ÖMER SEYFETTİN’Lİ BİR YAZI

ÖMER SEYFETTİN’Lİ BİR YAZI
12 Ocak 2018 - 8:39

Kahramanlar ölü doğar. Zirvedeyken can vermeyi başaramayan ölümsüz olamaz, hiçbir dağa verilmez adı. Bir asker çocuğunun elleri kalemden önce kavrar silahı. Silahla değil kalemle yazılan kahramanlık ebedidir. Mekânlar zamana yenilir, insanlar ölür, yazılanlar şekillenerek büyür bu yüzden insan hayatı sonsuzdur. Yeni ve sancılı bir doğumdur ölüm. Savaş meydanlarında düşmeyen yerlerin...

Kahramanlar ölü doğar. Zirvedeyken can vermeyi başaramayan ölümsüz olamaz, hiçbir dağa verilmez adı. Bir asker çocuğunun elleri kalemden önce kavrar silahı. Silahla değil kalemle yazılan kahramanlık ebedidir. Mekânlar zamana yenilir, insanlar ölür, yazılanlar şekillenerek büyür bu yüzden insan hayatı sonsuzdur. Yeni ve sancılı bir doğumdur ölüm. Savaş meydanlarında düşmeyen yerlerin kırmızı olduğunu bilemez. Kırmızının aslında ne renk olduğunu ancak o zaman tahayyül eder çünkü o günden sonra başka hiçbir rengin önemi olmayacak.

Bugün de her şey sıradan kan akacak. Gökyüzü hiç bu kadar berrak olmamıştı, bulutlar yere indiğinde çoğalabilirdi yankılar. Kayıplarımız normal karşılanıyorsa, artık savaş meydanında kazanamayız. Can verilir, uğruna savaşarak. Eğer savaş meydanları kumar masası olsaydı, kimsenin canından başka ortaya koyacak bir şeyi olmazdı. Ana, bacı, kardeş, vatan bu değerler için; sadece can.

Soğuk bir mart günüydü. Henüz genç bir yüzbaşı olan Ömer Şevki Bey, sürülerle mandıraların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ahşap köprüler, sonsuz tarlalar, alçak çitlerle çevrili büyük bahçe ortasındaki bembeyaz evin koridorunda sabırsız bekleyiş içindeydi. Asker eşi olmanın zorluğunu bilen Fatma Hanım küçük yaşta kaybettiği çocuklarından sonra eteklerine dolanacak bir kız çocuğu hayalini kuruyordu belki de. Hayallerle istekler aynı doğrultuda olmayınca çakışır. Bir kahraman yetiştirmek istiyordu Şevki Bey bu yüzden oğluna kendi adını verdi. Ömer bir kahraman, büyük bir paşa olacaktı. Çocukluk hayallerinin aksine savaşı silahla, kahramanlığı kalemiyle yaptı.

Balyoz gibi zihne düşen cümleleriyle asırlar sürecek bir serzenişle duyurdu cümlelerini okurlarına. O bir askerdi fakat kendi gözlemleriyle bütünleşen hikâyelerinde (Falaka hikâyesi hariç) yaşadıklarını yansıtan hiçbir şey yoktu ona göre bütün tepeler mor bütün kelimeler yalın olmalıydı. Milliyetçilik şuurunu vermeye çalışırken, Türk insanının zaaflarını, korkularını, kahramanlıklarını, özlemlerini, tamamen yalın bir dil, müthiş bir inandırıcılıkla okuyucuya sunmuştur. Bir asker olmasına rağmen kendini bir kahraman olarak yansıtan hiçbir şey yazmamıştır.

Halkın, ordunun şerefini kendi nefsime özgü bir başarı gibi göstermek hırsızlıktır” onun fikrince bir kahraman öldükten, ebedi hayata karıştıktan sonra konuşulmalı. Sağken yapılan alkış ve ödül kahramanlığın, fedakârlığın gerçekliğini bozar. Erdem şuursuz, menfaatsiz iken şuurlu bir hale geçer. Sahibini küçük düşürür.*

Bazı adamlar vardır. Yaşamları öldükten yirmi yıl sonra unutulmak için değildir. Ölüme karşı kalemleri silahtır. Işık gibi yol almayan fakat karanlıkla örtülmeyecek kadar aydınlık sözlere sahiptirler. Aradan bir asır geçtiği halde her cümlesi şu an için söylenmiş gibidir:

Sanat diye biçimsiz hendesi çizgilerden kâbuslar, edebiyat diye; Arapça, acemce anlamsız ve soyut karışımlar yapılıyor, milliyet inkâr ediliyor, mazi karikatürleştiriliyor, istikbal bir duman halinde kayboluyor. Kendi adını bilmeyen, kendi dilini yazmayan, düşmanlarını kardeşi tanıyan bir millet yaşayabilir mi? Buna olanak var mı? Yarın; bu kendi adını bilmeyen, kendi dilini yazmayan, düşmanını kardeş sanan bu zavallı millet, Rusların, Fransızların, İngilizlerin elinde Hindistan halkı gibi esir olacak, onlara hayvan gibi hizmet edecek, medeniyetten, yani insanlıktan, ahlaktan yoksun kalacak. Uyanınız! Hayvanlar gibi amaçsız, bilinçsiz, medeniyetsiz yaşamayınız. Bir millet olunuz…**

Dilini, milliyetini unutan bir millet parçalanmaya yok olmaya mahkûmdur bilinciyle arınmış bir dilin hayalini kurarak bıraktı silahını. Genç bir öğretmendi artık o, “Yeni lisan” Makalesiyle milli edebiyat akımını başlattı. Çünkü milletin uyanışını sağlamak parçalanmasına engel olacak en büyük etkenin kendi diline sahip çıkmak olduğunun bilincindeydi. Ulus olmanın ilk kuralı aynı dili konuşmaktı. Aynı dili konuşan bir millet aynı duyguları hissedebilirdi. “Cri” diyerek Türk milletinden kimseyi teselli edemezsin “Ağlama” demen gerekir. Gözyaşları bir dile sahip değildir, kahkahalar, çığlıklar da öyle. Senin acınla bir başkası eğlenirken bir başkasının neşesi sana saçma gelebilir. Bu yüzden bir dile sahip olmalı insan, vatansız bir devlet olamamak gibi bir şey bu.

Onun fikrince insanlarda manevi erdemlerin azameti zihnin hacmiyle orantılıydı. Eski insanların sosyal çevreleri sınırlıydı. Aile, kabile, aşiret, sonunda kavim. Zihinlerinin hacmi de, sosyal çevrelerin sahası kadardı, yani dardı. Bu dar zihinlerde, ufku genişlemiş beyinlerde, zorunlu olarak, erdemler de dardı. Hatta din, tanrı, yüce fikir bile çok sınırlıydı. Medeniyetler beyinlerin ufuklarını büyütmüştü. Birey mensup olduğu cemiyetin, hatta bütün insaniyetin şuuruyla hissetmeye, düşünmeye başlamıştı. Artık erdem de zihinlerin hacmine uymuş, derecelerde büyümüştü. Geçmişin yüceliği, geçmişin fazileti şimdinin azameti karşısında çocuk oyuncağı gibi kalır. Geçmişteki fidan bugün koca çınardır. Dur; mesela en çok sesi olan erdem… Aşk değil mi? Geçmişte bir ferde, bir aileye, sonunda bir kabileye karşı duyulur. Şimdi bu aşk o kadar büyümüş, içinde birey, aile, akraba denize düşen yağmur damlaları gibi kayboluvermiştir. Bugünkü millet, vatan, insaniyet sohbetlerini düşün. Bugün ülkü uğrunda ne feda olunmaz? Sevgili mi? Aile mi? Ocak mı? Hayat mı? Ne? Ne? Geçmişteki birey, yüzyılların içinde hisçe büyümüş, hayvanlıktan çok uzaklaşmış, değişmiş. Şimdi onun ruhu, onun vicdanı büyük bir kâinatı kaplayan başlı başına bir dünya…***

Balkanlardaki Rumeli toprakları bir asırdır Türk-İslam kimliği hâkimiyetindeydi. Osmanlı Karadağ arasında başlayan savaş Sırp yunan ve Bulgarların katılımıyla genişliyordu. Eli silah tutan herkes askere çağırılıyordu. Ömer kalemiyle silahın soğuk demiri arasında seçimini çoktan yapmıştı fakat bu sefer başkaydı. Kadınların bile savaş çağrısına kulak verdiği bir zamanda geride kalamazdı. Birçok öğretmen gibi oda kendini savaş mevzilerinde buldu.         Manasını anlamadığı bu dilin ahretle ilgili ahengi, onun sakin kanını sular altında saklı derin bir girdap gibi kaynattı.****  Osmanlı devleti Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı bir yıldır süren bir savaş veriyordu. Bu durumu fırsat gören ve milliyetçilik şuuruyla 14. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar dinlerini ve dillerini koruyan balkan milletleri(Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ), Osmanlıya karşı birleşerek savaş açtı. Şuan Yunanistan’a bağlı olan, asırlık çınar ağaçları ve Osmanlı mimarisiyle bezeli Yanya şehrinde esir düştü Ömer Seyfettin. Yanyalı Ali Paşanın başı kendi evinin bahçesinde kesilerek bir kutu içinde Osmanlı devletine gönderildi. Osmanlı ordusu Trablusgarp’tan geri çekilip balkanlardaki savaşa ağırlık vermesi hiçbir şeyi değiştirmedi. Edirne ve Kırıkkale’ye kadar bütün balkan topraklarını kaybetti. Arnavutluk savaşmadan bağımsızlığını ilan ederken, diğer balkan devletleri bu sefer Romanya’nın da katılımıyla ilk savaşta çok fazla toprak sahibi olan Bulgaristan’a karşı savaş açtı. Osmanlı devleti ikinci savaşta Edirne ve Kırıkkale’yi geri aldı. Esareti boyunca okumaktan ve yazmaktan vazgeçmedi Ömer Seyfettin. Kim bilir belki de Yanyalı Ali Paşaya ithafen yazılmıştı başını vermeyen şehit hikâyesi.

Onu kendi hislerime anlatacak olsam abisini kaybetmiş bir kardeş üzüntüsüne bürünürdüm. Onun deyimiyle bu acı mateme benziyordu fakat acılar zaferleri getiren en büyük etkendir. Gerçekliğini sorgulayamadığım hikâyeleriyle büyüdüğüm bir adam. Bunlar hikâye olamazdı. Muayene hikâyesinde ki hasta arabacıyı polisler yetişinceye kadar dövmüştü, koca Ali özgürlüğüne engel olan kolunu bir darbede kesip “Al diyetini verdiğin şeyi” diye fırlatıp kayıplara karışmıştı. “Kula kul olmak fani dünyada birisine minnettar kalmak azapların en ağırıydı.” Kırk dokuz yerinden yara alan Ferhat Alı bey gerçek bir Kafkas gazisi değil miydi? Cabi efendi savaş boyunca esir düşen Ömer Seyfettin’in bizzat kendisiydi belki de. Onun için bir hücrenin bir akıl hastanesinden farkı olamazdı. Fon Sadriştan bugün hala aramızda yaşıyor. “Para kazanmak erkeğin işidir, kazanılan paranın satın alma gücünü artırmak da kadının görevidir. Masraf gelire göre değil ihtiyaca göre yapılır. Gelirin artması; masrafın çoğalması için mantıklı bir sebep olamazdı.”* bu sözleriyle bir annenin evladına yapacağı en önemli öğütleri verirken bir insanın her anına mantık, hesap karıştırmasının mutluluk olmadığını söylemeden hissettiriyordu bizlere. İnat eşekte olur sözünü çürüten Efruz Bey gibilere birçok yerde rastlarız.

Ben Gönen’de doğdum. Öldüğünde Kadıköy kuşdili mezarlığına gömülen şu an ise ölümünden on dokuz yıl sonra mezarının taşınmasıyla, zincirli kuyu mezarlığında yatmakta olan Ömer Seyfettin’in böyle yazar mezar taşında. Henüz otuz altı yaşında, o zamanlar tam olarak teşhis edilemeyen şeker hastalığı yüzünden vefat etmiştir. Hastalık bilinmiyorsa ölüm sebebi nasıl biliniyor sorusu geliyor akla. 1835 de Felici Ambrosini hem idrardan hem de diabetik kandan renksiz şeker kristallerini elde etmeyi başarmıştı. Buna rağmen hastalığın hangi organdan kaynaklandığı bilinmiyordu. İngiliz ordusunda cerrah olan John Rollo diabeti mide rahatsızlığı olarak görüyordu. Ona göre midenin fazla çalışması, bitki kökenli yiyeceklerin sebep olduğu şeker birikmesi ve gastrik suyun artması nedeniyle ortaya çıkıyordu. Sadece protein ve yağ ağırlıklı bir diyetle çözümlenebilirdi. Ordudan arkadaşı olan Albay Meredith’in tedavisiyle bizzat ilgilendi. 19 ekim 1976 da diyete başlayan albayın bir ay sonra idrarında ki şeker oranı düşmüştü. Bir ay boyunca düzenli olarak idrarının tadına bakan hizmetkârları idrarın artık şekersiz olduğunu söylüyordu. Isıtıldığında şekerli idrar akışkan bir sıvıya dönüşüyorsa; neden tadına bakma gereği duymuşlar bilinmez. Avrupalı anlayışının pratik çözüm dediği bu olsa gerek. 1835-1913 Della Suda Faik Paşa Mekteb-i Tıbbiye kimya hocalığını üstlenmişti. Bu yıllarda Mekteb-i Tıbbiye’de bakırlı reaktiflerle idrarda şeker taraması yapılıyordu. Hitler Almanya’sından kaçarak 1934 yılında Türkiye’ye gelen bilim adamı Prof. Dr. Erich Frank 1926 da diyabetin Sythalin adlı ilaçla tedavisini geliştirmişti. Ömer Seyfettin’in ölümünden altı yıl sonra hastalığının tedavisi bulunmuştu. Aslında hastalık tedavi edilemese de bir şekilde biliniyordu. Neden teşhis edilememişti? Savaştan yeni çıkmış bir devlet, iyi yetişmemiş doktorlar, düzenli idrarın tadına bakmaya gönüllü hizmetkârların olmaması ve daha bir sürü şey… Sebepler olayların tekrarına engel olmak için sonuçlardan daha önemlidir.

Şeker hastalığından öldüğü nereden biliniyordu? Birileri ölümünü şüpheli bularak otopsi mi istemişti? Kısa süren evliliğinden Güner isminde bir kız çocuğu olan yazarın hastalandığında yanında yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem’den başka kimse yoktu. O Türk dilini sadeleştirmeyi başaran bir kahramandı, fakat öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi öğrencileri, gazetelerde otopsi yapılan kimsesiz bir Ömer Seyfettin fotoğrafı görene kadar Haydarpaşa numune hastanesine hiç gitmemişti.

Hiçbir ölü mezarını kendisi kazamaz. Onlar tabii yaşamak isterler hayatları eksiklikle kaimdir.*****

 

*Ömer Seyfettin. Diyet,sayfa:36-37, Gün Yayıncılık

**   Ömer Seyfettin. Diyet,sayfa:50-51, Gün Yayıncılık

*** Ömer Seyfettin. Diyet,sayfa:31-30, Gün Yayıncılık

**** Ömer Seyfettin. Diyet,sayfa:11, Gün Yayıncılık

***** Ömer Seyfettin. Yeni lisan makalesi, Genç Kalemler

Kaynak: Kuantum Yayın Gurubu-Diabet Tarihi Albümü-sayfa:35-36-38-69-74

Anahtar Kelimeler: ,