-Alexander için-
I
Ve vaki oldu ki,
Önce söz vardı.
Ve Tanrı bir harfin içinden iki harf yarattı.
II
Ve vaki oldu ki,
aşk tenezzül etti aleme,
vahyin inişi gibi bir kalbe,
yıldırım düşer gibi sarsarak yere,
göğü yarıp boşalan rahmet gibi,
göğüs kafesini çatlatan ilk nefes
gecenin peçesini yırtan ilk heves gibi
Ve aşk
indi.
Bir damlaya susuz çorak toprak,
Emdi ayetleri,
İki beden bir ruh olarak,
Suret giyindi aşk,
Ve Adem eşyanın hakikatını öğrendi,
Adı
“Sevgili”ydi.
III
Ve vaki oldu ki;
Havva bir şarkı söyledi:
“Ey Arştan inen sevgili,
Hoş geldin yeryüzüme.
Toprağım seninle dirildi.
Ben kalbim şimdi..
Kalbim atıyorsa kainatla birlikte,
İşte sendendir.
Kutsal adının diriltmesindendir.
Sesim çağıldıyorsa ırmağın söylediği şarkıyla
çölün yalnızlığı
ağacın titreyen yaprağıyla
ve ölümlülerin hayatı
ve ölmeyenin sedasıyla
Sonsuzluğun sırrıyla
bir oluyorsa harflerim,
Toprağıma vahyin düştüğü içindir ey kelîm!
Ben İsanın elindeki cansız kuşum şimdi,
Nefesinle ölüp ölüp
Nefesinle dirilmekteyim
“Be”nin altındaki nokta,
Doğurganlığı okyanusun
Sensin
sevgilim…”
IV
Ve vaki oldu ki, aşk indi
Ve Havva cömertliği öğrendi,
“Varlığım senindir sevgilim,
aldığım her bir nefes,
her bir harfi ömrü yazan kelimenin,
öncem ve
sonram,
sevincim ve tasam,
günahın günahımdır,
ha varlığın ha yokluğun, değişmez yasam…
aşkın olana sunduğum
yeryüzünün bin yıllık masalından
ne varsa ömrüme ayrılan,
ne varsa insanlık tarihi kadar eski
ne varsa yaşamak kadar gerçek,
ne varsa yaşamak kadar yalan..
tanrının sunağına bıraktığım ne varsa,
yarım yamalak bir hayattan arta kalan
bir parça tebessüm belki,
bir damla gözyaşı
çocuksu bir neşe,
ya da hoyrat bir hüzün…
göksel bir anlam varlık alemine düşen
yahut bir harf
suret giyinip Adem’e dönüşen…
ilk günahın yası,
bilmenin acıtan tadı
ne varsa
ilham olunup gökten
yeryüzünü dölleyen,
ne varsa, iyilikten kötülükten
ne varsa insanı insan eden
ne varsa senden…
varlığım senindir sevgilim
toprağa düşerken bedenim,
bilirim ölürken seninleyim
ve bilirim seninle dirileceğim..
V
Ve vaki oldu ki, aşk indi,
Ve Havva tapınmayı öğrendi:
“Adını anarken acı çekişi kalbimin,
Sonsuzluğun özleminden ağlayışı gibidir faniliğin,
Adın selamdır, yeryüzümde
Adın aşktır,
kutsallıktır adın mabedimde…
seni, göğe aralı duran bir kapıdan gördüm ilkin,
sonsuzluğu içinde saklayan bir ‘an’da
akıp gitmeyen durmuş zamanda.
tanrısal bir dansla sevişirken aşıkların
nasıl huşuyla tapındığında…
Gecenin karanlığında duydum sesini,
sesin sabahtı.
yeşile kutsallık katan bir fırtınada gördüm,
engin denizlerin maviliğine gömülen gözlerini,
gözlerin hep vardı.
gözlerin yaşamdı.
sararmış bir çiçeğin ölüme direnişinden tanıdım seni.
Aydınlığın yok ettiği ürkeklikten,
yalnızlığın dehşetinden tanıdım seni.
bir şaman ayininde, adınla toprağın kutsanışından tanıdım,
Kalplerin bekaretinden tanıdım seni.
Sensizlik hiç olmadı anladım,
Sensizlik ölüler krallığında yarattığım masaldı.
hiç var olmadı sensizlik,
Sensizlik diriler ülkesinde hiç yaşanmadı.
Helak olduğunu gördüğümde kavimlerin
Anladım ne korkutucu bir yalandı.
Yapayalnız kaldığına şahit oldum sensizlikten,
Aşkınlığın içinde Birliği arayanların.
Bin rengin, bin dilin sahibi
Babilden bu yana aynı rüyayı gören her gece
ama bir türlü adını söyleyemeyen uygarlıkların.
Ve anladım
Binbir yüzüne secde eden coğrafyaların
Neden anlaşamadığını tanrılarının.
Ve anladım, aşk için yalvaran güruhların
ruhlarından yükselen şarkı ne fısıldıyor
ve neden duymuyor tanrıtanımazlığı insanlığın.”
VI
Ve vaki oldu ki, Tanrı “aşk”la
Alemi altı günde yarattı.
Alem bir yok bir vardı,
Aşksa
Hiç bitmeyen zamandı.







