ÖMER LEKESİZ’LE ‘SANAT BİZİM NEYİMİZE’ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

ÖMER LEKESİZ’LE ‘SANAT BİZİM NEYİMİZE’ ÜZERİNE SÖYLEŞİ
9 Temmuz 2013 - 11:23

Sanat kelimesine batıda ve doğuda kullanım farkından başlayan bir itirazınız var. Bu itirazınızın nedeni nedir? Batılı anlamda sanatsal / kültürel bir tehdit ya da tehlike midir? Bugün itibariyle sanatın teknolojiyle kurduğu ikircikli ilişkiden değil Latince, Arapça gibi muteber dillerdeki sanat kelimelerinin etimolojisinden hareketle söyleyecek olursak onun öz’ü itibariyle değişmediğini görürüz....

Sanat kelimesine batıda ve doğuda kullanım farkından başlayan bir itirazınız var. Bu itirazınızın nedeni nedir? Batılı anlamda sanatsal / kültürel bir tehdit ya da tehlike midir?

Bugün itibariyle sanatın teknolojiyle kurduğu ikircikli ilişkiden değil Latince, Arapça gibi muteber dillerdeki sanat kelimelerinin etimolojisinden hareketle söyleyecek olursak onun öz’ü itibariyle değişmediğini görürüz. Bu manada sanat insanlığın ortak hakikatidir; öz’ü itibariyle değil hareketi itibariyle değişir. Heidegger, sanatı “bir açığa çıkarma pratiği” olarak kavramsallaştırır. “Neyi açığa çıkarmak?” diye sordukta biz Tevhid’i işaret ederiz, Batılı ise özne’liği işaret eder. İlkinin yönü dünyadan (seküler olandan) sema’ya doğrudur, ikincisinin yönü ise sekülerizme doğru. Bunları “kültür emperyalizmi”yle birleştirdiğimizde bir karşı kutupluluğun oluşması normaldir.

Yeni bir sanat anlayışı yapacaklarımıza göre değil yapamayacaklarımıza göre belirlenecektir diyorsunuz. Bu konuda bir çaba var mı peki?

Yapabileceklerimizde geniş bir kabiliyete sahibiz. Örneğin, birilerini öldürebiliriz, ahlaksızlığın dibini bulabiliriz, vs. Bunun karşısında ise Şeriat vardır. İbn Teymiyye Şeriat’ı kısaca “Allah’ın hadlerinin uygulanması” olarak tanımlar. Bu da bize neyi yapmadığımız takdirde İslami vasat’ta dolayısıyla insani vasatta bulunacağımızı bildirir. Bu yöndeki bir çaba İslami zihniyeti kuşanma çabasına eşittir. Bu zihniyeti kuşanma açısından hangi seviyedeyseniz, o çaba açısından da aynı seviyedesiniz demektir.

olEdebiyat ya da sahne sanatları kulvarında böyle bir arayış var mı?

Sanat toplumsal ve siyasal planda projelendirilerek uygulamaya konulan işler cümlesinden bir iş değildir. Sanat da, onu içinde şekillendireceğimiz zihniyet de son tahlilde orta yerde olan ancak iktisabı önce nasiple, devamında ise samimi taleple mümkün bir idraktir. “Sahne sanatları” terimi benim için bir şey ifade etmediğinden üzerinde henüz yoğunlaşmadım. Biz de  Zıll-ı hayal vardır ki, o dünyadır. Çünkü, dünya hayatı ahiret hayatına göre bir hayalden/rüyadan ibarettir. Zıll-ı hayal, Batılı anlamda sahne sanatına tekabül etmez.

Sanatı belli dallarla sınırlamak sanatın özgürleştirici yanıyla çelişmez mi? ‘Hatla, minyatürle, şiirle, hikayeyle, öyküyle yetineceğiz’ diyelim şeklinde bir çağrıda bulunuyorsunuz. Bu durum Allah’ın es-sani sıfatını sınırlamak olmaz mı?

Ne tür bir özgürlükten bahsediyoruz? İslami kültüre göre özgürlük kendi bakış ufkunun tahakkümünden bile kurtularak hiçbir tahakkümü kabul etmeyen, zamanı, mekanı ve hali aşan bir yönelmeyi ifade eder. Bu, İbn Arabi’nin “Algı mahallini mümkünler hakkında düşünmekten boşaltmak” dediği şey, yani “perspektifsizlik”tir. Özgürlükten kasıt müstehcenlik ve pornografi yapabilme serbestisi ise bunlar insanı normalliğinden aşağı çekme durumudur, yani bir koşullanmışlığı özgürlüğe nispet etme yanılsamasıdır. Öte yandan es-Sâni’ el-Musavvir’dir. el-Musavvir size tasvir yapma hakkı vermiştir ama heykel/put/suret yapma hakkı vermemiştir. O’nun bir adı da el-Muzill olduğundan O’nun isimlerini kullanırken dikkatli olmamız gerekir. Ne der İbn Arabi: “Bir söz hakkındaki yorumlar, hallerin karinesiyle güçlenir.”

Tiyatroyu gerekli görmüyorsunuz. Ancak Türk toplumunda tiyatro öteden beri gelenekli tiyatro bazen orta oyunu, bazen meddah gibi türlerde varolmuş. Üstelik kavga eden iki insan gördüğünde bile durup izleyen bir milletiz. Toplumsal olarak ‘seyir kültürü’ne bu kadar sahipken ‘tiyatro’yu reddetmek yerine yeni bir dil oluşturulamaz mı?

Tiyatro (theatron) kelimesi Theos’a (Tanrı’ya), theoros’a (seyreden’e), theoriya’ya (nazariyat’a) bitişiktir. Bu kelimelerin hiçbirisi benim kültürüme ait kelimeler değil. Diğer bir söyleyişle benim kültürel kodlarım o tiyatroda yatmıyor. Hadi bunu geçip mevcut duruma bakalım: Tiyatro yapılabilmesi için tiyatrocular “beslemek” zorundasınız. Aksi halde toplumumuzca muteber olmadıkları için açlıktan ölürler. Yok hükmünde olan için bir dil oluşturmak zorunda mıyız? Ben değilim, siz de kendi kararınızı verin.

sbnkapakMuhafazakarların ‘sanat’ alanında ‘yokluğu’na dair eleştiriler yapılıp artık bu alanda da varolmak gerektiği söylendiğinde siz devletin sanatı belirleyici olmaması gerektiğini söyleyerek karşı çıkmıştınız. Peki muhafazakarların sanatla bağ kurmaları için nasıl bir itici güce ihtiyacı var? Bu bilinç nasıl oluşturulmalı?

Sanata ideolojik bir kılıf giydirmenin her türlüsü kötüdür. Kemalizm kendi sanatını üretmeye çalıştı da ne oldu? Bir sürü taklitçi, sanatla uğraşmayı aydın olmak zanneden onlarca cahil yetişti. Şimdi siz “muhafazakar sanat yapılacaak, yap!” derseniz, tersinden bir Kemalizm yapmış olursunuz. Müminlerin sanatla bağ kurması konusuna gelince: İslam sanatı bir bakış terbiyesidir (tanım Özlem Hemiş’e aittir). Ku’an’la, Osmanlı Türkçesi’yle (yani kültür diliyle) bütünleşmeden bunu yapamazsınız. İSMEK’ler söz konusu terbiyeyi sonucundan yani uygulamasından başlattılar; buna da şükür; devamı gelir inşallah.

Tiyatro, sinema ve müzik gibi alanlarda belli bir dünya görüşünün, dayatmacı bir biçimde ve sanatı araçsallaştırarak ve üstelik belirleyici olarak kendi ideolojisine taraftar toplamasına karşılık toplumun geniş kesimlerinde sanat ve estetik duygusunu, aşkın olan sanat algısını oluşturmak için neler yapılmalı?

Bu işlerin pratiğini değil özünü anlamaya çalışan biriyim; iyi eleştirmen filan olayım diye de değil; eleştirmenliğin canı cehenneme! Yitirilmiş bir sanatsal idraki “kendim için” yeniden kuşanmaya çalışıyorum. Bu soruyu ilgili konularla pratik düzeyde uğraşanlara sormanızı istirham etsem…

(STAR GAZETE, 09.07.2013)