Menu
MEHMET SOLAK’LA SÖYLEŞİ
Söyleşi • MEHMET SOLAK’LA SÖYLEŞİ

MEHMET SOLAK’LA SÖYLEŞİ

Mehmet Solak için aşk, en önemli temalardan biri. “Aşk 'hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi” diyen şair, insanı kısırlaştıran yavan algıdan kurtulmak gerektiğini söylüyor.

İlk şiir kitabını 1999'da yayınlayan Mehmet Solak, 'Aşka Yüzüm Var' isimli bu kitaptan sonra geçtiğimiz yıl 'Hüzünara' ve 'Arada Bir Yerde' isimleriyle iki kitap birden yayınladı. Hüzünara şiir ve düz yazı arasında farklı bir kitap. Arada Bir Yerde ise şairin “aynı şiir damarını eşelediği, aynı sesi gürlediği” şiirlerinden oluşuyor. Şairle, ilk şiirden son kitabı uzanan şiir yolculuğunu konuştuk.

-İlk yayınladığınız şiirle ilk kitabınız arasında uzun seneler var sanırım. Ve kitaptaki şiirlerin yazılış yılları arasında da uzun yıllar...
-Evet, ilk şiirimle ilk kitabım arasında epey zaman var. ilk kitaptaki şiirler arasında da. Şiirle hemhal olmam üniversite yıllarına rastlar. Ancak uzunca bir zaman, yazdığım halde yayımlamadım. Çünkü şiiri, insanın kendini keşfine kapı açan bir eylem olarak gördüm her şeyden önce. Öncelikli derdim, bu kapının yüzüme kapanmamasıydı. Gerisi sonraki işti. Ayrıca çok yazan birisi olmadım hiç. Bu konuda zorlamadım kendimi. Haliyle şiirler arası da, ilk şiirle kitap arası da soluklanmaya müsait oldu.

-"Aşk"ı öncelemek sizin için gittikçe aşksızlaşan bir dünyaya meydan okumak anlamına mı geliyor? Bir de asıl önemlisi, hangi aşk? Aşka hangi bağlamında, hangi açıdan bakacağız? Tanrısal, duygusal, tensel... Yoksa bu ayrımları "yavan" bulup hepsini "bir"leyecek miyiz?
-Tastamam öyle. Gittikçe aşksızlaşan dünyaya, bu iğdiş edilmeye razı olan zihniyete bir başkaldırıdır Aşka Yüzüm Var. 'Aşk' ve 'yüzü olmak' ifadeleri arabesk çağrışım yapsın diye seçilmedi. Ama aşkı ontolojik bağlamından kopararak gündelik/tensel ilişkiye indirgeyenler ya da bu indirgemeye itiraz etmeyenler aşkın asıl anlamından ve bağlamından uzak kişilerdir. Bu kişilerin kendileriyle cesurca muhasebeye yüzleri yoktur. Kendine yüzü olmayanın aşka da yüzü yoktur. Bir şeye yüzü olmak o şeye talip olmak demektir. Hatta o şey üzerinde hak telâkki etmektir. Bu da 'alma'ya açık olmak demektir. Aşk ' hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi. Bir'leme ve bir'le(ş)me iştiyakıdır aşk; yaratılış'ın özü yani. Bu iştiyak indirgenemez ve ayrıştırılamaz. İnsanı kısırlaştıran bu yavanlıktan kurtulmak gerek.

-Hüzünara, biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?
-Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Tarzıyla farklı bir çalışma gerçekten. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler yazdım. Ünsiyeti görünür kılma çabası yani. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele şiir ile düzyazı arasında gelgit psikozu hiç değil.

-İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var'dan Arada Bir Yerde'ye, şiirinizde kimi değişiklikler olduğunu söyleyebilir miyiz? Duygusallık oranının kendisini daha sakin bir söyleyişe terk ettiğini...
-Çok büyük değişiklikler olduğu kanısında değilim. İlk şiirden son şiire doğru, gelişime bağlı bir değişimden söz etmek mümkündür. Ancak aynı damarı eşelediğimi ve aynı sesi gürlediğimi söyleyebilirim. Aynı şiiri çoğaltmamak kaydıyla tabii. Baştan beri, birbirini dengeleyen iki tarzın akıntısına bıraktım kendimi. Biri oldukça delişmen ve çağıltılı; öteki daha bilgece ve munis. Bazen biri ötekine galebe çaldı, bazen de ikisi birden kucakladı beni. Yani, ya bir ırmak gibi çağıldadım ya da bir nehir gibi derinden aktım. Kimileyin içimde kimileyin de dışımda bir'lendim diyebilirim. Fark bundan ibarettir. İlk şiirimden son şiirime, tümüne sahip çıkıyorum. Herhangi bir reddiyem, unut(tur)mak istediğim şiirim yoktur.

-Bu soruyu Necip Tosun'a ve İbrahim Demirci'ye de sormuştuk: Edebiyatla iç içe olmak, okumak, yazmak güzel ama dünyanın dört bir yanında, her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Bu sizde bir anlamsızlık duygusuna sebep oluyor mu? Yani edebiyatın bu tür sorunlar karşısında çok fazla çaresiz oluşu, yeterince somut sonuçlara ulaşamayışımız, havanda su dövmek duygusu yaratıyor mu sizde de?
-Edebiyat, havanda su dövmektir zaten. Havanda su dövmek ne kadar mümkünse, gündelik gerçekliğe edebiyat yoluyla çareler sunmak da o kadar mümkündür. Edebiyat, somut dünyanın katı gerçekliğini soyutlamayla kurmaca gerçekliğe dönüştürür. Kurmaca gerçeklik algısıyla asıl gerçekliğe çareler üretemezsiniz. Sadece algıyı yönlendirebilirsiniz. Tersi bir kandırmacadır. Bu bir anlamsızlık mıdır? Hayır. Edebiyat aynı zamanda bir 'anlamlandırma çabası'dır. Kendinizi, yaşanılanları anlamlandırmanıza imkân sunar. Ancak herkes bu anlamlandırma işlevinin farkında olmayabilir. 'Farkında olma' durumu yeterli sonuçtur kanımca. Yüzlerce insanın öldürülmesi, yoksulluk, sefalet, adaletsizlik... Okur-yazar-şair olmamız dolayısıyla değil insan olmamız sebebiyle rahatsızlık duymamız gereken olumsuzluklar. Sanatçı olmak; ince ruhlu olmak demektir, herkesin gör(e)mediğini görmek, duyamadığını duymak ve gördüğüne/duyduğuna katışmak yani onu yaşamak demektir. Bu, gündelik gerçeklikte de olabilir kurmaca gerçeklik içinde de.

-Son olarak, şiir-imge ilişkisi üzerine bir soru sormak istiyorum. Şiirde imgenin yer alış biçimi, yer alış oranı tartışma konusu oluyor. Siz kendi şiiriniz bağlamında bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
-Şiir diğer edebî türlerden farklıdır. Ayrıştırılamaz bir bütüncüllük vardır şiirde. İmge, bu bütüncüllüğün mayasıdır; anlam-söyleyiş birlikteliğinin harcı. Şiirin vazgeçilmezi bence. Vazgeçilmezden uzaklaşmanız oranında şiirden de uzaklaşırsınız. Elbette salt imgeden de ibaret değildir şiir. Şimdilerde imge düşmanlığı yapılıyor dense yeridir. Evet, imge konusunda da aşırıya kaçıldı. Şiir, imgeye boğuldu, abes bağdaştırmalarla anlamsızlık çukuruna sürüklendi. Fakat şiiri imge boğuntusundan kurtaralım derken; onu, gündelik dilin sıradanlığına, sayıp dökmesine, hatta pespayeliğine teslim etmek, kimi fantezilerin deneği haline dönüştürmek, türler arasında çoksesli gezinme hevesiyle heder etmek gerekmiyor. Şiir, ne anlamdır sadece ne ses/söyleyiş; ne sıradanlık ne kaos ne monoloji ne diyaloji ne deneysellik ne metafizik ürperti ne hakikat habercisi ne sayıklama ne bilinç akışı ne somutluk ne görsellik ne epik ne dramatik ne lirik. Bunlardan birisine indirgenemez kesinlikle. Bir şiirin imgeden beslenmesi illâki monolojik olacağı anlamına gelmez. Epiklik de küfürbazlık demek değildir. Nasıl ki lirizm marazî duygusallık değilse.