SELVİGÜL ŞAHİN’LE SÖYLEŞİ

SELVİGÜL ŞAHİN’LE SÖYLEŞİ
9 Temmuz 2016 - 4:29

Selvigül Şahin meselesi olan öykücülerimizden. Buradaki söyleşimiz ve yazımız Selvigül Şahin’in “S a v r u l a n” isimli öykü kitabının odağında gelişmekle birlikte, Şahin’in öykücülüğünün/yazarlığının tümüne dair bilgiler içeriyor: -Cümleler, sağanak hâlinde gelir bazen. Bazen de kalemin yaşadığı tam bir nebülöz hâlidir. Cümleler, birbiri ardınca kâğıda düştüğünde yazmak...

Selvigül Şahin meselesi olan öykücülerimizden. Buradaki söyleşimiz ve yazımız Selvigül Şahin’in “S a v r u l a n” isimli öykü kitabının odağında gelişmekle birlikte, Şahin’in öykücülüğünün/yazarlığının tümüne dair bilgiler içeriyor:

-Cümleler, sağanak hâlinde gelir bazen. Bazen de kalemin yaşadığı tam bir nebülöz hâlidir. Cümleler, birbiri ardınca kâğıda düştüğünde yazmak kolaydır. Aksi durumda yazmak çok zordur. Böyle durumlarda Selvigül Şahin’in yaptığı nedir?

-Yazının kapısını ben mi çalıyorum yoksa yazı mı bana geliyor? Bazen uzun suskunluklar, yüreğe çöreklenen sancılı bekleyişlerle geliyor yazı ve boşalıyor bereketli yağmurlar gibi kelimeler, cümleler… Yazmak benim için her zaman kaçınılmaz bir hal ile hayatımda artık bunu hissediyorum. Okumak nasıl ki; vazgeçilmez bir alışkanlık halini almışsa yazmak da artık böyle bir alışkanlığa dönüştü bunu yıllar sonra artık anlıyorum.

Yürümek için baston ne ise düşünce için kalem de odur, fakat nasıl ki insan en kolay bastonsuzken yürürse, en kusursuz biçimde de elinde kalem yokken düşünür. İnsan ancak yaşlanmaya başladığında bir baston kullanmayı ister (baston artık onun için bir yük değil bir yardımcıdır) kalem de böyledir” diyerek anlamlı bir atıf yapar kaleme ve yazmaya dair Arthur Schopenhauer, ‘Okumak Yazmak Ve Yaşamak’ Üzerine adlı kitabında. Sanırım bir yazar için en zoru yazamamanın sancılı bekleyişini yaşamaktır. Doğumunu bekleyen bir annenin sancılar içinde, bedeninin her zerresinde hissettiği fiziki ağrılar, yazının bekleyişiyle yüreğine çöreklenen ilhamı doğuramamanın çıkmazlarında debelenen yazar aynı kaderi paylaşır aslında. Zihninizde harmanlanan düşüncenin, hissedişin, duygu yoğunluğunun zamanı geldiğinde, kalemle kâğıdın buluşmasına şahit olursunuz… Tüm yükünüzü artık o kaleme, yemin edilmiş kaleme yüklemeniz ve bunu da kâğıdı şahit tutmanız sanırım hepsi bu.

-Genelde yazma serüveniniz, özelde öykü serüveniniz nasıl başladı?

-Benim yazı serüvenim de kişiliğimden olsa gerek yalnızlıklar sonucu değil coşkun paylaşımlar sonucu başlamıştır. Lise yıllarında günlükler tutardık. İlk öykümü Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı kitabını okuduktan sonra yazdığımı hatırlıyorum. Kasabadan büyük şehre göç ve arkası kesilmeyen mektuplar. Güçlü dostluklar kurduğum kasabadaki arkadaşlarımla yıllarca mektuplaştık. Edebiyat öğretmenlerimin teşvikiyle yarışmalara girerdim ve genelde birinci olurdum. Okul idaresi de Yaşar Kemal kitaplarını, O zamanlar ‘İnce Memed’ yeni baskılarla çok okunanlar arasındaydı ve bana hediye etmişlerdi yarışmada ödül olarak. Böylece Kemal’leri okumaya başladım. Bu süreç üniversite de devam etti. İstanbul Beyazıt Kütüphanesine üye idim. Üniversite yıllarında, düşünsel anlamda sancılar çekerek, arayışlar ve sancılı dönemler sonucu namaz kılmaya başladım. Okumalar beni farklı bir düşüncenin eşiğine getirdi. Bir tepki olarak inancımı ve yaşayışımı sorgulamaya başladım. Çünkü genelde okuduğum romanlarda aşağılanan bir din, görmezden gelinen manevi bir dünya vardı. Koltuğunun altında siyah beyaz gazete taşıyan, Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i okuyan, Neruda’nın şiirlerini ezberleyen, Nazım’ın, “ Mavi Gözlü Dev” şiirini kantin koridorlarında okuyan, pilot mont ve blucin giyen bir kızın örtünmesi, hem arkadaşlarımı hem de hocalarımı çok şaşırtmıştı. Çünkü hanım hanımcık, süslü, özentili, etekler giyen birisi değildim. İşte o zaman da okuduğum kitaplar, yürüdüğüm yollar, beraber olduğum dostlar bir bir değişti. Varlık dergisine yazı göndermenin eşiğindeyken Dergah dergisini bulmuş,   Mustafa Kutlu’yla tanışmış, daha sonraları Ali Haydar Haksal’ın teşvikiyle ilk öyküm Yedi İklim Dergisinde yayınlanmış, Nedim Çekerle, Boşnak Emira Morina ile tanışmıştım. Yine yazı yolculuğumda, Ali Haydar Haksal, Hasan Aycın, Cemal Şakar, Osman Bayraktar, Ömer Lekesiz ve Hüseyin Su’nun hep desteğini gördüm… Yedi İklim, Kitap Dergisinde, Kafdağı, sonrasında Hece Öykü’de ve o dönemde çıkan çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladım.

Bu soru çok soruluyor ve hep aynı hikâyeyi tekrarlıyor gibiyim. İlkokul yıllarından başlayarak sağlam okumaların eşiğinden yazmanın kıyılarına geldim. Ciddi anlamda duygularımın coşkunluğundan ve ya yaşadığımız heyecan verici dönemin etkisinden olsa gerek şiirler yazmaya başladım. İlk yıllar şiir benim kalemimi ve kalbimi rahatlatıyordu. Öğrenci Kültür Merkezinde bir grup arkadaşla bu şiirleri okurduk. Bu şiirleri ilk olarak, Dergâh Dergisi’ne Mustafa Kutlu’ya götürdüm. Yirmili yaşların heyecanı ve coşkusuyla yazdığım şiirleri okuduğunu hatırlıyorum Kutlu’nun. Sonrasında ilk öykümü Yedi İklim Dergisi’ne götürdüğümde birkaç düzeltme sonrasında öykümün dergide yayınlanması beni derecesiz sevindirmişti. Böylece sevgili Ali Haydar Haksal’ın yönlendirmesiyle öykü yazmaya da başlamış oldum.

-Selvigül Şahin’in öykülerinde dramatik sahneler göze çarpıyor. Lirik anlatımın ön plânda olduğu öykülerinizin kahramanları perişanlık, bedbahtlık, üzüntü, hüzün sözcüklerinin ete kemiğe bürünmüş hâli gibi. Kahraman, bazen kendi öyküsünü kendisi yazdırıyor, kaderini kendisi belirliyor; bazen de öykücü onun kaderini belirliyor. Bu cihetten bakınca, öykü kahramanlarınızın kaderini siz mi belirliyorsunuz, yoksa onlar hayatın bir dönemecinden çıkıp öykülerinize mi giriyorlar?

-‘Karakteri Yaşama Geçirme’ adlı makalesinde Pearl Hogrefe: “Ne zaman insanlar hakkında yazarsanız yazın, temel karakterinizin etten ve kandan oluştuğunu gösterme yeteneğiniz, sizin için gerçek bir sınavdır” diyerek iddialı bir cümle kurar. Ve makalenin ilerleyen satırlarında: “Okurlarınız için karakterlerinizi yaşama geçirebilir misiniz? Belki de hiç kimse size tam olarak karakterlerinize nasıl yaşam kazandırabileceğinizi söylemez. Edebiyatın nasıl etten ve kandan oluştuğu yanılsamasını size anlatacak sihirli bir formül yoktur Karakterinizi tanımanız en iyi yoldur” diye devam eder. Kahramanlarımın kimisini iyi tanıyorum, kimisi uzak ülkelerden gelip satırlarıma, yazı sancılarıma ve öykülerime konuk oluyorlar. Yazmak itibari dünyalar kurmaktır. Gerçeğe yaslı bu dünyalarla yaşamış ve halen yaşayan kahramanları da öykünüze taşıyabilirsiniz. Onların ıstıraplarını yakinen hissetmek, anlamlı yaşayışlarına şahit olmak, hayatın hızla akıp geçen demlerinde yetimliğin, yoksulluğun, yoksunluğun acılara belenmiş hallerini onların şahıslarında yüreklere taşıyıp, metafizik ürpertilerle okuyucuya ve kendimize duyumsatmak… Ama bunu öykünün imkânlarını kullanarak, ustalıklı ve kusursuz bir dille, biçimsel anlamda dikkat çeken bir anlatımı kurgusal yapıya sindirerek en iyi şekilde yapmak. Olay ve ya kişiler gerçek mi değil mi bu anlamda önemi yoktur. Önemli olan sağlam, güçlü ve kusursuz bir öyküyle okurun karşısına çıkmanızdır.

Eğer basitçe ve gürültüsüz patırtısız anlatmak için bir öykünüz varsa, karakterlerin bazıları hoş olabilir, bazıları olmaz; onları zor yaratabilirsiniz. Ama bazen öykünüzü bitirdikten sonra önce sizin kalbinizde, daha sonra da okurlarınızın kalbinde çınlarlar” diyor James Hilton, ‘Hoş Bir Karakter Yaratmak’ adlı makalesinde.

Son öykü kitabım Kırık Zamanlar ’da ve Savrulan ’da kimi zaman gerçek kahramanlardan yola çıkarak öyküler yazdım. Çağ kırık zamanların, kederli zamanların, masumların acımasızca katledildiği çocuk ölülerinin kıyılara sessizce vurduğu bir çağ. Ve bizler de buna tanıklık ediyoruz. Her daim dualar gönderiyoruz. İnanıyorum ki bu yangına dönmüş coğrafyaya kardeş duaları büyük bir duyarlılıkla akıyor. İşte tam da burada, tüm bu kaos ve katliamlar yaşanırken kalemimin suskun demleri oldu. Her şeyin anlamsız olduğunu düşündüğüm, yazmanın, sanatçı olmanın, edebiyatın ne kadar anlamsız olduğu realitesini, acının ve zulmün gerçekliğini duyumsadığım zamanlar. İşte yine o zamanlar şifa niyetine, dua niyetine dökülen öyküler, yazılar oldu yüreğimden. Kurguladığım acıların odağında ve gerçeğin içinden çıkıp gelmiş kahramanlar kitabımın konukları oldular… Sevinci, kederi, hüznü, yokluğu ve zenginliği ile fildişi kuleden ayrımına varılmayacak coşkunlukta bir hayat gürül gürül öylece yaşanıyor bu topraklarda. Bereketli yağmurlar gibi insan hikâyeleri her köşe başında yazarını bekliyor tüm gerçekliğiyle…

-Öykülerinizin dışında denemeleriniz de var. Türlerin iç içeliğinden bahsediliyor. Bu bakımdan öykü türüne denemeyi daha yakın gördüğünüz doğru mudur?

-Ben daha çok şiiri öyküye yakın görenlerdenim. Çünkü duygu yoğunluğuyla yazılıyor iki tür de. Şiirde ve öyküde yeriniz dardır, anlatmanız gerekeni en ince, en duyarlı o denli özenli, fazlalıklardan arınmış adeta bir cambaz duyarlılığıyla döşemelisin. Yine öyküde kurgu şaşırtan, ustalıklı o denli de kıvrak bir hal ile okura sunulmalı. Tüm bunlar öyküyle şiiri yakınlaştırıyor bence. “Şair kelimelerin kalbini dinleyebilen insandır. Şiir kelimelerin kaynaşmasından doğan bir ahenktir” diyerek anlamlı bir tasvir yapar Alaattin Özdenören şiire dair bir söyleşisinde. Tüm bu bahsedilen ahenk ve kalbe dokunan anlamlı ifade bütünlüğü sağlam öykülerde de mevcuttur. Yazar, öyküyle ve şiirle okurun düşünce ve duygu dünyasına doğru yöneltir kalemini. Okurun yüreğinin imbiğine, hislerine, onun dünyasına doğru derinlikli, ahenkli ve anlamlı cümleleri öylece akıtır…

-Rahat, akışına bırakılmış bir öykü diliniz var. Bu da öykülerinizin okunurluğunu, anlaşılırlığını güçlendiriyor. Öykülerinizde dil ve anlatım bakımından kendinizi yetersiz gördüğünüz oldu mu hiç? Bu bağlamda kendi öykünüze yönelttiğiniz eleştirileriniz var mıdır?

z1-Çocukluğumda yazarlık benim için gökteki yıldızlar gibiydi. Şimdi yazarlar her daim okurlarla buluşuyor. Ben bir yazarla ancak üniversite yıllarında tanıştım. Belki böylesi benim yazı kaderime büyük katkı sağlayan ve derin ivmeler kazandıran, özlemlerin tutuşturduğu bir yazı aşkının da doğmasının başat nedeni sayılabilir. Yazarlığa nasıl ulaşılmaz, erişilmez bir anlam yüklüyorsam, yazı da aynı minval üzere bir değerdir benim için. Her zaman su gibi akan, arı duru bir halde yazdığımı söylense de bu metinlerin başına oturmam zorlu süreçler sonucu olur. Kelimelerin, cümlelerin öylece akması, yazının bir bütünlük halinde önce birden oluşması bu da bir kaderdir. Sonrasında üzerinde çalışmalar yaparım. Her zaman yazıya amatör bir ruhla yaklaştım. Ustaları okuyunca kendimi tabi yetersiz görüyorum ve çok çalışmam, çok okumam gerektiğini düşünüyorum. Ama yazı da bir kaderdir. Benim yüreğimden şimdi böyle, bu şekilde akmışsa bu bir kader üzeredir. Böyle olması gerekiyordur. Her yazı kendi döneminin yazısıdır, kendi kuşağının, yazar hangi yaşta ise o yaşın yazısını kaleme alır. Hiçbir zaman tamamlanmayan en usta öykünün ve yazının özlemiyle yazıyorum diyebilirim… Ama hep amatör bir ruhla.

-Hemen her öyküde az ya da çok bir kurgu vardır. Şahin’in öyküleri kurgudan daha çok gerçeğe yakın. Gerçek, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla yazılmış gibi. Kurgusal gerçeklik öykülerinizden uzak gibi. Bu konuda neler söylersiniz?

-Gerçek yaşamdan süzülüp gelmiş kahramanlarım var. Aynı zamanda kurguladığım, gerçek olmayan kahramanlar ve olaylar da var öykülerimde. Gerçekten esinlenerek kurguluyorum çoğunu. Hayata yaslı, yaşanmışlığın izinde hemen yanıbaşımızda olan gerçek kahramanlar, öykü kahramanlarım oluyor. Tabi bu durum da gerçeklikle örtüşüyor. Önceki söyleşilerde de söylediğim gibi hayattan kopuk, fildişi kulesinde metinler yazan, sosyal çevreden uzak bir yazar hiç olamadım. Kalabalık bir ailem var. Dört evladım dört ayrı dünya, dört derin soru benim için. Aile ilişkilerini ve arkadaşlıkları, dostlukları önemsiyorum. Onların da dünyalarından öyküler devşirdiğim çok oluyor. Kitabî bir yazın dünyasından ziyade gürül gürül akan hayatın damarlarından süzülüp gelmiş öyküler daha çok ilgimi çekiyor. Elimden geldiğince okumalarım ve yazmalarımla birlikte beslendiğim, yaşadığım çevreyi de öykülere dâhil ediyorum.

-Öykülerinize, türkülerimiz/şarkılarımız eşlik etmiş. Şahin’in öyküsünün ilham kaynağı bir yönüyle bu toprakların türküsüne de yaslanıyor desek, ne dersiniz?

-Tanpınar Erzurum’u anlatırken yöreye ait türküleri anlattığı bölümde sadece mezkûr yöreyi değil, Yemen ve gurbet türkülerinin yanında Erzurum musikisine, bu musikinin türlerine, en önemli temsilcilerinin yorumlarına vakıf bir hal ile eğilir, değerlendirmelerde bulunur. “Sarı yıldız mavi yıldız” Sivas yöresine ait türküyü her dinlediğimde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu türküden nasıl etkilendiği Erzurum’un savaş sonrası haline türküleri derman eyleyen bir duyarlılıkla, genç acemi bir öğretmen muhayyilesine usta bir yazarın tanıklığıyla nasıl şahitlik ettiğini hatırlarım. Kervankıran, Sarı Yıldız Mavi Yıldız türküsü acı bir hikâyeyi anlatır. Bu derin acı halkın o dönem yaşadığı acıyla örtüşür ve yazar bunu önemser.

Türkülerden, mesellerden, hikâyelerden besleniriz. Benim rahmetli annem Anadolu kokan yanık türküler söylerdi. Sesi hala içimde derin izlerle akar durur. Yaralarımızı deşen, yine yaralarımıza merhem olan türküler vardır bu toprağın bağrından filizlenmiş. Sanat da bir bakıma türkülere benzer, yazı da aynı duyarlılıkla akar yazarın kaleminden.

“İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbettedir diyeceğiz. Türküler bitip tükenirse hâtırasız, sevdâsız ve yalnız kalır diyeceğiz. Türküler ve şarkılar var. Türküler ve şarkılarda halk var. Millet var. İnsan var” diyor güzel insan Fethi Gemuhluoğlu. Sanırım bu sebeple benim öykülerimde de türküler ve şarkılar var.

-Savrulan ve Kırık Zamanlar öykü kitaplarınızı bölümlere ayırmışsınız. Neden böyle bir bölümleme yapmayı uygun gördünüz acaba?

-Savrulan ve son kitabım Kırık Zamanlar ’da öyküler bölümler halinde yer alıyor. Kendi içinde konu ve tema bütünlüğü olan öyküleri bölümler halinde sunmayı tercih ettim. Okuyucu açısından da bu bölümlemenin okunurluk noktasında daha verimli olabileceğini düşündüm. Zaten öyküler arka arkaya gelince doğal bir sıralama oluştu ve anlamsal bütünlüğe uyumlu başlıklarla bölümlere ayırmayı uygun gördüm.

-Şu sıralar takip ettiğiniz, gündeminize aldığınız öykücü/ler var mıdır? Bu açıdan günümüz öyküsü için neler söylersiniz?

-Yoğun bir dönem geçiriyoruz. Daha çok seminerler, imza günleri, fuarlar, okul programları derken bu sezonun da sonuna geldik. Elimden geldiğince bu dönemde de okumalar yapıyorum ve yazıyla aramı sıkı tutmaya çalışıyorum.

Son çıkan öykü kitaplarını okumayı tercih ediyorum bu sıralar. Elimde Rasim Özdenören’in Uyumsuzlar öykü kitabı var. Sedat Demir’in Küçük Paris Fena Öksürüyor, Senem Gezeroğlu’nun Zaman Dursun İstedim, Köksal Alver’in Bahane adlı öykü kitaplarını okumaya çalışıyorum. Yine Julio Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler, Ferit Edgü’ nün Doğu Öyküleri, John Berger ‘in O Ana Adanmış kitabıyla birlikte Alim Kahraman’nın Cahit Zarifoğlu’yla Yedi Yıl kitapları da elimin altında.

Öykü, anlamlı ve tutarlı bir izlek üzere verimli ve coşkulu akışını durmaksızın sürdürüyor. Roman ve şiire rağmen sağlam duruşlu, usta öykücülerin izinden gelen genç kuşaklar öyküyü ciddiye alıyorlar ve dergilerde yine en önde ve dikkat çekici gücüyle öykü damarı öylece coşkun akıyor. Öykünün önlenemeyen yükselişi anlamlı bir şekilde devam ediyor. 2015 yılına öykü anlamlı bir damga vurdu diyebiliriz, ödüllerin daha çok hanımlara gitmiş olmasından ziyade ki bu çok dar bir alandır ve hiçbir zaman bir ölçüt olamaz bence. Nihayetinde çok kıymetli kalemler aynı yürüyüşü sürdürmektedir. Yaşadığımız zaman diliminde savaşlar hemen dibimizde gerçekleşse de, acı her anlamda coğrafyanın damarlarından sızılarla aksa da iyi şeyler oluyor. Bizim cenahta kadın yazarların anlamlı bir yürüyüşle arka arkaya çıkan eserleri ve öyküde yoğunlaşmalarından ziyade müthiş bir akademik anlamda eğitim patlaması gözlemlenmekte. Öyküdeki yükselişi ve tüm akademik patlamaları mağduriyetler sonucu önü kapatılan bir neslin gür çığlığı olarak görebiliriz. Yıllarca her anlamda susturulmuş, sanat ve edebiyat anlamında inancından, manevi dünyasına yaslı duruşundan dolayı hep ikinci sınıf muamelesine tâbi tutulmuş olmanın sonunda, sessiz, derinden akan çığlıkların anlamlı sanatsal çabalarla dışavurumunu yaşıyor gibiyiz.

-Bu güzel söyleşi için Hece Öykü adına teşekkür ederim.

 

GELİNCİK YALNIZLIĞINDA SAVRULANLAR

unnamedSelvigül Şahin, kalemini duygusal cihetten etkin kullanan bir öykücümüz. Duygu ağırlıklı öyküleri, umutla karışık bir hüznü barındırır. Eskilerin geçmişe duyduğu özlem, Şahin’in kaleminde öyküye dönüşür. Eskilerin anlatageldiği o görkemli geçmiş, sandıklara saklanan, üzerine kilit vurulan zamanlar öykülerde işlenilir. Ne yapılırsa yapılsın geçmişin o sade ve samimi yaşantısına ulaşılamaz.

Selvigül Şahin, ortak acıları öyküleştirir. Bu yüzden öyküleri her kesimden insana hitap eder. Annesizlik, baba sevgisinden mahrumiyet, insanın sevdiklerinden koparılması, baskıcı iktidarın dayatmaları, modern hayatın insan ilişkilerine nasıl pusu kurduğu, şehir hayatının aile ve insan ilişkilerini altüst etmesi anlatılır öykülerde. Kapitalizm, adeta insanı yutan bir canavardır. Bu sistem karşısında insanlar savrulur, örselenir. Öykü kişileri, kendilerini bir türlü konumlandıramazlar. Yaşadıkları dünya ne kadar kendilerininse, yaşadıklarına da bir o kadar yabancıdırlar. Yaşananları benimseyemez, kabullenemezler.

Savrulma, bütün yeryüzündedir. Bütün coğrafyalarda, iyi insanlar, savrulur. Ortak kaderleridir ve yazgılarıdır bu. Kötülük pençesi, helâl ve haramı gözeterek yaşayan, kimseye bir kötülüğü dokunmayan insanların yakasından çekmez elini. Buna rağmen, yeryüzünün iyilik nişaneleri olan insanlar, kötülükte değil iyilikte sebat ederler. Hiçbir baskı, onları iyi bir tavırdan yana alıkoyamaz. Bu nedenle bir gelincik yalnızlığı içindedir öykü kişileri. Kimseye dertlerini açamaz, kendi iç dünyalarına kıvrılırlar. Bir gün her şeyin düzeleceğine inanan gözlerle bakar ve dua ederler. Şahin, acı olayları öyküleştirse de umudun hep var olduğunu duyurur bir şekilde. Acı olayların insanı güçsüz düşüren yanını işlediği gibi insana direnç veren yanını da işler. Aile kurumu ve devlet arasında benzeşim kurar. Baba ailedeki baskın ve otoriter karakterdir. Babanın baskıcı, sorumsuz ve kırıcı olması aileyi dağıtır. Aile ilişkilerini ve o ailedeki insanların psikolojisini yıpratır. Devleti yöneten kimselerin tutumları da böyle olunca, toplumdaki insanların ilişkileri ve psikolojileri altüst olur. Babanın kötülük üzerine kurulu olan iktidarı aileyi çökerttiği gibi, devletin başındaki iktidarın da baskıcı yönetimi toplumu çökertir. Şahin, tüm olumsuzlukları anlatırken, kötü insanları karakterize ederken, örnek/model insan tipini karakterize etmeyi ihmal etmez. Bu bakımdan Rachel’in Gerçekleşen Rüyası öyküsünde, Rachel iyi bir karakter olarak anlatılır. Amcamın Evi öyküsünde, baskıcı, şefkatsiz, merhametsiz babanın karşısında; merhametli, çocuklarıyla vakit geçiren şefkatli bir baba vardır.

Şahin, yakın tarihimizi –böyle demek de ne kadar doğru bilemiyorum, çünkü İslâm coğrafyaları asırlardır işgal altında, işkence ve zulüm altında- Ortadoğu’nun acılarını öykülerine taşır. Müslüman duyarlılığıyla zulmün bizden olmadığını anlatır. Asker Kınası ve Acıyı Gömdüler, Türkiye’de zuhur eden can yakıcı olayların öyküsünü anlatır. Asker Kınası, sevenlerin vuslat özlemi ile yanıp tutuşmalarını anlatır. Seven yürek, her gün şehit haberlerine uyanmaktan ötürü titrer. “Uykusuz kan çanağı gözlerime yansıyan şehit haberlerinin arasına düşen bu görüntüler… Ah bu haberler… Bu çaresiz anneler… Feryat eden anneler, babalarının fotoğraflarını güçlükle taşıyan boynu bükük çocuklar…” Acıyı Gömdüler, Başbağlar şehitlerine ithaf edilen bir öyküdür. Bu öykü, aslında tüm şehitlerin kaderini anlatır. Şahin, evlilik ve aşk temalarına da değinir. Kapat Gözlerini öyküsü, fakülte yıllarında başlayan aşkın evlilikle taçlanmasını, ardından hüsranla sonuçlanmasını anlatır. Platonik Aşk’ta da sonu hüsranla biten bir aşk anlatılır. Kitaba adını veren öykü, Savrulan’da, kocası tarafından terk edilen bir kadının direnişi anlatılır. Karnındaki bebek, kadına müjde gibi gelir ve yüzünü güldürür. Anneliğin kadına verdiği o müthiş duyguyla karnındaki bebeğe tutunur. Bebek, kadının hayatına bir umut tohumu gibi düşmüştür. Varlığını duyumsadığı yavrusuna tüm benliğiyle/varlığıyla yaslanır. “Demirleri sıkmaktan kızaran buz kesmiş ellerini karnında gezdirirken, bahçeye baharla çiçek tohumları almalı, çatlamış duvarları sıvayıp, beyaz kireçle duvarları boyamalı diye düşünüyor. Fatma Teyze’nin sesi geliyor içerden, yüzünde dingin bir tebessüm kapıya yöneliyor…” Kitabın ilk öyküsü olan, Yangına Uğramış Kitaplar’da çocuk kahramanın gözünden bir ailenin yaşadığı dramı okuyoruz. Bir medeniyetin, kültürün nasıl yok edildiğine şahit oluyoruz. Kitapların mahkûm edildiği, yakıldığı adeta karanlık bir çağı andıran dönemin acımasızlığına tanık ediliyoruz. Bu öyküdeki yara, kapanmayan türden bir yaradır. Nesilden nesle anlatılacak olan, utanç verici bir yaşanmışlıktır.

Selvigül Şahin, Savrulan’da parçalı anlatımı tercih ederek hayatın içinden süzülen olayları öyküleştirmiştir. Kimi öykülerde, yaşanan drama denk düşecek şekilde türkülerimizin sesini duyurmuştur. Savrulan, 3 bölüme ayrılmıştır: Gidip De Dönmeyenler, Teşekkürler Melekler, Acıyı Gömdüler olmak üzere. Şahin’in iç dökme olarak gelişen öyküleri, yoğun lirizm içerir. Anlatıcının zaman zaman şiirsel bir anlatıma yaslandığı da olur. Şahin’in öyküleri, iyi günlerin geride kaldığını söylese de gelecek günlerin iyi olacağına dair inancımızı da bir umut gibi besler, büyütür.

(HECE DERGİSİ, HAZİRAN 2016)

Anahtar Kelimeler: , ,