LANETLİ TOPRAKLAR 1

LANETLİ TOPRAKLAR 1
4 Nisan 2013 - 1:09

MEZOPOTAMYA’NIN SIRRI -I- SÜMERLER Uzun sakallı, dik omuzlu, boğa bedenli insanların ülkesi olan Sümer, Sibirya’nın soğuk iklimini yüzlerinde yansıtan cesaretli ve kahraman insanlarıyla tarihin derinliklerinden bize gülümserler. Çünkü onların içinden çıkmış bir tanrı-kral, ölümsüzlüğü insanoğluna hediye etmek üzere yolculuğa çıkmış ve bütün bir insanlığın arzusunu kendi serüveninde sembolleştirmiştir. M.Ö. dört...

MEZOPOTAMYA’NIN SIRRI -I-

SÜMERLER

Uzun sakallı, dik omuzlu, boğa bedenli insanların ülkesi olan Sümer, Sibirya’nın soğuk iklimini yüzlerinde yansıtan cesaretli ve kahraman insanlarıyla tarihin derinliklerinden bize gülümserler. Çünkü onların içinden çıkmış bir tanrı-kral, ölümsüzlüğü insanoğluna hediye etmek üzere yolculuğa çıkmış ve bütün bir insanlığın arzusunu kendi serüveninde sembolleştirmiştir.

M.Ö. dört ve üçüncü binde Dicle ve Fırat arasında kalan Mezopotamya düzlüğü üzerindeki değişimler, Batı Asya ve ötesinde oluşan sonraki gelişmeleri anlayabilmek açısında hayati öneme sahiptir.

Bu coğrafyanın şekillenmesinde önemli payı olan Sümerler, Mezopotamya olarak anılan bölgenin güneyine düşen ve Basra Körfezi’nin kuzey batı çıkıntısında yer alan Asya’nın ticaret yollarının kesiştiği yere geldiklerinde, Sibirya’nın sert soğuğunu geride bırakmış, Zağros Dağları’nı aşarak bu verimli ovaya ulaşmışlardı. Savaş gelenekleri kuzey komşuları olan Akadlar sayesinde uzun süre devam etmesine rağmen Sümerler bu coğrafyada daha çok ilim ve ticaret alanında büyük başarılar kazandılar.

Sümerler’in köken olarak Orta Asya’dan ya da Sibirya’dan geldikleri tesbit edilmiştir. Türk oldukları üzerine ısrar eden araştırmacılar az değildir. Rus arkeolojisinin atası sayılan arkeolog Nikolsky şunları söyler: “Sümerlerin ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş, gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır. Bunlar, Mezopotamya’nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar bizi şu düşünceye getirir ki, Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizleri onların arasındaki birçok ortaklığı göstermektedir. Sümerler’in baş Tanrıları olan  Enlil’in yerleştiği yer Mezopotamya’nın güneyindeki düzlükte değil, dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı’nın etekleri onların ana vatanı olmuştur.”der.

Mitolojik yönden bereketli olan, çok miktarda epik şiir üreten Akadlar’ın, Asurlar’ın, Babil ve Sümerler’in bulunduğu, Hititleri ve Yunanları ciddi anlamda etkileyen Mezopotamya uygarlığı, yeryüzünün en zengin kültürüne sahip coğrafyası olarak anılmaktadır. Dicle ve Fırat’ın alüvyonlarını bu topraklara bırakmasını da eklediğimizde, kayırılmış bir bölge ile karşı karşıya olduğumuzu düşünürüz. Hızlı akan Dicle’nin kıyılarında yerleşimin az olması, tuzlanma sorunu v.s. gibi olumsuz etkenlere rağmen bu bölge ekonominin de can damarı olmuştur. Akadlar’ın sonradan yerleşik Sümerler’e komşu gelmesi ve zamanla en büyük düşmanları olan Babil ülkesini kuşatmaları, Sami kökenli Babilliler, Amoritler (M.Ö. iki binler) ve daha sonraları Aramiler (M.Ö. binler) ve son olarak Araplar kültürel dokuyu daha da zenginleştirmiştir.

Mezopotamya; Yunanca’da ‘ara’ anlamına gelen ‘mesos’ ile ‘ırmak’ anlamına gelen  ‘potamos’ sözcüğünden Dicle ve Fırat’a atıfla bölge anılır olmuştur. İki büyük ırmak arasında kalan bir kara-adayı andırdığı için Mesopotamya’ya Arapça da ‘ada’ anlamına gelen ‘el-Cezire’ denmiştir.

Basra’nın baş kısmının değişen konumu ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda, değişime uğrayan yerlerdeki kazılar önemli bulguların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hatta sonuçlardan birisi Dicle ve Fırat olarak anılan nehirlerin bir zamanlar Bağdat yakınlarında yer alan tek bir nehir olma olasılığını içermektedir. Bu veri, nehir yataklarının kökeni konusunda arkeolojiye önemli kaynak sağladığı gibi, buralara yakın yerleşim yerlerinin toprak altı zenginliğini de gözler önüne serer.

ASURBANİPAL’İN BIRAKTIKLARI

Efsanelerin yerine artık tarihin geçtiği yanılgısı kütüphanelerin varlığı ile yerle bir edilmiştir. Buralarda bulunan çağlar öncesine ait tabletler, kitaplar, yazıtlar bize tarihin efsanelerin muhkem kaleleri olduğunu gerçeğini anlatır. Geçmişle ilgili ciddi kaynaklar sağlayan kütüphanelerin en önemlilerinden birisi de Kral Asur-Banipal’in (669-631) kurduğu kütüphanedir. M.Ö. 3000’den itibaren genel ve özel kategorilere sahip kaynakların bulunduğu bu kütüphane kalıntılarında yapılan kazılarda 2000’den fazla tablet ortaya çıkarılmıştır.

Sümerler’e ait birçok efsane de Asurbanipal kütüphanesinde bulunmuştur. Efsanelerin kayıtlı olduğu tabletler M.Ö. 7.asra tarihlendirilmiş nüshalardır. Bu kaynaklar Asur-Kildani bilimini, kültürünü yaşam biçimlerinin bütün versiyonlarını ortaya koyan büyük bir hazinedir.

Son Asur krallarından birisi olan, Sargonlular sülalesinden gelen Asarhaddon’un oğlu Asur-Banipal, kütüphanesini Ninova’da (bugünkü Musul) kurmuştu. Aslında kütüphane büyük sarayın bir parçası idi. Araştırmacılar, Asur-Banipal’in sanatı edebiyatı seven, meraklı yapısıyla kişisel bir kütüphane oluşturduğunu belirtiyorlar. Arkeolojik bulgular sonucunda, iki salon tavana kadar binlerce düz ve kare biçimindeki tablet ya da tuğla ile kaplı olarak bulundu. Bulunan bir tablette şunlar yazılıdır: ‘…Akıl tanrısı Nabu’ya saygımdan bu tabletleri topladım, onları yazdırdım ve imzamı attım, sarayımda onları düzenledim. Saray. Asur-Banipal.’

Meşhur Krallar Yolu’nun son durağı olan Ninova (Nineva, Ninua, Nainuwa) uzun süre Asur Devleti’ne başkentlik yapmıştı. İslam kaynaklarında, Ashab-ı Kehf’in uyuduğu mağaranın civarda olduğu sanılan Ninova şehri, aynı zamanda Hz. Yunus’un memleketi olarak da bilinir. İslam kaynaklarına göre Hz. Yunus, Ninovalılar’ı tek olan Tanrı’ya tapmaya çağırır fakat putperest Ninovalılar onu dinlemezler. Yunus (a.s.) bu duruma üzülerek ülkesini terk eder. Fakat Ninovalılar’ın pişmanlığı ve tövbesi sonunda, şehrine geri döner. İbn-i Hişam ve Taberi’de geçen bir hadise göre de Hz. Peygamber (a.s.) Taif deneyimini yaşadığında karşılaştığı köle Addas’ın Ninovalı olduğunu öğrenince ‘Yunus b. Metta’nın memleketinden!’ diyerek Hz. Yunus’u anmış, Addas bu bilgi karşısında Müslüman olmuştur.

İşte bu meşhur şehirde bulunan kütüphanedeki tabletlerde; yazı ve dil, tarih, adli belgeler, köle satışları ile ilgili evraklar, emlak satışı, bilimler, sihir, inanç ve efsanelerden müteşekkil yüzlerce koleksiyon bulunmuştur.

TABLETLERDEKİ EFSANELER

Bu tabletlerdeki efsanelerin geç dönem örneklerini Homeros destanlarında, ortaçağ şövalye hikayelerinde ve Arap masallarında görmekteyiz. Yaradılış efsanesinin geçtiği sanılan yedi tabletin kırık bazı yerleri efsaneler arasındaki bağı koparsa da, bu tabletlerden Asurca yazılmış Sümer yaradılış mitleri ve efsaneleri ortaya çıkmaktadır. Yine aynı tabletlerde kötülüğün yedi ruhunun yaptıkları, Zu tanrısının hikayesi, İştar’ın Ölüler Diyarı’na gidişi gibi efsaneler bulunmaktadır.

M.Ö 2000’lerde komşularınca varlığına son verilen Sümerler’in önemli edebi başarılarından birisi de, bütün benzerlerinde olduğu üzere Gılgamış Destanı’dır. Tarihin bu en eski edebiyat eserinin yakın çağdaki izlerine ilk kez Asur-Banipal kütüphane öreninden 1875’te çıkartılan levhalarda rastlanılmıştır. Önce Asurca tercümesi ile karşılaşılan eser, ortaya çıkartıldıktan sonra Fransızca’ya çevrilmiştir. İngilizler’in 1830’lardaki kazı ve derleme etkinliklerinin semeresi, eserin bir yüzyıl sonra Campbell Thompson tarafından İngilizce’ye tercümesi ile alınmıştır.

ÖLÜMSÜZLÜĞÜ ARAYAN ADAM: GILGAMIŞ

Bir Sümer mitolojisi örneği olan Gılgamış Destanı’nın ilkine M.Ö. 2000’de, ikincisine Hammurabi dönemine denk gelen M.Ö. 1800’de üçüncüsüne de M.Ö. 1250 dolaylarında rastlanır.

Hikaye, Uruk Kralı Gılgamış’ın, devlere ve ölümlülüğe karşı verdiği mücadeleyi anlatır. Gılgamış Destanı, ölüm ve varoluş arasında kalan aciz insanın; aşk ,ihtiras, fedakarlık, sadakat, dostluk, ihanet, kaçış ve yiğitlik gibi konular karşısındaki tavrını çarpıcı bir şekilde işler. Her destan söyleyicisi gibi Gılgamış’ı da önemli destan okuyucuları topluluklara okuyordu. Gılgamış’ın en son şairinin Sin-Lekke-Unnini adında bir şair olduğu kaydedilmektedir.

Sümer’in meşhur insanı Gılgamış etrafında gelişen efsane hakkındaki en önemli yazıt, M.Ö. 7. yüzyıla ait tabletlerdir. Bu tabletlerde her biri üç yüz mısralı olan on iki bölüm vardır. Gılgamış’ın Uruk kralı olarak M.Ö. 3000’de hüküm sürdüğü ve efsanevi bir yanının olmadığı fakat cesaret ve kahramanlığı ile destanlaştığı düşünülmektedir.

Uruk hem teknolojik hem de sosyal alanlarda, Mezopotamya tarihinde en yenilikçi bölge olarak bilinir. Metalürji alanında ilk kez bronz ve benzeri alaşımlar, gelişmiş döküm süreçleri bu bölgede saptanmıştır. Çömlekçilikte çarkın kullanıldığı, kil tabletler üzerine resim-yazının yapılmaya başlandığı yer de burasıdır. Belge hazırlama ve ilgili kişinin tesbiti için kullanılan silindir mührün kullanılması da ilk olarak bu bölgede gerçekleşmiştir. İşte Gılgamış bu şehrin kralı idi.

Gılgamış Destanı’nın Asur tercümelerinden Fransızca’ya çevrilmiş hali, destanın temel hatlarını verir. Şehvet düşkünü Gılgamış, şehrin kadın ve kızlarını rahat bırakmaz Gücüne ve itibarına olan güveni, onu böyle davranmaya iter. Halk bu zulümden kurtulmak için tanrılara dualar ve isteklerde bulunur. Tanrılardan Gılgamış’ın bir çiftini yaratmasını isteyen halk, kısa süre sonra onun bir çifti ile karşılaşır: Enkidu. Tanrıların söyleyişine göre Enkidu, Gılgamış’ın ikiz kardeşidir. Ormanda vahşi hayvanlarla büyüyen Enkidu hayvanları insanlardan korumakla gününü geçirmektedir. Halk, zamanla ormanda avlanamamaya başlayınca durumdan rahatsızlık duyar. Bir çare bulması için Kral Gılgamış’a giderler. Gılgamış, Yunan mitlerinde olduğu gibi onun cezasını bir kadınla vermek ister.  Şehrin kutsal fahişesini, Enkidu’yu baştan çıkartması için ormana gönderir. Uzun uğraşlar sonunda Enkidu kadının cazibesine kapılır. O andan itibaren hayvanlar ondan kaçmaya başlar. Onu ormanda kalmaması gerektiğine ikna eden kadın Enkidu’yu alarak Uruk kentine gelir.

Enkidu ve Gılgamış av meselesi yüzünden önce kavga ederler. fakat sonra güçlü birer dost olurlar. Bir gece Enkidu sırlarla dolu bir rüya görür. Tanrı Şamaş’a bunun anlamını sorduklarında kendilerine, Sedr Dağları’ndaki devi öldürmeleri gerektiği söylenir. Birlikte yola çıkarlar. Uzun, tehlikelerle dolu ve yorucu bir yolculuğun ardından Humbaba adlı dev ile karşılaşırlar. Dev kendini buraların hakimi görmekte ve yolun devamına izin vermemektedir. Onun sert, yenilmez ve korkutucu tavırlarına, tabiat ve zekaları ile karşılık verirler ve devi   yenerler.

Kente döndüklerinde Gılgamış’ı başka bir sürpriz beklemektedir. İştar (aşk tanrıçası) onların bu kahramanlığını önceden haber almış ve Gılgamış’ı bekliyordur. Onu huzuruna çağırır, kahramanlığından çok etkilendiğini anlatır ve meramını dile getirir. İştar bu güçlü kahramana aşık olmuş ve aşkına karşılık beklemektedir. Gılgamış da  İştar’ın aşk defterinin kurbanlarını gayet iyi bildiğinden onu kırıcı bir dille reddeder.  İştar, istediği her şeyi elde eden fakat çarçabuk bıkıp bir kenara iten kaprisli yapısıyla Gılgamış’a kinlenir. Onu babasına şikayet eder. Kızının huyunu bilen baba harekete geçmez. Bunun üzerine İştar Gılgamış’a öç almak üzere bir boğa gönderir. Enkidu, gönderilen gök boğasını zorlu bir boğuşmanın ardından öldürür. Boğasının Gılgamış’ın arkadaşı tarafından öldürüldüğünü haber alan İştar, kutsal fahişelerin arasında ağlamaya başlar. Ellerini Fırat’da yıkayan Enkidu, İştar’ı bir daha böyle bir şeye kalkışmaması için tehdit eder ve Uruk kentine geri döner.

İştar’ın hıncı büyüyedursun, boğa ile girilen mücadelede yaralanan Enkidu, oniki gün hasta yatar. Birçok tedavi uygulanır fakat sonuç vermez ve Enkidu onüçüncü gün ölür.

Bu beklenmedik son karşısında çılgına dönen Gılgamış, dostunun öldüğüne bir türlü inanamaz. Uruk’tan kaçarak çıkar. Günlerce yol gider. Ölümü sorgulamaya başlar. Ölümsüzlüğün olmaması insanoğlu için büyük bir şansızlıktır. Ölünce yok olmak, bir daha hiçbir şey hissetmemek onu çileden çıkarır. Yolda aldığı karar, onun daha sonraki hayatını da şekillendirecektir. Ölüm korkusuna karşı ölümsüzlüğü aramak ister. Atalarından duyduğu ‘ölümsüzlüğü tanrılardan hediye alan adam’ı bulmak için yönünü değiştirir. Böylece belki de Enkidu’nun acısı biraz olsun hafifleyecektir. Bu ümitle yola koyulur.

Onun için tek umut, kendisine ölümsüzlük verilmiş olan Utnapiştim adlı adamı bulmaktır.  Onu bulmanın yolu Tanrıça Siduri Sabitu’nun ülkesine gitmektir. Yorucu bir yolculuğun ardından Maşu Dağı’na varır. Dağın kapısı başları göğe, göğüsleri cehennem kapıların açılan akrep adamlar tarafından korunmaktadır. Akrep adamlar Gılgamış’da tanrılık alametleri görüp geçişine izin verirler. Böylece, Tanrıca Siduri Sabitu’nun ülkesine giriş yapar.

Tanrıların kutsal ağacı şimdi karşısında duruyordu. Tanrıça Gılgamış’ın meramını öğrenince ona dünya nimetleriyle yetinmesini söyler. Çünkü ölümsüzlük bulunabilecek bir şey değildir. Gılgamış ısrar edince, ona Utnapiştim’in sandalcısını bulması için yardım eder. Urşanabi adlı sandalcı ile bir buçuk ay yolculuk yaparlar.

Sonunda Utnapiştim’in bulunduğu Ölüm Suları adlı beldeye gelirler. Utnapiştim ile karşılaşan Gılgamış meramını anlatır. Siduri’nin sözlerini tekrarlayan Utnapiştim, bu arayışın lüzumsuz olduğunu söylese de karısının ısrarı ile okyanusun dibindeki ölümsüzlük otunu haber verir. Gılgamış büyük zorluklarla ölümsüzlük otuna ulaşır fakat dönüş yolunda bir nehre yıkanmak için girdiğinde bir yılan, otu kaptığı gibi yutar. Gılgamış’ın gözleri önünde derisini orada bırakarak gençleşip kaçar. Ölüm korkusuyla ölümsüzlüğü bulmayı hedefleyerek uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkan Gılgamış, bitkin ve çaresiz bir şekilde Uruk şehrine geri döner. Endiku’nun ruhunu çağırıp kendisine nasihat etmesini ister. Fakat Endiku ancak, Nergal ülkesinde hapis olan ruhların acıklı ve kaçınılmaz akibetlerini anlatabilir.

EFSANENİN İZLERİ

Efsanelerin diğer kültürlerde karşılıklarının olması kaçınılmazdır. Emel Esin, M.Ö 1000. yıl içinde Chou’ların  (Çin’de hüküm süren ve ilk proto-Türk Tibetliler oldukları sanılan bir iç Asya boyu) geyik kurban etme merasimlerinde kullanılan Ku-tû adlı efsanevi tek boynuzlu hayvanın, hükümdar köşkünün ve atalar tapınağının bulunduğu bir ‘kutlu dağ’ da yaşadığına inanıldığını belirtir. Ku-tû, o dağda biten ölümsüzlük otunu (sıgun otı) yiyerek ölümsüz olmuştur.

Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışındaki efsaneden haberdar oluşu onun Sümerli oluşundan ileri geliyor olabilir. Çünkü Sümerler geldikleri yerlerin sözlü kültürünü de beraberlerinde getirmişlerdi. Muhtemeldirki, Gılgamış, Ku-Tû anlatılarından haberdardı.

Ölümsüzlük otunu bulma serüvenine dair en çok rivayet İskender’e aittir. İskender’in ölümsüzlük otunu bulmak için çıktığı seferler hem İran edebiyatında hem de efsanelerde geniş yer bulmuştur. Miladi 300 yılında yazıya geçirilen bir bilgiye göre İskender ölümsüzlük otunu bulmak için ordusuyla sefere çıkar. Bir yerden sonra yola aşçısı Andreas ‘la (İdris) devam etmek ister. Uzun mesafeler katederler. Nihayet bir çeşmeye gelirler. Yemek üzere aşçının çıkardığı tuzlu balık suya değer değmez canlanır. Ve suya atlayarak gözden kaybolur. Aşçı balığı yakalamak için suya eğilir ve kendisi de bundan içmiş olur. Macerayı İskender’e anlattığında İskender bunun aradıkları su olduğunu anlar. Fakat orayı çoktan geçmişlerdir. Geri dönseler de bir daha o yeri bulamazlar. Öfkelenen İskender aşçıyı denize atar. Aşçı Andreas bir denizci olur ve ebedi hayata kavuşur. İskender’in yanındaki Andreas’ın Hızır olduğu varsayılır.

Bu rivayet İslami kaynaklardaki rivayetlere en yakın olanıdır. Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi 60-82. ayetler arasında geçen ve Musa’nın ‘…katımızdan üstün bir bağışta bulunarak özel bir bilgiyle donatımız kullarımızdan biri’ ile yaptığı yolculuğu anlatan kıssa, benzer özellikleri ile ‘ölümsüzlük suyu/otu’ efsanesini beslemektedir. Kur’an-ı Kerim’in içinde barındırdığı sembolik dile vurgu yapan alimler, bu ayetler hakkında da aynı bakış açısını devam ettirirler. Onlara göre, insan akıl ve tasavvurunun ötesine taşan hususlarda Kur’an mecaz ve temsillerle tasavvuru kolaylaştırır. Ubeyy b. Ka’b’dan nakledilen rivayet, surenin bu bölümü hakkında ciddi bir rivayet külliyatının oluşmasına neden olmuştur. Hızır- İlyas kültü de bu nakillerin sonucudur.

GILGAMIŞ BİZE NEYİ ANLATIR?

Gılgamış, her iyinin kötüyü, her kötünün iyiyi içinde barındırdığı güzel bir prototip olarak tarihten bize gülümser. Enkidu’nun onun ikiz kardeşi olması, Gılgamış’ın kendi içindeki ikiziyle karşılaşması demektir. Cesareti, yiğitliği ile Humbaba gibi bir devi devirebilmesi için içindeki enkidunun ortaya çıkması gerekmektedir. Şehirde kalıp zevk sefa sürmesinin boşluğundan doğmuş bir gerekliliktir Enkidu. Aslında bu anlamsızlık Gılgamış’ın peşini hiç bırakmaz. Enkidu öldüğünde de aynı ruh halinin içine düşecek, bu defa ölümü öldürmek üzere yola koyulacaktır. Zorlu yolculuklar onu güçlendirmiştir fakat tam buldum derken bir anda küçücük bir balığın her şeyi altüst etmesi karşısında yeniden başından beri peşini bırakmayan anlamsızlık denizine düşecektir.

Büyük hedeflerin katilleri bazen çok küçük şeylerdir ya da anlık dikkatsizliklerdir. Gılgamış, Humbaba’yı altetmiş fakat küçücük bir balığın hayat iksirini yok etmesini engelleyememiştir. Bunu bizzat yaşayarak öğrenmiş biri olarak; anlam yüklediği şeylerin aslında bir görüntüden ibaret olduğunu ve varlıkları ile yoklukları arasında ince bir çizgi olduğunu görmüştür. Sanki anlam, aşırı yükleme ile kendisini imha etmiştir.

Asur-Banipal kütüphanesi tabletleri toplumsal olarak bugünü okumada katkı sağlayabilir mi?  Bağdat ve Londra’daki ilim adamlarınca üzerinde çalışılan bu tabletler, günümüzde Ortadoğu’nun bugünkü durumunu tahlil etmede ve anlamada mitolojiden tarihe bir köprü kurabilir mi? Sümerler’den, Babil’e, Asur’a Ninova’ya uzanan bir tarih-mitoloji okumasının, günümüzde ‘lanetli topraklar’ın kaderini anlamaya çalışırken bize yardımcı olacağına inanıyoruz. Bu çerçevede Babil sürgünü, Nabukadnezzar’ın kılıcı, Ninova kuşatması ve hatta anti semitizm gibi konularına değinerek, tarihin derinliklerinde kalmış fakat insanlığın kopmaz halkaları olan ve günümüze ışık tutan anlatıları ele almaya devam edeceğiz. Parçalar tamamlandıkça, toplumsal bir okumayı gerçekleştirebiliriz kanaatindeyim.

(Edebistan-2013 mart)