bir şehadet eri görebiliyorsak, bu Asiye’nin elidir, Eyyübi’nin direncidir, İstanbul’un sesidir.

Çünkü Kahire biraz da İstanbul demektir.

 

MEKKE

Kitab-ı Hakim’de:‘…bir zamanlar İbrahim’in durduğu yer (dir) kim içine girerse huzur bulur’ dediği kutlu ve emin belde. Şehirlerin anası, insanlığın son şansı son müjdesine açılan kucak.

Kutsal vadiye yayılan Mekke, Haccac b. Yusuf’u da görmüştür. Onun Abdullah b. Zübeyr’in aziz bedenini astığını unutmuştur belki. Ebu Leheb ve karısını da almıştır bağrına. Gökteki beyt-i mamur’un izdüşümü sayılan Kabe, tam bir ana gibi davranmıştır evlatlarına. Hepsini bağrına gömmüştür ama, toprağından fışkıran ve arş-ı ala’ya ulaşan hiçbir sadayı yok etmemiştir. ‘Ebu Leheb’in elleri kurusun!’ nidası bugün Kahire meydanında yankılanmamış mıdır? Ya da, ‘Zalimler nasıl bir inkılab ile devrileceklerini yakında bileceklerdir’ müjdesiyle nice kentleri yeniden diriltmemiş midir?

Bu kutlu beldeyi görenler bilir, Medine’ye göre derin bir hüznü vardır. Medine’nin şen hayta hali yoktur Mekke’de. Zalimlerin himayesinde olmak ve Sevgili’leri hep uzaktan sevmek midir kaderi? Ve belki de sırf bu nedenle sadece Allah Resulü(sav) nü bağrına bastığı o on yıl dirençliydi, güçlüydü, cabbardı zalime karşı. Altın sarısı kumları ‘Lebbeyk!’ diye haykıran dillere Cebel-i Nur olabiliyordu.

Bugün, müslümanlar hüzünlüyse, elem içinde geleceksiz kalmışlarsa bu biraz da Mekke’nin ‘Sevgili’yi hüzünlendiren hicretindendir. Fetihle açılan kucak, yaslı bir annenin mahcup kollarından başka bir şey değildi. Ve o kollar bugün Sevgili’nin ümmetini sarıp sarmalamak konusunda ebu leheblerin ebu cehillerin iznine tabi, mahzun ve kederli. Zalimin himayesi, zulmün hakimiyetidir Mekke’yi mahsunlaştıran. Bu yüzyılın müslümanları, ‘Harameyn mihmandarı’ olan zalimleri Rabbül Alemine havale ederken, Mekke topraklarına sinmiş birçok ayeti hatırlamakta ve fakat dile getirmeye güç yetirememektedirler.

Harem-i Şerif’in dokuz kapısı vardır ve her bir kapı başka kapılara açılır. Bu kapılar, bugün müslümanlara bir sekinedir aslında. Herşeye rağmen, Mekke’den yükselecek bir sesin özlemiyle, bu kapıların açıldığı mekanlar bir diriliş sunar kederli yüreklere. Mekke kendi kederini hüznünü böyle anlatır  müslümanlara, böyle bildirir elemini, böyle akıtır gözyaşını…

Bugün Mekke, sessizliğinde bir çığlık taşıyorsa bu biraz da İstanbul oluşundandır. Ötenden beri böyledir, Mekke biraz da İstanbul demektir.

 

İSTANBUL

Asırlarca hilafetin can damarı olmuş, müslümanların gözünü kulağını açık tuttuğu ve gözbebeği gibi koruduğu İstanbul. Bir baba şefkatiyle, bir ana korumacılığıyla Kudüs’e, Bağdat’a, Kahire’ye, Mekke’ye ve daha yüzlerce şehre kol kanat germiş, birinin burnunun ucu kanasa dünyaları dar edecek kadar hiddetlenmiş, vefakar bir ruhtur İstanbul. Onun bu şehirler için ne ifade ettiğini görmek İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren başlayan fetihlerden bu yana uzun bir tarih mevzusudur.

Konstantinopolis iken dahi müslümanların gözünde emsalsiz bir mücevher gibi hayalleri süslemiştir. Bu şehirler onsuz eksik bir gerdanlığın parıldayan taşları gibiydi ki, o kutlu asker, müjdelendi yeryüzüne. Onu İslam’ın kalesi yapacak asker kutlu askerdi elbet, komutanı kutlu…

Üzerine yazılanlar ne edebiyat tarihlerini ne saz söz hanelerini mahzun etti. Hepsinin şerefi İstanbul’dandı, İstanbul kadardı…

İstanbul, ‘denizler mürekkep olsa, nimetleri saymakla bitmeyecek’ Olan’a bir şükür secdesiydi müslümanların.

Bu nedenle Kudüs yandığında, su taşıdı gözyaşlarıyla

Bu nedenle Bağdat harab olduğunda can verdi toprağıyla

Bu nedenle Mekke daraldığında medine oldu ruhlara

Bu nedenle Kahire haykırdığında çığlık oldu meydanlarda…

 

Bu beş şehrin de kapıları vardır tıpkı harem-i şerifin kapıları gibi biribirine açılan. Musul, Hama, Humus, Medine, Kufe, Şam, Halep, Beyrut, Sana, İskenderiye, Cezair Granada…

İslam ümmetinin şehirleri, bir bedenin uzuvları gibidir. Biri yandığında diğerinden çıkar ahı…